Batı'ya Mahkum Oluşumuzun Macerası
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Batı'ya Mahkum Oluşumuzun Macerası
10.01.2016 11:15:32

 

Batı'ya Mahkum Oluşumuzun Macerası

Coğrafî keşifler vasıtasıyla insanların hakimiyet mücadeleleri ve bunlara başkaldıranların direniş mücadelelerinin başlangıcı, tarih öncesi devirlere kadar dayanır

Coğrafî keşifler vasıtasıyla insanların hakimiyet mücadeleleri ve bunlara başkaldıranların direniş mücadelelerinin başlangıcı, tarih öncesi devirlere kadar dayanır. Bunların önemli bir kısmını din kitaplarından öğrenmekteyiz. Geriye kalanları, tarihî kalıntılardan ve belgelerden anlaşılmakta; bunların dışındakiler ise, çoğu kez birer efsane olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada Nuh Tufanı ve Lut kavminin başına gelenleri bir kenara bırakırsak, kadîm zamanlarda, ilk olarak karşımıza çıkan Babil, Mısır, Asur, Pers, Yunan ve Roma imparatorluklarının genişleme, yayılma siyasetlerini ilk keşiflerin önemli durak noktaları olarak kabul edebiliriz... Ayrıca Adem Peygamber'in yeryüzünü yurt edinmesi ve çocuklarının tüm dünyaya yayılmış olmaları, insanoğlunun binlerce yıl önce dünyanın dört bir yanına gittikleri gerçeğini bize göstermektedir... Burada metafizik unsurları hesaba katmasak bile gerçek şu ki, yerküre asırlar önce insanoğlunca tanınmakta idi. Ancak o devirlerdeki iletişim eksikliği gerekli bilgilerin toplanmasını ve biraraya getirilmesini mümkün kılmamış olabilir... Coğrafî keşiflerin tarih öncesi dönemine dair yaptığımız bu kısa girişten sonra, şimdi dünya tarihinde birçok önemli gelişmelere yataklık etmiş, yani başlangıç noktası oluşturmuş olan coğrafî keşifleri, insanlık tarihi boyunca "İslam ve Batı Medeniyeti" açısından "Eski Dünya", "Yeni Dünya" ve "Coğrafî Keşiflerin Tarihî Sonuçları" olarak üç bölümde inceleyebiliriz: 1- Eski Dünya Dünya tarihinde ilk olarak insanların dünyayı tanıma merakı, daha sonra ise ticaret, yeni sömürgeler bulmak, köle edinmek ve maceracılık gibi sebeplerden dolayı coğrafî keşiflere başlaması, M.Ö. 530 yıllarına dayanır ve tarihte bu işin öncüleri olarak karşımıza Kartaca, Yunan, Fenike ve Mısırlı gezginlerin yaptıkları araştırmalar çıkmaktadır. İlk çağlarda, Batı dünyasına baktığımız zaman, Batılıların dünyayı tanıma merakı ile yerküre üzerinde coğrafî keşifler gerçekleştirme yolunda pek mesafe katettikleri söylenemez... Ancak Batılıların dünyayı tanıma mevzuunda en son vardıkları bilgi M.Ö. 425-495 yılları arasında yaşayan Herodot'un eserinde belirttiği üzere, dünyayı Asya, Avrupa ve Afrika olarak üçe ayırmalarıydı. Daha sonra ise Batılılar bilgilerinin yetersizliğinden dolayı, gerçek bilgilerini efsaneler arasında kaybetmişler ve dünyayı dümdüz bir mekan olarak tasavvur etmeye başlamışlardır... İslâm tarihine baktığımız zaman ise, İslâmiyetin doğuşu ile müslümanların bilimde ve dünyayı daha gerçekçi bir şekilde tanıma yolunda büyük adımlar attıklarını görüyoruz... Bu dönemde müslümanlar, İslâm dininin hakikatlerini anlatmak üzere dünyaya yayılmak suretiyle coğrafî keşiflere başlamışlar ve yaptıkları birçok seyahat ve keşifler sonucunda, dünya ile ilgili daha gerçekçi bilgiler elde ederek birçok eser vermişlerdir... Tabiî bunda Kur'an-ı Kerim'in dünya ve fezâ hakkında geniş bilgiler vermesinden doğan etki inkâr edilemez ki, Batılıların 1000 yıl sonra öğreneceği gerçekleri Allah Resûlü daha o yıllarda müslümanlara açıklamaktaydı... İslâm tarihi açısından coğrafî keşiflerin başlangıcı olarak, müslümanların 640 senesinde Hz. Osman zamanında tâ İspanya sınırlarına kadar ulaşıp okyanus sahillerine dayanmalarını kabul edebiliriz... Mevzuu biraz daha yakından takip etmemiz açısından konuyla ilgili tarihî gelişmelere gözatacak olursak, müslümanlar 634-644 yılları arasında Hz. Ömer zamanında Libya'dan Afganistan'a, Anadolu'dan Hint'e kadar çok geniş bir coğrafyaya yayılmışlardır. 644-656 yıllarında Hz. Osman zamanında ise, İspanya'nın bir bölümünü ve Doğu Akdeniz Adaları'nı ele geçirmişler, İstanbul önlerine kadar gelmişlerdir. Bu da, Eski Dünya'nın bütün sınırları demektir. Henüz Allah Resûlü'nün vefatı üzerinden 15 sene geçmemişti ki, Atlantik'ten Pasifik'e kadar binlerce kilometrelik geniş bir saha müslümanların kontrolüne geçti. Habeşistan'a yapılan ilk hicret, İslâmın Afrika'da hızla yayılmasına yolaçarken, Kuzey Afrika sahillerinin çok kısa bir süre sonra İslâmla tanışması üzerine, Afrika'nın Akdeniz sahillerinde İslâm ordularının sancakları dalgalanmaya başlamış, daha sonra ise, müslümanlar Akdeniz'i tamamen bir İslâm gölü haline getirmişlerdir... Bu dönemde müslümanlar böylelikle uzun bir süre boyunca birçok coğrafî keşif gerçekleştirmiş ve Batılılar hâlâ dünyayı düz olarak tasavvur ederken, onlar bu sayede daha gerçekçi bilgilere ulaşma imkanı bulmuşlardır. "Eski Dünya"da müslüman kâşiflerin ulaştıkları bilgiler bir yana, zaten 767 yılında dünya hayatından çekilen İmam-ı Âzam Ebu Hanife Hazretleri'nin o dönemde anlattığı derslerinde, dünyanın bir top gibi yuvarlak olduğu ve üzerinde alınan herhangi bir noktanın onun merkezini teşkil edeceğini söylediği bilinmekteydi... Böylece müslümanlara "bulma ve keşfetme" işi kalmıştı!.. İslâmiyetin ilk yıllarında müslüman gezginler, ulaştıkları yerlerde ilim namına ne varsa almışlar ve bu eserleri tetkik ederek tenkitler yazmışlar, eksiklerini tamamlayıp yeni bir şekil vermek suretiyle düzenlemişlerdir... Buna bir misâl olarak, o dönemlerde dünyayı çok küçük ve düz varsayan Yunanlı Batlamyus'un coğrafya kitabının müslümanlar coğrafyacılar tarafından tercüme edilip içindeki sayısız hataların düzeltilmesi ve yeniden yayınlanması olayını gösterebiliriz... Yine bu dönemde müslüman ilim adamları coğrafî keşifler sayesinde Akdeniz'in yüzölçümünü hesaplamış, dünyanın çevresini ölçmüş, ilimde ve sanatta epey mesafe katetmişlerdir... İslâmiyetin doğuşu ile ilme büyük bir önem vermeye başlayan müslümanlar "Hikmet müminin yitik malıdır, nerede bulursa alır!.." düsturundan hareketle, kendilerinden önceki tüm bilgi birikimlerini kısa bir süre içinde tetkik etmiş, onların doğrularını alıp yanlışlarını tesbit ederek düzeltmiş, neticede doğruları ortaya koymuşlardır... Böylelikle tıpta, coğrafyada, teknoloji alanında ve daha birçok ilim dalında eserler veren İslâm bilginleri, yaşadıkları döneme hâkim olmuşlar ve bugün bile insanları hayrete düşüren eserler vermişlerdir. Matematik konusunda olsun, fezâ geometrisinde olsun, temel kurallar hep İslâm âlimleri tarafından geliştirilmiştir... Burada, bugünkü ilim ve teknolojinin temellerini bu İslâm âlimlerinin attıklarını ve müslümanların yeryüzünde eşya ve hadiseler üzerindeki hakimiyetini kaybedişinden sonra, Batılıların onların bilgi birikimleri üzerine konarak ilim ve teknolojide ilerlediğini söylemek yerinde olacaktır... Bu mevzuya yer yer değineceğimizden burada üzerinde durmuyoruz. Tekrar Batı dünyasına dönecek olursak, ileriki dönemlerde Hıristiyanların İslâmın önünü kesmek gayesiyle yaptıkları Haçlı seferlerinin Batılıların İslâm dünyası ile yakından tanışmalarına sebep olduğunu, İslâm ülkelerindeki sosyal düzen ve ekonomik hayat refahını gören Batılıların tüm dikkatlerini Doğu ülkelerine çevirmiş bulunduğunu görmekteyiz... Yine bu yıllarda müslümanların Hindistan'ın tamamını almaları ve İspanya'yı fethetmeleri sonucu, Batı dünyası medeniyet diye bir şeyin varlığını görmüş ve burada müslümanlar vasıtasıyla medeniyetin ne olduğunu tanıma fırsatı bulmuştur... Müslümanlar İspanya'nın fethinden sonra Fransa'ya yönelmişler, fakat almayı başaramamışlardır... Nitekim yıllar sonra Fransız mütefekkir Gustav Le Bon şöyle diyecektir: -"Keşke müslümanların önünü kesmeseydiniz de onlar Fransa'ya kolaylıkla girebilselerdi; çünkü onlar sayesinde ilim ve medeniyet de Fransa'ya daha önce gelmiş olacaktı!.." İslâmiyetin böylesine hızlı bir şekilde ilerleyişi karşısında afallayan ve apışıp kalan Batı bu sırada tam bir cehalet devri yaşamakta ve hâlâ dünyanın yuvarlak olup olmadığı tartışmasıyla oyalanmaktadır... Batıda bu durum her ne kadar 1600'lü yıllara kadar böyle devam etmişse de, arada bazı değişik fikirler ortaya koyan ilim adamları çıkmamış değildir. Fakat bu sırada İslâmın yükselişi karşısında panikte olan ve onun önünü kesmek için çare arayan Batı, İslâmiyet Batıya da sıçrar kaygısıyla kapılarını bu fikirlere kapatmıştır. Aksi tutum sergileyen ilim adamlarına sert tepki gösteren Kilise, onları dinsizlikle suçlamış ve ileri sürdükleri fikirler sırf müslümanlara ait olduğundan dolayı bunu affedilmez bir hata kabul ederek onları yargılamıştır... Eski Dünya olarak ayırdığımız bu bölümün son dönemlerine doğru, bu tutumlarını değiştiren Batılılar, İslâm medeniyetini tanıma yoluna gitmişler ve İslâm medeniyetinin Batıya aktarılmasını ticaret vasıtasıyla gerçekleştirmeye başlamışlardır. Ayrıca müslümanların çeşitli bölgelere seyahatleri ve ticaretleri neticesi sahip oldukları bilgi birikimlerini buralara aktarmalarının Batılılara büyük faydası dokunmuş, bu dönemde topladıkları bilgileri tetkik eden Batılı bilginler ufak çapta bazı şeyler ortaya koymaya başlamışlardır. Ancak yaptıkları işler müslümanları taklitten öteye gidememiştir... Batıda bu hava 1500 yılına kadar böyle devam etmiş ve Batı medeniyetinin ilerleme kaydetmesi 1600'lü yıllardan sonra başlamıştır. Burada son olarak başta "Eski Dünya" olarak adlandırdığımız bu dönemi İslâm ve Batı medeniyeti açısından değerlendirecek olursak; Eski Dünya, her sahada büyük ilerleme kateden ve refahın en yüksek şahikasına eren İslâm medeniyeti için tam bir ilericilik çağı olmuştur. Ümitsiz bir durgunluk içinde olan ve İslâm medeniyetinin bu hızlı yükselişi karşısında apışıp kalan ve elle tutulur bir mesafe katedemeyen Batı medeniyeti için ise, tam bir gerileme çağı olmuştur... 2-Yeni Dünya Haçlı seferleri sürecinde seyyahlar, Kudüs'e giden kilise mensupları, tüccarlar ve Bizans'tan ayrılıp Avrupa'ya dağılan Hıristiyan din adamları, Doğu'da şâhit oldukları efsanevî kültürleri Batıda anlatmakla bitiremiyorlardı... Öte yandan İspanya'yı fetheden müslümanlar, o dönemde ilkel bir hayat tarzı yaşayan Batıya medeniyetin ilk ışıklarını taşımışlardı... Bu esnada İslâm medeniyeti, Osmanlıların elinde yükselme döneminin zirve noktasına ulaşmış olarak Yeni Dünya'ya girdi... Batı için bu açığı kapatmak hemen hemen mümkün değildi... Bir yanda darmadağın iç çekişmelerle dolu ve ilkel bir hayat yaşayan barbar bir Batı!.. Öte yanda dünyada hakim güç haline gelmiş, Batıyı yutmaya hazırlanan medenî bir İslâm toplumu... İşte Yeni Dünya'nın keşfinden önce İslâm ve Batı medeniyetinin durumu... 1453'te Fatih Sultan Mehmet İstanbul önlerinde Bizans surlarını döğerken, Batıda İslâm ülkelerindeki bu hızlı gelişme karşısında gözlenen panik, doruklara ulaşmış, Batının İslâmın yayılışını önlemek gayesiyle yaptığı Haçlı seferleri yeterli olmamış, İslâm medeniyeti sürekli olarak ilerleme kaydetmişti... Ve nihayet İstanbul'un fethedilmesiyle tamamlanan tarihî İpek yolunun da müslümanların eline ve denetimine geçmesi Batıyı her yönden kıskaca sokmuş ve bu durum Batı dünyası için bir bakıma yokoluş ifadesi olurken, aynı zamanda da Batılıların coğrafî keşiflere yönelmelerine vesile olmuştur... Tarihî İpek yolunun müslümanlar tarafından karadan kesilmesi üzerine Batının kıskaca girmesi, onu yeni yollar aramaya itti; ve Batılılar, zengin baharat ve kıymetli maden kaynaklarına kavuşacaklarını ve dinlerini yayacak insanlar bulabileceklerini umarak ilk olarak deniz yolundan Hindistan'a ulaşmak istediler... Böylece Batıda bir coğrafî keşif sevdası başlamış ve iş, ilk keşif kolları olan misyonerlere bırakılmıştı. Sarayın takdirlerini alan genellikle misyoner gezginler, derhal denizlere açıldılar ve misyoner olarak gittikleri ülkelerden büyük zenginliklerle dönmeye başladılar... Bu durum ilkel Batı insanını daha da iştahlandırmış ve işin içine korsanlar ve maceraperestler de girmiş, daha sonra ise eline bir gemi geçiren herkes denizlere açılmaya başlamıştır. Böylece dünyayı keşfetmek, fethetmek ve sömürmek sevdasıyla büyük bir iştahla kollarını sıvayan Batılılar, dünyanın dört bir yanına yayılmaya başlamışlar ve bu işi sistemleştirmişlerdir artık. Önce keşif kollarını yola çıkarıyor, ardından Hıristiyan misyonerler ve askerler gidiyor, daha sonra ise hazine avcıları bunu takip ediyordu. Böylece "yeni bir dünya" da doğmuş oluyordu. Ulaştıkları yerlerdeki medeniyetlerin hazineleriyle kültür miraslarını zorla gasbeden ve o bölgeleri işgal etmek için büyük bir kıyıma girişen Batılılar, buralarda müthiş bir barbarlık örneği sergiliyorlar ve böylece ileride oluşturacakları Hıristiyan-Yahudi Batı emperyalizminin barbarlığa dayanan temellerini atmaya başlıyorlardı... Sonrasında ise, coğrafî keşif maskesi altında gittikleri yerlerde insanları sömüren ve köleleştiren bu gruplar, yaptıkları yağmalardan elde ettikleri hazine ve mücevherlerin büyük bir bölümünü, müslümanlara karşı verdikleri savaşta maddî güç olarak kullanılması için Batıya akıttılar. Böylece bu dönemde Batılılar hayal ettiklerinin ötesinde bir maddî güç elde ederek, Batı medeniyetinin ilerlemesini sağlayacak maddî refahın kapılarını araladılar. Bu arada yine bu dönemde Batıya böylesine büyük servetlerin akması ve müslümanların denetimine geçen İpek yolunun eski önemini kaybetmesi, İslâm medeniyetinin Batı medeniyeti karşısında ekonomik açıdan gerilemesine yolaçmış ve İslâm medeniyetinin gerilemesi ile Batı medeniyetinin kuvvetlenmesi ilk olarak bu dönemde başlamıştır. Batılı misyonerlerin tüm dünyaya yayılmaları sonucu kilise adamları bir yandan kendi dinlerini tebliğ ederken, öte yandan gittikleri ülkelerdeki yazılı eserlerin birçoğunu alarak yahut kopyasını yaptırarak gemilerle ülkelerine gönderdiler. Artık yeni ticaret gemilerinin bir katı altın ve mücevher, bir bölümü baharat ve ipek, büyük bir bölümü de tüccarların Doğu ülkelerinden aldıkları İslâm bilginlerine ait kitaplarla dolu idi. Bundan sonra Batılılar, bu soygun ve sömürü ile Batı ekonomisinin temelini atarken, gittikleri İslâm ülkelerinden ele geçirdikleri bilgiler ve kitaplar ile de Batı kültür ve medeniyetinin temellerini atmaya koyuldular... Batı büyük bir ilim patlamasına tanık oluyordu. İslâm ülkelerinden aldıkları her türlü bilgi karşısında kolları sıvayan Batılı ilim adamları, keşif sahibi olmaktan çok, ellerine tutuşturulan reçeteyi çözen eczacılar gibi harekete geçtiler... Artık onlar için makineyi, motoru ve buhar gücünü keşfetmek hiç de zor değildir... Bu arada mekanik ve teknik bilgiler Batılıları şaşkına çevirmiştir... İşgal ettikleri topraklarda yaşayan insanları hızla köleleştirmişler ve kurdukları üretim merkezlerinde, getirdikleri köleleri istihdam edip tarım alanlarında çalıştırarak, Batı sömürü düzeninin temellerini atmaya başlamışlardır... Milliyetçilik, sosyalizm ve kapitalizm gibi akımlar hep bu dönemde Batı toplumunun o günkü karmaşık çıkar mücadelesinin tabiî sonucu olarak gelişip ortaya çıkmıştır... Şimdi buraya bir nokta koyuyor, İslâm kültür ve medeniyetinin Batıya aktarılmasında ilk kilit rolü oynayan ve böylece Batı kültür ve medeniyetinin ilerlemesine büyük katkıları dokunan Yahudiler üzerinde biraz durmak istiyoruz. Yahudilerin İslâm kültür ve medeniyetinin Batıya aktarılmasında kilit rolü oynamaları; Yahudiler arasındaki okur yazar oranının yüksekliği, ticaretle uğraşmaları ve dil bilmelerinden kaynaklanmaktadır. İslâm âlemi ile Batı dünyası arasındaki ticaret genellikle Yahudi tüccarlar vasıtasıyla yürütülüyordu. Bundan dolayı Yahudi tüccarlar bu dönemde, sırf Doğudan aldıkları malları Batıya satmakla kalmadılar, bu ülkelerden aldıkları ilim ve fenni de Batıya taşıdılar. Batıdaki ilim adamlarının büyük bir kısmının Yahudi oluşu ve bunların Arapça bilmeleri dolayısıyla, Batıda, gelen eserleri tercüme ve tetkik etme işi onlara bırakıldı ve Yahudiler bu eserlerin tercüme ve teksirinden büyük paralar elde ettiler... Bu dönemde Batıya hızlı servet ve ticarî malzeme akışı karşısında kolları sıvayan Yahudiler, daha önce Doğudan Batıya doğru çalışan İpek yolu ticaretini bu kez Batı içinde Batıdan doğru işletmeye başladılar... Böylelikle Batıda güçlü bir ticaret ağı oluşturan Yahudiler, Batıdaki her türlü ticareti kendi kontrollerine aldılar... Yine, güçlü bir haberleşme ağına sahip olan Yahudilerin, Batı medeniyetinin palazlanma döneminde üstlendikleri işte bu görevlerden ötürü Batının ilerlemesinde büyük katkıları oldu ve kısacası Yahudi milleti bugün de olduğu gibi her dönemde, Hıristiyan-Yahudi Batının başını çekti ve Batı içinde Batıya öncülük etti... Son dönemde, Batıda modern keşiflerin babası olarak Portekiz Prensi Henry gösterilmektedir. Aslında bu iş Henry'den çok önceleri başlamıştı. Ancak Henry bu gezileri düzenli hale getiren bir okul açtı... Daha sonra bu okulda coğrafî keşif yazarları toplandılar ve öteki tüm çabaları gizleyerek kendi çabalarına bir temel oluşturmak üzere, Henry Okulu'nu çıkış noktası kabul ettiler... Müslümanlar Amerika'ya ulaştıklarında Henry'nin kurduğu okula mensup olanlar, sis denizi ve kaynayan dalgalar efsanesi ile meşguldüler ve yeni yüzmeye başlayan çocuk gibi, okyanus sularına ayaklarını daldırıp çekmeye yeni başlamışlardı... Gerçekte Henry dünya tarihini değiştiren biri değil, İslâm bilginlerinin birikimlerini kendi deneyi için bir malzeme olarak kullanmış birisidir. Ancak ne var ki, İslâm medeniyetinin gerilemesi üzerine her şey Batılı yazarların yazdıkları ile kalmış, gerçekleri istedikleri gibi saptırarak kendilerini ayak bastıkları ülkelerin hakimleri ilan etmişler, insanları sömürülmeye zorlamışlar ve bu kanlı sömürü düzenlerinin çehresini ise coğrafî keşifler gibi "ilmî" bir temele oturtmak isteyerek örtmeye çalışmışlardır. Şimdi ise 1 Kasım 1995 tarihli Akıncı Yolu dergisinde "Amerikan Temelleri" başlıklı bir makalede, Amerikan tarihçisi William Prescott'un hikayeleştirdiği coğrafî keşiflerle ilgili bir sahneden (Meksika'nın fethi ile ilgili) ibret verici pasajları aktarıyoruz ki, bütün coğrafî keşiflerde Batılıların takındığı tutum burada anlatılanlara benzer: "Prescott, Meksika'nın fethi, diyordu, mucizeler çağının en büyük mucizesidir... Kuşkusuz, bir tarihçinin kaleme aldığı en şairâne mevzu budur..." "Neo-paganizm" adı verilecek olan yeni Amerikan dininin mistik boyutu, böylece "en büyük mucize" paravanına sığınarak işlenmeye başlamış oldu... Aztek imparatoru Montezuma, daha işin başında "barbar" ilan edilmişti. Böyle isimlendirilmesi aslında tam da pagan ilahlarının emirleri doğrultusundaydı. Bir Romalı asilzade, yiğitliğini "barbar"lara karşı gösterirdi. Bu bakımdan Mexico City katliamcısı İspanyol korsan Hernando Cortes, en münasip biçimde bir destan kahramanı haline getirilmeli, hatta denizler ilahı Neptün'ün ruhu sayılmalıydı. Prescott bu saçmalığı sürdüremeyeceği gerçeklerin duvarına tosladığında ise "Aztek abidelerinin ihtişam ve zarafeti, yamyamca vahşilikleriyle büyük bir tezad teşkil etmekteydi." demekten kendini alamıyordu. Herşeye rağmen, "şövalye" Cortes, toprağını seven Azteklerin akıl almaz direnişi ile karşılaşıyordu. Aslında destanlaştırılması gereken bir şey varsa, Montezuma'nın askerî dehasından başka bir şey değildi. Aylar süren çatışma ve kuşatmalar, toplu tüfekli baskınlar, çoluk çocuğa kadar varan katliamlar ve her türlü tabiî kaynağı da içine alan kundaklamalara rağmen her defasında yeniden toparlanıyor, üstün beyaz adama karşı akınlar düzenliyor, büyük kayıplar verdiriyordu. Fakat nihayet şövalye Cortes, 1520'nin sıcak Temmuz günleriyle birlikte son bir defa ordusunu toparlamayı başardı ve büyük bir güçle tekrar saldırdı. Silah sesleri kesildiğinde Mexico City diye bir şehir yoktu artık. Ne bir canlı tutmak ne de altında konaklanabilecek bir çadır görmek imkanı kalmıştı. Her yer kan gölleri, yerli cesetleri ve sönüp sönmemeye karar veremeyen ateş silüetleriyle doluydu. Prescott buna rağmen, Cortes ordusunun şehri baştanbaşa gezerken müthiş korktuğunu yazar. "Düşmanlarının gölgelerinin bir tuzak hazırladığını ve üstlerine atılmaya hazır beklediklerini hayal ettiler; ama bu sadece bir hayaldi" der... Ve iş İspanyol korsanlarının gerçek emellerini açıklamaya gelir dayanır. "Cortes sıradan bir kahraman değildi, sadece fethetme hırsıyla fethetmemişti... EĞER AZTEKLERİN ESKİ PAYİTAHTINI YOK ETMİŞSE BU, YALNIZCA ONUN ENKAZI ÜZERİNE DAHA MUHTEŞEM BİR PAYİTAHT KURMAK İÇİNDİ. EĞER ÜLKEYİ YAKIP YIKTIYSA VE VAROLAN MÜESSESELERİ İLGA ETTİYSE, KISA SÜREN KENDİ İKTİDARINDAN, ORADA DAHA GELİŞMİŞ BİR KÜLTÜR VE DAHA ÜSTÜN BİR MEDENİYETİ TANITMAK İÇİN YARARLANDI..." "Cortes zalim değildi... En azından kendi ticaretini takip eden bazıları kadar zalim değildi... Direnmeyen düşmanlara zulmetmezdi... Bu pek büyük bir övgü gibi görünmeyebilir ama, kendi vatandaşlarının fetihlerde uygulamaya pek alışık olmadıkları bir durumdur ve zamanın ilerisindedir..." "İlk ilmî Amerikan tarihçisi" ünvanlı William Prescott, tahkiyesinin sonunda "Şövalye Cortes" hakkında yer yer sarfetmek zorunda kaldığı "iğneleyici" sözlerden bile tövbe etme ihtiyacı hisseder. Yerli kanıyla kıpkırmızı elin duaya açılmasındaki samimiyetten şüphe edenlere, hafızalarını Haçlı seferlerinin çağına götürmelerini tavsiye eder... Artık bir katliamcının şahsında, akıl almaz bir vahşeti aklamanın meydanı kurulmuştur. "Cortes fetihlerinde hiç servet kazanmamıştı. Belki de mükafatını daha iyi bir dünyada alacaktı..." Ve sonra kutupları keşfedip bayraklarını diken Batılılar, dünyayı hakimiyet alanlarına böldüler; kutupları, dağların doruklarını, yeraltını ve denizleri keşfeder gibi keşfettiler. Fezânın keşfine çıktılar, sonra en ufak parçaların sırrına ermek için maddenin esrarlı derinliklerine daldılar ve eşya âlemiyle bu denli ilgilenirken, insan unutuldu. İnsan sömürüldü; bir hırs halinde hakimiyet tutkusuna dönüştürüldü. Nihayet eşsiz bir Hıristiyan-Yahudi Batı barbarlığı ve sömürüsü çıktı ortaya!.. 3- Coğrafî Keşiflerin Tarihî Sonuçları a) 15. yy'ın sonlarında Avrupa'da başlayan coğrafî keşifler, giderek Avrupa'nın malî ve kültürel zenginleşmesine yolaçmıştır. b) Batıda Reform ve Rönesans hareketleri bu vesileyle doğmuş, Batı aydını kilisenin geriletici baskısından kurtularak ilk defa yüksek fikirlerle tanışmış ve bu hamle, ilimde, sanatta, fende bir yeniden doğuş çığırı olmuştur. c) Batılı gemicilerin uzak limanlara ulaşması, İslâm dünyasınca tutulan limanların kıymetini azaltmış ve Doğu âlemi ekonomik olarak zayıflamaya başlamıştır. d) Batıda kültürel hayatta gerçekleştirilen yenileşme ve gelişmelere İslâm dünyası ayak uyduramadı ve ekonomik olarak geri kaldığı gibi kültürel bakımdan da çağın icaplarını yerine getiremez oldu. e) Kısacası coğrafî keşifler sonucunda Batıda kaydedilen her ilerleme, Doğuda bir gerilemeye tekabül etti ve dişlilerin birbirine bu şekilde geçmesi yıkılış tarihimizin de başlangıcı oldu... Osman Nuri – FİKİRSEFİNESİ.COM
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert