Başbuğ Türkeş’in Az Bilinenleri
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Başbuğ Türkeş’in Az Bilinenleri
07.07.2019 11:30:00

 

Başbuğ Türkeş’in Az Bilinenleri

Hacı Başbuğumuz Cennet mekan Alparslan Türkeş çok inançlı ve dindardı. Allah’ın veli kullarını, evliyalarını severdi. Gittiği her yerde o bölgenin tasavvuf önderlerini bulur, onları ziyaret eder ve onların duasını alırdı. Her zaman Allah Dostlarıyla görüşüyordu.

Alparslan Türkeş Samsun’a her geldiğinde Nakşibendi Şeyhi Bağışlayıcı ile görüşürdü. Merhum Türkeş cemaat ve tarikat önde gelenleriyle görüşmelerini reklam etmekten hoşlanmazdı. . Samsun’da 1951 yılından itibaren Haftalık Büyük Cihad dergisinin 14 Mayıs 1952 tarihinde yayınlanan 53. sayısında: ‘Bir daha bu Millet’in başına Siyonist ve Farmason’u Hakim kılmayacağız.’ yazısı nedeniyle ‘Malatya Hadisesi’ davasıyla ilişkilendirilerek tutuklanan Mustafa Bağışlayıcı bir süre Malatya’da yattı.

Malatya davasında Necip Fazıl Kısakürek ile birlikte yatan Bağışlayıcı Samsun’dan, Osman Yüksel Serdengeçti Ankara’dan, Necip Fazıl ve Cevat Rifat Beyler İstanbul’dan alınmış ve Malatya Cezaevine gönderilmişti.

Mustafa Bağışlayıcı Hoca, Türkeş`i 12 Eylül döneminde devam eden mahkemeler sırasında da gerek dualarıyla ve gerekse mahkemeleri bizzat izleyerek destek oldu.

MHP’nin kurultay ve toplantılarında sürekli Alparslan Türkeş’in yanında yer aldı. Hacı Mustafa Bağışlayıcı ‘tepeden tırnağa beyaz giysileri ile MHP kongrelerinin protokol tribününün vazgeçilmez bir konuğu idi.

Büyük veli Erzincanlı Abdurrahim Reyhan Efendi Hz : “Biz konuşuyoruz Türkeş Bey dinliyor” derdi.

Erzincanlı Abdurrahim Efendi`nin şöyle bir sözü hep anlatılırdı: `Türkeş Bey geliyor, biz konuşuyoruz, o dinliyor. Başka bir partinin lideri ise geliyor, o konuşuyor biz dinliyoruz.`

Bu da Türkeş Bey`in din büyüklerine olan saygısını ortaya koyuyordu.

Pek çok ülkücü, merhum Türkeş’in pek çok cemaat ve tarikat önde gelenleriyle de görüştüğünü belirttiler.

1989-1994 yılları arasında MHP Elazığ Belediye Başkan Yardımcılığı yapan Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Görevlisi İbrahim Kan, merhum Türkeş’in, 1958′de Elazığ’da 243. Piyade Alayı 1. Tabur Komutanı iken Nakşi Şeyhi Musa Kazım Ağel Efendi ile de görüştüğünü belirtti. Kan, o dönemde Elazığ Köy Hizmetleri’nde mühendis olarak çalışan Fehim Adak’ın da bu görüşmelerden haberdar olduğunu kaydetti. Kan, Türkeş’in Samsun’dan Nakşi Mustafa Bağışlayıcı Hocaefendi, Kastamonu’dan Mehmet Fevzi Efendi, Yozgat’ta Nakşi şeyhi Şeyhzade Hacı Ahmet Ergin Efendi gibi şahsiyetlerle görüştüğünü ifade etti.

Merhum Türkeş’in cemaat ve tarikat önde gelenleriyle görüşmelerini reklam etmekten hoşlanmadığını, bu nedenle bu tür görüşmelerin saklı tutulduğunu ifade eden Kan, Mehmet Fevzi Efendi’nin Said-i Nursi’nin has talebeleri arasında olup, İstanbul Fatih Camii Başimamlarından Kurra Hafız Ömer Aköz Hoca’nın da Nakşilik’ten talebesi olduğunu söyledi.

Merhum Türkeş’in Erzincanlı Nakşi Şeyhi Abdurrahim Reyhan Efendi (Nakşi) ile de tanışıp görüştüğünü belirten Kan, Türkeş’in Ankara’da vefat eden Malatyalı Nakşi Şeyhi Ahmet Kayhan Hoca’nın yanısıra cemaat önderlerinden Kemal Kaçar ile görüştüğünü ifade ediyordu.

” Yalnız bırakmadılar”

MHP lideri Türkeş’in cemaat önderleriyle görüşmelerini ve ilişkilerini siyasete malzeme olarak kullanmaya tevessül etmediğini ifade eden Kan, “Ben Yozgat’ta görevliydim. Merhum Türkeş’i Ankara’da Askeri Mevkii Hastanesi’nde ziyaret ettik. Görüşmemizde arkadaşlarım İrfan Birol, Celal Doğru ve Metin Celal Kapusuz da vardı. Bize Yozgatlı Hacı Ahmet Efendi’yi tanıyıp tanımadığımızı sordu. ‘Hacı Ahmet Efendi manevi derecesi yüksek bir zattır. Tam bir Müslüman-Türk mutasavvıfıdır. 12 Eylül öncesi ve sonrasında madden ve manen bize müzaharat eden kişidir. Mutlaka kendisine selam ve hürmetlerini iletin, hayır dualarını bizden eksik etmesinler’ dedi. Türkeş Bey, 1977 seçimlerinden önce Hacı Ahmet Bey’i ziyaret edip görüşmüşler. Hatta Yozgat’ta MHP oylarının artmasında bunun rolü olduğu da söylenir. O dönemde Milliyet gazetesi, Hacı Ahmet Efendi ile merhum Türkeş’in ilişkisinden söz eden bir haber yayınlamıştı” dedi.

Kan sözlerine şöyle devam etti: “Türkeş Bey hapisten çıktıktan bir süre sonra Yozgat’a geldi, eski Belediye Başkanı Yaşar Erbaz’ın evinde kaldı. Hacı Ahmet Efendi ile görüşmek istediğini söyledi, randevuyu da bizzat ben aldım. Bir ikindi vakti, Şeyhzade Hacı Ahmet Efendi Camii’nde birlikte namaz kıldık. Namazı Hacı Ahmet Efendi kıldırdı. Namazdan sonra camiye ait küçük bir misafir odasında başbaşa görüştüler. Biz de bir süre yanlarında kaldık. Ahmet Efendi Türkeş Bey’e geçmiş olsun dediler, hal hatır sordular. Türkeş Bey de hürmetlerini ifade etti. Sanırım Türkeş Bey için bu bir teşekkür ziyareti idi”.

MHP Elazığ eski Belediye Başkan Yardımcısı İbrahim Kan:

`Merhum Türkeş`in Bayburt`ta Kıvır Zıvır Mehmet Efendi(ki kendisi Palulu Ali Septi Efendi`nin halifelerinden Kiğılı Mehmet Efendi`nin Halifesi`dir) ile mektuplaşmalarını biliyoruz. Gerek Samsun`dan Mustafa Bağışlayıcı Hoca gerekse Kastamonulu Mehmet Fevzi Efendi, Türkeş`i en sıkıntılı dönemlerinde yalnız bırakmadılar. 12 Eylül döneminde devam eden mahkemeler sırasında her iki hocaefendinin talebeleri ve yakınları hep mahkemeleri izlediler, dualarını esirgemediler. Bunları herkes bilmektedir. Ama dediğimiz gibi merhum Türkeş, bu ilişkilerini ve görüşmelerini hiçbir zaman politikaya alet etmeye tenezzül etmemiştir. Kendisi bu gibi şahsiyetleri bizzat ziyaret ettiği gibi tabir caizse zaman zaman elçi de göndererek de diyaloğu sürdürdüğünü biliyoruz. Onlardan da Türkeş Bey`e ziyaretler olurdu.

Türkeş Bey, konuşmalarında, konferanslarında Mevlana`dan hep şu dizeleri okurdu: `

Aşkla olunuz ki ölmeyeseniz/ aşkla ölünüz ki diri kalasınız.

İbrahim Kan Fırat üniversitesi ilahiyat fakültesi öğretim görevlisi eski Elazığ mhp belediye başkan yardımcısı. 

