Fikrî Bir Değişim Sürecinde Cemil Meriç
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Fikrî Bir Değişim Sürecinde Cemil Meriç
16.06.2020 16:53:00

 

Fikrî Bir Değişim Sürecinde Cemil Meriç

Hakikat bir düzey meselesidir dostum; üstüne çıkarsan sır olursun, altta kalırsan yalan.

Cemil Meriç üzerine yazmak dikkat gerektiren bir şey. Onun için tetikte durmak gerek. Biz de bu dikkati elimizden geldiğince sarf etmeğe çalışacağız. 'Kelimeleri tarif etmeden girişilecek her tartışma kısır kalmağa mahkûm.'(Jurnal, 24. 7. 1974) der Cemil Meriç. Onun, kelimelere ve kavramlara göstermiş olduğu titizliği hesaba katarsak, kelimeleri ve kavramları kullanmakta elden geldiğince iktisadi davranmamız gerek. Bu bağlamda düşünen ve yazan bir kişinin fikrî takibi için inkişaftan bahsediyorsak eğer, dönmenin yanlış bir tabir olduğunu peşinen kabul etmemiz gerekiyor. Türk Dil Kurumu'nun sözlüğünde değişmek kavramı dönmek kavramından daha radikal bir anlam alanına oturuyor. Lakin dönmek bir fikir üzerine bina edildiğinde, o fikrin kendi anlamı dahilinde bir rötuşlama faaliyeti gibi görüneceğinden, bir fikirden diğerine taşınma noktasında istenilen maksat hasıl olmuyor. Dönmek aslında dönüşüm geçirmeyi işaret ettiğinden dolayı kavram olarak daha ziyade, derece farklılığını imliyor. Bu durumda bir insanın fikren farklılaştığını ifade etmek için dönüşme ifadesinin yerine değişme ibaresini kullanmak daha yerinde olur düşüncesindeyim. Çünkü değişmek, bir tür kendini yenilemek, düşünce olarak bir tür başkalaşım çabasıdır. Lakin şurası bilinmeli ki, biz burada bir fikrî değişimden söz ediyoruz; yoksa bizatihi insanın değişimi, Kafka'nın romanındaki kahramanın böcek haline gelmesinden başka bir şey olmaz.  Dolayısıyla değişmek, fikri minval üzre bir düşünceyi, kapı dışarı etmekle beraber, insanın halihazırdaki durumunu yeniden inşa etme girişimi olarak değerlendirebileceğimiz bir olgu. Bizim burada ele aldığımız değişme kavramı, varlığın asli doğasına yönelik bir faaliyet olmanın yerine, varoluşun kendini kurma alanına ait bir çabadır. Sağlıklı bir değişimin ancak bu kalıplar içinde gerçekleşebileceğini psikolojik açıdan da bilmekteyiz.

Değişimin sınırları eğer varlığın asli doğasını tehdit edebilecek bir mahiyette tezahür ediyorsa, bunun adı değişimden ziyade hastalanmak olacaktır. Fıtrata yönelik her türlü tadilatın insan bünyesine getirisi, tahribattan başka bir şey değildir. Beyin yıkama, şartlı refleks gibi güdülemelerin sonunda ulaşılan şey, zihinsel doğamızla ilgili olmasına rağmen -insanın bünyesinde bir derece farklılaşmasını değil bir mahiyet yıkımını ifade ettiğinden- insanı insanlığından çıkarır. Değişimin genetik olanından bahsetmemizin konumuzla herhangi bir ilgisi olmadığından dolayı da, onun üzerinde durmayacağız. Değişim direkt olarak insanın kendine yapıp ettiğiyle ilgili olduğu zaman bir değere sahip olur. Yoksa dışarıdan yapılan herhangi bir müdahale, onun (insanın) karakteriyle oynamak olacağından, söz konusu varlığı kendi olmaklığının dışına itecektir. Bizim burada Cemil Meriç üzerinden tartışma konusu ettiğimiz şey; fikir bazında, kendi elindeliğiyle varılan tercihli bir değişim olacaktır. Ve bunun adı fikren değişimden başka bir şey değildir.

Cemil Meriç, Çerkezlerin, Arapların, Türklerin, Kürtlerin, Ermenilerin, Müslümanların ve Rumların birlikte yaşadığı farklı bir muhitin çocuğudur. O zamanki ismiyle Sancak olan bu bölge, Birinci Genel Harbin sonunda Fransızların egemenliği altında 1938'e kadar gelmiş, ondan sonra bir yıl kadar bağımsız bir cumhuriyetle idare edilmiş ve 1939'da Türkiye'ye dahil edilmiş olan Hatay ilinden başka bir yer değildir. Bu şartlar altında 1916 doğumlu olan yazarımız sıkıntılı, içine kapalı bir çocukluk devresi geçirmiştir.  Doğum tarihi muhteliftir. Kendisini dinleyelim; "… Doğduğum tarih bile kesin olarak belli değil. Babamın Kur'an kapağına kaydettiği doğum tarihi: 1332, Kanunuevvel 12. Meydan-Larousse 1911 gibi yanlış bir rakam veriyor." (Bu ülke, İletişim, İstanbul, 1985, s. 24) Muhayyel bir doğum tarihi; insana kaybolma hissi veren bir belirsizlik. Mutlaklıkların yaşı olan bu dönemde belirsizliğin o kaypak sınırlarında dolaşmak, yaşça  küçük ama hummalı  bir ruh için elbette ki büyük bir yıkım olacaktır. Cemil Meriç'in bu durumu ne zaman öğrendiği hakkında bir bilgimiz yok ama, onun gibi bir mizacın hangi yaşta olursa olsun bundan etkilenmediğini düşünmek de safdillik olur. Sözü edilen bu tarih, birinci genel savaşın tarihidir ve bu tarih, getirdiği bütün olumsuz şartlarla, yazarımızın birebir tanışmasına vesile olacaktır.

Tarih ve aile, zaman ve mekana benziyor burada, ikisi de olumsuz, ikisi de yazarımızı kendi içine fırlatıyor: "…12 Aralık'ta doğan çocuk itilmiş kakılmış, düşman bir dünyada dostsuz büyümüş. Daima başka, daima yabancı… Hasta bir gurur, pencerelerini dış dünyaya kapayan bir ruh…" (a.g.y., s. 24) Hatay bağımsız bir cumhuriyet olmakla kalmaz, birçok etnik ve kültürel farklılıkların yaşandığı bir yerdir de aynı zamanda. Yazarımız bu tip bir yapıyı benimsemekte zorlanır ama kendi içini kanata kanata da olsa söz konusu bu durumu içselleştirmekte gecikmez: "…Babam hep çatık kaşlı, annem hep mızmız. Kasabanın çocukları hep korkunç. Bol bol dayak yiyor, hep hakarete uğruyorum. Şikayet edeceğim kimse yok. Mektep bahçesinde çocuklar oynuyor. Ben yine yalnızım ve yabancıyım, yabancı yani düşman. Dilim başka ve gözlüklerim var… Kendimden utanıyorum." (a.g.y., s. 24-25) Ailesine, arkadaşlarına ve çevresine karşı hep bir tedirginlik yaşayan bu genç, söz konusu süreçte silahlarını kitaplara kaçmakla kuşanan biri haline gelmektedir. Dışarı dünyasını güçlendiremeyen genç adam, bütün hırçınlıklarını kendi iç dünyasına yönelterek, oradan aldığı kuvvetle dış dünyaya karşı bir mukavemet oluşturur. Veya kendisini bu şekilde daha iyi ve daha özgün ifade edebileceğine inanır. Pazıları güçlü değildir, küçük bir kasaba çocuğu olduğundan şehirli -kent soylu- çocuklarıyla aynı dili paylaş(a)maz; gözlerinde sorun vardır ve muhtemelen takmış olduğu gözlüklerden dolayı kendisiyle alay ediliyor veya daha ileri gidilerek fiziki bir şiddete dahi maruz kalabiliyordu. İşte tam da bu durum, ilk etapta onun içe kapanmasını sağlamış olsa bile, söz konusu bu içe kapanış, daha güçlü bir dışavurumu gerektiren abanmadan başka bir şey değildir. Evet, Cemil Meriç kendi içine abanan birisidir. Fakat her abanmada olduğu gibi bu abanışın da değişik tezahürleri vardır. Kendine, soyut ve somut dostlar arar Meriç, dostlarına vefalı düşmanlarına karşı ise çetindir. Dışarıya kapalı olanların psikolojisi, birbirini karşıdan gören bir yapıya sahip olduğundan bu kişi ya tam anlamıyla sözüne güvenilir, mert biri veya kaypak ve yalancı olacaktır. Meriç bu durumda birinci şıkkı tercih etmiştir. Yani güvenilir ve merttir. Hatta bu açık sözlülüğünü kendi hayatının üzerine sergilemekten bile çekinmez. Başkalarının söylemekte zorlandıkları şeyleri o bir çırpıda söyleyiverir. Örneğin solcu olduğunu söylediği zamanlarda, solun kalelerine, sağcı olduğunda ise, sağın o basmakalıp anlayışına saldırmaktan geri durmaz: "Nazım'ı da o yıllarda… okudum, anlamadım ve sevmedim. On dokuzunda putperesttir insan. Kozasını yırtmak ister. Kanatlarını tutuşturacak bir alev arar pervane. Nâzım yeniydi ve her yeni gibi düşmanları vardı, dostları vardı. 936'da ben çocuktum, o devdi. Nâzım bir davanın kanatlarında yükseldi, şairi mitoslaştıran uğradığı zulümler oldu." (Jurnal a.g.y., s. 32) Diğer taraftan sağ da nasibini almaktan geri kalmaz: "Türkçülüğüm de teorikti, bedbaht bir nazariyeydi Türkçülük, kökü yoktu, zaten Sancak'ta Türk yok gibiydi, Arap çoktu…" (a.g.y., s. 33) Onun sağa da, sola da meyli hep bir hakkaniyet üzerinden olmuştur. Doğruluğun haricinde fanatikleşebileceği her hangi bir durum yoktur. Doğruluğun ve hakkın. Cemil Meriç'in tercihlerinde önemli yeri var bu iki kavramın ve Meriç, onlara bile konu başlıkları altında bakar. Dolayısıyla bir konu başlığı altında yüceltilen bir kişi veya kavram diğer bir konu başlığı altında hakkaniyet ölçüsünde yerilebilir. Bu da onun kendisine duymuş olduğu özsaygıdan ileri geliyor sanırım.

"On sekiz yaş… tecessüsün yıldızlara yelken açtığı çağdır, fetih ve macera çağı…" (a.g.y., s. 31) Okuma ve yazmayla çok küçük yaşlarda tanışan Meriç, gençlik yıllarına kadar epeyce bir kitap yalayıp yutmuştur. Yeni dünyalar keşfeden bu genç tecessüs, fikirleriyle birlikte kendisini de bu pek de tanımadığı coğrafyanın kucağına atmıştır. Bu yeni dünyaya Buchner ile ayağını basan Meriç'in bu bağlamda ilk etkilendiği kitap yine aynı yazarın 'Madde ve Kuvvet'i' olmuştur. Bütün hiddetiyle kızdığı, bütün mevzileriyle küstüğü bu dünyadan, ateizmin o tunçtan hisarına göç ediyordu Meriç. Lakin, her göçün arkada bıraktığı onulmaz bir acı, dayanılmaz bir hasret vardır. Terk etmek, sanıldığı kadar kolay bir şey değildir ve tarih boyunca da hiç olmamıştır. Göç eden her insanın arkasına baktığında hep kanayan bir yeri, bir hatırası vardır. Ama gençken bütün bunlara pek aldırmaz insan; yaşlandığı zaman ise bunları itiraf etmekten çekinir. Meriç ise henüz gençtir: "…Marx'ın 'Kapital'ini de o sıralarda okudum, yalnız birinci cildini. Zaten Marx'ı okudum diyenlerden hemen hepsi sadece 'Kapital'in birinci cildini okumuşlardır…. Hakikat bir tepenin arkasında sanırdım, 'Kapital'i okuyunca bütün sırlar çözülecek. Belki birçok sırlar çözülür 'Kapital'i okuyunca. Ama 'Kapital' nasıl okunur? Dilini bilmediğim bir dünya. Her bahis sokaklarını tanımadığım bir şehir, haritam yok. Nereye gidiyorsun? Ve nihayet dünya 'Kapital'le bitmiyor." (Jurnal, a.g.y., s. 32) Evet ne dünya Kapital'le bitiyordu ne de Meriç'in serüveni. Genç ve serazat bir zeka olan düşünürümüz, hakikat adına kapı kapı dolaşan bir dilenci gibidir. O, kendi gövdesinden teoriye kaçan birisi değildir sadece, düşüncesinin peşinden gövdesini sürüklemeyi de deneyen bir namus heykelidir. Zaten ona göre düşüncenin bir namusu varsa o da düşünceyi ete kemiğe büründürmekten başka bir şey değildir ve bir düşünce adamı sevilecekse eğer, mutlaka bir aksiyonu temsil etmeli veya bir aksiyon tarafından temsil edilmelidir. Bu da en basitinden insanda bir aidiyet duygusu uyandırır.

Evet, aidiyet duygusu; siz ondan ne kadar kaçarsanız kaçın hiçbir zaman peşinizi bırakacak bir duygu değildir. Kendinizden kaçmayı deneseniz bile o sizi bir başka benliğinizde yine bulacaktır. Çünkü en basitinden bile olsa, insan tanım gereği bir sabiteye ihtiyaç duyar. Kendi ayağını bir sabiteye dayamak, kendini bir yere işaretlemek insan için bir güvenlik şemsiyesi altına girmektir. İtilmişlik, kakılmışlık duygusu yaşadığı hissiyatıyla Meriç, kendi toplumunun hissi ve fikri dünyasından kaçarken, onun karşısında tepkisel bir konumda da olsa başka bir ideolojiyle karşı duruş sahibi olmuştur: "Bin bir ümitle koşulan İstanbul. Gerçeğin soğuk çehresi ve kâbusa dönen şovenizm rüyası. Nâzım'la tanışma, Kerim Sadi. Sefalet ve kahharî bir hezimete benzeyen dönüş. İskenderun Sancağı ve alışılmamış bir hürriyet havası. Putları kırılan göçmen çocuğu yeni bir put bulmuştur: Sosyalizm. Tercüme kaleminde reis muavinliği. Ve istemeyerek kabul edilen nahiye müdürlüğü. Sonra değişen dünya, telefonla işine son veriliş. Köy öğretmenliği. Ve bir nisan sabahı evinin aranışı. Nezaret. Hapishane (1939).

Mahkemede Marksist olduğunu haykırdığı zaman tek işçinin elini sıkmış değildi. Sadece namuslu olmak, 'korktuğu için sustu' dedirtmemek istiyordu. Zaten yaşanılmaz bir dünyada idi artık, cinsî buhran, ruhî buhran… en küçük bir pırıltı yoktu hayatında. Bir sığınaktı Marksizm, bir kaçıştı, bir yaşama gerekçesiydi, belki de inanıyordu Marksizme. Eziliyordu ve ezilenlerin yanındaydı… Kitaplardan tanımıştı sosyalizmi. Ne kadar anlamıştı, anlayabilir miydi? Sınıf kavgası yoktu Hatay'da, çünkü sınıf şuuru yoktu. Marksizm, gerçekten meçhûle, yani rüyaya kaçıştı. İnsanları seviyordu. Ama sığındığı her kale insanlardan biraz daha uzaklaştırıyordu onu." (Mağaradakiler, s.320. a.g.y., s. 35)

Haddini aşan şey zıddına dönerdi. Bu gerilim hattında ne kadar yürüyebilirdi Meriç, nereye kadar uzayabilirdi? Küsmek ve kızmak, evet bütün bunlar Cemil Meriç'e göre şeylerdi. Ama kızgınlık ve küskünlük bir yere kadardı çünkü bir yerden sonra uygun şartlar altında her şey tatlıya bağlanabilirdi. Çünkü asıl geri dönüşsüz olan yer, kayıtsız kalmanın ülkesidir. Lakin Meriç, kayıtsız kalmayı kaypaklık olarak niteleyen bir yapıya sahipti. Dolayısıyla o, dosttu veya düşmandı, ilgisiz kalmayı beceremeyen bir karakteri vardı. Üstelik düşünmek; bir devamlılık, sürekli yolda olma haliydi. İnsanın kendisini bir tercihte mutlaklaştırması, genel ilkelerin haricinde hiçbir işe yaramazdı. Elbette bir sabite gerekliydi. Ama bu sabite Mevlana'nın da dediği gibi bir ayağı merkeze basan fakat diğer ayağıyla bütün bir âlemi keşfe çıkacak olan pergel metaforuyla sembolize edilebilirdi ancak.

Bir başka endişesi daha vardı Meriç'in; o, kendi toplumunun aydını olmak istiyordu. Evet içinde yaşadığı toplum onu ifade etmiyordu; o, kalabalıklardan farklıydı. Kucağında doğmuş olduğu cemiyetle arasındaki farklılıkları izale etmenin en önemli şartı, içinde bulunduğu topluma kendini kabul ettirmekten geçiyordu. Bir yeniyi öğretebilmenin biricik şartıysa, o yeninin uzantılarını geçmişte aramaktan başka bir şey değildi elbet.

Şimdi Meriç'i dinleyelim: "İnsanı cemiyet yaratır. Hangi cemiyet? İnsan cemiyetle tam bir uyum halinde olduğu zaman tarihi yoktur; doğar, yaşar, ölür. Tarihi yaratan, fertle kalabalık arasındaki anlaşmazlık… Fert cemiyetle kaynaştığı zaman tarihi yoktur… Her büyük adam, kucağında yaşadığı cemiyetin üvey evladıdır." (a.g.y., s. 35-36)

Meriç, bir hayali gerçekleştirmek ister, içinde gerçeklerin cirit attığı bir hayali. Gölgeyi, varlık haline dönüştürmek her ölümlünün işi değil elbette. Ama o yılmaz, okur, araştırır, inşa etmek için konuşur, çalışır ve bir çok çaba gösterir uzun yıllar boyunca. Gayret gösterdiği şeylerin bir çoğu gerçekleşmez; kaderin bazılarına bahşettiği şeyin, kendine lütfetmediğini görür zaman içinde. Evet bütün bunları görür ama o çok sevdiği Paris'i bir türlü göremez. Otuz sekiz yaşında gözleri kör olmuştur. Bu olay hem küstürür hem de hırçınlaştırır onu. Küskünlüğünün sınırları intihar etme düşüncesine, hırçınlığının sınırı ise Allah'a siteme kadar varır: "Korkak olduğum için intihar edemedim" der bir yerde, bir başka yerde ise, "Kelimeler dünyasının sultanı olmak, zindanımda, hayır fildişi kulemde, san'atın ve düşüncenin gökdelenlerini inşa etmek… Kader buna imkan vermedi. Nemezis'in parmakları gözüme uzandı." diye serzenişlerde bulunur. İnsan değişik zamanlarda varlığa ait bütün değer hükümlerinin birden bire kaybolduğunu hisseder. Bu hissediş her ne kadar insanın çoklu iç doğasından kaynaklanmış olsa da, ilk etkenin dışarıdan geldiği âşikâr olan bir şeydir. Gözleri kördü; basılacak hâle gelmiş kitaplarına yayınevleri iltifat etmiyordu; kendisinden düşük kıratta olanların anlı şanlı birer adam haline geldiğini bildiğinden birdenbire yıkılmış biri haline gelebiliyordu: "Bazen bir kuyuya benziyor hayat; kör, pis, zehirli bir kuyuya. Boğuluyorum, ölüme koşacak mecalim kalmıyor, kimseyi görmüyor gözüm. Sevdiklerim yabancılaşıyor. Kitaplar tuğla oluveriyor birden. Dostlarımın sesini tanımıyorum. Varlığım bir tele asılıyor. Bir kabus bu, bir hastalık. Gözlerimi kaybettikten sonra bu kuyuya sık sık düştüm… İstediğini yapamamak, sakatlığımdan doğan bir acz… Acıları dev aynasında büyüten rezil bir hassasiyetim var… Aczime tahammül edemiyorum…" (jurnal. A.g.y., s. 43)

Antik Yunan'dan Kadim Hint Edebiyatı'na oradan İslamiyet'e kadar bütün inanç ve düşünce burçlarında dolaşan bu engin tecessüs, yıllar sonra birden nerede olduğunu sorgulamaya başlar; ona bu sorgulamayı ilham eden bir üniversite öğrencisidir ama o, zaten düşüncelerinin sorgulama sınırına varmış olgun bir entelektüeldi. Aslen pasaport çıkarılmış, sınırın ucuna varılmış geriye sadece son bir adım kalmıştı. İşte o son adımı Cemil Meriç'te işaretleyen o üniversite öğrencisi olmuştu. O artık insanına dışarıdan bakan birisi değil, ona kulak veren, onun dertlerini dinleyen, onun sevinçlerine ortak olan biri olmak istiyordu. Peki ama nasıl, tabi ki onu uyandırarak, onu içeriden sarsarak, ona görmediklerini göstererek olacaktı bütün bu yapmak istedikleri. O artık, milliyetçi, muhafazakâr bir renge bürünmüş olmakla birlikte kendi toplumunun bir aydınıydı. Bu bir nevi trajik olandan da çıkışın resmiydi; çünkü, artık yabancı olan kendi insanı değildi: "Konya yolculuklarımda (1966-67) ilk defa başkası ile temas ettim. Başkası, yani kendi insanım. Kaderin karşıma çıkardığı geç üniversiteli 'sen bizden değilsin' dedi. Sen bizden değilsin. Evet, ben onlardan değildim. Ama onlar kimdi? Uçurumun kenarında uyanıyordum. Demek boşuna çile çekmiş, boşuna yorulmuştum. Bu hüküm hakikatin ta kendisiydi." (a.g.y., s. 49)

Bir hikmetin peşinden kıta Avrupa'sına, bir ışığın peşinden Ganj kıyılarına ve bir hakikatin peşinden Hira'ya kadar gitmekte bir beis görmeyen yazarımız, en son bin yıllık evine döner ve orada kendisinin Hz. Muhammed'e sevgili olduğunu anlar. Evet epeyce bir süre geçmiş olmasına rağmen bunu anlamanın vermiş olduğu tatlı bir huzuru her zaman içinin derinliklerinde hissedecektir.  Artık düşüncesinin, fikrinin, aklının yanında gönlüyle, imanıyla gören birisidir o. Allah bir çift gözü esirgemiştir ondan ama, onların yerine bütün boyutların görünmesini kolayca sağlayacak olan bir çok melekeyi de bolca bahşetmiştir. Salt kavga için kavga adamı olanlardan değildir; onun mücadelesi bir ışığa kavuşmak, insanları bir nebze olsun ferahlatmaktı: "Ben Lenin'den çok Gandi'ye yakınım. Ama bu belki de kavganın dışında olduğumdan." (Mektuplar, 8. 4. 1967)  Neyin kavgası beynin kaslarıyla dövüşen biriyle sokaklarda birbirine kurşun sıkanın kavgası aynı kavga mı? "Aydının görevi, karanlıkları aydınlatmak." (Kırk Ambar, s. 454) O da karanlıkları aydınlatmanın peşine tam bir ömür vakfetti: "1984'te 'Işık Doğudan Gelir'i yayımlar, 'Böylece büyük abideye, birkaç sütun, birkaç oda daha' eklenir. Lamia Hanım yine sağ koludur Cemil Meriç'in ama Cemil Meriç'in sıhhati karısının ölümünden sonra ağır bir darbe yemiştir. 84 yılının bahar aylarında sol ayağında hafif bir sürtme başlar. Dr. Necla Erk, bunun bir fırtınanın öncü rüzgarı olduğunu söyler ve Cemil Meriç'i 'tek özgürlüğüm' dediği sigarayı içmekten men eder." (Ümit Meriç Yazan. Cemil Meriç, Türk Büyükleri 144. Kültür Bakanlığı ANKARA 1993.  s. 137)

Evet, 1984'te yıllardır hummalı bir şekilde çalışan beyin artık kanamaya başlar. Ağustosun bir pazartesi günü sol tarafına inme iner. Cemil Meriç artık felç olmuştur. Hayatının bundan sonraki safhasında yataktan kalkamaz. Artık bütünüyle teslim olmuştur. Büyük bir tevekkülle karşılar bu olan biteni ve sadece hamdeder. Gözlerini kaybettiğinde hırçınlaşan dev, hareket kabiliyetini kaybettiğinde birden sükunet bulur. Apansız bütün âlemlerin sırrı ona açılmış gibidir. Hakikati yakalamıştır artık. Sırrı elde ettikten sonra fani bir bedenin ne önemi vardır. Cemil Meriç, son günlerinde sayıklamaya başlamıştır artık; kızı Ümit Hanım'a göre bu sözlerin içinden açık olarak anlaşılan kelimeler 'Allah' ve 'Muhammed' kelimeleridir. Cemil Meriç 12 haziran günü çileli yolculuğunu sona erdirmiştir. Türk dilinin son yüzyıllardaki bu en kudretli kalemi kızının şehadetine göre dünyaya gözlerini bir mümin olarak kapamıştır. Zaten en önemlisi son nefes değil midir? Cemil Meriç yaşarken, her ne kadar kendinin Araf'ta olduğunu ifade etmiş olsa bile, onun kul hakkını gasp ettiğine dair elimizde bir bulgu yoktur. Dolayısıyla Allah ile kul arasındaki hasar ve kusur sadece Allah'ın katındadır ve başka kimseyi de ilgilendirmez. Allah mutlak bağışlayıcıdır. Biz ondan razı idik. Allah da razı olsun. Dilerim nur içinde yatıyorsundur üstadım…

Şair Mimar Mustafa KARAOSMANOĞLU

Mustafa KARAOSMANOĞLU
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER