İçten Sesler Korosu
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
İçten Sesler Korosu
28.10.2018 11:00:00

 

İçten Sesler Korosu

Nereden başlayacağını düşünmektense “Başlamak iyidir.” diye düşünüp yazmaya başladı. Ne yazacağını düşündü. “Düşünmektense yazmak iyidir.” diye yazdı.

İyi olanla olmayanın mücadelesini veriyordu yüreği yıllardır. Evet, yürek de mücadele verir. Hatta belki en çok o mücadele eder hayatta kalmak için. Hayatta “iyi” kalmak için.

Sabah işe giderken, kucağında kundağına sarılı bebeği, avucunda elli kuruş, başında belki elli kuruş etmeyecek yemeni sarılı bir kadın gördü. Gördü çünkü ışıklar kırmızı yanmıştı. Işıklar kırmızı yanınca yol kenarındakilere yeşil yanardı. Çoluk çocuğa, hatta bebeklere de. Arabaların arasına girer, avuç açarlardı. Bebekler avuçlarını yumardı. Anneleri bir avucunda bebekleri, diğer avuçlarını açardı.

“Elli kuruş da ben versem, iyi eder miyim?” diye çarptı yüreği. Bazen yüreği iyiyi bilmiyordu, ya da iyiyi çarpmıyordu. Elli kuruş vermese, belki dilenmeyi bırakırlardı ailece. Elli kuruş kazanmasalar belki başka sonuçları olurdu kayıplarının. Elli kuruş versem, ne kaybederim? Elli kuruş avucuna girse, ne kazanır? Bunları düşünecek vakit yoktu aslında. Yeşil ışık yanarsa, onlar kırmızıda kalacaktı. Elinde kalan zamanla ne yapacağını düşünerek zaman harcamamalıydı. Elini cüzdanına attı. Hayır, cüzdanında bozukluk taşımazdı. Arabanın bozuklukla doldurduğu küçük oyuğuna attı elini. İki, üç, belki de beş bozukluk geldi eline. Kaçı kuruş, kaçı lira şimdi bunu hesap edecek zaman yoktu. Zaman, aslında yoktu. Hareket vardı. Işık, hareket etmek üzere olmalıydı, acele etmeliydi. Kadına baktı, kendisine bakmıyordu. Camı açtı. “Bakar mısın?” diye seslendi. Kadın bebeğine bakıyordu. “Sana sesleniyorum, bakar mısın?”. Baktı. O esnada kornalar çalmaya başladı. Kadın kalkacak oldu, ama ışığın rengi atmıştı, kalkıp kalkmamakta tereddüt etti. Trafiğin akışı başladı.

Yol boyunca hayıflanarak aldı mesafeyi. Ne vardı bu kadar tereddüt edecek? Zaman yoktu tereddüde, tereddüde yer yoktu bazı zamanlarda. Düşündü de tereddüt eden eli değil, yüreğiydi. Doğruyu vurmak isterdi yürek veya doğruyu bulmak. Ama doğrular da hareket hâlindeydi. Belki onun için doğruların aranmasından bahsedilirdi. Aransa bulunur muydu bilinmez ama meşhur sözde söylendiği gibi bulanlar da arayanlardı. Ya bulduktan sonra açılan yeni yollar?

Yollar bir insanın tüketemeyeceği kadar uzardı. İnsan, tüketemeyeceği kadar yol açardı. Bugün avucunu açmış bekleyenlere avucuyla uzanmıştı. Yol kısaydı. Zaman da. Avuçları birleştiremeyecek kadar kısa. İş yerine ulaştığında, arkadaşına olan biteni anlatacak kadar zaman vardı. Anlattı. “İyi ki zaman kısaymış.” dedi arkadaşı; “Dilencilerin zamanı çok uzun! Akşama kadar, dikecekleri yeni apartmanın demirine yetecek kadar parayı çıkarırlar nasılsa, merak etme!”

“Biraz insafsızsın.” dedi ona, “Kucağında bebeği vardı.”

“En tehlikeli türden.” dedi arkadaşı. “Hiç fark etmedin mi, dilencilerin kucağındaki bebekler hep uyur? Sence neden?”

“Bebek uyuyor muydu, bilmiyorum. Ama avucunu açmadığını fark ettim.” dedi.

Arkadaşı gülümsüyordu. Ona bir çırpıda, akşam haberlerine bakılırsa pek çok dilencinin dilendiği gibi görünmediğinden bahsetti. Ya da göründüğü gibi dilenmediğinden. Anlattığına göre, bazı dilenciler tek kolu veya tek bacağı olmayan ya da sakat olan zavallı insan görünümündeymiş. Üstü başı pek bir kirliymiş. Ayakkabıları delik deşikmiş. Ama zabıtanın geldiğini görünce, kaçarken ayakları sırtlarına erişmekteymiş. Hele bazı kadınlar, nasıl anne iseler, belki de anne değillermiş, bebeklere akşama kadar uyumasını sağlayan madde verirlermiş. Öyle ya bebeğin, dilencinin de olsa, ağlamanın yanında gülmeyi de bilmesi gerekmez miymiş? Uyumanın yanında uyanması da gerekli değil miymiş? “Uyan uyan!” diye bitirmişti arkadaşı sözlerini.

Ne tuhaf! Dilenciler de olduğu gibi görünmüyordu demek ki ya da göründüğü gibi olmuyorlardı. Eğer bu doğruysa onlarda riya ve gösteriş, yoksulluk riyası ve fakirlik gösterişine dönüşüyor olmalıydı. Muhtemelen en gösterişli fakir, günün en çok kazananı oluyordu. Riya orada boynun ve belin bükük, bedenin eğik duruşunda, elbiselerin yırtıklarında, ayakkabıların açıklıklarında, “Allah rızası için.” derken ses tonunun derinlere işleyecek vasfı kazanmasında aranmalıydı. Belli ki dilencilikte mertebe edinmek için öncelikle çok yoksul bir gönüllerinin olması gerekiyordu. Bebeklere de acımayacak kadar yoksul bir gönül! Ya da belki de gerekli olan, hırs açısından çok zengin bir gönüllerinin olmasıydı. Öyle bir zenginlik ki sonunda onları ev bark sahibi yapıyordu. Ev barka giden yol, nasıl gidiliyor? Nasılsa önemli değildi.

Mevlana ne kadar doğru söylüyordu. Ama zaten sorun da kimin olduğu gibi göründüğünü, kimin de göründüğü gibi olmadığını bilememekten kaynaklanıyordu. Bu durumda doğru ile eğri de karışıyordu. Doğrular eğriye evrilirken eğriler de doğruluyordu belki de.

Köşe yazısında bugün, sabah başından geçenleri ve iş yerinde arkadaşıyla aralarında geçen diyalogları yazdı. Nereden başlayacağını düşünmektense “Başlamak iyidir.” diye düşünüp yazmaya başlamıştı. Ne yazacağını düşündü. “Düşünmektense yazmak iyidir.” diye yazdı. “İçten Sesler Korosu” adını verdiği yazısını sorularla bitirdi:

Davranışlarımızın veya seçimlerimizin değerini belirleyen nedir o hâlde? Ne kadar çok doğru atmakta etrafta! Yürek nereye giderse doğru orada mı atar?

Dr. Hafsa Fidan Vidinli / Diyanet Dergisi

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert
Advert