BAŞBUĞ’DAN HATIRALAR … (13) TAHSİN PEHLİVANOĞLU

1997 nin Mart ayının ortalarıydı. Yoğun bir gezi programı dolayısıyla ağır bir çalışma ortamındaydık… Kahramanmaraş ve Kayseri tarafına gidecek ve 21 Mart’ta nevruz bayramı için Kars’ta ola… caktık peşine de Almanya seyahatimiz vardı… Akşam Keçiören belediyesine ait Halil İbrahim sofrasında TİSAV ‘ ın yemeğinden çıkmış eve giderken Konya yolu Or-an şehir kavşağında bana seslenerek: -Tahsin , dönün oğlum Ahmed Kayhan Hazretlerinin evine gidiyoruz, dedi… Ahmed Kayhan isimli zat Ankara’da yaşayan büyük bir veli, bir Allah dostuydu… Başbuğ zaman zaman o nu ziyaret eder bu piri fani ile muhabbetten çok haz alırdı… Mamak semtinde bulunan eve geldik… Ahmed Kayhan Hazretleri’nin ayağı kırık olduğundan platin takılmıştı ve bu zor vaziyette kapıya kadar gelip Başbuğa , -Türkeş hoş geldin diyerek hararetle sarıldı… Biz çaylarımızı içtik… Ahmed Kayhan Hazretleri önündeki çayın yarısını içmiş diğer yarısını elinde sallayarak sohbete devam ediyordu…Daha sonra elindeki yarım bardak çayı da Başbuğa ikram ederek, -Türkeş buyur bunu da iç , dedi… Başbuğumda aldı ve zaten soğumuş olan çayı bir yudumda içti… On onbeş dakika daha oturduktan sonra Ahmed Kayhan efendi: -Türkeş kalk git istirahat et yorgunsun , dedi…Bunun üzerine Başbuğ: -Peki şıhım dedi ve hayırlı akşamlar dileyerek Ahmed Kayhan efendiye sırtını dönmeden geri geri çıkış kapısına kadar geldik…Ayakkabılarını giyip evin kapısına çıktığı anda Ahmed Kayhan efendi Başbuğuma seslenerek: -Türkeş hakkını helal et de öyle git , dedi… Bunun üzerine Başbuğ: -Hakkım helal olsun şıhım , sende hakkını helal et , dedi ve Ahmed Kayhan efendi üç defa Helalı hoş olsun dedi ve biz evden ayrıldık arabaya binerken : -Başbuğum , Ahmed Kayhan efendinin dedikleri beni ürpetti , dediğimde.. -Ürperme oğlum onlar Allah dostudur ne dediğini bilir, Allah büyüktür dedi… Bu olaydan onbeş gün sonra Başbuğum vefat etti… Sekiz nisan 1997 günü Merhum Başbuğumu defnettikten sonra, Ahmed Kayhan efendinin evine gittim… Beni görünce ağlamaya başladı…Biraz oturduktan sonra : -Şıhım onbeş gün önce Başbuğumla geldiğimizde bir saati aşkın bir zaman yanınızda oturduk … Kalkarken helallaşmadınız da tekrar kapıdan çevirip helalleştiniz…Bu neydi ? diye sorduğumda… -Evladım o an Türkeş’i bir daha göremeyecekmiş gibi bir hisse kapıldım ama ben mi öleceğim , Türkeş’mi ölecek bunu bilemezdim o sebepten ona bir daha sarıldım , dedi… Ben bu gönül erinin yanından ayrılıp giderken , Ankara semaları sanki matem şiirleri okuyordu… Kısa bir müddet sonra bu zatta Rahmeti Rahmana kavuşacak ve bu fani alemden göçüp gidecekti……  

MEMİŞ, MERHUM TÜRKEŞ’İ ANLATTI:

“Merhum Türkeş’in kanaat önderleri ile ilişkileri mürit-mürşit ilişkisi değildir. Mümin ve muvahhid insanlarla istişare maksatlıdır.”

Coşan’a teklif götürdük – Merhum Türkeş’in 1960′larda sadece Arusiler’le değil, İskenderpaşa Cemaati’yle de uzun zaman ilişkileri olmuştur. Beni, partimizi desteklemeye davet etmek üzere merhum Esat Coşan Hocaefendi’ye göndermiştir. Ankara Sharton Oteli’nde yaptığımız özel bir görüşmede kendilerine bu daveti götürdük. 1996 yılıydı. Milletvekili bir arkadaşımızla gittik. Hocaefendi’nin yanında profesör damadı Ahmet Bey ve 2-3 kişi daha vardı. Davetimizi yaptık. Boynumuza sarıldılar. Hocaefendi talebimizi mennuniyetle kabul etmiştir. Merhum Türkeş’e yerli yapımı Zülfikar markalı bir pompalı tüfek hediye etti. Merhum Türkeş 1960′lı yılların ortalarından itibaren İskenderpaşa Cemaati’ne gidip geldiğini, Mehmet Zahit Kotku Hocaefendi’yle görüştüğünü, Erbakan Hoca’yla da o yıllardan gelen bir dostluğu olduğunu bizzat kendilerinden dinlemiştim.”

“…Türkeş daha öğrencilik yıllarından itibaren ilgi duyduğu İskenderpaşa Cemaati ile de bu ilişkiyi sürdürmeğe özen göstermiştir. Türkeş’in vefatına yakın günlerde M. Zahid Kotku’yu birkaç kez ziyaret edip helalleştiği söylenir. Dergâhın önde gelen isimlerinden Samsun yetkilisi Hacı Mustafa Bağışlayıcı ‘tepeden tırnağa beyaz giysileri ile’ Türkeş dönemi MHP kongrelerinin protokol tribününün vazgeçilmez bir konuğu idi. Bu satırların yazarı da bu tablonun onbinlerce canlı tanığından birisidir. ” Dr.Hayati BİCE

Esat Coşan hoca efendi Türkeşin cenazesine katıldı

Prof. Dr. Mahmud Es’ad COŞAN HOCAEFENDİ’nin Türkiye’ye son geliş sebebi: Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ’in cenazesiydi. Çünkü hoca efendi Başbuğu seviyordu.

Şeyhe çiçek göndertti

“Türkeş Bey, Nakşi şeyhi Erzincanlı Abdurrahim Reyhan Efendi’yle de sık sık görüşürdü. Şeyh İstanbul’da ikamet ediyordu. Son dönemlerinde hastalanmıştı. Başbuğ’un, İstanbul İl Başkanımız olan Halit Kanak Bey’e Abdurrahim Efendi’ye çiçek gönderdemesi için talimat verdiğini biliyorum. Ahmet Kayhan Hoca’yla münasebetleri daha eskiye dayanmaktadır. 1996′da Ahmet Kayhan Hoca Başbuğ’a tafsilatlı bir mektup gönderdi. Türkeş Bey, Kastamonulu Mehmet Fevzi Efendi ile de sık sık görüşmekteydi.”

Türkeş’in Tasavvuf Ehline Saygısını Gösteren Bir Mektubu

MHP İddianamesinin Belgeler Klasörü’nde yer alan Alparslan Türkeş’in bir mektubu Başbuğ Türkeş bu mektubunu ismini bilmediğimiz bir maneviyat önderine yazmıştır. Mektubun İslâmî hassasiyetlere çok uygun içeriği yanından hitap edilen kişiye yöneltilen saygılı dil dikkat çekicidir.

“Muhterem Beyefendi,

Varolan, varlığının başlangıcı ve sonu olmayan, zatında, sıfatlarında ve içlerinde benzeri ve ortağı bulunmayan Allahü Teala’ya Hamd ü senalar olsun;

Bütün dualar, iyilikler ve yüce Rabbimizin (c.c.) selamları O’nun Peygamberi (SAV) ve en sevdiği kulu olan Muhammed Mustafa’ya ve O’nun ehl-i beytine ve onların izlerinden gidenler üzerine olsun. Ulu Yaratıcı’nın emrettiği yolda gidenlerden, vatanı ve milleti uğrunda ölenlerden ve çalışanlardan Allah razı olsun.

Muhterem Beyefendi, Hakkınızda topladığım malumat vatan, millet ve dinimiz uğrunda çalışan, halkı uyaran ve yüce dinimizi yayan, ilim ve irşat eden bir şahıs olduğunuzu öğrendim ve işte bunun için mektubumu yazdım.

Bildiğiniz gibi Tanzimat’tan bu yana memleketimiz ve milletimiz yabancılaştırılmaya, insanlarımız milletinden, vatanından, dininden koparılmaya ve devletimiz parçalanarak yok edilmeye, esir edilmeye uğraşılmaktadır.

Yıllardan beri düşmanlarımızla içte ve dışta devamlı olarak savaşmaktayız. Rakiplerimiz er meydanlarında yenmeye muvaffak olamayınca içimize fitne ve fesat tohumları ekerek, bencil insanları para mevki ile satın alıp kısmı doğru yoldan saptırılmış, gençlerimiz ise bir buhran dönemine itilmiştir. İçte içtimai, dini ve milli yönden milletimizin her gün biraz da kuvvetlere karşı yüce Allahın (c.c.) rızasını kazanmak için çetin bir mücadele vermek amacıyla yola çıkmış bulunuyoruz.

İslâmiyet’i yıkmak için başlatılan haçlı seferlerine karşı MHP ve kıymetli ülkücü Türk gençliği bu savaşta gereken yerini almıştır. Allah’ın izniyle almaya devam edecektir. Aynı yolda ferden mücadele ettiğinizi biliyoruz. Ancak siz de kabul edersiniz ki teşkilatlı mücadeleler neticeye ulaşmakta daha müessirdir. Bundan dolayı Allah yolunda verdiğimiz kutsal cihatta omuz omuza çarpışmak için sizleri de ön safta, yanımızda görmek istemekteyiz.

Bu vesile ile size ve diğerdin kardeşlerimize sevgi ve saygılarımızı sunar çalışmalarında başarılar dileriz.

Hak Teala’nın selamı üzerinize olsun.”

Alparslan TÜRKEŞ MHP Genel Başkanı

(İmza) 

“TÜRKEŞ CEMATIN BAŞINA GEÇER NAMAZ KILDIRIRDI”

18.03.2010 – 12:10 Bandırma’da 1944 yılında askerliğini yapan Hataylı Şükrü Hezer, ilerleyen yaşına, görmeyen gözlerine ve duymayan kulaklarına rağmen Merhum Alpaslan Türkeş’i her ziyaretçisine anlatmayı sürdürüyor.Hatay’ın merkez ilçesi Antakya’da 1926 yılında doğan 84 yaşındaki Şükrü Ezer, Merhum Alpaslan Türkeş’li askerlik anılarını, kendi kulakları duymasa da her ziyaretçisine anlatıyor.

Bandırma’da 1944 yılında 6. Tümen 50. Alay 1. Bölükte askerliğini yapan Şükrü Hezer, Üsteğmen Alpaslan Türkeş’in askerlere olan tavrını ‘bir baba gibiydi’ sözleriyle özetliyor.

Merhum Alpaslan Türkeş’in bölükte çıkan yemeklere rağmen dışardan her seferinden koyun eti getirterek askerlere yedirdiğini her sözünde dile getiren 84 yaşındaki Hezer, “Bir atı vardı Türkeş komutanın. Belki 4 metre uzunluğundaydı. O ata binerdi askerlerini de yanına alır gezerdi. Yedirir, içirirdi. Bulgur pilavının yarısı bulgur yarısı taş olurdu. Türkeş Komutan hemen koyun eti getirtirdi bize. Onu yedirirdi. Güçlü olmanız lazım derdi. Böyle iyi bir adam görülmemiştir. Askerlerinin her zaman yanındaydı. Teravih kıldırırdı. Cemaatin başına geçer namazımıza önderlik ederdi. Dini, diyanetini bilirdi,” sözleriyle anlattı.

Alpaslan Türkeş’in ölümünü duyduğunda çok üzüldüğünü söyleyen Hezer, “Ben Bandırma’dan Çanakkale’ye gönderildiğimde Türkeş Komutandan gördüğüm iyiliği kimseden görmedim. Mekanı cennet olsun. Askerlerine yaptığı iyilik diğer dünyada ona mukafat getirsin. Öldüğünü duyduğumda çok üzüldüm. Askerden sonra siyasete girdiğinden beri oyumu ona veririm. Öldüğünü öğrendikten sonra gayrı oy kullanmadım.” dedi.

Antakya merkeze bağlı Saraycık Mahallesi’nde gelinin evinin hemen yanında kurulan barakada yaşayan 84 yaşındaki Şükrü Hezer, görmeyen gözlerine ve duymayan kulaklarına rağmen kendisine sorulan her askerlik hikayesine Merhum Alpaslan Türkeş’e dua ederek başlıyor. O günlerden elinde kalan hatıra fotoğraflarının yok oluşundan büyük üzüntü duyan Şükrü Dede, Alpaslan Türkeş hatırasını son nefesini verinceye kadar anlatacağını yineliyor.

TÜRKEŞ VE TÜRK İSLAM SENTEZİ

Seyfi Şahin / 2012-03-29 10:35:48 Rahmetli Alparslan Türkeş, Türk milletini çok seven, Türk milletinin büyüklüğünü çok iyi bilen, Türk Tarihi, Türk coğrafyası, Türk kültürü, Türk töresine son derece inanmış, Türk milletinin birliği yani Turan ülküsüne kendini adamış büyük bir liderdi.

Aynı zamanda İslam’a tam inanmış, Allahın varlığı ve birliğine iman etmiş, Peygamber Efendimiz Hz Muhammed Mustafa (O’na selam olsun)ya son derece bağlı, onun siyasetine, genel taktik ve prensiplerine, Askeri başarılarına hayran birisi idi.

Onun bir Allah elçisi olup insanlığı nasıl bir aydınlığa kavuşturduğunu bilir, iman ederdi. Allahın yasaklarından sakınır, emirlerini tutar. Kuran’ı sıkça okur. Evliyaları, enbiyaları, Allahın sevdiklerini severdi. Gittiği şehirlerde evliya Türbelerini ziyaret eder, yaşayan mutasavvıflara sık, sık uğrardı.

Kayseri’de şeyh Bedir efendi, Samsunda Mustafa Bağışlayıcı, Kastamonu’da Mehmet Feyzi Efendi, Ankara’da da Nakşi şeyhi Ahmet Kayhan Efendiyle manevi bağları vardı.

İslam’ın, Türk milletini dünyaya hakim kılmada çok önemli bir unsur olduğunu bilir, bunu bizlere telkin ederdi. “Türk milletinin en büyük eseri Osmanlıdır” derdi.

1969 seçimlerinden önce yaptığı bir konuşmada

“Ben sizleri sokakta pırasa fiyatına satılan demokrasiye değil, hak yolu, hakikat yolu Allah yoluna çağırıyorum”

demesi üzerine, Türk milletinin fikir hayatına yön vermeye çalışan Batılı devletler telaşa kapıldı. Türk milletinin milli duygularının İslam’la sentez edilmesi ona nasıl bir performans vereceğini, maddi ve manevi bir gücünün nasıl artacağını bil, dikleri için hemen tedbir almaya kalktılar. Onlar İslam’dan sıyrılmış bir Türkçülük, Türk milletini dışlayan bir İslami hareket istiyorlardı. Bunun üzerine bir Büyük devletin büyükelçisi hemen ülkesine rapor ederek tedbir alınmasını istedi. O gün muhtemelen Hıristiyan bir ülkenin emrinde olduğunu tahmin ettiğimiz, Müslüman geçinen bir dergi “İslami hareket ve Türkeş” diye bir ek broşür hazırlayarak bütün Türkiye’ye parasız dağıttı. Görevini bitiren o dergi sonra kapandı.

Ağzına hiç içki koymamış, kaza namazı bile olmayan Türkeş’i İslam dışı ve İslam’a düşman gibi gösterilme iftirasını yapan o dergi ve cemaatinin nasıl misyoner Hıristiyanlara hizmet ettiğini daha sonar gördük. Bir seferinde sohbet ederken, “Prof Dr İbrahim Kafesoğlun’a Türk İslam sentezi diye bir kitap yaz dedim” dedi. Türkçü geçinip, ailede Türkçülüğün esası feminizm ve demokrasi diyen bir Mason kişinin kitaplarını tavsiye etmezdi. Türkçüyüm diyen, din Arap’ın deyip küfre giren ve evliyalar iftira eden bir kişinin de bana MİT ajanı olduğunu söyledi. Dış kaynaklı İslami hareketleri de takip ederdi. Müslüman geçinen ancak etnik ırkçılık yapan bazı dergileri bana gönderir. Arşivlememi isterdi. Bugün Kürt açılım deyip azınlık ırkçılığı yapan, ancak Türk deyince büyük bir hınç ve nefretle saldırıp Türk milletini sevenleri ırkçılıkla suçlayan bir akımın varlığı hakkında bizi daha önce uyarmıştı.

Hasılı Rahmetli Başbuğ Türkeş çok muttaki, şuurlu bilgili, alim bir kişi idi. O hem İslam iman, hukuk, muamelat ve ahlakını çok iyi bilip kavrayan, Yaşayan, teori ve pratik olarak uygulayan bir liderdi.

Dokuz Işık Doktrinini temelini Türk milliyetçiliği ve İslam imanı olarak tarif etmişti. Mekanı cennet ve davası bize rehber olsun.

KASTAMONULU MEHMET FEVZİ EFENDİNİN TALEBELERİNDEN DOÇ DR.RIFAT GÜZEY YALNIZKURT DAKİ YAZISINDA ŞUNLARI BELİRTİYORDU 

O, aynı zamanda, (her nedense) ibadetinde de bazen anlaşılamayacak bir gizliliğe özen gösterirdi. 1977 yılı Aralık ayında, yeni doğmuş kızları Ayyüce Hanımın tebriki maksadıyla gittiğimiz Or-An sitesindeki evlerinde sohbetimiz esnasında, akşama doğru izin isteyip, yanımızdan ayrıldılar. Ben salonda beklerken, Kastamonulu dünyaca meşhur oymacı merhum Hacı Mehmet Ali Usta’nın kendileri için yaptıkları masayı görmek için (biraz da haddimi aşarak) salondaki perdeli bölmenin arasından, çalışma bölümüne uzandım.

Ne gördüm dersiniz?

Başbuğ’um diğer kapısından girdikleri o bölmede ikindi namazlarını eda ediyorlardı. Kendileri Kur’ân-ı Kerim’in mü’min üzerindeki muhafızlığına ve duanın da insanlar üzerindeki belaları defedeceğine öylesine samimiyetle inanırlardı ki; 1991 yılının Kurban bayramını geçirdikleri Kastamonu’da, Beşdeğirmenler mevkii Camiinde Bayram namazı öncesi yaptığım vaazı dinledikten sonra; “Ahmet Bey oğlum, Davamızı ne de güzel özetledin. Bizim Ülkümüz; ÎMAN-AHLÂK ve ADÂLET ile şerefli Türk Milletini yönetmek olmalıdır” dedikten sonra “Bu yoldaki mücadelede, sûret-i haktan görünen sahtekarlara karşı çok uyanık olmalı ve İHLAS’la Allah’a sığınmalıyız” şeklindeki ifadelerinin ardından, ceplerinde devamlı taşıdıkları Cevşen-i Kebir’i çıkartıp göstererek; “Beni bu güne kadar hep Allah’a sığınış zırhım korudu” buyurmuşlardı. Ankara’daki Beşevler semtindeki İlahiyat Fakültesinin tam karşısında, zaman zaman bizzat alışveriş yaptıkları Konyalı manav Veli’nin Pazartesi ve Perşembe günleri ikram ettiği muzu; “Ben bugün Resulallah (S.A.V.)’ın sünneti üzere oruçluyum” diyerek, yemediklerini O manav arkadaşımızdan dinledim. Diyordu.

TÜRKEŞ’LE BİR ‘HAC FARİZASI’

Önce bir asker, sonraları da politikacı, lider, devlet adamı ve nihayet “Başbuğ” olan Türkeş’in “Kutsal Topraklar”ı ziyareti medyada pek işlenmedi… Sadece bu satırların yazarı tarafından, bildirilen “Alparslan Türkeş’in hacı olduğu” haberi dışında basında yer almayan ve özellikle işlenmesi istenmeyen durumu şimdi, hem de hiçbir yerde yayınlanmamış fotoğraflarla sunuyoruz. 

Herşeyden önce, merhum Alparslan Türkeş, bir “din istismarı” yapılabileceği düşüncesiyle fotoğraflarının yayınlanmasını pek istemiyordu. Bu yüzden de, fotoğraflar tam 20 yıl tarafımızdan, büyük bir özenle muhafaza altına alınarak, “Başbuğ”un isteği yerine getirildi.

Şimdi ise, Alparslan Türkeş’in “Kutsal Topraklar” ziyaretinin ayrıntılarını yazmak, merhumun ne denli “inançlı” olduğunu “teyid” bakımından önemlidir sanırız.

Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcılığı görevinde iken, yanında Özel Kalem Müdürü, Diyanet İşleri’nden bir hoca ve Yaşar Okuyan olduğu halde Suudi Arabistan’a gelen Türkeş mübarek “Hac Farizası”nı eksiksiz bir şekilde tamamladı. Zamanın Suudi Arabistan Kralı tarafından da “resmen” kabul edilen Alparslan Türkeş’in ne kadar “mütevazı” olduğuna dair bir olayı nakletmeden geçemeyeceğiz. 

Suudi Arabistan Kralı tarafından kabulünü dahi “propaganda” unsuru yapmaktan çekinen Türkeş, ziyaretin TRT tarafından tespit edilmemesine âdeta göz yumdu. Oysa, Haccı takip etmek üzere TRT tarafından, Suudi Arabistan’a gönderilen kameralı bir ekip mevcuttu. Kabulü “görev dışı”  değerlendirerek atlayan TRT ekibine Türkeş’in serzenişte bile bulunmamasını hatırlarken, her gün televizyonda boy göstermek için can atan politikacılar da gözümüzün önünden geçiyor.

Türkeş, “Hac Farizası”nın bütününü büyük bir zevk, heyecan ve coşku içinde yerine getirdikten sonra, mertebelerin en büyüğü “Hacı” olduğunda göz yaşlarına hâkim olamamıştı.

KENAN AKIN 8 NİSAN 1997 – TÜRKİYE GAZETESİ

Merhum Alparslan Türkeş, dini, toplum hayatının vazgeçilmez unsuru saymakta ve milleti millet yapan unsurlar arasında görmektedir. Ona göre din, Türk Milleti’nin “kimliği”nin şartlarındandır. Bundan dolayı din konusunda hassas davranılması ve İslam’ın okullarda öğretilmesi zaruri görülmektedir.

O, dinin siyaset malzemesi olarak kullanılmasını da, laikliğin dine müdahale vasıtası yapılmasını da tasvip etmemektedir. Türkeş, din konusundaki cehaletin ve taassubun önlenmesine büyük önem vermektedir. Bunun yolunu da ilimden, ilmi bilgiden İslam’ın doğru olarak öğretilmesinde ve okullarda öğretilmesinde görmektedir. Bunun için de ilkokullardan itibaren Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin haftada üç saat olarak verilmesini, Kur’an’ın okullardaki seçmeli dersler arasında yer almasını teklif etmektedir.

Çünkü o, İslam’ı doğru anlamayı, çağı yakalamayı, çağın idrakine İslam’ı söyletmeyi, taas-suptan kurtulmayı, cehaletin önüne geçmeyi, bilgide ve ilimde görmekte, “ilmin mürşitliği”ne önem vermektedir. 

Abdurrahman KÜÇÜK 

BAŞBUĞUMUZUN VAZGEÇİLMEZLERİ..;

TÜRKEŞ, her sabah kalkıp namaz kılar, Kur’an okurdu. Evinin önünde nöbet tutanlar şahittir, o Kur’an okurken ormandaki bütün bülbüller evinin önüne dolardı. TÜRKEŞ, çok güzel Kur’an okurdu.”Alparslan TÜRKEŞ ile Mustafa Kemal Atatürk’ün hedeflerinin örtüştüğünü öne süren Muzaffer Şahin, Başbuğ Türkeş’in de Ulu Önder Atatürk gibi Türk milletine çok güvendiğini anlattı. Türkeş’in görünen ve görünmeyen birçok hizmeti olduğunu söylerken, “TÜRKEŞ, kesinlikle Türk Ordusu’na söz söyletmezdi”dedi. Türklük ve İslamiyet’in TÜRKEŞ için çok önemli olduğunu hatırlatan Şahin, bunu şöyle anlattı TÜRKEŞ.. bu iki unsurdan kesinlikle vazgeçmemiştir. Her ne kadar bazı arkadaşları Türklüğü ön plana çıkarmak istemişse de buna müsaade etmemiştir. Onları ikna etmiş, edemedikleri ile de yollarını ayırmıştı. Ben Türk milletini; Türklük gurur ve şuuruna, İslam ahlak ve faziletine, yoksullukla savaşa, adalette yarışa, birliğe, kardeşliğe, kısaca hak yolu, hakikat yolu, Allah yoluna çağırıyorum.”(BAŞBUĞ ALPASLAN TÜRKEŞ) 

BAŞBUĞ ALPASLAN TÜRKEŞİN İDEALLLERİ..;

”İyi insan da, iyi vatandaş da sadece dünyevi müeyyidelere bağlı olarak yetiştirilemez. Asırlardan beri insanın nesfini frenleyen ahlak, nizam ve hayır işlerini geliştiren enehemmiyetli müessese din’ dir. Bütün dünya devletleri,bahusus hristiyan devletler,vatandaş terbiyesinde din’i birinci planda tutarken,Türkiye’de yıllardan beri bir “Din korkusu”hüküm sürmekte,Türk çocuklarına,hristiyan vatandaşlarımıza saglanan haklar dahi çok görülmektedir.

Bugünkü egitim sistemimiz içerisinde,ortaögretimdeki seçmeli dersler arasına imam-hatip okullarının uygulandıgı şekilde,Kur’an-ı Kerim dersi de alınmalı,din bilgisi derside seçmel olarak üç saate çıkarılmalıdır.Türk vatandaşı,çocugunun dini terbiyesini Devletten beklemektedir.Devletin vazifesi de “iyi insan iyi vatandaş”yetiştirmektedir.Şahsım ve partim bu meselede ÜLKÜ-BİR’in haklı taleplerini sonuna kadar takip edecektir..

(BAŞBUĞ alpaslan TÜRKEŞ..)

BEŞTEPE’DEKİ GİZEMLİ DERVİŞ

Başbuğ Alparslan Türkeş’in vefatından kısa süre önce bugünkü mezarının olduğu Beştepe’ye nur yüzlü ak sakallı derviş görünümlü biri gelir. Bu derviş bir ağacın altına çadır kurar ve günlerce orada yatar kalkar.

Kimse tanımaz bu dervişi ve o da kimseyle konuşmaz. Bir süre sonra derviş toparlanıp gitmeye hazırlanırken, onu gören birisi merak eder ve sorar:

-Sen kimsin? Neden burada yatıp kalktın ve şimdi nereye gidiyorsun?

Derviş sadece şu cevabı verir:

-Ben burada nöbetçiydim. Şimdi ise buranın gerçek sahibi geliyor.

Ve o derviş yürür gider. Bir daha da gören olmaz.

Ancak kısa süre sonra ilginç bir olay olur. Başbuğ Alparslan Türkeş vefat eder. Sonrasında da mezarı Beştepe’deki o ağacın olduğu yere yapılır…

Cenab-ı Allah rahmet eylesin. Ruhu şâd, mekanı Cennet olsun. 

ALPARSLAN TÜRKEŞ İN KASTAMONULU MEHMET FEVZİ EFENDİ İLE İLİŞKİLERİ (22 / 03 / 1996, Cuma) 

“Hoca Efendiyle Otuz Sene Kadar Önce Tanışmıştık”

Kastamonu’ya yaptığım bir gezi sırasında bundan otuz yıl kadar önce kendilerini evlerinde bir akşam ziyaret ederek tanışmış, görüşmüş olduk. Merhum; çok imanlı, ermiş, büyük bir şahsiyetti. İslâmiyet hepimizin kabul edip iman ettiği gibi, Cenab-ı Hakk’ın insanlığı saadete, mutluluğa, hak yola sevk için lutfetmiş olduğu, hediye etmiş olduğu sönmez bir güneştir. Efendi Hazretleri, İslâmiyet’in bütün ulvi manasıyla ve esaslarıyla dersini veriyordu. Bu hususta çok iyi yetişmişti, çok bilgiliydi. Kendileriyle, gerek milletimizin kalkınması meselelerini ve gerekse devletimizin yaşatılması meselelerini birçok defalar görüştük. Daha doğrusu kendilerinin irşadını aldım. Bu münasebetle de kendileriyle çok yakın tanışır olduk. Bu vesileyle kendisinin ilim alanında da çok derin olduğunu gördüm. Kendi el yazısıyla, eski harflerle yazılmış yazılarını, defterlerini gördüm. Bildiğiniz gibi eski alfabemizin 6-7 tür yazı çeşidi vardır. Eski kitaplar, kitabeler de bunlarla yazılmıştır. Sülüs, ta’lik, tevki bunlardan bazılarıdır. Efendi Hazretleri’nin yazısı matbaada basılmış yazılardan daha güzel, daha temiz ve intizamlı idi. Herhalde o yazılar ve defterler şimdi evinde, oğlundadır. Bunları zaman zaman bana da gösterme lutfunda bulunmuşlar, yazmış oldukları bazı şeyleri birlikte okumuştuk. Eski yazıyı ben de çok iyi bilirim. Zaten kendileriyle mektuplaşmalarımızı eski yazıyla yapıyorduk. Ben kendilerine eski yazıyla yazıyordum. Böylece münasebetlerimiz sürüyordu. 

“Türk Milletine Karşı Büyük Sevgi Besleyen Örnek Bir Şahsiyetti” 

Kendileri hem şahsi hayatında temiz, dürüst, örnek bir şahsiyetti; hem de çok imanlı bir kişiydi. Türk milletine karşı büyük sevgi besleyen, milletinin iyiliği için dua eden, yol gösteren bir insandı. İslâmiyet ile Türklüğün içiçe, birbirinden ayrılmaz olduğunu her zaman vurgularlardı. Zaten biz de daima bu görüşle hareket ettik. Yani siyasi parti olarak bütün siyasi programımızın temelini buna dayandırdık. İslâmiyet ile Türklük temeline… Bunların birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini belirttik. Çünkü Türklerin İslâmiyet’le şereflenmeleri 1200 seneyi geçmektedir. Türkler İslâmiyet’e girdikleri günden beri çok ihlaslı Müslüman olmuşlar ve İslâmiyet’in hizmetinde her türlü fedakârlığı yapmışlardır. İslâmiyet’in öncüsü, kalkanı ve kılıcı olmuşlardır. (…) İşte Merhum Efendi Hazretleri bütün bunları çok iyi bilen bir kimseydi. Türk milletinin Allah’ın ordusu olduğuna inanan kimselerdendi. Ben de aynı görüşteyim. Bu konularda kendileriyle çok güzel sohbetlerimiz olmuştur. 

“1976 Yılındaki Haclarında da Buluşmuştuk”

Bizim hacca gidişimiz de Kastamonulu Nurcu arkadaşlarımızın teşvikiyle olmuştur. Ben o zaman hacca gitmemi daha erken buluyor, daha sonra gitmeyi düşünüyordum. Ancak o sırada belediye seçimleri dolayısıyla Çankırı’da mitingimiz vardı. Mitinge geldiğimde Tosya’dan ve Kastamonu’dan da mitinge katılmak için gelmiş arkadaşlarla karşılaştım. Mitingten sonra il merkezinde oturup sohbet ederken bu arkadaşlar bana: “Efendim, biz sizin bu sene hacca gideceğinizi öğrendik. ‘Genel başkanımızı orada yalnız bırakmayalım’ diyerek biz de hacca gitmeye karar verip pasaportlarımızı çıkarttık. İnşallah orada buluşacağız.” dediler. Bu aniden söylenen sözler karşısında birdenbire ben şaşırıp: “Evet ben hacca gitmeyi düşünüyorum ama bu sene düşünmüyordum.” dedim. Onlar: “Yok, bize bu sene gideceğiniz söylendi!” diye ısrar ettiler. Sonra Ankara’ya geldim. Bu sefer Konya’dan gelen arkadaşlar da oldu. Onlar da aynı şekilde: “Biz sizin hacca gideceğinizi duyduk. Biz de ‘Genel başkanımızla orada beraber olalım’ diye hacca gitmeye karar verdik” dediler. Böyle birkaç yerden aynı yönde istek gelince ben bunu Cenab-ı Allah’ın bir işareti, bir emri olarak telakki ettim. “O halde tamam, yolumuz açıldı, gitmem lazım” dedim. Hemen hazırlığa başladık. Genel İdare Kurulu’nda da meseleyi arkadaşlara açınca hepsi çok memnun oldular. “İsabetli olur” dediler. Hatta bazıları: “Biz de sizinle beraber geleceğiz” dediler. Böylece haccetmemiz nasip olmuştur. Daha Cidde’de uçağın merdivenlerinden inerken baktım, bizim Kastamonulu ve Tosyalı arkadaşlar beni karşılamaya gelmişler. Hepsi bembeyaz ihramlara bürünmüş vaziyetteydiler. Zaten biz de uçakta, yolda iken ihrama bürünmüştük. Mekke’ye, Kâbe’ye ilk ziyarete gelince, Efendi Hazretleri’ni de Mekke’de kaldıkları eve gidip ziyaret ettik. Evlerinde sohbet ettik. Sonra Mina’dayken de gece çadırlarına gidip, orada dostlarla, arkadaşlarla oturup onun kıymetli derslerini ve sohbetlerini dinliyorduk. Bu bakımdan hac benim için çok isabetli oldu. Orada Efendi Hazretleri’yle buluştuk, birleştik, beraberce hac farizasını yerine getirdik. Benim bu ilk haccımdı. Ancak Efendi Hazretleri daha önce de birkaç sefer haccetmişlerdi.

“Davamıza Daima Maddi ve Manevi Destek Olmuşlardır”

Kastamonu’ya gitiğimi zaman kayınbiraderi Enver Bey vasıtasıyla haber gönderirdim. Kendileri daima bizi kabul buyururlardı. Evlerine giderdim. Böylece birçok görüşmelerimiz olmuştur. Kendilerinden daima ihlaslı bir şekilde yardım, destek ve muzâheret gördük. Davamızın muvaffak olması için pek çok maddi ve manevi destekleri olmuştur. Allah kendilerinden razı olsun. Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsın. Çok derin, şuurlu, çok imanlı, çok muhterem bir şahsiyetti. Davamız daima ondan güç almıştır. Biliyorsunuz daha sonra 12 Eylül oldu. O zaman bizler haksız bir şekilde tutuklandık. Gençlerimizle, dava arkadaşlarımızla hapislere atıldık. Kastamonu’daki kardeşlerimiz bizi hiç yalnız bırakmadılar. Mahkemeler sırasında her celsede Kastamonu’dan ve Tosya’dan kopup gelen üç-dört arkadaşımız yaz-kış, yağmurda-karda bizi yalnız bırakmadılar. Ayrıca ailelere gerekli maddi ve manevi yardımda bulundular. Erzak getirdiler, para yardımı yaptılar. Bütün bunların hepsi bize Mehmed Feyzi Efendi Hazretleri’nden gelmişti. O bakımdan da kendilerine çok minnettarım, kendilerine borçluyuz. Allah kendilerinden razı olsun. Hem maddeten, hem manen davamıza çok güç vermişlerdir. 

“Keşke Cenâb-ı Hak Ömrünü Uzatsaydı”

Bu bakımdan vefatını duyunca çok üzüldük. Tabii bu Cenâb-ı Hakk’ın bir takdiridir. Cenâb-ı Hakk’ın takdirine karşı da boynumuz kıldan incedir. Ancak böyle değerli bir zatı kaybetmekten dolayı üzüntümüzden Cenâb-ı Hakk’a karşı: “Ya Rabbi! Keşke bu muhterem zatın ömrünü biraz daha uzatsaydın!” diye içimizden geçirmeden de edemedik. Bana göre de genç sayılacak bir yaşta vefat etmişlerdi. Takattan düşmüş, yaşlı görünen bir zat değildi. Yüzü gayet nuranî, gayet sevimli, sıhhatli görünüşlüydü. Yüzünde sararma filan yoktu. Allah gani gani rahmet eylesin. 

“Onu Diğer Âlimlerden Ayıran Özellikler”

O muhterem zatın en bariz özelliği, çok ihlaslı, samimi ve dürüst olması, maddi çıkar kaygısı taşımamasıydı. Bunların yanında Türk milletine olan sevgisi vardı. İslâm ulemâsından bazıları Türk milletini sevmeyi, milliyetçiliği İslâm’a aykırı, İslâm’ın yasak ettiği bir nevi ırkçılık gibi ifade ediyorlardı. Efendi Hazretleri ise bunu katiyyen doğru bulmuyorlar ve bunu ilmi bir şekilde izah buyuruyorlardı. Kur’an-ı Kerim’den âyetler tilâvet buyurarak, Rasûlullah Hazretleri’nin hadis-i şeriflerinden örnekler göstererek onların görüşlerinin doğru olmadığını ortaya koyuyorlardı. Türk milleti Allah’ın askeridir. İslâm’a girdiğinden beri İslâm’ın hizmetinde olmuştur. Onun için milletini sevmek suç değildir, İslâm’a aykırı değildir. Nitekim Rasûlullah Hazretleri’nin: “Kişi kavmini sevmekle kınanamaz!” şeklinde hadis-i şerifleri vardır. Yine: (Hubbu’l-vatan mine’l-iman) “Vatan sevgisi imandandır” hadis-i şerifleri de vardır. Bunlar vatanımızı-milletimizi sevmemiz ve ona hizmet etmemiz gerektiğini gösteren manevi delillerdir. Bu şekilde Türk milletini çok sevmesi, ona hizmet etmeye teşvik etmesi ve bu fikre sahip olanları desteklemesi, Mehmed Feyzi Efendi’yi diğer ulemâdan ayıran özelliklerdendir. Bu sebepten biz de ona çok ısınmış ve ona çok bağlanmıştık. 

“1988 Ziyaretimde Kendilerinden Manevi Desteklerini Rica Etmiştim”

Bildiğiniz gibi bir 12 Eylül yaşamış ve ben beş yıl hapiste kalmıştım. Tabii o arada partimiz kapatılmış ve partimiz mensuplarından bazıları da çeşitli partilere dağılmışlardı. Bir kısım arkadaşlarda da maneviyat zayıflığı oluşmuştu. Bu konularla ilgili Efendi Hazretleri’nin hem irşadını sordum, hem de bizim yeniden derlenip toparlanabilmemiz için gerekli manevi desteği yapmasını rica ettim. Bunlarla ilgili konuşmalar yaptık. Bunun yanında ailevi bazı konular ve Efendi Hazretleri’nin hastalığı hakkında konuştuk. Sağlık meselesi üzerinde durdum. Efendi Hazretleri’nin sağlığı ile daima ilgileniyordum. Böyle değerli, ülkemiz için çok yararlı bir zatın sağlıklı olması çok önemliydi. Daha önceki rahatsızlıklarını haber alınca da, imanlı, işinin ehli doktor arkadaşlardan göndermiştim. Bir kaç tanesini lutfedip kabul etmişler ve onlara sohbet edivermişler. Daha sonra, başka yapabileceğimiz bir hizmet olup olmadığı hakkında kendilerine mektup yazdım. Kendileri, şimdilik ihtiyaç görmediklerini bildirmişlerdi. O gün de kendilerinden istirham ederek, kendilerini tedavi ettirmek için ricada bulundum. Bizim her çeşitten ehliyetli, imanlı doktor arkadaşlarımız bulunduğunu, onları buraya gönderebileceğimizi, yahut da kendilerinin Ankara’ya teşrifleri halinde en iyi, özel kliniklerde ve yahut hastanelerde baktırabileceğimizi söyledim ve: “Siz dinimiz için, memleketimiz için lazımsınız” şeklinde rica ve ısrarlarım oldu. Fakat kendileri can kaygısından uzak bir kimseydi. Öyle kendi sağlığı için hastaneye gitmek, doktora gitmek gibi şeylere önem vermeyen biriydi. Sonunda: “Takdir-i İlâhi ne ise biz ona razıyız. Malumunuz insanlar, hepimiz faniyiz. Cenâb-ı Hak ne zaman takdir etmişse, o zaman ruhumuzu teslim ederiz. Hem şimdi kendimi iyi hissediyorum. Kalkıp Ankara’ya gitmeye gerek yok!” buyurmuşlardı.

(Buradaki bilgiler Şaban Kalaycı’nın, Hamle Yayınları tarafından 1996 yılında İstanbul’da basılan Mehmed Feyzi Efendi-Karanlıktan Aydınlığa isimli kitabından alınmıştır. Bkz. sf. 411-416) 

SEN KUR’AN OKUMA BİLİRMİSİN? 

Sayın TÜRKEŞ, dinin istismarına ve politikaya alet edilmesine şiddetle karşıydı. O, riyadan ve mürailikten uzak kalarak ibadetlerini yapan; inandığı gibi yaşayan samimi bir Müslüman dı. O’nun İslam’ı samimi bir şekilde ve ihlâsla yaşama biçimi hepimize örnek olmalıdır. 3 Mayıs 1944’te “Türkçülük Olayları”nda tutuklanıp hapse atıldığı zaman, hapishanede nöbet tutan askere: “Sen Kur’an okuma bilir misin? diye sorar, ve Kuran okumasını bilmeyen askere kuran okumasını öğretir. 1976 senesinde Hacca gitmişti. Hac sırasında Kabe-i Muazzama’nın temizliği için kullanılan bir süpürgeyi hatıra olarak yanında getirmişti. O süpürgeyi “Sevgili Peygamberimizin ayaklarının değdiği yerleri süpürdüğü” için öpüp kokluyordu. 

Biz, “Rehberimiz Kur’an hedefimiz Turan“ demeyi ondan öğrendik. Biz, “Ülkümüz göklerde dalgalanan bir sancak, Allah’ın huzurunda eğiliriz biz ancak“, “Kanımız aksa da zafer İslam’ın” demeyi de ondan öğrendik. Ve Allah’tan başkasının önünde de kırıldık ama asla eğilmedik. 1980 öncesinde “İslam’ın bayrağını kanlarımızla yükselttik.” Türkiye’yi bir Afganistan olmaktan ve Rusların işgalinden kurtardık. 5000 gencimizi Allah ve millet yolunda toprağa verdik. “Ne Amerika ne Rusya ne Çin her şey İslamiyet ve Türklük için“ demeyi yine ondan öğrendik. 

ALLAH DOSTU, TÜRKEŞ’İ İŞARET ETTİ (Orhan Kılıçoğlunun yazısından alınmıştır) 

Bundan yirmi yıl kadar önce Samsun’da ziyaretine gittiğim bir arkadaşımın iş yerinde, epeyce yaşlı bir muhteremin sohbetinde dinlemiştim. Muhterem insan, olayı ikinci kişi olarak anlatıyordu Bilge lider merhum Alparslan Türkeş’in ebediyete göçüşünün 15. Senesi dolaysıyla yirmi sene kadar önceki o sohbette dinlediklerimden hatırlayabildiklerimi sizlerle paylaşarak O’nu yâd etmeyi arzuladım. OLAY ŞÖYLE GEÇİYOR ( BİRİNCİ KİŞİNİN AĞZINDAN AYNISIYLA NAKLEN):( ülkü ocakları sayfasından alınmıştır) ‘’MHP’nin Adana’daki bir yemeğine katılmış ve büyük bir şans eseri hemen Başbuğumuzun yanındaki sandalyede oturuyordum. Bir boşluktan istifadeyle yüzüm kızararak O’na doğru eğilip ‘’ sayın büyüğüm, sizin göbek adınız Ali mi’’ diye sorunca; birden gözlerimin içine bakarak, siz nereden biliyorsunuz ve niçin sordunuz dedi. O’nun la ilk defa yüz yüze gelmiş olmamın ve O’na soru sormanın heyecanıyla kalbim yerinden fırlayacak şekilde çarpıyordu. Gözlerimin içine bakan gözlerindeki şefkat birazcık olsun heyecanımı dindirdikten sonra, yaşadığım bir olayı heyecanımın el verdiği, dilimin döndüğünce kendilerine anlatmaya başladım.

‘’Kıymetli büyüğüm, ben Adana Karaisalı’danım ve şu an MHP de üyeyim. Yıllar öncesiydi, 19 yaşında bir genç delikanlıydım ve o yıllarda Karaisalı’daki köyümüzde çok muhterem bir Allah dostu vardı. Bir hayli yaşlanmış olan aksakallı bu mübarek Allah dostuna yardım edip hayır duasını almak benim için büyük bir mutluluktu. İkinci Dünya Savaşı devam ediyordu. Türkiye olarak biz de savaşa dâhil olacak mıyız diye çok merak ediyor, aynı zamanda da aşrı heyecan duyuyordum. Bir gün bu mübarek Allah dostunun yanına gitmiş ve tarlasında çapa işlerinde yardım ediyorken, merakımı gidermesi için kendisine ‘’ Efendi Hazretleri, size bir sualim olacak beni bağışlayın, Türkiye 2. Dünya Savaşı’na girecek mi’’ diye sorunca, otur evlat merakını gidereyim dedi ve anlatmaya başladı; fazla meraklanarak heyecan duyma evlat, ordumuz yedek asker alacak, tahkimatlar kurup askeri tatbikatlara sık sık başvuracak ve daima teyakkuz halinde hazır vaziyette bekleyecek lâkin savaşa katılmayacağız. Bu savaşta çok insan ölecek, çok büyük felâketler yaşanacak Türkiye bu felâketten zarar görmeyecek. Bizim için asıl büyük tehlike, daha sonraki yıllarda. Türkiye’de uzun süren BİR BEŞ (C) DEVRİ HÜKÜM SÜRECEK. Hüküm süren bu BEŞ ‘’ C ’’ DÖNEMİNDE Türkiye çok kötü idare edileceğinden bunun neticesinde öylesi korkunç bir iç kavga yaşanacak ki bunun iç savaştan farkı olmayacak. Dış düşmanlarımız içimizden kendilerine çok taraftar bulacaklar, bunları kullanarak her tarafı kan gölüne çevirecekler. Vatanımız tam bölünmenin eşiğine geldiğinde, GÖBEK ADI ALİ OLAN CESUR VE SOYLU BİR BABA YİĞİT KİŞİ ÇIKACAK. Göbek adı Ali olan bu yiğit kişi İç ve dış düşmanların karşılarına çıkarak, vatanımızı parçalayacak olanlara fırsat vermeyecek… 

Kıymetli Başbuğum, o yıllardan sonra dikkat ettim gördüm ki köyümüzdeki o Allah dostunun o gün tarlada bana anlattıkları birer birer gerçekleşti. Olayları yaşadıkça gördükçe hep o Allah dostunun tarlada anlattıklarını hatırladım lâkin asıl merakım GÖBEK ADI ALİ OLANIN KİM OLDUĞU İDİ. Bir gün bunun siz olacağınız aklıma geldi zira bölücü hainlerin ve Batı emperyalizminin önünde direnen ve kendi yetiştirmiş olduğu ÜLKÜCÜ GENÇLERLE vatanı bu badirelerden kurtarmaya çalışan sadece sizi görüyordum. 

Neticede, KÖYÜMDEKİ AKSAKALLI ALLAH DOSTU ZÂTIN SÖYLEDİĞİ, GÖBEK ADI ALİ OLAN YİĞİT ŞAHSIN SİZİN OLDUĞUNUZA KARAR KILDIM SIRF BU YÜZDENDİR Kİ MHP’YE KAYIT OLDUM… 

Başım öne eğik olarak konuştuğumdan sözlerimin bitiminde başımı kaldırıp kıymetli büyüğüm sn. Türkeş’in yüzüne baktığımda; gözleri dolu dolu olmuş, yaşları yanaklarından aşağıya doğru süzülüyor vaziyette, evet doğru benim göbek adım Ali’dir diyebildi. 

Beni dikkatle dinledikten sonra yaşlı gözlerle ‘’ CENAB-I ALLAH KÖYÜNÜZDEKİ O AKSAKALLI ALLAH DOSTUNA RAHMET EYLESİN, KÖYÜNE GİDİNCE O MUHTEREMİN KABRİNİ ZİYARET ET VE BENİM İÇİN KABRİ BAŞINDA KUR’AN OKU, DUA ET. DEDİ. 

Bilge lider merhum Alparslan Türkeş’in ruhuna birer Fatiha okuyalım. Allah kabul ve vasıl kılsın… Amin 

Orhan KILIÇOĞLU 

BAŞBUĞUMUZU HACIBAYRAM CAMİİNDEN CUMA NAMAZI ÇIKIŞINDA UZAKTAN GÖREN MÜRŞİD-İ KÂMİL İNSAN HACI MUSTAFA BABA, YANINDA BULUNAN DÖRT MÜRİDİNE ŞUNLARI SÖYLER; ”ŞU KARŞIDA YANINDA GENÇLER OLAN KİŞİYE DİKKATLİCE BAKIN. O ALPARSLAN TÜRKEŞ’TİR VE O MUHTEREM İNSAN İSLÂM’IN SON DELİKANLILARINDANDIR. O’ HZ. ÖMER’DEN, HZ. ALİ’DEN İZLER TAŞIR…” DER. (Orhan Kılıçoğlunun Yazısından alıntıdır)

Başbuğun evliyaullaha olan sevgisi ülkücü gençliğede yansımış tı. Nitekim “Ülkücü Gençlik ve Tasavvufî Yönelişler” adlı yazısında Hayati Bice, “Ülkücü gençliğin, 1970’lerin ikinci yarısında İslâm’ı bir hayat tarzı olarak benimsemeğe yönelik ilgisini tarikatçılığın egemen hale gelmesi olarak anlayan kesimin tepkisini içeren bir anekdot, Bora’nın dilinden şu şekilde yansıtılmaktadır: “Yıl 1977 idi. MHP Genel Merkezinin önünde otobüsler birikmişti. Namık Kemal Zeybek’e: ‘Bu otobüsler nereye gidiyor?’ diye sordum. Zeybek:‘-Bizim gençleri Adıyaman’a Menzil Şeyhi’nin yanına gönderiyoruz, eğitilsinler…’ dedi. İfadesiyle açıklanmıştı. 

Gençliğe diğer bir eğitimide Hz. Ali Efendimizin 48. göbekten torunu olan “Ülkücülük; ülkemiz ve yeryüzünde Allah’ın nizamını hakim kılmak için, kendine metod olarak, Allah ve Resulü’nü ölçü alan bir iman hareketinin adıdır.” diyen Seyit Ahmet Arvasi vermiştir. Üstad Necip Fazıl Kısaküreğin hocası Seyit Abdülhakim Arvasî hazretleri ile aynı aileden gelen, Peygamber aşığı, tavizsiz bir müslüman, şuurlu bir Türk Milliyetçisi. hayatını Allah ve Resulünün yoluna adamış, çile ve ızdıraba talip olmuş, idealist, aksiyon bir dava adamı, Allah Resulünün ve Onun aziz sahabi kadrosunun aşığı, onların izlerini adım adım takip eden ve yüzyılımızdaki İmamı Azamların, İmamı Gazalilerin, İmamı Rabbanilerin çizgisini takip eden çağdaş son temsilcisi asrımızın Hoca Ahmet Yesevisi ve Evladı Resul olan ve Harekete Türk-İslam davası ismini kazandıran ,Türk-İslam Ülküsü 1-2-3 adlı kitapları yazarak İslami hassasiyeti gençliğe aşılayan Seyyit Ahmet Arvasi nin eserleri olmuştur. Ayrıca Türk tasavvufunu, Türk sofiliğini, erenlerini, dervişlerini, Alperenlerini anlatan ülkü yolu kitabıda rehber olmuştur. 

Bekir Doğan’ın Anlatımı ile Türkeş Vefası : “Türk ordusunda 10 tane Türkeş yetiştiremedik!..” 

(Bu söz, Alparslan Türkeş’in Harb Okulu’nda öğretmeni olan Tuggeneral Şevki Mutlugil’e aittir.) 

ÜLKÜCÜLÜK YOLU ALLAH YOLUDUR ÜLKÜCÜLER İSLAMIN EMİR VE YASAKLARINA GÖRE YAŞAMALIDIR.İSLAMİYET RUHUMUZ TÜRKLÜK BEDENİMİZDİR,RUHSUZ BEDEN CESET OLUR.TÜRK MİLLETİ İÇİN KURTULUŞ,YÜKSELİŞ VE YÜCELİŞ ÇARESİ İSLAM İNANÇLARIYLA MİLLİYETÇİLİK ÜLKÜSÜNE SARILMAKLA OLUR.BİZ NE SÖYLÜYORSAK HEPSİ ALLAH RIZASINA ULAŞMAK İÇİNDİR.BEN TÜRK MİLLETİNİ TÜRKLÜK GURUR VE ŞUURUNA İSLAM AHLAK VE FAZİLETİNE KISACASI HAK YOLU HAKİKAT YOLU ALLAH YOLUNA ÇAĞIRIYORUM.ALLAH’IM HER TÜRLÜ İŞİMİZDE SENİN RIZANI ESAS ALMAYI NASİP EYLE (AMİN)

ALPARSLAN TÜRKEŞ 

Alparslan Türkeşin rahleyi tedrisatından geçen ve ülkücü hareket içerisinde yetişen gençlerimiz, Türklük gurur ve şuuru İslam ahlak ve fazileti ile yoğrularak , ruhlarını İslamiyet’in ve Türklüğün potasında eritmiş bu yola bütün varlığını adamışlardı. Rehber Kuran, hedef Turan diyerek yola çıkmışlardı. Hira dağı kadar müslüman , Tanrı dağı kadar Türktüler. İslamiyet’in dünya insanlığının tek kurtuluş yolu olduğuna, Nizam-ı Alem’i geçmişte olduğu gibi yalnız Türk Milleti’nin gerçekleştireceğine inanmışlar, İla-yı Kelimetullah için bu yola Türk İslam ülkücüleri olarak baş koymuşlardı.

Çünkü , Allah(c.c.) ayet-i kerimesine şöyle emretmişti; “Ey iman edenler, içinizden kim dininden dönerse, Allah Teala o kavmin yerine kendisinin seveceği öyle bir kavim gönderecektir ki onlar, mü’minlere karşı mütevazı, kafirlere karşı onurlu ve zorludurlar. Allah yolunda savaşırlar ve kınayanların kınamasından korkmazlar. Bu, Allah Teala’nın fazlıdır, ki onu dilediğine verir. Allahü Azimüşann’ın fazlı vasidir ve ona ehil olan alimdir.”(Maide Suresi, 54. Ayet) 

Hayallerinde Nizam-ı Alem Ülküsü, kalplerinde Türk Milleti’nin bugünkü halinin acısı, var güçleriyle çalıştılar. Hedef ne kadar uzak olursa olsun, yılmadılar, kızıl elmaya doğru yürüdüler. Bu yolda Hz Yusuf gibi zindanlara düştüler, oraları yusufiye medresesine çevirerek kemale erdiler. Hiç bir engel onları durduramazdı. Birer volkan gibi engelleri aşa aşa ilerliyorlardı. Bu uğurda ölmeyi şehadet , şehadeti de en yüksek mertebe saymışlardı. Kanımız aksada zafer İslamın diyerek, İslamın koruyucusu ve kalkını olmuşlar, bunun için kanlarını sebil gibi akıtmışlardı. 

Biliyorlardı , Bu vatanın her karışının şehid kanlarıyla sulandığı, vatan için, bayrak için, Allah için ölmeyi en büyük şeref sayanların nesli olduklarını. Biliyorlardı, Alparslan’ların, Fatih’lerin, Yavuz’ların soyundan geldiklerini. Biliyorlardı, Hoca Ahmet Yesevi’lerin, Şeyh Edabali’lerin, Mevlana’ların, Yunus’ların, Sarı Saltuk’ların, Taptuk Emre’lerin ve Alperenlerin neslinden geldiklerini. Biliyorlardı, onlar gibi Anadoluya fırlatılan doksandokuz bin dervişin yolunda olduklarını. Biliyorlardı, yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadı olduklarını. Biliyorlardı, muhtaç oldukları kudretin damarlarındaki asıl kanda bulunduğunu. 

Birer Türk milliyetçileri olarak, Türk Milleti ve Türk vatanı üzerinde oynanan oyunların farkındaydılar. Bu vatanı, bu milleti emperyalistlere köle yapmak isteyenler olduğunu biliyorlardı. Yaklaşan tehlikeyi sezmişler ve onun önüne bedenleriyle set çekmişlerdi. 

Sahipsiz bir vatanın batması haktır , Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır. 

diyerek göğüslerini gerdiler. Emperyalizmin oyununu bozmak Türk Milleti üzerindeki ihanet zincirini kırmak için , Devleti ebed müddet için, Ezan susmasın , bayrak inmesin diye savaştılar. Her biri tertemiz bir Bayrak’tı, bu bayrağı lekelemeden taşıdılar , bayrağın destanını yazdılar ve tarihte olduğu gibi kanlarıyla bayrağa renk verdiler, rüzgar verdiler ve ay yıldızın mavi göklerde ebediyyen dalgalanmasını sağladılar. 

"Ey, mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü, Kızkardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü! Işık ışık, dalga dalga bayrağım, Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım." diyen Arif Nihat Asya’nın mısaralarını hayatlarına nakşettiler. Ve kahpe, satılmış bir el uzandı, öz vatanlarında kurşunlandılar. Akif’in İstiklal marşındaki “Siper et gövdeni dursun bu hayasızca akın” sözü gereğince, göğüslerini kızıl kurşunlara siper ettiler. 

VE ŞEHİD OLDULAR. ÖLMEDİLER ONLAR DİRİDİRLER. 

Çünkü Ayeti kerimede belirtildiği gibi ” Allah yolunda öldürülenlere ölüdür demeyin, aksine onlar dirilirler” (Bakara süresi 154)

"Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır, Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır" düsturuna bağlı kalarak, akan temiz kanlarıyla uğrunda can verdikleri vatan toprağını suladılar. Genç yaşlarında kara toprağa girdiler. Allah’a ulaştılar , Sükun buldular ve birer adsız kahraman oldular. Sızlayan yaraları değil, Türk’ün kara bahtıydı. Akan kanları, vatan üzerine , İslamiyet üzerine çöken karanlığın aydınlanışını 

Kimlerdi bu yiğitler, Kimlerdi bu şehitler, Kimlerdi diri olanlar, Kimlerdi unutulmayanlar. 

İlk şehit Ruhi Kılıçkırandan son şehit Cengiz Akyıldıza kadar; 

Ruhi Kılınçkıran’lar, Süleyman Özmen’ler, Yusuf İmamoğlu’lar, Dursun Önkuzu’lar, Recep Haşatlı’lar, Hikmet Tekin’ler , Gün Sazak’lar , Ercüment Yahnici’ler, İlhan Darendelioğlu’lar, Alparslan Gümüş’ler, Alper Tunga Uytun’lar, İrfan Öğütçü’ler, Selçuk Duracık’lar, Halil Esendağ’lar, Erdem Arabacı’lar , Kemal Fedai Coşkuner’ler ve son şehidimiz Cengiz Akyıldız nezdinde vatan hainleri tarafından işkence edilerek, kızıl kurşunlarla vurularak, hayatlarının baharında kara toprağa giren bütün ülkücü şehitlerimizi ve Ülkücü hareketin lideri Başbuğ Alparslan Türkeşi rahmetle anıyor, Firdevs cennetinde iki cihan güneşi sevgili Peygamberimiz Hz Muhammed Mustafa S.A.V. huzurunda olmalarını, Kevser havuzundan kana kana içmelerini , şehitlerin öncüleri İslamın ilk şehidi, Hz Ammar bin Yasir’in , Uhut şehitleri Hz. Hamza’nın, Hz Abdullah bin Caşh’ın, Hz Musap bin Umeyr’in , Kerbala şehidi Hz. Hüseyin’in, Mute şehitleri Hz Cafer Tayyar’ın, Hz. Abdullah Bin Revaha’nın, Hz Zeyd bin Harise efendilerimizin açtıkları şehitler sancağı altında toplanmalarını,

Peygamberimizin övgüsüne mashar olarak burçlara üç hilali dikmek için oklarla delik deşik olan Ulubatlı Hasan’larla, vatan müdafasında tıpkı kendileri gibi ülkeyi korumak uğruna göğüslerini siper ederek düşmana ilk kurşunu sıkarak şehit olan İzmir’deki Hasan Tahsin’lerle, Antep’deki Şahin Bey’lerle, Çanakkale’de hilalin haça üstünlüğü uğruna, Çanakkale geçilmez dedirten ve istiklal harbinde vatan toprağından düşmanı atmak için şehit düşen Çanakkale ve istiklal savaşı şehitleriyle haşr olunmalarını cenabı Allahtan niyaz ediyor ruhlarına binlerce hatimler, Yasin’ler , Mülk’ler, Nebe’ler, Fatiha’lar, İhlas’lar yolluyoruz. 

Ruhları şad olsun , makamları cennet olsun . AMİN 

Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor, Bir hilal uğruna Yarap, ne güneşler batıyor. Ey Şehit oğlu şehit , İsteme benden makber, Sana aucunu açmış duruyor Peygamber. 

Ruhi Kılıçkıran ilk göz ağrımız. Sonra Özmen’ imiz, İmamoğlu’ muz. Önkuzu’ muz derken yandı bağrımız. Unutamam, unutamam, unutmam.

Vur Bozkurt’ um! ! . Vur tilkiye… Vur.. kurtulsun Türkiye… Sizi büyük ülküye Götürecek iz, menem! … Ülkü uğrunda şehid Men Süleyman Özmenem!

Önkuzu Hey Önkuzu Önde gider Önkuzu Anası dursun demiş Durmaz gider Önkuzu 

Ruhları şad olsun , makamları cennet olsun . AMİN 

Ruhları için el Fatiha

ﺑِﺴْـــــــــــــــــــــ ـﻢِ ﺍﷲِﺍﺭَّﺗْﻤَﻦِ ﺍﺭَّﺗِﻴﻢ ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ِﻟﻠﻪِ ﺭَﺏِّ ﺍﻟﻌَﻻَﻤِﻴﻦَ () ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ () ﻣَﻻِﻚِ ﻳَﻮْﻡِ ﺍﻟﺪِّﻳﻦِ () ﺇﻳَّﺎﻙَ ﻧَﻌْﺒُﺪُ ﻭﺇﻳَّﺎﻙَ ﻧَﺴْﺘَﻌِﻴﻦُ () ﺍِﻫْﺪِﻧَﺎ ﺍﻟﺼِّﺮ.. ﺻِﺮَﺍﻁَ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﺃﻧْﻌَﻤْﺖَ ﺍﻟْﻤَﻐْﻀُﻮﺏ…ِ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻭَﻻَ ﺍﻟﻀَّﻻِّﻴِﻦَ. ….ﺍﻁَ ﺍﻟْﻤُﺴْﺘَﻘِﻴﻢَ () ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻏَﻴْﺮِ

Bismillahirrahmanirrahim

El hamdülillahi rabbil alemin Er rahmanir rahıym Maliki yevmid din İyyake na’büdü veiyyake nesteıyn İhdinas sıratal müstekıym Sıratallezine en’amtealeyhim ğayril mağdubi aleyhim ..velad dallin AMİN. 

Mesut KILIÇOĞLU

 

Alparslan Türkeş Samsun
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER