Çamaşıra Düşman, Lekelere Dost (Iı)
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Çamaşıra Düşman, Lekelere Dost (Iı)
15.04.2018 10:00:00

 

Çamaşıra Düşman, Lekelere Dost (Iı)

Nedir, nereden çıkmıştır Müslümanlık iddiamız? Müslümanlıkta iddialılık, iddiacılık veya bunlara benzer şeyler var mı, olabilir mi? “Ben gelmedim davi içün” diyen Yunus Emre’ye mi kulak verelim; yoksa hangi sebeplerle komünist olduysam, aynı sebeplerle Müslüman oldum diyen İsmet Özel’i hesabın içine katmamız mı lâzım? “Aldanma ki, şair sözü elbette yalandır” deyip işin içinden sıyrılmak belki en doğrusudur. Müslümanlıkta nelerin olup olmadığını bize gösterecek bir mehaza sahip miyiz; yoksa her şeyin aydınlığa kavuşması akl-ı selim yoluyla, yolunda mı mümkün? Dünyada ömür süren milyonlarca insanın sözünün şu olduğuna kanaat getirmekten daha kolay bir şey olduğunu sanmam: İddiam filan yok, Müslümanım, o kadar.

Oysa iddia ile Türklük arasında kopmaz bir irtibat var. Yerküre üzerinde Türk topraklarıdır sadece devlet idaresinin din gerçeğinin her fırsatta istismarı çoğu zaman suiistimali suretiyle müessir kılındığı yerler. Bu sebeple de Türk topraklarında her çağda akla ziyan hallere duçar olunmuş ve ne zaman millî hayat sözüne müracaata gerek duyulduysa bu ihtiyaç içinden çıkılmaz çetin meselelerle işba haline getirilmiştir. Bu meselelerin en çetini millî hayatla ilgili eşhasın güttüğü Müslümanlık iddiasında odaklanır. Bu iddianın onları Müslüman kılıp kılmadığı hepimizin meselesidir. Eğer millî hayat sözüne müracaata gerek varsa… Niçin bu söze gerek duyulsun? Hristiyanların 1973 üncü senesine kadar Türkiye Cumhuriyeti millî hayat denilince cumhuriyet ilânını zaruret addeden ahvali kast eder dirayetteydi.

Cumhuriyet idaresi dirayet sahibi idi, olmak zorunda bırakılmıştı. Verilen İstiklâl Harbi idare şeklinin meşrutî monarşi değil de cumhuriyet olmasına yol açınca bu yolu despotizm dışında bir şeyin açık tutamayacağına herkes kanaat getirmişti. Bayramların dinî ve millî olmak üzere iki çeşidi oluşundan kafa karışıklığının hangi seviyede bulunduğunu fark edebiliriz. Devlet idaresi dinî bayramları terk edilmiş yapıdan kalma addediyor ve onları cumhuriyet düşüncesi doğrultusunda yeniden şekillendiriyordu. Ramazan Bayramı denilmez Şeker Bayramı denirdi. Üstelik bu bayramda saygı değer evlerin çikolata yanında likör ikram etmek gibi bir uygulama sergilemesi âdet haline getirilmişti. Tayyare biletiyle koçbaşı tasviri birbirini tamamlayan iki şeydi. Çünkü Türk Hava Kurumu’nun gelir kaynakları arasında Kurban Bayramı merkezî yeri işgal ediyordu.

1923’ten 1960’a kadar 37 yıl boyunca millî bayram denilince şu tarihler akla gelirdi: 29 Ekim, 23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos. Millîliği cumhuriyet idaresinin dirayeti haricinde akla getirme deliliğine hiç kimse tevessül etmezdi. Millet hayatına delilik yukarıda anılan tarihlere 27 Mayıs’ın ilâvesiyle doğdu. Türk topraklarında artık ne millî olanın, ne da dinî olanın tarifi üzerinde iki insanı anlaştırabilir, uzlaştırabilirdiniz. Anlaşmazlık, uzlaşmazlık günden güne derinleşerek bizi bugüne getirdi. Bu gün hangi gün ve biz kimiz? Cumhuriyet idaresi Türkeli’nde sözü geçen mevkiini işgale heveslenen “yerli” zevat ile Türk milletini tarihten tard edip Türk vatanını haritadan silmek isteyen ecnebilerin uzlaşma sahası biçimine mebni vücut buldu. Bu uzlaşmağa itiraz Türk milletinin işine gelecek bir şey değildi. Zira millet olarak karşımızda daha işe yarar bir çözüm bırakılmamıştı. “Ya istiklâl, ya ölüm” demek tercihin sıfırla bir arasında yapıldığının beyanı demekti. Mesele birin tercihinin birliğin tercihi anlamına gelip gelmeyeceği meselesiydi. Halen o mesele içindeyiz. Bir mesele içinde bulunmağa biganeyiz ve mevcudiyetimizin şuurunda değiliz. Kendimizde değiliz.   

İçine düştüğümüz meseleden çıkamadık; ama o meseleyi kavramakla takındığımız tavra mahsus, giderek o tavra matuf ortamdan üzerimizde en ufak bir iz bırakmamacasına çıktık. Bu çıkış yüzlerdeki nura mal oldu. Suratlardan İstiklâl Harbi vermişlikten menkul Türk olmanın nuru silindi. Bugün Türkiye’de çeşidi, türü ne olursa olsun sevgiyi ve saygıyı hak etmeyen kimseler yaşıyor. Ben de onlardan biri miyim? Hiç şüpheniz olmasın, elbette onlardan biriyim. Onların haricinde bir öbeği temsil etme hevesim de yok. Üstelik ben onlardan biraz daha fazlayım. Fazlalığım gösterilmeğe kalkılacak olurlarsa bu kimselerin sevgi ve saygısından irkilerek kaçışımdan belli olmalı. Bu neden böyle? Millet olarak geldiğimiz yer, durduğumuz yer, gideceğimiz yer… Hayatımıza işimize geldiğince bir anlam mı uydurmalı, yoksa hayatta bir mânâ olup olmadığına mı bakmalıyız? Ne demeğe geldi, ne demeğe geliyor, ne demeğe gelecek “bi(r) avuç tos(z), bi otobos (bir otobüs)?

İsmet Özel,

http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/

 

Müslümanlık Türklük
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert