Abdurrahim Karakoç'u vefatının 7.yılında Rahmetle Yâd Ediyoruz!
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Abdurrahim Karakoç'u vefatının 7.yılında Rahmetle Yâd Ediyoruz!
07.06.2019 10:43:23

 

Abdurrahim Karakoç'u vefatının 7.yılında Rahmetle Yâd Ediyoruz!

​Abdurrahim Karakoç, 7 Nisan 1932 tarihinde Kahramanmaraş ili, Elbistan ilçesine bağlı Ekinözü (Cela) köyünde dünyaya geldi.

Küçük yaşlarda şiire merak sardı. Bu, aileden gelme bir merak diyebiliriz. Çünkü dedesi, babası ve kardeşleri de şairdirler.

İlk yazdığı şiirleri iki kitap olacak hacimde iken beğenmeyip yaktı ve 1958 yılından itibaren yazdıklarını 'Hasan'a Mektuplar' ismi altında 1964 yılında 10.000 adet bastırdı.

FEDAİ yayınları arasında çıkan bu eser kısa zamanda tükendi ve 2. baskısını yine 10.000 adet bastırdı. 1958 yılında bulunduğu kasabada belediye mesul muhasibi olarak memuriyete girdi.1981 yılı Mart ayında emekli oldu.

Serdengeçti, Töre-Devlet, Ocak, Yeni Düşünce, Yenisey, Alperen yayınları olarak şimdiye kadar 12 şiir kitabı, bir tane de makalelerinden derlenen nesir kitabı çıktı. 1985 yılından sonra gazetecilik yaptı. Bir ara politikaya girdi ve ayrıldı. Niçin girip, niçin ayrıldığını bir röportajda şöyle cevaplandırdı: 'Allah rızası için girmiştim, Allah rızası için ayrıldım'. 30 yılı aşkın bir zaman içinde kitapları baskı üstüne baskı yenilemektedir. Bilhassa 'Vur Emri' adlı kitap günümüz şairlerinin hiç birisine nasip olmayan kabulü görmüştür. 7 Haziran 2012 tarihinde Hakk'a yürüdü.

KENDİ DİLİNDEN KENDİNİ TARİFİ...

'Ebedî kudretin tek sahibinden alınan emir üzerine 7 Nisan 1932 tarihinde dünyaya gelmişim. Çocukluğum şöyle-böyle geçti. Kıt imkânlara, kıtlık yıllarına rağmen hâlâ o günleri özlerim. Birçok kimseye o yılları anlatsam, 'Özlenecek neresi var? ' diyebilirler, amma ben hep çocukluk yıllarımı sevdim. Şiir yazmaya küçük yaşlarda başladım. Zaten bizim oralarda her genç şiir yazar. Bu tutku başka bir meşgalenin veya işin olmayışından kaynaklanıyor gibime geliyor. Ben de avareydim, boşluğumu şiirle doldurmaya çalıstım. Benimle şiire başlayanlar yalnızlıktan, yardımsızlıktan dökülüp gittiler.

Bana gelince: Sağolsunlar, iktidarların ve muhalefetin irikıyım politikacıları, ihtilal cuntacıları, 'bilimsel' cüppeliler, entellektüel züppeler, millî soyguncular, sosyete parazitleri, sermaye sülükleri, zulüm-işkence makineleri, adalet katleden hukukçular, dalkavuklar, üçkağıtçılar v.s. hep bana yardımcı oldular. Şiir malzememi veren onlar, öfkemi bileyen onlar oldular. Yardımlarını inkâr etmiyorum, fakat teşekkür de etmiyorum. Dinsizlerin değil, din düşmanlarının, yani İslâm düşmanlarının da az yardımı olmadı. Bir bakıma dinî duygularımın kuvvetlenmesine vesile oldular. En uygun zamanda yaşadığıma inanıyorum. Yardımcılarım (!) var oldukları sürece yazmaya devam edeceğim. Allah (cc) kısmet ederse...'

Eserleri

Hasan'a Mektuplar (1965)

El Kulakta (1969)

Vur Emri (1973)

Kan Yazısı (1978)

Suları Islatamadım (1983)

Beşinci Mevsim (1985)

Dosta Doğru(1994)

Akıl Karaya Vurdu (1994)

Yasaklı Rüyalar (2000)

Gökçekimi (2000)

Gerdanlık-I (2000)

Gerdanlık-II (2002)

Gerdanlık-III (2005)

Parmak İzi (2002)

Düşünce Yazıları, Çobandan Mektuplar(Deneme)

 

Albayraktır ana yurdun gelini,

Bu canı Türklüğe adadım anne.

On iki yaşında ettim yemini,

Bu canı Türklüğe adadım anne.

 

Tez günde doğuya başlar bir akın

Öz kardeş öcünü almamız yakın

Gidip de gelmezsem ağlama sakın

Bu canı Türklüğe adadım anne

 

Kafkaslarda kavga başlar kan olur,

Ötüken dağları toz-duman olur,

Erinde, geçinde koç kurban olur,

Bu canı Türklüğe adadım anne.

 

Yâr saçına düğümlenmiş gül gibi,

Yıllar yılı meyve veren dal gibi,

Zarf üstünde mühürlenmiş pul gibi,

Bu canı Türklüğe adadım anne.

Abdurrahim KARAKOÇ

(1932, Elbistan - 7 Haziran 2012, Ankara)

RAHMET VE DUA İLE...

Abdurrahim Karakoç'un davası neydi?

Şair ve yazar Abdurrahim Karakoç 7 Haziran Perşembe günü vefat etti. Mustafa Everdi, şairin davasını yazmıştı..

Ozanlar; bir milletin sesiydi. Düğünde toyda. Cenazede yasta. Üç telli kopuzla ezgiler, şiir olmasına şiirdi de biraz kulak tırmalayan bir yanı vardı. Sokak sokak dolaşır, destanlarını dinleyecek topluluk ararlardı. Zamanla radyo, televizyon çıktı. Müzik rafine hale, sözler gündelik aşkların terennümüne inkılâp etti. Bir tek türkülerimiz kalmıştı, Anadolu’nun hikâyesini anlatan. Her nesil kendi türküsünü yazardı. Son dönemlerde böyle bir türkü yazan çıkmamıştı aramızdan. Gerçi “Âşıklar Meydanı” diye nostaljik bir çaba sürse de artık aydınlara seslenen derinliği kalmamıştı halk şiirinin. Ya da aydınlarda bu sese verecek kulak; derinliğini anlayabilecek duyarlılık kalmamıştı.

Karadır kaşım/Bu benim taşım/Yarıldı başım/Yere düşünce” benzeri bir nakarata varıp dayanmıştı. Âşık olmaya dayanacak yürek, buna layık arifler çıkmıyordu. “Evlenmeyin bekarlar/ Naylon kızlar çıkacak” türküleri eşliğinde sürdürülen bir halk şiiri mevzî yerlere sığınan bir çabayla sürebilirdi ancak.

Hakim Beyler, Savcı Beyler, Doktor Beyler kendilerine çekidüzen vermek zorundaydı artık

Mihriban, bir neslin türküsü olmak üzereydi. Bir ere, alperen’e rüyasında bir bade içirince Mevlam, ozanın şiiri meydana bir sergi açtı. Çağdaş sevda türküsü böyle söylenirdi. Leyla, Şirin, Aslı çağımızda Mihriban adına teslim oldu. Bu, şairin gücüydü. Türkçe’nin, aşka kanat açmayı bilen yiğitlerinin. Çağdaş bir aşk hikâyesi böyle yazılırdı. “Yıllar yılı can özünün içinde/ Sevdasını sakladığın kim ola” mahcubiyeti taşıyan kara-kavrukların, bağrına taş basmaktan göğsü çürükler içinde kalmak zorunda değildi artık. Abdurrahim Karakoç vardı. Duyguları normaldi; insanîydi, hatta erdemliydi. Saklanması gerekmiyordu yani.

Halkımız itilip kakıldı. Sesi yoktu; derdini, çilesini seslendiren yoktu, varsa da cılız ahlar içinde kaybolup gidiyordu. Abdurrahim Karakoç’la Kan Yazısı ile yazılan, Suları IslatamayanBeşinci Mevsim’e varıp dayanan bir ses vardı artık. Hakim Beyler, Savcı Beyler, Doktor Beyler kendilerine çekidüzen vermek; “tiksindirici kitle”nin seven bir kalbe, düşünen bir beyne, acı çeken bir duyarlığa sahip olduğunu anlamak mecburiyetindeydi.

Yiğit bir ses yürek gücüyle, kelimelerin mısraya değil ateşe dönüşen Türkçe’nin gücüyle bombardıman ateşine tutmuştu egemenleri. Halkı hor görmek o kadar kolay değildi bundan böyle. Neticede halkın insanlardan mürekkep olduğu; milletin değerler çevresinde yaşayan azim bir insanlık olduğunu anlamak zorundaydılar.

Abdurrahim Karakoç göğsünü gere gere ben varım diyebiliyordu

Ekâbirlerin anlamadıkları bir şey vardı; evet halk bir doğru oluştur(a)maz ama içinden çıkan zekaların, yiğitlerin, şairlerin, yazarların, hak erlerinin (hatta partilerin, liderlerin) doğrusunun yanında yer almasını bilirdi. O zaman meydan halka değil halka tepeden bakanlara dar gelecekti. O günler gelecekti. Abdurrahim Karakoç işte bu duygularımızı, acılarımızı, hallerimizi rafine bir dile çeviren tercümanımızdı. Bizim; halkımızın, milletimizin doğrularının sözcüsüydü.

İnsan gafil olur ama arif olması nadirdi. Bu nadirat, Elbistan topraklarından Ankara’ya bir davanın ortasına düştü. Artık dava mı onu belirliyordu yoksa o mu davayı? Anadolu’nun bozkırından gelip büyükşehirlerin varoşlarını dolduranlar, hayata, şehre, düzene dair fikirler taşıyarak bir çıkış arıyorlardı. Boylarından büyük dertleri, anlayamadıkları duyguları vardı: “Sevgi ektim, naz biçmeye çalıştım/ Ne zamana, ne kendime alıştım/ Kırk senede yedi hasret bölüştüm/ Yedi dünya bana düştü sandım oy!”

Yedi dünya, dört iklim üzerine söz söylerlerdi ama egemenlerin, kültürümüzü ‘folklor’ olarak algılamanın, Türkiye’nin bütün liselerinde ‘folkloru yaşatma’ etiketi altında folklor ekipleri kurmanın dışında yaşayan bir kültüre, kültüre ruh veren yaşayan insanlara tahammülü yoktu. Halkın bütün değerleri müzeye konacak değerde ise bir önem atfedebilirdi, yaşamasına ise öfkeden kuduruyordu. Bu öfkeye muhatap olan Anadolu, ezik bir “Kenardan geçeyim/ Yol sizin olsun” alttan alışı içindeydi. Abdurrahim Karakoç göğsünü gere gere ben varım; size rağmen ben varım diyebiliyordu.

O, şiirleriyle bizlere özgüven aşılamaktan vazgeçmiyordu. Üstelik değerlerimize ortak olmak için can atıyordu: “Sabrı kanaati bal niyetine/ Ekmeğe dürersen beni de çağırMazlum yarasına merhem diyerek/ Gözyaşı sürersen beni de çağır”

Bugün iktidarlar halka değer veren bir uygulamaya ulaşmışsa…

Doğal halimizin utanılacak bir durum olmadığını; egemenlerin halka düşman tavrının, dine, dindarlığa, bizi biz kılan bütün güzelliklere savaş açtığını ondan öğrenmiş ve cürmümüze bakmadan dağa, taşa, kuşların gözbebeğine “Hak Yol İslam Yazacağız” narasını atıyorduk. Sabırsız ve aceleci tavrımıza bir bilge gibi yaklaşarak; “Ahval-i âleme kafayı takma/ Allah Kerim, sabrı elden bırakma/ İlmi düstur eyle, imanı sakla/ Gayrısı savrulan toz Balaban'ım!” kalıcı olanı hatırlatıp duruyordu. Artık şehirler, ülkeler, iktidarlar elimizin altındaydı. Ancak bir türlü sükûna ve huzura eremeyen ruhumuza; daha işin başında olduğumuzu ve aşkın bir mevsime yürümemiz için epey emek vermemiz gerektiğini de söylemişti: “Yırtıldı ruhlara çizdiğim resim/ Yazık, kulaklara sığmadı sesim/ Yaşadığım şimdi beşinci mevsim/ Çağın çilesini sırtıma sardım

Öyle kolay bir yol değildi yolumuz. İlk durakta yoldan çıkmak; yere ve meskenlere meyledip ağırlaşmak davadan dönmek olurdu. Yollar yürünmek içindi ve Abdurrahim Karakoç bizi uçtuğumuz yollara davet ediyordu. Şiirinin sert bir söylemi; azla yetinmeyen, güçlüleri küçümseyen bir dili vardı. Küçük şiirler yazıp rakı şişesinde balık olanlara karşı, bir halkın varkalmak mücadelesini, derin anlamlar içeren bir sesle dile getirmek kolay değildi. Kişisel olan trajik ancak toplumsal olan zulümdü. İçimizdeki fırtınalara uygun bir ses olmak, birilerinin takipçisi değil bir davaya bağlılığın en yüce ülküsünü taşıyan bir öncü olmak Abdurrahim Karakoç’a nasip olandı.

Biz de ondan ve şiirinden nasiplendiğimiz kadar kültürümüzden beslenmiştik.  Aldatıcı bir iyimserliğe değil bilinçli bir hayalperestliğe açıktı. Bugün halkın ulaştığı yerlerin ilk habercisi idi. İktidarlar halka değer veren bir uygulamaya ulaşmışsa bu Abdurrahim Karakoç’un isyankeş değil, isyankâr şiirinin doğal sonucudur. Onun “doğru”larının yanında sadece halk değil, aydınlar da, kadirşinas devletliler de yer almak zorunda kalmıştı.

Böyle bir şair; bu milletin öz evladıdır. Milletin içinden çıkmıştır. Ancak milletini güçlendiren bir ses olabilmek, dünyevî bütün makamlardan üstündür. Bu makama ulaşan Abdurrahim Karakoç’a sağlık, afiyet ve esenlikler diliyor, acil şifa bulması için dualarımızı sunuyoruz.

Mustafa Everdi yazdı

https://www.dunyabizim.com

Abdurrahim Karakoç
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert
Advert