Herkesin Sığınağı Anadolu’dur
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Herkesin Sığınağı Anadolu’dur
23.07.2017 10:00:00

 

Herkesin Sığınağı Anadolu’dur

Göç, Türkiye Cumhuriyeti’yle yaşıt, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihiyle ilerleyen bir kavram. Anadolu’dan Balkanlara gidenler, dünyanın bütün coğrafyalarına dağılıp, sonrasında yine bu geniş coğrafyadan Anadolu topraklarına sığınanlar neredeyse 18., 19. ve 20. yüzyılın bütün hikayesini oluşturuyor.

Suriye Savaşının ardından sınırları dolduran yüzbinlerce Suriyeliyle beraber, bu aşina olduğumuz sorunla yeniden karşılaştık. Peki, bu kadar eski bir sorunla karşılaşınca nasıl bir yol haritası izlememiz gerektiğini biliyor muyuz? Geçen haftalarda çıkan haberlere bakınca, sanki ilk kez böyle bir durumla karşılaşıyormuşuz zannedilse de, Türkiye ve Osmanlı tarihi için ensarlık eski bir görev, sık sık tekrarlayan bir sınav.

Türkiye’nin tarihi, kuruluşu, dönüşümü üzerine verdiği eserlerle bilinen Prof. Dr. Kemal Karpat, cumhuriyetin kurucu güçleri arasında nüfus hareketlerini sayarken, bunun tarihsel geçmişini de “Türkiye’de Toplumsal Dönüşüm” kitabında açıklıkla ortaya koyuyor:

“Türkiye ve selefi Osmanlı Devleti başlangıcından beri yoğun nüfus hareketlerine maruz kalmıştır. Aslında, Türkiye ve Osmanlı Devleti tarihinin bir göç tarihi olduğu öne sürülebilir. On beşinci yüzyıldan on yedinci yüzyıla kadar Osmanlı hükümeti yeni fethedilmiş topraklar üzerinde koloni oluşturmak, toprağı işlemek ve vergi gelirlerini arttırmak amacıyla aşiretleri Balkanlar ve Anadolu’ya yerleştirdi. Osmanlı Devleti on sekizinci yüzyılda, özellikle Rusya ve Avusturya’ya ve on dokuzuncu yüzyılda yeni oluşmuş Balkan devletlerine toprak kaybetmeye başlayınca, büyük sayıda Müslüman ve Türk modern Türkiye’nin elinde bulunan topraklara göç edip yerleşti. 1783 ila 1913 arasında Türklerden ve Müslümanlardan oluşan yaklaşık 6 milyon insan Osmanlı Devleti sınırları içinde göç etti ya da göç etmeye zorlandı. Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923’te kuruluşundan sonra, ya nüfus mübadelesi anlaşmaları sonucu ya da mülteci veya göçmen olarak 1,5 milyon civarında ek insan Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya ve Romanya’dan Türkiye’ye geldi. İyi düzenlenmiş yerleşim planları, hatta uygun idari örgütlerden mahrum olmakla birlikte, Türkiye yine de kendini yerleştirme ve karşılıklı yardımlaşma suretiyle bu yoğun mülteci ve göçmen akınının emmeyi başardı. Akrabalık ve dinsel bağlar, dilsel ve kültürel benzerlikler, ortak tarih ve cemaat duygusu, gönüllü yardım sorumluluğu dışardan gelenlerin özümsenmesini kolaylaştırmada etkin oldu.”

Prof. Dr. Karpat, Türkiye’de 1950’ye kadar göçmenlerin hatırı sayılır bir bölümünün Kırım ve Balkanlardan gelenler olduğunu belirtiyor, bunların mülteci ve sürgünlerden oluştuğunu ekliyor.

Camilerdeki muhacirlerden, sahildeki Suriyelilere

Bayramda medyada bir açıklama yer aldı. Açıklamanın sahibi Büyükçekmece Belediye Başkanı Hasan Akgün, “sığınmacıların tutumunu eleştiriyor” ve şöyle diyordu:

“Bazı Suriyeli mülteci kardeşlerimizin, Türkiye Cumhuriyeti’nin değerlerine, Türk insanının değerlerine ters düşecek hareketlerde bulunması ve bu hareketlerini eylem şekline dönüştürmesi kabul edilebilecek bir durum değildir. Ülkemizde yaşayan tüm mültecileri misafirimiz olarak kabul ediyoruz. Bizim misafir olarak kabul ettiğimiz bu insanlarında misafir kültürüyle davranmalarını da kendilerinden bekliyoruz. Bu bizim en doğal hakkımızdır. Bu insanlar Türk insanının kültürel ve insani değerlerine saygı duyduğu müddetçe her iki tarafta huzurlu yaşamaya devam edecektir. Aksi takdirde yaşanabilecek huzursuzluklarda en büyük zararı mülteci kardeşlerimiz görecektir. Çünkü toplumumuz onlara karşı hoşgörüsünü kaybedecektir. Bunu dikkate alarak Suriyeli kardeşlerimiz Büyükçekmece sahilinde ve özellikle haftasonları yaşanan etik olmayan davranışların bir an önce bitirilmesi ve misafirlerimizin ev sahibine saygı duyarak hayatlarını idame ettirmelerini bekliyoruz.”

Açıklamadan dört gün sonra Sakarya’da öldürülen hamile Emani Al Rahmun ile 11 aylık oğlu Halaf Al Rahmun’un öldürülmesi haberi geçti. Toplumda bu kamplaşma oluşurken, tarihe bakalım.

Yazar Münevver Ayaşlı Balkan Harbi sonrasında İstanbul’a sığınıp yaşamaya çalışanları Dersaadet kitabında anlatıyor:

“Bir taraftan hasta ve bozgun halinde askerler, diğer taraftan evlad-ı fatihan, panik halinde, öküz arabaları ve yaya olarak bir bohça, bir de küçük evlatçıkları, tatlı ve güzel, sarı saçlı, mavi gözlü Rumeli çocukları İstanbul’a hicret ediyorlardı. Payitahtta yer kalmamıştı. Gelen birçok muhaciri Selâtin camilerine yerleştirmişlerdi.”

Balkanlar göçünden gelenlerin durumunu anlatan tarihçi H. Yıldırım Ağanoğlu bu sürecin gönüllü olmadığını, yaşanan katliam, baskı ve zulmün ardından insanların geldiğini hatırlatıyor:

“1 milyon 250 bin insan hayatını kaybetti ve 1 buçuk milyon kadar da göçmen nüfus oldu. Balkan Harbi’yse, bu sefer sadece göçle değil tüm toprak kaybıyla neticelendiği için 600 bin insan can kaybına uğradı, 400 bin kadar muhacir de Anadolu’ya geldi. Bu rakamın çok yüksek olmasının da sebebi bulundukları kasabalarda da öldürülmüş olması. Göç o kadar acı bir süreç ki, insanlar hatıralarında dışarda bırakmak istiyor.”

Ağanoğlu’nun sözlerini 1927’de yapılan nüfus sayımı da destekliyor. Türkiye’de sayılan 13 milyon nüfusun yarıdan fazlası Balkanlar, Kafkasya ve Kırım göçmeni.

Kafkasya’dan gelip 93 Harbinde şehit olanlar

Kafkasya’dan gelen göç dalgası da Osmanlı’nın karşılaştığı en büyük nüfus değişimlerinin başında geliyor.

İki milyondan fazla Kafkasyalının Osmanlı topraklarına geldiğini biliniyor. Osmanlı Devleti’nin mali olarak sıkıntılı bir dönemden geçtiği zamanda gelen bu milyonlarca insan, bu yeni topraklarda yeni yerlere yerleştirildiler.

Trabzon’daki Rusya Konsolosu Moşnin şöyle yazıyordu:

“Sürgün başladığından beri Trabzon ve çevresine getirilen göçmen sayısı 247.000 kişiye varmıştır. Bunlardan 19.000’i yaşamını yolda yitirmişti. Şu anda kamplarda 63.290 kişi kalmıştır.”

Yine o dönemde gazeteler 60 bin göçmenin açık havada veya şehrin sokaklarında yatıp kalktığını haber veriyor.

Kafkas halklarının dil sorunu da entegrasyonun önündeki önemli bir engeldi. Çerkesler, homojen gruplar olarak yerleştirildikleri Batı Anadolu ve Orta Anadolu’da fazla sorun yaşamadılar. Daha sonra Çerkeslerin bir bölümü Suriye, Filistin ve Ürdün’e kaydırıldı. Askerlik işlerinden uzun bir süre muaf tutulmalarına rağmen Çerkeslerin önemli bir kısmı,  93 Harbi olarak da bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı çıktığında gönüllü olarak cepheye gitti.

Cumhuriyet’ten Osmanlı’ya göçmen mirası

Bu göçler yalnızca Osmanlıyla sınırlı değil. Türkiye de bu mirası devraldı. Cumhuriyetin ilk yıllarında gerçekleşen mübadele dışında, yine savaş ve kötüleşen koşullar yüzünden denklerini toparlayıp Türkiye’ye gelenlerin sayısı hiç de az değil.

Eski Sovyetler Birliği’ni oluşturan cumhuriyetlerde dağınık halde yaşayan Ahıska Türkleri, Bulgaristan’da yaşayan Türkler ve Irak Savaşı’ndan Peşmergeler bu yüzyılın göç dalgaları.

Türkiye’ye gelmek isteyenlerden en zor durumda bulunanları Bakanlar Kurulu tarafından belirlenen sayıyla başlamak üzere geçici iskân merkezlerine yerleştirildi. Ahıska Türklerinin Türkiye’ye Kabulü ve İskânına Dair Kanun’a dayanarak 2015 yılında 677 aile iskânlı göçmen olarak kabul edildi. Türkistan’dan toplam 695 ailede 2.194 nüfus iskânlı, 214 ailede 684 nüfus serbest göçmen olarak, Afganistan’dan 1.006 ailede 4.163 nüfus iskânlı göçmen olarak gelmiş ve özellikle İç Anadolu, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da kırsal ve kentsel kesimde kendilerine yeni bir hayat kurdu.

Sosyolojik araştırmalar entegrasyon için ikinci nesilden sonraki kaynaşmanın büyük önem taşıdığını vurguluyor. Türkiye dokusu içinde kendine bir aidiyet kuran Arnavut, Boşnak, Adige, Abaza, Gürcü, Kıpçak, Oset kökenlilerse, bu araştırmaların ispatı.

Şimdi gündemde Suriyeli mülteciler var.

Suriyeliler göçmen mi, mülteci mi, sığınmacı mı?

Türkiye 1951 Cenevre Sözleşmesi’ne dayanarak sadece Avrupa ülkelerinden gelen kişilere mültecilik statüsü tanıyor. Avrupa’da meydana gelen olaylar dışındaki nedenlerle Türkiye’ye gelenler ancak başka bir ülkeye iltica başvurusu yapabiliyor, başvuruları sonuçlanana kadar Türkiye’de misafir ediliyorlar. Suriyeliler ise her ne kadar “mülteci” olarak konuşulsa da yasal olarak bu statüde değiller. Dolayısıyla Suriyeliler ile ilgili entegrasyonu meselesini konuşmadan önce, statülerini net olarak ortaya koymak gerekiyor.

İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde bu yeni göç dalgası üzerine çalışmalar yapan Doçent Dr. Yusuf Adıgüzel önce Suriyelilerin yasal olarak statüsünün belirlenmesi gerektiğini hatırlatıyor:

“Suriyeliler göçmen mi, mülteci mi, sığınmacı mı? Aslında bunların hiçbiri değil. Çünkü mültecilik, sığınmacılık ve göçmenlik, göçü kabul eden ülkenin, yeni gelenler ile “birlikte yaşamayı ve birlikte bir gelecek kurmayı” vadettiği kavramlar. Suriyelilerin statüsü ise “Geçici Koruma Altındaki Kişiler”. Yani biz Türkiye devleti ve toplumu olarak Suriyeliler ile “birlikte yaşamayı” yasal statü olarak dahi henüz kabul etmiş değiliz. Statüdeki bu geçicilik hem Türkiye, hem de Suriyeliler için toplumsal kabulü ve uyumu zorlaştıran hususların başında geliyor. Türkiye her ne kadar Suriyelilere mültecilere tanınan hakların birçoğunu vermiş olsa da, mevcut yasal düzenlemelere göre geçici koruma altında yaşayanların, 50 yıl dahi kalsalar vatandaş olamayacakları ortadadır. Oysaki mülteciler, belli bir süre sonra kendilerini kabul eden ülkenin vatandaşı olmakta ve göçmenler olarak o ülkenin vatandaşları ile eşit haklara sahip olabilmektedirler. Yani kısacası 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanununun 91’inci maddesine göre Geçici Koruma Altındaki Kişiler olarak tanımlanan Suriyelilere yeni bir yasal düzenleme yapılmadan vatandaşlık verilmesi mümkün görünmemektedir.”

Bundan sonra ne yaşanır, Suriyeliler entegre olur mu sorusuysa, Adıgüzel “5 yıl psikolojik sınır” diyerek cevap veriyor:

“Her birimiz şu anda yaşadığımız yere nereden geldiğimize tekrar bakalım. Biraz geniş düşünürsek, Gaziantep, Şanlıurfa veya Hatay’dan İstanbul’a gelenlerle, Halep’ten, Şamdan, Hama’dan gelenler arasında bir fark göremeyiz. Bu iki toplum 400 yıldan fazla birlikte yaşadı. Bir zorunluluktan kaynaklansa da bundan sonra da 3 milyon Suriyeli ile birlikte yaşayacağız. Şimdilik, kültür ve dil farklılığından kaynaklanan “uyum” sorunları yaşasak da, ikinci kuşaktan itibaren Suriyelileri toplumsal bünyeye entegre olmuş yeni bir Türkiye toplumu göreceğiz.

Her ne kadar “geçici” statüde görünseler de Suriye savaşının 6 yılı geride bırakması, Suriyelilerin 5 yıldan daha uzun süre Türkiye’de kalması artık kabul etsek de etmesek de bundan sonra birlikte yaşayacağımızı göstermektedir. 5 yıl psikolojik bir sınırdır. Bu kadar uzun bir süre başka bir ülkede yaşayanların yarısından fazlası gittikleri ülkede kalıcı hale gelmektedir. Türkiye’de doğan yüzbinlerce Suriyeli bebek var. Ayrıca 10 yaşında Türkiye’ye gelen çocuklar şu anda 16 yaşını doldurmuş durumda. 3 milyonu aşan Suriyelilerin yarısı 18 yaş altında ve neredeyse hayatlarının yarısını burada geçirdiler. 1 milyona yakın okul çağında çocuk var. Bu gerçekler ortadayken, devlet ve toplum olarak, bizim ellerimizde doğan ve büyüyen bu çocukları kendi çocuğumuz gibi görmek ve onlara güzel bir gelecek vadetmek zorundayız. Savaşlardan en fazla etkilenen kesim olan çocuklara, “vatansızlık” gibi ağır bir yükü yüklemeye hakkımız yok.

Suriyeliler burada bir gelecek görmeli

Artık “Türkiye’deki Suriyeliler” gibi bir gerçeğimiz var. Birlikte yaşamak zorunda olduğumuz nüfusun yüzde 4 gibi önemli bir kesimini oluşturan kocaman bir toplum var. Dolayısıyla vatandaşlık, üzerinde daha fazla konuşulması ve tartışılması gereken bir konu. Vatandaşlık alınmadan Türkiye’de onlarca mesleğin yapılamadığı herkesin malumudur. Özellikle doktor, mühendis, öğretmen, avukat gibi kalifiye kişilerin vatandaş olmadan çalışmaları neredeyse mümkün değildir. Böyle olunca kalifiye kişiler Avrupa’ya gitmekte, eğitimsiz kişiler Türkiye’de kalmaktadır. Belli şartları yerine getirenlere vatandaşlık yolunun açılması hem Türkiye, hem de Suriyeliler için en ideal yol olacaktır. Bu şartlar uzmanlar, akademisyenler, siyasiler tarafından sağduyulu bir biçimde tartışılmalıdır. Bu şartların ne olabileceğini düşünürsek, Türkiye’de doğmuş veya 5 yıldır Türkiye’de yaşayan, yasal olarak bir işte çalışan, vergisini veren, suça karışmamış, Türkçe öğrenmiş, Türk kültürüne bilen vb. gibi şartlar olabilir. Yani çok uzun süre bu ülkede yaşamasına rağmen, hala burada bir gelecek göremeyen insanları entegre etmek, uyum beklemek, dil ve kültürü öğrenmesini istemek çok gerçekçi olmayacaktır. Dolayısıyla kamuoyunu Suriyelilere vatandaşlık verilmesi konusunda ikna edebilmek için, medya ve siyasilerden başlayarak sözü olan herkesin bu ülkenin huzur ve barış içinde yaşayabilmesi için herkesin daha sorumlu ve duyarlı davranması gerekiyor.

Biz Türkiye olarak Osmanlı Devleti’nin son yüzyılından başlayarak milyonlarca göçmen kabul ettik. Her ne kadar daha önceki göçler “Türk etnik kökeni veya Türk kültürüne bağlı” olarak tanımlanan göçmen akınlarını kapsasa da, küreselleşen dünyada önemli bir aktör olmaya başlayan Türkiye’nin artık göçmen kabulü noktasında “etnik köken” şartını aşması gerekiyor. Bugün dünyanın gelişmiş ülkelerinin tamamının birer göçmen ülkesi olduğu bir gerçekliktir. Göçler iyi yönetildiğinde bir ülke için önemli bir güç ve potansiyel olabilir. Benim kanaatim Türkiye’nin devlet aklı da bu gücü kullanmayı ihmal etmeyecektir.

Ayça Örer

​Suriye Türkiye Kafkasya
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert