Bugün 22 Mart Dünya Su Günü, Su Kaynaklarımızın Varlığı, Korunması Ve Önemi: Karadeniz Bölgesi’nde Durum
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Bugün 22 Mart Dünya Su Günü, Su Kaynaklarımızın Varlığı, Korunması Ve Önemi: Karadeniz Bölgesi’nde Durum
22.03.2019 10:23:38

 

Bugün 22 Mart Dünya Su Günü, Su Kaynaklarımızın Varlığı, Korunması Ve Önemi: Karadeniz Bölgesi’nde Durum

Bugün 22 Mart “Dünya Su Günü”. Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu tarafından, 1992 yılında Rio de Janerio'da düzenlenen Çevre ve Kalkınma Konferansı'nda dünyada suyun giderek artan öneminden dolayı her yıl 22 Mart gününün “Dünya Su Günü” olarak kutlanmasına karar verilmiştir. 22 Mart 1993 tarihinden bu yana ve her yıl farklı temalarla kutlanmakta olan Dünya Su Günü vesilesiyle biz de bir hasbihal yapalım istedik.

Bilindiği gibi dünyada canlı hayatı suyla başlamıştır ve suyun yokluğu ile de sona erebilir. Bugün insanların toplu olarak yaşadığı mekânlarda su ihtiyacı yeraltı suları dışında genellikle barajlardan elde edilmektedir. Kaliteli ve bol su sağlanabilmesi için baraj havzalarının iyi muhafaza edilmesi ve işletilmesi gerekmektedir. İçme suyu kaynaklarının korunması ve bu amaçla sürekli kullanılabilirliğinin sağlanması, tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de gün geçtikçe artan öneme sahip bir konu haline gelmiştir. Küresel ısınma tehdidi ve içme suyu kaynaklarının şirketler tarafından ticari amaçlarla ele geçirilmesi gibi hususlar ise bu konuya dikkatleri daha da arttırmıştır.

DÜNYADAKİ DURUM

Birleşmiş Milletler verilerine göre günümüz dünyasında her iki insandan birisi yeterli tatlı sudan yoksundur. Buna karşılık tatlı su hayatın, sağlık ve üretkenliğin ilk koşuludur. Tatlı su tarım, hayvancılık ve sanayi için de vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre insan hastalıklarının % 80’i suyla ilgilidir. Bugün kurak ve yarı kurak bölgelerdeki insanların büyük kısmı günlük zaman ve enerjilerinin önemli bir bölümünü su aramak veya su taşımakla geçirmektedirler.

Su, gelecek yıllarda bazı ülkeler arasında savaşlara sebep olacağı gibi, barışa da hizmet edebileceği şeklinde, üzerinde çeşitli yorumların yapıldığı önemli bir maddedir. Çünkü diğer kaynaklarla karşılaştırıldığında her birinin yerine diğeri ikame edilebilirken suyun yerini alabilecek herhangi bir kaynak henüz keşfedilmemiştir.

Dünyada genel olarak 1.400 milyon km3 su bulunmaktadır. Fakat bunun ancak % 1’i temiz ve kullanılabilir özelliğe sahiptir. Bu da ülkeler arasında eşit dağılmamıştır. Dünya sularının % 97,5’u tuzlu, % 1,7’si ise buzullar halindedir. Dünyada kişi başına yılda ortalama 1.800 m3 suya ihtiyaç vardır. Bu miktar sudan fazlasına sahip ülkeler olduğu gibi, bu miktarın çok altında suya sahip olan ülkeler de vardır.  Örneğin bugün dünyanın kurak olarak bilinen (300 mm’nin altında yağış alan) yerlerinde 600 milyondan fazla insan yaşamaktadır ve bunlar yeterli sudan yoksundur.

Konunun dünya çapındaki önemine binaen Birleşmiş Milletlerin su konusunu görüşmek üzere düzenlediği ilk büyük konferans 14-25 Mart 1977’de 116 ülkeden 1500 delegenin katılımı ile Mar del Plata’da (Arjantin) yapılmıştır. Mevcut ve gelecek yıllarda ortaya çıkacak su problemine çözüm bulmak için konferansta bir dizi tavsiye ve karar benimsenmiştir. Bunlar arasında “su kaynaklarının, özellikle, içilebilir suların niceliksel ve niteliksel açıdan değerlendirilmesi, tarımda suyun rasyonel biçimde kullanılması, suların kirletilmesine ve savurganca kullanılmasına karşı savaşım verilmesi, iç suların ve (kuraklık ve su baskınları gibi) doğal afetlerin denetlenmesi, halkın bu konuda eğitilmesi ve katılımının sağlanması, su kaynaklarının değerlendirilmesinin finanse edilmesinde uluslararası dayanışmanın gerçekleştirilmesi ve gelişmekte olan ülkeler arasında teknik işbirliğine gidilmesi” gibi konular başta gelenleridir. Bu konferansta ayrıca 1980-1990 arasının Birleşmiş Milletlerce “uluslararası içilebilir suların ve su kaynaklarının sağlıklılığını geliştirme dönemi" olarak ilan edilmiş ve bu süre içinde “her ülkenin toplumsal, ekonomik ve sağlıksal konumunu hesaba katarak saptadığı somut hedeflere bağlı olarak ulusal planların yürürlüğe konması” tavsiye edilmiştir.

Bu konferanstan sonra UNESCO bültenlerinde sık sık su kaynaklarının temini ve korunmasına ilişkin yayınlara yer verilmiştir. Ör. Vazgeçilmez Bir Gereksinim: Su, İnsanlığı Bekleyen Tehlike, Kentlerin Susuzluğu,  Tatlı Su Temini İçin Buzdağlarından Yararlanma, Tarımsal Amaçla Kullanmak İçin Akarsuların Yataklarının Değiştirilmesi, Su ve İnsan, Suların Verdiği Zararlar, Çölleşme, Fosil Su Kaynakları,  Susuz Kentler, Asit Yağmurları, Pis Suların Arıtılması vb. başlıklar altında yüzlerce kitap ve makale yayınlanmıştır.

Aradan geçen yıllar içinde dünya çapında artan kent nüfusu ve suların aşırı kullanımı ve kirletilmesine bağlı olarak su problemi daha da önem kazanmış ve nihayet 22 Mart 1992 yılında gerçekleştirilen Rio Zirvesi'nde tekrar konunun önemine dikkat çekilerek 22 Mart Dünya Su Günü ilân edilmiştir.

22 Mart 1998’de Paris’te UNESCO’nun merkezinde düzenlenen Dünya Su Konferansı’nda; 26 ülkeden 300 milyon kişinin ciddi su sıkıntısı ile karşı karşıya olduğu, her yıl 5 milyon kişinin sağlıksız içme suyu yüzünden öldüğü, içme suyundan kaynaklanan ölümlere son verilebilmesi için 400 milyar dolara ihtiyaç olduğu, 2050 yılında dünya nüfusunun 2/3’sinin ciddi su sıkıntısı ile karşı karşıya kalacağı belirtilmiştir. Üstelik bu tahminler günümüzde dünya gündemini fazlasıyla meşgul eden “Küresel Isınma” tehlikesi senaryolarından önce yapılmıştır.

Durumun vahameti küresel ısınma ile birlikte daha da artmıştır.

1950'li yıllarda 200 milyon civarında olan kentli nüfusun günümüzde 4 milyara yaklaşması, ülkemizde olduğu gibi, tüm dünyada da kentlerin susuzluğu problemini gündeme getirmiştir. Nitekim 1996 yılında ülkemizde gerçekleştirilen Habitat II Konferanslarında da mesele çok yönlü olarak masaya yatırılmış bir dizi tavsiye kararları alınmıştır. Bu konferansta Türkiye tarafından sunulan “Ulusal Rapor ve Eylem Plânı”nda; “kentlerin yakın ve uzak çevresindeki mevcut su havzalarının kalıcı önlemlerle korunması” önerilmiş, bunun için de öncelikle bir “su yasasının çıkartılması“ tavsiye edilmiştir. Ayrıca, “kentlere içme suyu sağlayan barajlar, göller vb. yüzey suyu kaynaklarının koruma bölgeleri içindeki kaçak yapılaşma durdurulmalı, mevcut yapılara hiçbir hizmet götürülmemeli, hiçbir yapının bulunmaması gereken yerdekiler ise yıkılmalıdır" şeklinde önerilerde bulunulmuştur.

Her yıl ülkemizde de çeşitli etkinliklerle kutlanılmakta olan 22 Mart Dünya Su Günü toplantılarında yetkili kişi ve kurumlar tarafından konunun önemine dikkat çekilmektedir. Türkiye için özetle söylenen şudur; “insan nüfusu ve taleplerinin artmasına bağlı olarak kullanılan su kaynakları miktarının sabit kaldığı, bu yüzden kişi başına düşen su miktarının da giderek azaldığı, ülkemizin su kıtlığı çeken ülkeler arasında yer almamasına rağmen nüfus artışı ve hızlı kentleşme sonucu su kaynaklarının korunmasında problemler yaşadığı ve her yıl kişi başına düşen yıllık yenilenebilir su miktarında bir düşüş meydana geldiği, kirlenme ve yanlış kullanım nedeniyle yüzey sularımızın yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır”.

ÜLKEMİZDEKİ DURUM

Türkiye; ülke genelinde aldığı yağış miktarını belirleyen nispeten olumlu iklim şartları, kar tutma özelliği olan yükseltileri, baraj yapımına elverişli eğim değerleri ve uygun vadi şebekesi sağlayan yüzey şekillerinin verdiği avantajlar, önemli akarsu yataklarının çevrelerinin henüz bütünüyle nüfuslanmamış, dolayısıyla kirlenmemiş olması vb. özellikler nedeniyle çevresindeki, özellikle de güneyindeki ülkelere nazaran önemli ve temiz su kaynakları potansiyeline sahip bir ülkedir. Fakat bu Türkiye’nin su kaynakları bakımından çok da zengin olduğu manasına gelmez.

2020 yılında gelişmiş ülkelerde kişi başına 10.000 m3 su düşerken, Türkiye’de günümüzde 1500 m3 olan rakam 20 yıl sonra 980 m3 e gerileyecektir. Hidrologlara göre kişi başına yılda 1000 m3 ün altında su düşen ülkeler su fakiri ülkelerdir. Ortadoğu ülkelerine baktığımızda bugün İsrail’de kişi başına 300 m3, Filistin’de de 100 m3 su miktarı 2020 yılında İsrail’de 150 m3, Filistin’de 40 m3 olacaktır. Bu durum daha şimdiden bu ülkeler arasındaki çatışmanın başlıca nedenlerinden birisidir.

Türkiye üzerine her yıl ortalama 501 milyar m3 yağmur, kar ve dolu şeklinde yağış düşmektedir. Km2 ye düşen ortalama yağış miktarı 643 mm’dir. Bazı kurak dönemlerde bu oran yarı yarıya azalabilmektedir. Ayrıca bu yağış ülke genelinde de dengeli dağılmaz. Örneğin Rize’ye ortalama 2000 mm yağış düşerken, Güneydoğu Anadolu Bölgemize 300 mm, Bafra Ovası’na 700 mm civarında düşmektedir. Toplam düşen yağışın 186 milyar m3’ü akışa geçmekte, bunun ancak 95 milyar m3’ü tutulup içme, kullanma, sulama, sanayi ve hidroelektrik santrallerinde enerji üretmek amacıyla kullanılmaktadır. Türkiye yüzölçümünün % 20’si sulanabilir arazidir. Bu alan tam olarak sulandığında ihtiyacımız olan su miktarı 102 milyar m3’tür. Nüfusumuzun da yakın gelecekte 90 milyona çıkacağı düşünüldüğünde ihtiyacımız olan su miktarı 112,8 milyar m3 olacaktır.  Hâlbuki normal yağışlı bir yılda ülkemize düşen yağış içinde bizim kullanabileceğimiz miktar 95 milyar m3 olduğu hatırlanırsa Türkiye su zengini değil, su fakiri bir ülkedir.

Ülke geneline baktığımızda bugün mevcut su kaynaklarımız; bir yandan kuraklık ve çölleşme gibi doğal nedenlerle, diğer yandan da yanlış arazi kullanımı, bilinçsiz gübreleme, kimyasal ilaçlar, evsel ve endüstriyel katı ve sıvı atıkların arıtılmadan akarsulara verilmesi, vb. beşeri ve ekonomik nedenlerle kirletilmesi sonucu büyük tehdit altındadır. Bütün küçük ve büyük şehirlerimizin içinden ve çevresinden geçen akarsularımız kirlenmiş, göllerimizin doğal özellikleri bozulmuş, bütün bunların sonucunda da bırakın büyük şehirleri, orta ve küçük şehirlerimiz, hatta belde ve köylerimizde bile yakındaki doğal kaynak suları yerine çok uzaklardan getirilen pet şişe suları içilir olmuştur. Bu durum su zengini gibi görünen ülkemizin su kaynaklarının ne hale geldiğinin veya getirildiğinin en önemli göstergelerinden birisidir. Maalesef bugün köy, kasaba ve şehirlerimizin içinden veya yakınından geçen akarsularımız bu yerleşmeler ve onların yöneticileri tarafından en ucuz yoldan çöplerin dökülebileceği veya kanalizasyonun verilebileceği sahalar olarak algılanmaktadır. Hâlbuki tam tersine, su kaynaklarımız bugün ve gelecekteki hayat damarlarımız olarak algılanmalı ve korunmalıdır.

Bugün büyük şehirlerimizin çevrelerindeki su kaynakları kullanılmış, hizmete alınmış veya kirletilmiş bulunduğundan, artan nüfus veya şehirlerin alansal olarak büyümesi nedeniyle, çok uzaklardan daha büyük maliyetlerle su temini yoluna gidilmektedir. Bu da evlerde kullandığımız suyun maliyetini arttırmakta, temiz ve sağlıklı bir hayatın vazgeçilmez unsuru olan su, tasarruf edilmesi gereken bir araç durumuna düşmektedir. Temizlik imandandır sözünün bugünkü karşılığı bizi; temizlik su ile olur, su para ile satın alınır, temizlik eşittir paradır, o halde; az temizlik: az su: az atık su gideri: az masraf: aile bütçesine az da olsa bir katkı,  şeklinde özetlenebilecek garip bir mantığa götürmektedir.

Şu da unutulmamalıdır ki Türkiye’nin köy ve kasabalarının büyük çoğunluğunda su henüz musluktan akmamaktadır. Başta İç ve Doğu bölgelerimiz olmak üzere su, bırakın çeşmeleri, kuyulardan ve o da son derece sağlıksız şartlarda temin edilmektedir. Milyonlarca insanımız taşıma suyla yemek pişirmekte veya temizlik yapmaktadır.

Bu özellikleriyle ülkemiz, bir yandan kişi başına düşen potansiyel su miktarı açısından zengin görünürken, diğer yandan ise kişi başına gerçekte tükettiği su miktarı ile geri kalmış ülkeler arasında yer almaktadır.

Şehir ve kasabalarımıza verilen sular kaliteli olmadığından hazır içme suları (pet şişeler) bırakın kentleri, köylerimize kadar girmiştir. Bu durum, su zengini gibi görünen ülkemizin su kaynaklarının ne hale geldiğinin en büyük göstergesidir. Her ne kadar sürekli olarak köy, kasaba ve şehirlerimizin içinden veya yakınından geçen akarsularımız bu yerleşmeler için, çöplerin döküldüğü veya kanalizasyonun verildiği sahalar olmaktan çıkarılmalı, bu akarsulara bugün ve gelecekteki hayat damarlarımız olarak bakılmalıdır desek de bu konuda çok yol aldığımız söylenemez.

Ayrıca bahsetmek gerekir ki, Türkiye’nin mevcut sulanabilir topraklarının büyük kısmı henüz sulu tarıma açılmamıştır. GAP Projesi devam etmekte, Konya Ovası’nın büyük kısmı henüz sudan yoksun bulunmaktadır. Özellikle Konya Ovasında sulama suyuna olan talep yeraltı su depolarının bilinçsizce boşaltılmasına sebep olmuş, bu da  obrukların sayısını artmasına ve çiftçilerin güvenli tarım yapmasına engel bir durum yaratmıştır. Samsun ili sınırları içindeki iki büyük projeden Bafra ve Çarşamba ovalarının sulanması ile ilgili projeler de henüz tam olarak hayata geçirilememiştir. Ülkemizde artan nüfusu beslemek için birim alandan daha fazla verim elde edebilmek amacıyla gelecekte sulama suyuna daha da fazla talep olacaktır. Bazı ayların beklenenden daha kurak geçmesi veya bazen uzun yıllar süren kuraklıklar tarımda güvenilirliği ortadan kaldırmakta, bu durum sulama projelerinin hayata geçirilmesini ve sulama suyuna olan ihtiyacı arttırmaktadır.

ÖRNEK BİR ARAŞTIRMA; KARADENİZ BÖLGESİ’NDE DURUM

Tarafımızdan  “Orta ve Doğu Karadeniz Kıyı Kentleri Temiz Su Kaynaklarının Arz –Talep Dengesi ve Bunu Etkileyen Faktörler”  başlığı altında 2005 yılında bir araştırma gerçekleştirilmiştir. Bu araştırmada, Orta ve Doğu Karadeniz kıyı kentlerinin mevcut ve gelecek yıllar içinde ihtiyaç duyacakları temiz ve güvenilir içme suyu kaynaklarının arz ve talebi üzerine coğrafî bir analiz yapılmış, koruma-kullanma dengesi içinde geleceğe yönelik önerilerde bulunulmuştur.

Araştırma; Samsun, Ordu, Giresun, Trabzon, Rize ve Artvin illerinin Karadeniz sahili boyunca uzanan ve çoğu yerde birbirinin devamı olacak şekilde birleşmiş durumda bulunan, nüfusu 10.000’in üzerinde toplam 30 il ve ilçe merkezini kapsamıştır.  Söz konusu sahada kentsel nüfus son 10 yıllık dönemde yıllık  %0 32 artışla 1.223.000’den 1.598.000’e çıkmıştır. Bu artış %0 16 seviyesinde olan Türkiye’deki genel nüfus artışının yaklaşık iki katıdır. Mevcut temiz ve güvenilir su kaynaklarının arzında yaşanan problemlere karşılık, artan nüfusla birlikte su talebi de çoğalmakta, bu durum gelecekle ilgili acil plânlar yapılması için aşağıda ana hatları belirtilen hususların yeniden gözden geçirilmesi mecburiyetini doğurduğu sonucuna varılmıştır. Bunlar; 

- Araştırma sahasının büyük kısmında mevcut akarsular yüksek bir eğimde denize dik olarak akmakta, bu durum akarsular üzerine baraj yapımını engelleyerek su sorununun kalıcı ve uzun vadeli çözümünü engellemektedir.

- Sahildeki birçok kent için akarsular ve bunların geçtikleri dere yatakları çevresi katı atık depolama sahası olarak kullanılmakta, bu durum yer altı su kalitesine de zarar vermektedir.

- Kıyı kesimini iç kısımlara bağlayan yollar genellikle ırmak yataklarını takip etmekte, bu durum gerek bazı turistik tesislerin, gerekse çevredeki dağınık yerleşmelerin zamanla yol boylarına toplanmasına neden olmakta, bunlardan kaynaklanan katı ve sıvı atıklarla akarsular ayrıca kirlenmektedir.

- Son yıllarda turizmin gelişmesine bağlı olarak yaylalar sahası giderek daha fazla nüfus çekmekte, kontrolsüz gelişen bu durum ise akarsu ve çevre kirliliğinin 2000 m’ler seviyesine kadar çıkmasına, denize ulaşan suların daha kaynağından itibaren kirlenmesine neden olmaktadır.

- Şehir ve kasabalar büyük çoğunlukla bu akarsuların denize ulaştıkları yerlerde kurulmuşlardır. Bu durum akarsuların meydana getirdiği taşkın ve sel felaketleri sırasında kentlerin mevcut altyapıları ile birlikte su temin ve dağıtım sistemlerinin de bozulmasına neden olmaktadır.

- Kıyı kentlerinin bir kısmı temiz su ihtiyaçlarını bu akarsu yatakları üzerinde açtıkları sondaj kuyularından temin etmekte, bu sistem ise kaliteli su sağlamamaktadır. Çünkü kıyıya yakın yerlerde yapılan sondajlarda deniz suyu da bu sisteme sızmakta, bu da su kalitesini düşürmektedir.

- Yukarıda bahsedilen nedenlerle hemen yakınlarındaki akarsulardan içme ve kullanma suyunu temin edemeyen belediyelerin bir kısmı çevrelerindeki kaynak sularına yönelmektedirler. Fakat kaynak sularının dağınık olarak bulunması, mevsimler itibariyle istikrarlı olmamaları, bölgenin heyelanlı yapısı nedeniyle bu suları taşıyan boru hatlarının sık sık tahrip olması vb. nedenlerle burada da bir istikrar ve güvenilirlik yoktur.

Nemli iklim ve sık bir akarsu ağına sahip olmasına rağmen, Orta ve Doğu Karadeniz kıyı kentleri, bütün bunların sonucu olarak günümüzde sık sık su kesintilerine gitmek zorunda kalmakta, halkına yeterli ve temiz su verememekte, daha bugünden insanların bir kısmını hazır su tüketmeye mecbur bırakmaktadır. Bu problem daha da büyümeden çözüme kavuşturulmalı, bunun için bölgede yer alan akarsuların her biri için ayrı ayrı havza yönetim planları hazırlanmalı ve bunlar bir an önce hayata geçirilmelidir. Araştırmada bunun ne kadar gerekli olduğu sayısal ve görsel verilerle ortaya konulmuştur.

SONUÇ

Mümkün olan en kısa sürede, en etkili yaygın ve örgün eğitim ve öğretim yöntem ve kurumları ile en yakınımızda bulunanlardan başlayarak ülkemizdeki ve bölgemizdeki su kaynaklarımızın önemi iyi anlaşılmalı, mevcut kaynakların akım ve yeterlilikleri, istikrarlı olup olmadıkları iyi araştırılmalı, içme ve sulama suyu olarak kullanılabilecek kaynaklarımız amaçlarına uygun olarak tasnif edilmeli, en son teknikler kullanılarak en ucuz ve en bol şekilde bu su kaynakları insanlarımızın hizmetine sunulmalıdır. Devlet - vatandaş işbirliği ile su kaynaklarımıza teknolojik olarak hakim olunmalı, istenildiği zaman istenildiği yerde, istenilen miktarda onlardan yararlanılabilecek duruma gelinmelidir.

21. Yüzyıl’a suya hâkim olamamış, onu kontrolü altına alamamış ve gerektiğinde (mutfakta, banyoda, tuvalette, lavaboda) arzu edilen miktarda suyu akıtamamış bir ülke ve millet olarak girmek hiç de gurur verici bir şey değildir.

22 Mart Dünya Su Günü vesilesiyle tekrar etmek isteriz ki;

- TÜRKİYE’DE SU KAYNAKLARI İNSAFSIZCA KİRLETİLMEKTEDİR

- SU KAYNAKLARININ KORUNMASI VE SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞİNİN SAĞLANMASI ARTIK ÇOK DAHA ÖNEMLİ HALE GELMİŞTİR.

- DOĞAL SU KAYNAKLARIMIZ HIZLA ULUSAL (VE ONLAR ÜZERİNDEN DE ULUSLARARASI) ŞİRKETLERİN ELİNE GEÇMEKTEDİR.

- VATANIN SADECE TOPRAĞI DEĞİL, SUYU DA KUTSALDIR.

- KÖYLERİMİZ VE KENTLERİMİZ KENDİLERİNE TEMİZ OLARAK ULAŞAN AKARSULARIN YİNE TEMİZ OLARAK YOLLARINA DEVAM ETMELERİ İÇİN HER TÜRLÜ TEDBİRİ ALMAK ZORUNDADIR.

- KAYMAKAMLIKLAR MUHTARLARI BİLGİLENDİRMELİ VE SORUMLU TUTMALIDIR.

-  AKARSULARIMIZ ÇÖPLÜK DEĞİLDİR, OLMAMALIDIR DA.

- ÖZELLİKLE KARADENİZ KIYI KENTLERİNİN GERİSİNDE HİÇ BİR KİRLETİCİ UNSUR OLMAMASINA RAĞMEN YAYLALARDAN DOĞAN AKARSULARIN DENİZ KIYISINA ULAŞTIKLARINDA NASIL OLUP DA KİRLENMİŞ OLDUKLARINA HALKIMIZ VE YETKİLİ KİŞİLER MUTLAKA DÖNÜP BİR BAKMALIDIR.

- TÜRKİYE SU ZENGİNİ DEĞİLDİR, ÜLKEMİZİN BÜYÜK KISMINDA SU HENÜZ MUSLUKTAN AKMAMAKTADIR.

- SU KONUSUNDA EĞİTİM SEFERBERLİĞİ BAŞLATILMALIDIR.

- SULARIMIZ EN DEĞERLİ DOĞAL KAYNAKLARIMIZDIR.

- DİLİMİZDEN DÜŞÜRMEDİĞİMİZ ÇEVRE SORUNLARI MESELESİ ASLINDA, OZON TABAKASININ KUTUPLAR ÜZERİNDE İNCELMESİ KADAR BİZE UZAK, FAKAT KÖY VEYA KASABAMIZIN İÇİNDEN GEÇEN KİRLENMİŞ AKARSULAR KADAR BİZE YAKIN BİR KONUDUR.

- SULARIMIZA SAHİP ÇIKALIM.

Prof. Dr. Cevdet Yılmaz - 19 Mayıs Üniversitesi

Dünya Su Günü UNESCO
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER