Advert
1950’lerde Çarşamba
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
1950’lerde Çarşamba
29.07.2018 12:00:00

 

1950’lerde Çarşamba

GİRİŞ

Günümüzde sözlü tarih çalışmaları giderek önem kazanmaktadır. Geçmiş dönemi o günleri yaşayanların ağzından, onların bizzat şahit oldukları şekliyle doğrudan tespit etmek aynı zamanda oldukça heyecan verici. Çünkü geçmişte neyin niçin yapıldığı sorgulanabiliyor, o döneme ait diğer ilişkili olayları hatırlattığınızda o olaylarla bağlantı kurarak gerçeklerin tam olarak ortaya çıkmasına katkı sağlanabiliyor. Samsun, her alanda olduğu gibi bu alanda da biraz geri kalmış bir il. Sözel tarihle ilgili yapılan çalışma az olduğu kadar, bu işin öneminin henüz tam olarak anlaşılmamış olması da ayrıca üzüntü verici. Örneğin yerel yönetimlerin kendi idari alanları ile ilgili olarak yakın geçmişi merak etmemeleri, bu yönde yapılan çalışmalara destek olmamaları, somut ve somut olmayan kültürel mirasın gelecek nesle aktarılmasını önemsiz, hatta gereksiz görmeleri de bir o kadar endişe verici .

Samsun’da özellikle son yıllarda giderek önem kazanan geri kalmışlıktan kurtulma tartışmalarının temelinde hiç şüphesiz eksik olan bir yön var. O da geçmişi, özellikle yakın geçmişi bilmemek. Özellikle ekonomik ve siyasi anlamda Samsun’da neler başarıldı, neler başarılamadı, hangi oluşumlar gerçekleşti, hangileri âtıl kaldı? Halbuki bırakın çok eskileri bile bilmek zorunda olduğumuz gerçeğini, yakın geçmiş ayrıntılı olarak bilinse, bugün nerede hata yaptığımız ve başarısızlığımızın temelinde nelerin yattığı gerçeği daha iyi anlaşılacak, o zaman telafisi de belki daha kolay olacaktır.

Sözü fazla uzatmadan, yaşayan bir değerli büyüğümüze sözü getirmek istiyorum. Samsun’un emektar tüccarlarından, Işıklar Yatırım Pazarlama’nın sahibi Sayın Cemal Güdül. Kendisi müthiş bir hafızaya sahip. Biz de onun dağarcığındaki bilgileri sizin için derledik. Cemal Abinin Samsun’un iktisadi tarihi ile ilgili o kadar çok anısı var ki umarım bunları zaman içinde kendisinden dinler ve kayıt ederek geleceğe aktarırız. Dergimizin bu sayısında biz Cemal Abiden (1947’den 1960’ların başlarına kadar), kısaca 1950’li yıllarda Çarşamba’yı dinleyeceğiz.

Metnin akıcılığını bozmamak için mülakat sırasında sorulan sorular ile sohbet esnasında yer yer tekrarlanan konular metinden çıkarılmış, mümkün olduğu kadar metin kısa tutulmuştur. Mülakat 3 Temmuz 2014 günü Cemal GÜDÜL ağabeyin Samsun-Tekkeköy-Kirazlık’taki Işıklar Yatırım Pazarlama isimli işyerinde gerçekleştirilmiştir.

SN. CEMAL GÜDÜL’ÜN ÇARŞAMBA’DA GEÇEN ÇOCUKLUK GÜNLERİ

-Çarşamba’ya ne zaman geldiniz?

-Ben Alucralıyım. Atalarımız Orta Asya’dan gelmişler. Köyümüze de adını veren, Koman Türklerindeniz. Ben Çarşamba’ya 1945’te geldim. Henüz 5 yaşında çocuktum. O zaman öyle icap ettiği için çocukluğum Alucra’da köyde değil; dışarıda, gurbette geçti, niye? Ben Çarşamba’ya amcamın yanına geldim. Amcam bir yaşındayken çocuk felci geçirmiş, o yüzden bir ayağı rahatsızdı, çoluk çocuğu da yoktu. Önce beni Çarşamba’ya yanına aldı. 1946’dan itibaren onun yanına gidip geldim. Ufacık bir ekmek dükkânı vardı. Yani 5-6 yaşında da olsam ona faydalı oluyor, getir-götür işlerinde ona yardımcı oluyordum. Daha o dönemde çocuk aklı ve zekasıyla çevreyi çok iyi tanıdığımı düşünüyorum. Çarşamba’ya ait bu kadar şey bilmemin temelinde sanırım bu yatıyor. Çünkü benden daha yaşlıların bile Çarşamba hakkında benim kadar bilgileri yok. Onlar belki 10 - 12 yaşlarına kadar çarşıya, dükkâna gelmiyorlardı. Ama ben öyle değildim, 6 yaşımdan itibaren amcamın yanına gitmeye başladım. Çarşıdan yumurta alır, eve götürür, pişmiş yumurtayı yemek olarak tekrar dükkâna amcama götürürdüm. Bir de mecburiyet var, amcamın da işine yarıyorum. Oturduğu yerden git su getir derdi. O zaman su yok. Emirhan suyundan getireceksin. Bir de sanki bir mesuliyet yüklendik yani. Onun için Çarşamba hafızamda çok iyi yer etti. Şimdi, ben böyle kafamdan ölçüyorum o zamanlar Çarşamba’da ne vardı diye ……

Çarşamba o zamanlar, yani 1947-48-49-50 yıllarında çok faaldi.

Ne mi vardı? Neler yoktu ki…

ÇARŞAMBA’DA ESNAFLAR VE MESLEKLER

Demircilik

-Bölgenin bütün tütün iğnesini Çarşambalılar yapardı. Bölgenin bütün baltasını, keserini… ben onlara demir çelik getirirdim İstanbul’dan. Çarşamba’nın baltası çok meşhurdu.

-Mesela demircilerden başka bir misal vereyim… Bir Recep Usta vardı, Recep Akbaş. Onun saban demirleri vardı. Kara sabanın ağzına konan değil de, demir sabanın ağzına, pullukların ağzına konan demir sabanları. Üzerinde Recep Usta’nın resmi vardı. Hemen karşıda Tatoğlu var, Tatoğlu’nun dükkanının orada. Amca ya, bu sabanların üzerinde Recep Usta’nın resimleri var dedim, yani bu neyin nesi dedim, biliyor musun? Amcama soruyorum merak ediyorum. Dedi ki oğlum dedi bu adam bu sabanın mucidi. Saban demirinin mucidi adam. Söylenilenlere göre, İstanbul’dan bir yerden gelmiş. Sana isim hakkı için para mı verelim, yoksa üzerine resmini mi basalım demişler. Recep Usta da, “Recep Akbaş” olarak benim resmimi basın demiş. Bak bak, yani düşün, adam bir saban demirini Çarşamba’da o bölgeye has imal ediyor, kafasından imalat yapıyor, marka olarak da üstüne ismini yazdırıyor.

-Ova balçık, çift sürmek zor, Recep usta problemi gördü, çözümü buldu, diyorsunuz.

-Sıkıntıyı gördü ve çözüm buldu. Ve adam İstanbul’dan geliyor ve saban demirini modern bir şekilde preslerde yapıyor. Diğerleri elde yaparken O preslerde yapıyor, üstünde de resimleri var. O zamanlar bu durum paradan daha önemliydi.

Bakırcılık

-Bakırcılar sokağı vardı, şimdiki heykelin hemen arkasında. Bunlar kap kacak yapardı.

Dökümcülük

-Çarşamba’da 1950 yılında Hasbahçe mahallesinde dökümhane vardı. Cereyan yok. Cereyan akşamları kaça kadar veriyorlardı, 24.00’e (gece 12’ye) kadar falan veriyorlardı, bu da sanayi cereyanı değil tabii. Dökümhanede büyük bir körük vardı. Körükle beraber potayı eritiyorlardı onu döküyorlardı. Ne döküyordu bu? Sarı dökümü, kazan, bakır, işte bilmem ne kulpu, harem kulpları, nalçaları, saplarını vs. Dökümcülük geliştirilebilirdi, oda olmadı.

Tenekecilik

-Tenekeciler pazarı denen bir yer vardı, orada tenekeciler gaz lambası bile yaparlardı. Eski idare lambası derdik. Fitilini yaparlardı. Kap kacak yaparlardı. Maşrapa yaparlardı. Plastik yoktu. Gaz lambası camsızdı. İdare lambası, kaşık, litre, her şey vardı. Su taşımak için tenekelere özel kapak yaparlardı.

Çakmakçılık / Silah tamirciliği

-Mesela Çakmakçılar diye özel bir muhit vardı. Çakmakçılar silah tamircileriydi. Yeni Camiinin orada, orası Çakmakçılar yokuşuydu.

Dericilik / Debbağlık / Caplacılık

-Çarşamba’da 3 tane tabakhane (debbağ) yani derici vardı. Dericiler deriyi gerdirir çarık yaparlardı. Çaplacılık (?) çok ileriydi Çarşamba’da. Şimdi bu heykelin yokuşu çaplacılar yokuşu orası. Hatta onlar böyle kovalarla içine koyarlardı onu derisi yumuşasın diye deriyi rahat dikmek için. Onun ayrı bir hikayesi var; “Taaa yukarıdan bir vatandaş geliyor. Usta şuradan bir şerbet ver diyor. Bunu yapan adama da ben eriştim yani. Adam parayı da veriyor. Beş kuruşu veriyor içiyor. Usta anlamadım sanma şerbetin tadı yoktu diyor”. 3 tane tabakhane vardı. Şimdiki mal pazarının olduğu yerde. Tam orası oraya Körırmak derlerdi. Bütün Çarşamba’da ve bölgede toplanan deriler orada tabaklanırdı. Bir de bunları gerip kuruturlardı. Dışarıdan ayrıca deri gelmezdi, niye gelsin ki, Çarşamba’da manda da çok deri de çok. Deri de sağlam deri. O zamanlar sadece çarık değil, silah kılıfları ve fişeklikler de deriden yapılırdı.

Tarakcılık

-Mesela bu tarak. Hacıbeyli dediğimiz köy tarak mevzuunda çok ileriydi. Nerdeyse komple tarakçıydı Çorum’dan şuradan buradan camış (manda) boynuzlarını getirip, bunlardan tarak yaparlardı. Türkiye’nin her yerine tarak satıyorlardı adamlar, tarak. Hem bayan tarağı hem de erkek tarağı, camış boynuzundan. O zamanlar bu plastikler gelişmemişti. Tarak kendi başına bir sanayi idi Çarşamba’da. Hatta yakın zamana kadar Kocabaşlar falan vardı orada. Orada Bilal Amca’ya çok takılırdım ben. Bilal Amca sen çok camış boynuzu kırmışsın diyerek takılırdım, daha yakın zamana kadar komşumuzdu çünkü.

Sepetçilik

-Sepetçiler pazarı vardı. Camisinin tam arkasında, her çeşit sepet yaparlardı, özel sepetler de yaparlardı. Genelde Ayvacık Salıpazarı taraflarında da yapıldığından oradan da gelirdi. Kağnılar için de çit yaparlardı.  Mısır taşımak için onun içine ayrıca kendirden büyük çuval yaparlardı. O özel bir kendirdi. Mısır onun içine konurdu. Çitin içine genelde karpuz falan da konurdu. Bir çit 100 tane karpuz alırdı.

Hasırcılık

-Çarşamba’nın içinde, yine köylerinde, sizin de tespit ettiğiniz  süpürgecilik yanında, özellikle hasırcılık adeta bir sektör halinde idi. Hasırlar camilerde kullanılıyordu. Evlerimizde kullanılıyordu ve hasırın bolca dokunduğu yer (Ömerli köyü) olduğu için Ömerli halısı deniyordu ismine. Hasır deyip geçmeyelim büyük bir sanayi idi. Terme’deki Simenlik gölünden de hasır gelirdi. Oralarda hasır biçilirdi, Taşlık köyü bu işten geçinirdi.

-Muhtemelen, ırmak boyunda kendiliğinden yetişen hasır otlarından da yararlanıyorlardır…

-Tabi ki, ırmak kenarlarında, ovadaki bataklıklarda falan çok oluyordu. Mesela seccade yapılırdı. Nerede bu şimdiki seccadeler? Seccadeyi nereden bulup da alacaksın? Halıyı kim alıyordu? Kilim bile nadirdi, herkeste yoktu. Camiler hep hasır döşeliydi. Daha düne kadar evlerimizde hasır kullanıyorduk yani. Ne oldu? Bu da günümüz ihtiyaçlarına yönelik olarak modernleştirilip geliştirilemedi, bitti gitti.

Kendircilik

-Yine Çarşamba’da, tabii bu naylondan önce, mesela kendir ipi çok ilerideydi. Hatta ipçiler derler, şimdi dokurların Çarşamba’daki o zamanki lakapları ipçilerdir.  Hasbahçe’de Gürcü Mahallesi vardı. Sadece ip dokurlardı. Mesela kendir Ünye’den, Kastamonu tarafından, Vezirköprü’den gelirdi. Burada ip olarak dokunurdu. Dokumak (ip yapmak) için büyük uzun uzun şeyler vardı. Çeke çeke, çeke çeke ipleri eğirirlerdi. Bayağı bir sanayi idi yani. Özellikle şehrin içinde Orta Mahalle’de ve Hasbahçe’de yapılırdı. Hatta büyüklerimiz Hasbahçe’den ipçi, arabacı, tuğlacı ve bir de .umarcı çıkar derlerdi, yani Hasbahçenin lakabı öyleydi o zamanlar.

Abacılık / elbisecilik

-Çarşamba’nın abacıları Çarşamba’da o kadar ileriydi ki bütün bölgenin elbisesini dikiyorlardı. Bunun ayrı bir yeri vardı küçük bedesten dediğimiz yerin çevresinde. Çarşamba’da böyle özellikler vardı. Şimdi Samsun’da bulamazsın.

Kasacılık

-5-6 yıl önce plastik kasalar çıkana kadar Çarşamba’da birçok yerde kasacılar vardı, bu sebze kasacılığı ne zaman başladı?

-O da 1962-63-64 yıllarında başladı. Kasaya biraz geç başlandı. Sanırım sebzeciliğin gelişmesine bağlı olarak gelişti o da.

Sandıkçılık

-Sandık deyince Çarşamba’nın sandığı çok meşhurdu o zamanlar. Birisi gelin olacağı zaman hemen bir çeyiz sandığı alınırdı. Biz de aldık. Çeyiz sandığı ceviz ağacından yapılırdı. Şimdi nasıl mobilya arıyorsa vatandaş o zaman da hemen gidip ceviz ağacından sandığını yaptırıyordu.

-Bu işlerle uğraşanlar “yayık” da yapıyorlardı. Çarşamba’nın yayıkları da meşhurdu.

Değirmencilik

-Çarşamba’da şimdi bak bir tane un değirmeni yok. Halbuki Çarşamba’nın Değirmenbaşı dediğimiz yerde 6 tane taş dönüyordu, 6 tane. Ve her üç taraftan af edersin öküz arabalarının kuyruğu yüz iki yüz metreyi bulurdu, hem bu taraftan hem yukarı taraftan. Dile kolay 6 tane taş dönüyordu.

-Adam suyu kanaldan özel getirmiş. Bizim şimdiki içme suyumuz var ya Abdal Irmağı diyoruz. Adam o zamanlar özel kanal kurdurmuş Haşim Efendi. Haşim Efendi Demokrat Parti’nin ilk milletvekilidir 1950 senesinde. O harcadı etti. Sonradan da çocukları, oğlu, torunları da onun şerbetinden yine milletvekili falan oldular. Bakan da oldular hatta. Hep onun ismiyle ama. Haşim Efendi belki de o zamanlar 1950 yılında Demokrat Parti’yi finanse eden bir adamdı yani. Çok zengin bir adamdı. Varlıklı bir adamdı. Özel kanalla su getirip o büyük değirmeni çalıştırdı.

-Haşim Efendi Değirmenciliğin dışında başka ne iş yapıyordu ki?

-Çarşamba’nın bugünkü Cumhuriyet Mahallesi’nden al, Şeker Fabrikası’na, taa Porsuk Ormanı’na kadar, bugün atla onların arasını bir adam anca bir günde gezer, işte o kadar arazi komple onundu.                 

İnşaatçılık

-1950’lerde çekilmiş fotoğraflar var. Küçük kamyonların üzerinde taşlar var. O taşlarla ne yapıyorlardı?

-Ova tabanında inşa edilen evlerin tabanı çamur olurdu. Temel atılacağı zaman o taşlardan temele konurdu. Hele alçak kesimlerde, binaların temellerini taşlarla yükseltip onu sağlam ağaçlarla güçlendirip üstüne binayı inşa ediyorlardı.

-Bu, zemin sağlam olmadığı ya da battığı için mi?

-Zemin battığı için, başka türlü sudan kurtaramıyorlar. Balçığın içine ev yapılır mı?

Dondurmacılık

-Sonra, Çarşamba’nın içinde damak zevki olarak dondurma, bu geçede Elmacıoğlu vardı adam bir dondurma yapardı hakiki salepten yapardı. Hakiki salebi kaynatırlardı. Onu adamakıllı işlerlerdi. Sakız gibi. Ondan aynı zamanda salep de yapardı Elmacıoğlu. Öbür geçede Fikri Tepe vardı. Dondurma yine aynı hakiki salepten. Ben de sattığım için iyi biliyorum, Bayburtlu Ahmet dayı vardı, biz onun dondurmasını satardık. En iyisi Elmacıoğlu olduğu için, biz de Elmacıoğlu diye satardık mahallelerde. Bugün onun dondurması bırak Maraş’ı, hiçbir yerde yok yani. Çünkü hakiki salebi kaynatırlardı. Onu çala çala, çala çala sakız gibi olurdu böyle. Çarşamba’da o zamanlar ayrı ayrı hem dondurma, hem salep yapılırdı, bu da gitti mesela.

-Buzu nereden getiriyorlardı?

Karcılık / buzculuk

-Buzu mu? O zamanlar buz yok. Emirhan suyunun çıktığı Soğucak köyü var, baya yüksekte. Soğucak Köyü’nde kışın yağan karları depolarlardı. Yazın oradan buzları kalıp kalıp keser, hayvanlarla Çarşamba’ya getirirlerdi. Hayvanın iki tarafına yüklerlerdi. Onun iki tarafını sararlardı yazın tam sıcağında. Sabah ezanla beraber şehre getirirlerdi. Ve onu kullanırdık soğutucu olarak. Etrafına şey yaparlardı teperlerdi. Onunla çevire çevire salep dondurulurdu. O zamanlar buzdolapları olmadığı için dondurma Soğucak köyünden gelen buzlarla yapılırdı.

Meşrubatçılık / Gazoz imalatı / Emirhan suyu

-Mesela bak Çarşamba’da 2 tane gazoz imalatı vardı Çarşamba’nın ihtiyacını gören. Emirhan ve Çağlayan Gazozu.

-Asidi nereden alıyorlardı?

-Tüplerle. Elle döndürüyorduk kolunu. Ben de çok sattım yani. Ondan sonra Çarşamba’da ilk kez şişeleme suyu Mustafa Bartın diye bir ağabeyimiz doldurdu kasalarla. Adam kasalarla sırtında götürür Samsun’da satardı. Emirhan suyunu ilk kez şişeleyen. Şu ufak cam şişelerle ilk defa şimdiki Rıdvan Paşa Camiinin yanında Emirhan’ın depoları vardı orada. Alçak bir depoları vardı. Emirhan suyunu orada doldurur Samsun’a getirirdi. Kasalarla trenle götürür boş şişeleri geri getirirdi. Onunla iki çocuk okuttu. Birisi Muharrem Bartın, vali oldu. Emniyet amiri oldu, senatör oldu. Öbür ağabeyimiz de öldü. Çevre mühendisliğinde miydi neydi, o da özel bir yerdeydi yani.

 

Fırıncılık

-Ermeni vatandaşı Agop vardı, Yakup geçiyordu ismi. Esas ismi Agop idi. Bu ilk defa Çarşamba’da ekmek yaptı. Çarşamba’da o zamanlar, iyi ekmek yapamazlardı. Pişiremezlerdi yani. Bu adam ilk çiçek mayasını buldu. Onun fırını da şimdiki Garanti Bankası’nın arkasındaydı. Adam bir ekmek yaptı, emin ol, böyle pandispanya gibi ekmek… İlk çiçek mayasını kendi buldu ve ekmeği yaptı adam. Tabii bizim de dükkanımız var ya, amcam ondan alırdı ekmeği, günde 100-150 adet, ekmeği çok iyi yaptığı için mecburen ondan alıyorduk.

-Bir keresinde Sivas’a gidiyorlar, İsmail Toprak Efendi vardı Sivas’ta, sanırım Somuncu Baba’ya bağlı, rahmetli amcam da ehl-i tarik olarak ona bağlıydı. Saatçi Ali Efendi, Halil Usta, 5-6 kişi daha, beraber Sivas’a gidiyorlar. Sivas’ta amcamı şeyhine şikâyet ediyorlar; bu ekmeği bizden değil de Ermeni’den alıyor diye. Amcam da tabii ağzı laf yapan adamdı. Onlar şeyhin önünde öyle serzenişte bulununca, amcam da “hocam, ekmeği ben yesem bu arkadaşımdan alırım da, müşteri ötekini istiyor” diyor. Adam işte böyle meşhur ekmek yapardı.

Pidecilik (Çarşamba Pidesi)

-Bir de hemen yukarımızda Halil Usta vardı. (Fakat ben şuna da hayret ediyorum. Çarşamba’da Belediye Başkanına da bunu ulaştıracağım da ulaşamıyorum. Terme de pidesiyle meşhur olsun. Bafra da pidesiyle meşhur olsun. Yani ben kendilerine de gelseler söylerim). Yani Terme pide yemesini bilmezken Çarşamba’nın pidesi meşhurdu. Halil Usta yapardı. Halil Usta Bayburtludur. Halil Usta’nın pidesini Samsun’dan özel gelirlerdi pazar günü yemek için, kuyruğa girerlerdi, böyle kuyruk bugün yok… O da özel bir maya kullanırdı. Sulu hamur dediğimiz, ona sulu hamur derdik normal ekmek hamuru değil. O adam müthiş bir hamur yapardı ama ekmeği yapamazdı. Pideyi yapardı. Pidesi değil Karadeniz’de, Türkiye’de çok meşhurdu o zamanlar.

Helvacılık

-Çarşamba’nın Helvacalı köyü vardı. Çok güzel ceviz helvası yaparlardı adamlar. Bir de Demircili köyü vardı, onlar da ceviz helvasını güzel yaparlardı.

Çarşamba pastırması

-Mesela Çarşamba’nın damak tadı. Hayri Efendi’nin Mustafa vardı. Bir pastırma yapardı. Uzunçarşı’dan geçerken onun kokusu bizi mest ederdi. Hepsi bitti yani.

İMALAT SANAYİ

Karisör imalatı

-Yine 1950 yıllarında Altınörs’ler vardı Çarşamba’da. Bu İsmail Altınörs, ağabeyleri, babaları… Adamın yeri uygun değildi aslında, şu kadarcık bir demirci dükkânı var, adam gitti Adapazarı’nda işi öğrendi geldi ve sokakta römork yaptı. İlk römorku sokağın üstünde adam monte etti. Zaten dükkânlara sığması mümkün değil yani. Römorku yaptı yani. Çarşamba’da o zamanlar böyle bir faaliyet vardı.

-Kamyon ve traktör kasacılğı o zaman mı başladı?

-Kasacılık o römorktan başladı. Kasacılık diyince, mesela Çarşamba’da Recep Çatalkaya ilk otobüs kasasını yaptı.

-Aaa, bu da çok önemli.

-Recep Çatalkaya’dan sonra, 1960 yıllarında Dağdelen kamyon kasasına başladı. O da nereden başladı? Yani, hamsi kasası yapıyordu adam. Hamsi kasası yaparken kamyon kasası yapmaya başladı. O zamanlar bu bölgede o işi fevkalade tutturdu adam.

-Bir de kamyondan otobüs yapıyorlarmış, kamyona karisör takıp…

-Otobüs yapan Recep Çatalkaya, tek başına otobüsün kasasını yapıyordu adam. Ne oldu bu adam? Sermaye potansiyelinden bilmem neden gitti.

-Traktör kasaları…

-Tabii, bir de traktör kasası yapılıyordu. Traktör 1950 yıllarında Türkiye’de çok yoğun şekilde yayıldı. Ondan evvel gelmişti ama, çok azdı, Demokrat Parti iktidarı ile beraber traktör yayıldı.

Yağ ve sabun imalatı

-1960 yıllarında Çarşamba’ya İstanbul’dan bir iş adamımız geldi bizim. Çok faal bir iş adamı, Refaaddin Yüce. Babası Mehmet Yüce. Benim de onlarla çok ticaretim oldu. Onların çuvallarını aldım, hurdalarını aldım uzun zaman. Adam geldi Çarşamba’ya 1963-64’de bugünkü Kavakdibi’nde Ayçiçek yağı fabrikası kurdu. 

O zaman Çarşamba çok tekin de değil, vurdu kırdısı çok. Adam, rahatsız edilmemek için, (Allah rahmet etsin hepsi öldü gitti arkadaşlarımızın, Aslan Pilotlar vardı) o zamanlar onlara, fabrika ile yolun arasında bir benzinlik yeri verdi. Siz dedi burada benzinliği çalıştırın üç kardeş dedi. Hani bana bir sıkıntı gelmesin diyerek sanki onları da oraya tampon olarak yerleştirdi. Onlar kalabalıktı, onlar da onları orada bir nevi himayelerine aldı.

-Refaaddin Yüce yağ fabrikasını yaparken, tuttu bu adam mısıra da el attı. Glikoz var ya, glikoza el attı. Çarşamba’yı öyle bir harekete geçirdi ki, sorma gitsin. Bir haftada sermayeyi topladı. Tariş’i (!) kurdu. Mısır, glikoz falan onu kurdu. Çok ortakla kurdu. Ondan sonra adam bir trafik kazasında hasbel kader rahmetli oldu. Zaten babası Mehmet Yüce de o arada vefat etmişti. Ama faal olan Refaeddin Yüce idi.

-Refaeddin ağabey çok müthiş bir iş adamıydı. Sabun yapıyordu orada, yağ yapıyordu. Ondan sonra fındık çürüğünü alıyordu. Fındık çürüğünü sabun yapıyordu. Ben de onun devamlı çuvalını alıyordum. Fiskobirliğin bütün çürük fındığını alıyordu. Depolarda çürüyordu ya fındık. Çürük fındıktan yağ yapıyordu. O yağdan sabun yapıyordu. Sabunda da, işte damga, o hani Kelpeten marka dediğimiz var ya, o da onu kelpetenin ağzı açık değil de kapalı olaraktan damgasını vuruyordu. Kelpeten markaymış gibi, yani taklit ediyordu. Tabi aynısını yapamıyordu ama, deniyordu ve uğraşıyordu adam. O zamanlar kamyonlara yüklüyordu Doğuya gönderiyordu. Orada da bir bakkal ağabeyimiz vardı. İsmi aklıma gelmiyor. Onu da başına koyuyordu. Doğuya gönderiyordu kamyon kamyon yağ, sabun satıyordu yani. Fakat adamın trafik kazasında ölmesiyle 1970 yıllarında bu Tariş de battı. O da battı. Daha sonraları

bir de Terme’ye doğru kurdular yağ fabrikası o da yine mısırla ilgili. O adam da iflas etti. Şimdi düşün, 1960-70’lerde Çarşamba’da iki tane yağ fabrikası vardı, bugün hiçbiri yok, ikisi de gitti.

TARIMSAL ÜRETİM

-1950 yılından evvel Çarşamba’ya kimse mısırını fasulyesini (çamur yüzünden) getiremiyordu. Ancak mayıs ayı gelecek, ova tabanı kuruyacak da öyle köyden getirecek. O getiremediği için de Sancaklı dediğimiz bir yer var, deniz kenarında, mısır ırmak yoluyla oraya daha kolay ulaştırılıyordu. Orada demirlemiş çektirme motorlar vardı, onlara yüklenip Giresun’a Trabzon’a Rize’ye mısır oradan gönderiliyordu. Çünkü şehre getiremiyordu. Mısır mevzuu Çarşamba’da çok ileriydi hocam.

-Sancaklı dediğin yer neredeydi?

-Denizin kenarındaydı. Terme’ye bağlıydı. Oradan motorlarla gidiyordu. Mısır çok önemliydi Çarşamba’da. Ofis alıyordu o zaman mısırı. İki tane alım merkezi vardı. Aynı buğday gibi Çarşamba’da mısırı Ofis alıyordu, başka yerlere de yine Ofis gönderiyordu. Mısır deyince sanayi hammaddesi şimdi. Ama o zamanlar ekmeklikti. Hatta Karadeniz’de şöyle bir tabir de kullanılır; Bir kıtlık olmuş da “az daha buğday yiyecektik” demişler. Mısır, fasulye çok ileri durumdaydı ama şimdi kalmadı. Mısır da kalmadı bir şey de kalmadı.

-Şimdi, ben orada 10 sene boyunca jüt çuvalı sattığım için, oranın o durumunu iyi biliyorum. Şimdi 1966’da ben size 70.000 tane, fasulye için 100 kiloluk büyük çuvallardan satıyorum desem, size hayal gelir değil mi? Sadece bir ben değil, başkaları da getirip satıyor. Nerden baksan 100.000 adet fasulye çuvalı satılıyor Çarşamba’da. 100.000 adet 100 kiloluk fasulye çuvalı. Bunu bir rakama vursak o zaman Çarşamba’da ne kadar fasulye üretiliyor diye, bu bugün mümkün değil yani. Ankara’nın İstanbul’un İzmir’in fasulyesi Çarşamba’dan giderdi.

-Çuval 100 kilo alıyor muydu?

-100 – 120 kiloluktu o zamanlar. Sonra elliye falan düştü.

-Şu bizim taze fasulye için mi?

-Evet. Hatta kabak çekirdeği üretiliyordu. Güney ve Güneydoğu’nun kabak çekirdeği tamamen Çarşamba’da gidiyordu.

-Kabak nerde yetiştiriliyordu?

-Mısır ekiyoruz ya, bu Çarşamba neler kaybetti ah ahhh. Fasulye Çarşamba’da ayrıca ekilmezdi, mısırın altına ekilirdi. Kabak da onun altına ekilirdi. Yani üç mahsulü birden alıyor vatandaş. Kabak, çekirdeği için yetiştiriliyor, satılıyor, hayvana yediriliyor. Büyük hayvancılık var o zamanlar Çarşamba’da. Şimdi fasulye gitti, mısır gitti, mısırın sapı gitti. Sapını hayvana yediriyorlardı kış boyu. Buralarda saman kullanılmaz, Çarşamba mısır sapı kullanır, kış boyu hayvana sap verir. Yani Çarşamba Ovasına fındık ve kavak gelince, bir mahsul gitmedi kavakla fındıkla beraber; mısır, fasulye, kabak üçü birden gitti. Kabak çekirdeğini ben şimdi rakam söylesem Çarşambalı da inanmaz. Ben bazen onlarla konuşuyorum da inanmıyorlar, gel o günleri bize anlat diyorlar. Belki 30 - 40 araba dolusu çuvalı ben satıyorum çünkü. Antep’e Diyarbakır’a gidiyordu kabak çekirdeği. Çarşamba’da yemelik bulamazdın.

-Peki şöyle hesap yapalım kabaca. Mesela sadece kabak çekirdeği için ne kadar çuval satıyordunuz?

-Kabak Çekirdeği için şimdi tam hafızamda yok ama kabaca bir 10.000’den aşağı değil yani. Bir çuval da en az 80 kilo alırdı. Bütün bu para Çarşamba’ya geliyordu. Çarşamba’nın ekonomisi çok güçlü idi. Bafra’yı üçe beşe katlardı. Bafra 1950 yıllarında tütünle, bilmem neyle uğraşırken Çarşamba’da mısır, fasulye, kabak çekirdeği, soya fasulyesi vardı. Ordu ili soyasının belki % 25’ini Çarşamba karşılıyordu. Mısır özü yağının, bütün İstanbul’un, bilmem nerenin mısırı Çarşamba’dan gidiyordu.

Zahirecilik

Çarşamba’da 50 - 60 tane de zahireci vardı o zamanlar. Tabii bunların hepsi büyük tüccar değildi, aralarında küçük tüccarlar da vardı.

Çarşamba’da bir günde; bilhassa Çarşamba, Perşembe ve Cuma günleri, yüklenen mısır kamyonlarının sayısı belli değildi. Buna dökme yük denirdi, çuvalla taşınır, kasaya boşaltılırdı, hepsi gitti. Fasulye, mısır, kabak çekirdeği de öyle.

Çarşamba soğanı / sarımsağı

-Mesela, Çarşamba’da hocam, bir soğan yetişirdi. Şeker gibi soğandı. Sadece Çarşamba’ya değil bütün bölgeye bu soğanlar satılırdı. Şimdi hiç yok. Bir tane bulamazsın.

-Sarımsağı kız saçı gibi örerlerdi. Hatta bir zamanlar onun ticaretini ben de yaptım. Bu soğan her tarafta olurdu da, sarımsak her yerde olmazdı. Dikbıyık’tan aşağı gidiyorsun, oraların sarımsağı biraz kuru olurdu ama güzel olurdu. Soğanı, sarımsağı evlerin duvarlarına asardık.  Şimdi yediğimiz bu soğanlar var ya, Yozgat, Çorum, Taşova’dan gelen soğanlar. Çarşamba’nın şeker gibi soğanından sonra bunlar bize zehir gibi geldi. Bizim soğanlarımız (Çarşamba’nın soğanı) hakikaten şeker gibi olurdu. Hatta kıymalı pide yapınca o soğanı doğrardık üzerine. Tadına doyum olmazdı.

-İşte o zaman birisi Çarşamba pidesi yapıcam dediğinde yöresel lezzet katmak için o soğanı da bulup, yetiştirip kullanması gerekecek. Çarşamba pidesinin de belki farklı yönü bu olacak.

-Tadını bulacaksın, tadını tutturamazsan bir işe yaramaz.

Et

-Çarşamba’da Çarşamba günü oldu mu et hali vardı. Müthiş bir et kesilirdi et hali dediğimiz yerde.

Kavakçılık

-Fındıktan önce kavak vardı. Kavak dikmeye ne zaman başladı Çarşambalılar?

-Kavak dikmeyi hiç sorma hocam ya. Kavak dikmeyi bu işte 1960’lardan sonra 70’lerden sonra, kavak ve fındık ovayı bitirdi, çok üzülüyorum, o konuya hiç girmeyelim.

PAZARLAR

Çarşamba Pazarı

-Çarşamba’da çok büyük pazar olurdu. Çevre ilçe ve köylerden pazar gününden gelmeye başlardı halk. Pazartesi, salı dedin mi Çarşamba kilitlenirdi. Çarşamba (günü) olunca iğne atmaya yer olmazdı. Onun için Çarşamba’da ticaret adamı, ben de dahil, çok yetişmiştir. Samsun’daki tüccarların çoğu Çarşamba’dan gelmedir. Bir kısmı, belki çoğu da İstanbul’a gitti. Hatta bizi uzun zaman Terme koymadı. Pazartesi oldu mu bütün esnaf gidiyor Terme’ye. Adamlar iş yapamıyordu. Çarşambalıları yasak ettiler. Çarşambalılar da dükkân kiraladılar orada.

-O zamanlar böyle bir Çarşamba - Terme rekabeti olmuş muydu?

-Olurdu da, Terme’de öyle bir şey çıkamazdı yani. Terme Çarşamba’ya göre çok geri bir yerdi.

Çarşamba’nın diğer pazarları

-Hocam Çarşamba’nın başka bir özelliği daha vardı. Çarşamba’da her şeyin bir pazar yeri vardı. Mesela Yoğurt pazarı, Pirinç pazarı hemen onun arkasındaydı. Beşik pazarı, Tuz pazarı, Üzüm pazarı, bunların hepsinin ayrı ayrı muhitleri vardı.

Pirinç pazarı, beşikçiler pazarı, hasır pazarı, odun pazarı, meyveciler pazarı, çarıkçılar pazarı… Bu kadar pazarı Samsun’da bile bir arada bulamazdın. Bunların hepsi yerle yeksan oldu. Çarıkçıların olduğu yer şimdiki heykelin kuzey tarafındaydı. İpçiler onun biraz daha aşağısında idi.

-Mesela tenekeciler pazarı vardı. Çarşamba’da tenekecilerin bile ayrı yeri vardı. Bugün Çarşamba’da onu kimse bilmez. Çok yaşlılar bilir belki. Bugünkü Hükümet konağının önünde, caminin karşısında, duvarın orada, boydan boya tenekeciler vardı.

Semt pazarları

-İki tane de pazar yeri vardı. Bir tanesi şimdiki postanenin olduğu yerde. Bir tanesi de Cemil Şensoy dediğimiz yerde. Onlar 1950 senesinde yapıldı. Biri kadınlar pazarı olarak anıldı, sonra karıştı tabii. PTT’nin olduğu yerde peynir yağ ağırlıklıydı. Bu tarafta sebze ağırlıklı ama içeri girilince un kısmı, uncular vardı. Sadece un satarlardı.

Hayvan pazarı

Çarşamba’da (şimdi salı günü yapılıyor galiba) çok büyük bir hayvan pazarı vardı, çok revaçtaydı. Traktör yoktu o zamanlar. Belirli adamlar vardı taaa bizim oralardan (Alucra’dan) afedersin öküz toplarlardı getirirlerdi. Hatta bir gün benim birader pazara gidiyor, geçerken diyor ki baba diyor bizim öküzler pazarda diyor. Yok emmi diyor, o bizden sonra geldi, utanırdı. Benim bir Hasan dayım vardı Koca Hasan toplamış getirmiş bizim öküzleri.

Öküzler çok para yapardı (pahalıydı, fiyatı iyiydi). Hatta eskiden hocam biz erkek hayvan kesmezdik. Büyük hayvanın dişisini keserdik. Ufak hayvanın da erkeğini keserdik. Niye? Öküz araziyi işlediği için. Ama şimdi dişi hayvan kesilmiyor. Yavrulasın, kâr olsun diye. Şimdi öküz çok para yapmıyor. Eskiden büyük hayvanı traktör yerine kullanırdık.

-Öküz ölünce vatandaşın ekonomisi çökerdi… Çocukluğumdan hatırlıyorum, bir çift öküz alabilen ne kadar mutlu oluyordu.

-Evet öyleydi.

Çarşamba yumurtası ve tavukçuluk

Yumurta Çarşamba’da haftada bir gün toplanırdı. Direkt İstanbul’a giderdi. İlk zamanlar gemiyle giderdi. Onun için yumurta kasaları vardı, talaşla içine istif ederlerdi. 1965’lerde mi ne,  birisinin yumurta kamyonu vardı. Yumurta yüklü olarak giderken Havza’da kaza yaptı. İstanbul yumurtasız kaldı o hafta dediler. Yumurta gitti. Şimdi Çarşamba kendi yumurtasını yiyemiyor. O da dışarıdan geliyor yani.

-Yumurta başlı başına bir ticaret malı o zaman…

-Yani büyük bir pazardı yumurta. Keza tavuk, Ankara’nın tavuğu tamamen Çarşamba’dan gidiyordu. Merdivenaltı üretim diyoruz ya, o usul, elde kesip yoluyorlardı. Taze taze de Ankara’ya yolluyorlardı. O da bitti.

ŞEHİR

Öte geçe beri geçe, Çarşamba’nın iş ve ikametgah yerleri

-Çarşamba ekonomisi hep öbür geçedeydi, bu geçede yoktu. Bu geçede ekonomi yoktu. Fakat bu geçede ne vardı? Rumlar, Ermeniler havaya çok önem verirler. Samsun’da da böyledir bu durum. Eğer şu mahallenin havası daha iyiyse burada dururlar. Ermeniler’in Rumlar’ın bütün dükkanları karşı geçedeydi. Kiliseleri ve evleri de bu geçededir. Yani nerede? Irmağın batı yakasında. Niye orası? Çünkü batı yaka (beri geçe) daha yüksektir, bu yüzden de havası daha iyidir. Mesela büyük bir kiliseleri vardı şimdi Değirmenbaşı dediğimiz askerlik şubesinin olduğu yerde. Kapısı falan duruyordu oranın. Bilmiyorum yıkılmıştır şimdi. Toplam 2 tane kiliseleri vardı orada. Evleri de bu geçedeydi. Ama ticari merkezleri doğu yakadaydı.

Hanlar

-Çarşamba’da 3 tane han vardı. Hacı Yunus’un, Hacı Ömer’in, Kürt Dursun Hanı. Hatta 4 tane. Bir tanesi bizim hemşerinindi de ismi aklıma gelmiyor. 4 tane han vardı. İnsanlar orda, böyle var ya, yorgansız yatarlardı tahtaların üstünde.

-Hayvanlar nerede kalıyordu?

-Hayvanların hanlarda ayrı yerleri vardı. Misal Kürt Dursun’un hanı genelde hayvancılık üzerineydi. Bir de Osman Dayı vardı. … Osman derdik. Bu ikisi genelde hayvan barındırırlardı diğerleri insan barındırırdı. Otel gibiydi yani. Hatta bir hikâyesini anlatayım. Adamlar hana gelmişler, kış günü insanlar üşüyor. Hancı odunu sobaya yığıyor, yakın üşümeyin, gerisini siz halledin diyip gidiyor. Yakın diyor ama, giderken (çaktırmadan) sobanın hava deliğinin ağzını kapatıyor. Bu durumda sobadaki odun yanar mı? Sabaha kadar tütüyor. Sabah gelince de diyor ki üşümediniz mi, neden yakmadınız odunları? Bu olmuş bir hadise ha. Soba nasıl yanmaz ya diyor. Oysaki (odunlar yanmasın diye) çıkışı (sobanın ağzını) kapatan kendisi. Çarşamba’da 3 - 4 tane, 2 tanesi hayvan, 2 tanesi insan ağırlıklı otel gibi hanlar vardı.

Hamamlar

Çarşamba’da 3 tane Osmanlı hamamı vardı. Şimdi belki hiç yok yani. Bir tanesi şimdiki Hükümet Konağının arkasındaydı. Bir tanesi işte batı yakasında, hemen o parkın, Askerlik Şubesinin önündeydi. Bir tanesi şimdi çarşı yapılan yerdeydi. 3 tane hamam vardı şimdi bir tane yok.

HASTALIKLAR

Sıtma

-Her yaz köyüme gidiyordum, niye gidiyordum? Gitmezsem vücudumda yara oluyordu. Çünkü Çarşamba bataklıktı. 1950 senesinden itibaren drenaj kanallar açıldı, Çarşamba kurtuldu. Ondan evvel bizim ilk geldiğimizde insanların karınları lok lok lok ediyordu. Sıtma hastalığı çok yaygındı. Sıtma Mücadelesi diye bir yer vardı. O da şimdi yaya köprünün doğu yakası kapısının az aşağısında. İnsanları tedavi edecek yer yok o zaman. Kinin hapı verirlerdi. Sıtma hapını dürüme doldurup verirlerdi. Şişe nerde? Kağıttan böyle huni (dürme) yapıyor 5-10 tane hapı içine koyup veriyorlardı sıtma mücadelesinde. Bataklık çok olduğundan sıtma çok ileriydi yani.

ULAŞIM

Yeşilırmak üzerinde kayıkla nakliyat

-Yeşilırmak ağzından (mansaptan) Çarşamba’ya nakliyat var mıydı? Denizden ırmak yoluyla tekneler Çarşamba’ya giriyorlar mıydı? Ne getirip götürüyorlardı?

-Tabii. Yukarıdan, bütün Ayvacık’tan, hatta Erbaa’dan Kazova üzümünü hayvana yüklerlerdi, (tabi bu 1950’den daha evvel), Ayvacık’a kadar getirirlerdi hayvanla. Sonra bu yükler Ayvacık’tan kayıkla Çarşamba’ya getirilirdi. Yani o bölgenin bütün mahsulünü kayıklar taşırdı. Ayvacık toplanma merkeziydi. Ayvacık’tan Bala, Ordu, Kumköy’dü bilmem neydi o kayıklar pazar günü gelmeye başlardı. Pazartesi, Salı, Çarşamba günleri oldu mu o kayık pazarına (?) boydan boya kayıklar dizilirdi. Kayıklar Ayvacık yönünde geri giderken de iple çekerlerdi. Büyük urganlarla. Düşün ki kaç metre uzunluğunda. Kayık ırmağın içinde, adamlar 5 – 10 kişi kenardan çeke çeke gidiyorlardı yani.                 

-Bir de yelken açıyorlar tabii?

-Şimdi yelken şöyle, çok nadiren yelken açarlardı, o da sene de birkaç defa. Açtı mı götürüyordu ama bu aşağıdan gelen kuzey rüzgârlara bağlıydı. Nadiren yelken görürdük.

-Bafra’da Kızılırmak üzerinde çekilmiş eski fotolar var. Yelkenliyi açmış adamlar Vezirköprü yönünde güneye doğru gidiyor. Ben Çarşamba’da da vardır diye düşünmüştüm.

-Çarşamba’da kayıklar Ayvacık’tan akıntıyla geliyordu, dönüşte de urganla çeke çeke götürüyorlardı.

-Ne kadar büyüklükteydi kayıklar?

-Şimdi hocam altı sığ tabi. Tahmin ediyorum 30 metreden aşağı değildi yani. Bir kayık ortalama 10 ton yük getirirdi. Hatta kayık faciası da olurdu Çarşamba’da. Onlara da şahit olduk yani. Adam kaçırdı kayığı, kayık gitti köprünün ortasına vurdu. Boğulanlar, ölenler oldu. Irmağın azgın olduğu zamanlarda kayıkları zapt edemediler. Öyle de oldu yani.

-İskele neredeydi?

-İskele bugünkü köprüye göre, bu yaya köprüsü var ya, ondan caminin yukarısına doğru kenardaydı. Oranın adı Kayıkbaşı idi. Çarşamba’nın potansiyeli o kadar büyüktü ki hocam, düşün ta (Karakuş derlerdi o zaman) şimdi Ordu’ya bağlı Akkuş oldu ya, işte o Karakuş’dan Çarşamba’ya gelirdi adam pazar günü.

Çarşamba treni

-Trene gelelim. Çarşamba trenine bindiniz mi?

-Tren vardı bir de hocam, Çarşamba’nın potansiyeli. Tren Çarşamba’nın can damarıydı yani. Biz araba bilmezdik. Araba 1952-53’lerde geldi. O da trenin olmadığı yerlerde rağbet görürdü. Samsun-Çarşamba arasında 12 tane istasyonu vardı. Hemen gelmiyordu 3 saatte geliyordu yani. Sabah öğle akşam treni vardı ama o zaman trenle gidip gelen öğrenciler liseye geldiler Samsun’a. Emin ol bugün üniversite ayarında talebeler yani. 3 saat gidip 3 saat geliyorlardı. Eğitimin bir kıymeti vardı yani. Şimdi eğitimin de kıymeti kalmadı.

-Trenle ne getirip götürüyorlardı?

-Her şeyi, kamyonlar çıkana kadar, her şeyi trenle getirip götürüyorlardı. Tren başında (istasyonda) el arabaları, at arabaları beklerdi. Trenle gelen yükleri bu geçeden öte geçeye bu el arabaları ve at arabalarıyla taşırlardı. Samsun’dan gelenler (şimdiki Garın orada İstasyon pazarı vardı), oradan gelirken zerzevattan aldığın ne olursa… 

-O dediğiniz istasyon Amasya’dan gelen (geniş hat) tren için değil miydi?

-Çarşamba‘nın treni Cumhuriyet Meydanı’ndan kalkardı. Bizim istasyonumuz orasıydı. Bu yanda da (şimdiki Tren Garı) duruyordu ama bizim merkezimiz orasıydı. Hatta (bu konuştuğumuzu Kavaklılar duymasın), orada Kavaklı bir vatandaş geliyor, aşağıya gidene kadar bu trene (Çarşamba trenine) bineyim diyor yani, ya bu olmuş hikâye hocam, tren Mert ırmağını geçip de Çarşamba istikametinde Derbent’e doğru gelirken (bizim Kavaklı başını uzatıp da Sivas istikametinde Mert ırmağını) göremeyince, camdan kafasını çıkarıp makiniste şapkasını sallıyor, tren yanlış yöne gidiyor diye. Bizim küçük trenin merkezi orasıydı yani. Bu yandan da yolcu alıyordu tabi.

-Hemen istasyonlar başlıyordu. Nereden başlıyordu? Hemen büyük istasyon (bugünkü Tren Garı), teneke mahallesine (Mert ırmağını geçince Roman vatandaşlarımızın mahallesi böyle anılıyordu) oraya gelirdi. Sonra; Kirazlık, Kerimbey, Tekkeköy, Hamzalı, Ulaş, Güdede, Dikbıyık, Halisbaşı, Çarşamba. 10 tane istasyon vardı, fakat belki aralarda unuttuğum istasyon olabilir. Samsun’dan Çarşamba’ya 3 saatte gelirdi.

-Tekkeköy ve Hamzalı istasyonlarının resmi var, biliyoruz da, diğerlerinde istasyon binası var mıydı?

-Tabii hepsinde vardı. Bekliyorlardı orada. Bilet satıyorlardı.

-Bilet ne kadardı?

-Çok cüz’i. Eşyaya kilosuna göre etiket yapıştırırlardı. 50 kiloya kadar ayrı para. Yüz kiloya kadar ayrı para. Hatta ben maden taşıdığım için eski de alırdık, 30-40 kilo gelirdi. Adama derdim ki ya bu böyle geliyor falan. Bir gün de çok ağır geldi. Bu 50 kilodan fazla dedim. Dalga mı geçiyorsun dedi. Kızdı bana. Bilet yapıştırıyor ya üstüne, çok yük götürüp getirdik yani.

-O zaman siz hurda da topluyordunuz.

-Tabii. Onu buraya (Samsun’a) getiriyorduk. Burada satıyorduk.

-Tren kaç vagondu? Sabit miydi değişiyor muydu?

-Tren boyu sabitti genelde. Yolcu vagonlarına ilaveten 3-4 tane de yük vagonu oluyordu. Bayağı uzundu yani.

-Birinci ikinci mevkii var mıydı?

-Yoktu. Birinci ikinci mevkii (Amasya-Sivas yönüne giden) büyük trendeydi, onlarla da çok seyahat ettim.

-Bende bir tane Çarşamba treni fotoğrafı var da, yanlamasına oturmuşlar. Öyle mi oturuluyordu? Şimdiki tramvay koltuğu gibi mi, yoksa otobüs koltuğu gibi miydi?

-Yanlamasına değil, böyle (otobüsteki gibi) oturuyorduk genelde, ama üstüne de çıkıyorduk yani. Her yerine biniyorduk trenin. Resim yok değil mi?

-Maalesef birkaç taneden başka yok. Olacak iş değil.

-Kalıcı bir şey yok. Ben diyorum ki bu kadar şey yaşamışım da bir tane resmim yok. Kendi kendime hayret ediyorum.

Karadeniz Sahil Yolu / Çarşamba durağı

-Peki biraz da karayolundan bahsedelim. Samsun’dan Trabzon’a giden yol şehrin içinden geçiyordu. Onun etkisi nasıldı? O köprüden geçiyordu değil mi?

-O zamanlar arabalar transit gitmezdi. Hiç olmazdı transit giden araba. Biz mesela orada merkez karşı geçede arabaları otobüsleri beklerdik. Otobüslere simit turşu satardık. Öteberi satardık. Mutlaka dururdu. O tabut gibi arabalar 1950 yıllarında falan. Böyle kamyondan bozma işte. Sonra Trabzon’da bir Reisoğlu çıktı bu Ulusoy’la bir yarış etti. Reisoğlu da Amerikalılara radar için bir yer satmış, ordan para bulmuş, ama tutunamadı adam. Ulusoy’dan başkası tutunamadı yani.

-Ordulu birisi hatıralarını yazmış da, Çarşamba Ovasında yol yoktu diyor. Araba nereden iz yaptıysa, (toprak yolda giden araçların bıraktığı derin iz gibi), onlara takılmamak için o tarafa kay bu tarafa kay, arabalar ilk zamanlar öyle giderdi diyor.

-Yol olmadığı zamanlarda şöyle, mesela ben 1945’te geldim Çarşamba’ya. İlk geldiğimde küçüktüm hatırlamıyorum. Giresun’a kadar kamyonla geldik. Giresun’dan Samsun’a kadar motorla (küçük gemiyle) geldik. Onu da zor hatırlıyorum. Buradan (Samsun’dan) trenle Çarşamba’ya geldim. Ama ondan donra 1946’dan itibaren 1953’e kadar her sene (Alucra’ya) köye giderdim.

SİZCE ÇARŞAMBA NİÇİN GELİŞMEDİ?

Ovada ekili alanların dikili hale gelmesi

-Zahireci birisi vardı. O şöyle anlatırdı; Bir gün esnaflardan biri; ya, biz demiş, çarşıya (Çarşamba’ya) geldik, paramız var, iş yapıyoruz, (artık geride-köyde bıraktığımız tarlalarla işimiz yok, kim onları ekip biçecek) en iyisi tarla boş kalmasın kavak dikelim dedik demiş. Bunu duyan benzer durumdaki kişiler “bu adam akıllı” diyerek tarlasına kavak dikmeye başlamış. İşte ne olduysa ondan sonra oldu. Artık ne mısır geliyor ne fasulye. Millet kendini akıllı sanan bu adamın peşinden gitti, ova bu hale geldi.

-Kavak ve fındık Çarşamba’yı bitirdi, hala da bitirmeye devam ediyor. On senede bir (kavak için diyor) mahsul alacaksın, bak bak. Çarşamba gibi yerde, yazık çok yazık.

Çarşamba ilçesinin küçülmesi /Çarşamba’dan ayrılanlar

-Çarşamba’nın içinden bak kaç tane kaza çıktı. Akkuş kaza oldu. Salıpazarı kaza oldu. Salıpazarı’nın tarihi çok yakın. Ayvacık kaza oldu tarihi çok yakın. Tekkeköy kaza oldu. Aslında Samsun’a bağlı ama kaza olunca Çarşamba’nın köylerini de aldı. Arkadan Asarcık da aynı şekilde. Çarşamba’nın hinterlandı çok büyüktü (çevresinden çok mal/eşya geliyordu). Bunlar kaza olunca… Çoğunun Çarşamba ile ilişkileri azaldı Çarşamba önemini kaybetti.

-Çarşamba’da birleşmek, yani bir araya gelerek iş yapmak, ben bunu ileriye götüreyim. Yok böyle bir şey, yok. Ben Çarşamba’da uzun süre ticaret yaptığım. Hurdacılık da, çuvalcılık da yaptığım için hepsine söylerdim. Mesela kasacılık, bunu büyütelim derdim. Yani bir atölye haline gelsin, atölye fabrika olsun. Bir kolektif çalışma gelsin. Bu olmadı yani. Olmadığı için de hep geri gitti Çarşamba.

-Bir de Çarşamba’da şöyle bir şey oldu tabii, bu mısır ekmeği yiyen insanlar var ya diyorlar, hani çok vurgun şeyi var ya, alkolik bir şeyler falan, çok da vurgun olurdu Çarşamba’da. Bu vurgundan dolayı Çarşamba devamlı kan kaybetti. Para kazanan insanlar Çarşamba’dan kaçtılar. Bundan çok büyük kaybı oldu Çarşamba’nın. Şimdi parası olan, para kazanmasını bilen birisi bir memleketten gidince, sadece adam gitmiyor, sermaye de gidiyor. Bir şey yapmak için sermaye lazım değil mi?

-Bilgi de gidiyor değil mi?

-Bilgi de gidiyor sermaye de. Adam kazanmış orada. Adamın bilgisi var becerisi var. Gidiyor, Çarşamba bundan dolayı çok kaybetti.

-Cemal Abi, verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederim. İyi ki varsınız ve bunları bizimle paylaştınız.

…………………

SN. CEMAL GÜDÜL KİMDİR?

Giresun Alucra’da doğan Sayın Güdül küçük yaşta gurbete çıkmış, daha 5 yaşındayken 1945’te Çarşamba’ya gelmiş, 10 yıldan fazla burada kaldıktan sonra Samsun’a yerleşmiştir. Çocukluğunda başladığı ticaret hayatı halen faal şekilde devam etmektedir. Kurucusu olduğu Işıklar Yatırım Pazarlama metal türevleri satan bir işyeri olup, asıl faaliyet çocukları tarafından sürdürülmektedir. Sayın Cemal Güdül ise Samsun ve memleketi Alucra’da yorucu olmayan işler yanında hayır hasenat ve sivil toplum işleriyle ilgilenmektedir. Alucra’da gerçekleştirdikleri ağaçlandırma çalışmaları ve hatıra ormanı ile, uzak - yakın bütün insanlara yedirmeyi âdet edindiği Alucra keşgeği ile Samsunluların gönlünde taht kurmuş özel bir isimdir. Onu bizce farklı kılan ise; keskin zekası, çok iyi gözlem yapması, inanılmaz bir hafızaya sahip olması ve en önemlisi 1950’den bu yana Samsun’daki iktisadi gelişmeyi nota not anlatabilecek, başarı ve başarısızlıkları sebep ve sonuçlarıyla analiz edip bizlere aktarabilecek hayatta olan yegane kişilerden biri olmasıdır. O Samsun’un iktisadi hayatının yaşayan hafızasıdır. Bize bu fırsatı verdiği için teşekkür ediyor, kendisine ailesi ile birlikte nice uzun ve sağlıklı bir ömür diliyorum.     

Çarşamba
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert