İmam Şâfiî’yi Anlamak
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
İmam Şâfiî’yi Anlamak
13.11.2017 14:55:54

 

İmam Şâfiî’yi Anlamak

​Mezheb imamlarını tanımak, fıkıhtaki usûl ve sistemlerini araştırmak, fıkıh tarihini ve İslâm hukukunu öğrenmek demektir. Herhangi bir ilim tarihini incelemek, o ilmi kendisini inceleyip, öğrenmektir. Zira bu şekilde bir çaba, o ilmin esaslarının meydana gelişini, teşekkül etmesinde hangi merhalelerden geçtiğini bilinmesinde önem arz etmektedir. Bundan dolayıdır ki, imamların hayatını bilmekte fayda telakki etmekteyiz.

İmam Şafii’nin Hayatını İkiye Ayırmak

İmam Şâfiî’nin hayatına araştıranların da bildikleri gibi, imamın hayatını ikiye ayırmak mümkündür. Birinci dönem Hicaz ve Bağdad, ikinci dönem Mısır bölgesidir. İmamın ilmî şahsiyeti, bu bölgelerde şekillenmiş olduğu bilinmektedir.

Esasen fıkhının değişimi ve ilim tarihine damga vurduğu dönem Mısır’a hicretiyle olmuştur. Mısır’a gittikten sonra daha önceki görüşlerinin bir çoğundan dönmüş, hattâ kadim görüşlerinin rivayetini yasaklamış olduğu rivayet edilmektedir.

İmam Şâfiî, Hicrî 184 senesinde Bağdad’da yaptığı ilk seyahatten dönünceye kadar müstakil bir mezheb kurmayı düşünmemiş, hali hazırda hocası olarak kabul ettiği İmam Mâlik’in görüşlerini savunmuş ve onun talebesi olduğunu dile getirmiştir. Hattâ Medine fıkhını savunur, “Ehl-i Rey” ile münakaşa ederdi. İmam Bağdad’da İmam Muhammed eş- Şeybani’yle tanışmış ve kitaplarını inceleme fırsatı bulmuştur. Bu olgunlaşma ve tecrübeden sonra, İmam sanki: “Ehl-i Rey”in fıkhı ile “Ehl-i Hadis”in fıkhını birleştirmek, yeni bir ekol ve yeni bir düşünce ortaya koymak istemiştir. Hocası İmam Mâlik’in görüşlerini, bir öğrenci gözüyle değil, daha geniş açıdan bakarak tenkit etmiş, Irak âlimleriyle yaptığı münakaşalarda onların fıkhını öğrenmesine vesile olmuştur. Bunun içindir ki İmam Şâfiî, yeni bir düşünce ve yönelişe ihtiyaç duymuştur.

Mısır Dönemi

Mısır’da olduğu dönemlerde İmam Şâfiî, son derece gelişip olgunlaştı. Amelî bakımdan birçok şeyleri tecrübe etti. Bu yüzden yeni fikirler doğdu. Bundan başka Mısır'da, daha önce başka yerde görmediği şeyler gördü: Oranın örf ve âdetlerini, medeniyetini gördü. Tâbinin eserlerini tanıdı. Edindiği tecrübeler neticesinde, yaşadığı ülkenin kazandırdığı görüşlerin ışığı altında eski görüşlerini etüt etmeye başladı. Bu hava içinde, usûl hakkındaki risâlesini yeniden yazdı. Risâlesinden bazı kısımlardı ve yeni ilaveler yaptı. Fakat eskinin özüne dokunmadı. Fürua ait görüşlerini yeniden inceledi, bazılarından vazgeçti, yenilerini ileri sürdü. Böylece onun rücu ettiği eski görüşleri ve bulduğu yeni görüşleri oldu. Bazan eski ile yeni arasında tereddütte kalır, birinciden dönmeksizin her iki görüşü de zikreder.  Bu devir, “Şâfiî'nin gerçeği inceleme devridir” diyenlerde oldu.

İmam Şafii’nin Sünnet Düşüncesi

İmam Şâfiî’nin Sünnet’e bakışı, Mısır’da olgunluk seviyesine ulaşmış ve Sünnet hakkındaki hüccet düşüncesinin burada şekillendiğini öğreniyoruz. O, Sünnet’in hüccet oluşunu savunurken verdiği cevaplar, İslâm düşüncesine damga vurmuştur. Kısaca nakletmek gerekirse, günümüzde hadisler hakkında ulu orta konuşanların revaçta olduğu bu dönemde, bir kez daha hatırlatmak gerekirse, İmam’ın serdetmiş olduğu İmamlarımız ve fukahanın da kabul ettiği deliller kısaca şunladır:

1- Allah (c.c.) kendisine imanı, Rasullullah’a imanla birlikte zikretmiştir. O’na iman etmek, O’na kavillerinde, fiillerinde ve takririnde itaati gerektirir. Öyleyse Rasulullah’ın Sünneti’ne bu din kaynağı olarak itibar etmek gerekir.

Allah Teâlâ’nın şu ayetleri, bu görüşleri isbat eder:

“Allah'a ve ümmi peygamber olan Rasul’e iman edin. O da Allah'a ve O'nun sözlerine inanmaktadır. Ona iman edin ki hidayete ermiş olursunuz.” (A’râf, 7/158)

“Mü'minler o kimselerdir ki, Allah'a ve Resûlü'ne iman edenler, onunla birlikte toplu(mu ilgilendiren) bir iş üzerinde iken, O’ndan izin alıncaya kadar bırakıp gitmeyenlerdir.” (Nur, 24 /62)

Bu iki ayet-i kerime, Peygamber (s.a.s.)’e imanın İslâm’dan bir cüz olduğu aşikârdır.  Bu yukarıdaki ayetler delâlet eder ki, Peygamber (s.a.s.)’e tabi olmanın vücubu imanla birlikte zikrolunmaktadır. Böylece bu iki ayet-i kerimede ikinci hususa da dellet eder. Çünkü imanın semeresi, tabi olmaktır. Peygamber (s.a.s.)’e iman etmek farz olub da, O’nun kavillerine, fiillerine ve takrirlerine tabi olmak nasıl farz olmasın? Bu, asla makul olamaz. Bu iki hususta böylece sabit olunca netîce de sabit olur ki o da, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Sünneti’nin mutlaka hüccet olmasıdır.

2- Allah (c.c.) Kur’ân-ı Kerim'de, Hz. Peygamber (s.a.s) Kitabı ve hikmeti öğrettiğini beyan buyurur. O ayet-i kerimeler şunlardır:

“ Ya Rabb, içlerinden onlara, Senin ayetlerini okuyan, onlara Kitabı ve hikmeti öğreten, onları kötülükten arıtan bir Peygamber gönder. Aziz ve Hâkim olan ancak Sensin.” (Bakara, 2/129)

“Öyle ki size kendinizden, size ayetlerimizi okuyacak, sizi arındıracak, size Kitap ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi size bildirecek bir elçi gönderdik.” (Bakara, 2 /151)

“Andolsun ki Allah, mü'minlere, içlerinde kendilerinden onlara bir peygamber göndermekle lütufta bulunmuştur. (ki O) onlara ayetlerini okuyor, onları arındırıyor ve onlara Kitabı ve hikmeti öğretiyor. O’ndan önce ise onlar, apaçık bir sapıklık içindeydiler.” (Al-i İmran, 3/164)

Bu ayetlerde ifade edilen Kitab,  Kur’ân-ı Kerim’dir.  Hikmet ise, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Sünneti’dir. Ehl-i ilim bunu böyle tefsir etmiştir. Çünkü ayette Kur’ân zikrolunuyor, ardından da hikmet söyleniyor. Öyleyse hikmet, Kur’ân’dan başka ve fakat onun cinsinden bir şey olması gerekmekte. O takdirde, buradaki hikmet, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Sünnetidir, demekten başkası câiz olamaz.

İmam Şâfiî (rh.a.) bu mânâyı açıklamak ve desteklemek için diyor ki:

 “Zira hikmet, Allah'ın Kitabı’yla yan yana zikrolunmuştur. Allah Teâlâ, Rasulüne itaati farz etti ve O’nun emrine uymağı insanlara mecburî kıldı. İtaat edilmesi ancak Allah'ın Kitabı ve sonra da  Rasülünün Sünneti olmak lazım gelir. Çünkü yukarıda anlattığımız gibi, Allah Teâlâ, Rasulüne imanı, kendisine imanla birlikte zikretmiştir. Peygamberin Sünneti, Allah (c.c.)’nin Kitabında murad ettiği mânâyı beyân etmektedir. Bu hassa da, ammeye de delildir. Sonra ayette hikmeti, Kitabın ardı sıra getirmiş, hikmeti ona tabi kılmıştır. Rasulünden başka, halktan hiçbirine böyle bir şey nasib etmemiştir.”

3- Allah (c.c.), Rasulüne itaati ve tabi olmayı mü’minlere farz kıldı. İtaat edilmesi farz olan bir kimsenin sözleri de, itaat edenler tarafından tutulması gerekir. Onlara karşı gelen asî olur. Bu itibarla Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Sünneti, bu parlak şeriatta hüccet ve delil olur. Birinci delil şudur: Allah (c.c.) Kur’ân-ı Kerim’de, kendisine itaati beyân ettikten sonra ardı sıra Resulüne itaati emretmektedir. Peygambere isyan, Allah’a isyan addolunmuştur.

Kur’ân-ı Kerim’de, bu konudaki ayetlerden bir kısmı şunlardır:

“Allah ve Resulü bir iş hakkında hüküm verdikten sonra, mü’min erkeğe ve mü’min kadına işlerinde artık muhayyerlik yapmak olmaz. Kim Allah'a ve Peygamberine karşı gelirse, şüphesiz ki apaçık bir sapıklığa sapmış olar.” (Ahzab, 33 /36)

“Ey iman edenler, Allaha itaat edin, Rasul’e itaat edin ve sizden buyruk sahibi olanlara itaat edin. Eğer bir şey hakkında ihtilafa düşüp çekişirseniz, Allaha ve âhiret gününe inanmışsanız, onun hallini Allaha ve Peygambere bırakın. Bu, hayırlı ve netice itibariyle en güzel olur.” (Nisa, 4/59)

“Allah'a ve Peygamberine kim itaat ederse, işte onlar, Allahın nimetine eriştirdiği Peygamberler, sıddıklar (doğrular), şehidler ve salihler beraberdirler. Onlar ne iyi arkadaştırlar.” (Nisa, 4/69)

“Peygambere itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa, 4/80)

“Hayır, Rabbına andolsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip, sonra haklarında senin verdiğin hükümden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kendilerini verip teslim olmadıkça tam inanmış olmazlar.” (Nisa, 4 /65)

4- Allah Teâlâ, aralarında hüküm vermesi için Peygamberi çağırmalarını, kendi aralarında birbirlerini çağırmaları gibi tutmamaktadır. Peygambere muhalefet etmeği, diğer insanlara başkalarına muhalefet etmek gibi kılmamıştır. Belki Peygamberin hükmüne muhalefet eden müslüman olmaz. Böyle olunca Peygamberin hükümleri ve sözleri, uyulması gereken Sünnet’tir, tutulması gereken hüccettir.

Birinci konu, şu ayetlerle sabittir:

“Rasul’ün çağırmasını, kendi aranızda kiminizin kimini çağırması gibi saymayın. Allah, sizden bir diğerinizi siper ederek kaçanları gerçekten bilir. Böylece O’nun emrine aykırı davrananlar, kendilerine bir fitnenin isâbet etmesinden veya onlara acı bir azabın çarpmasından sakınsınlar.” (Nur, 24/63)

“Aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Rasulüne çağrıldıkları zaman, onlardan bir grup yüz çevirir. Eğer hak lehlerinde ise, ona boyun eğerek gelirler. Bunların kalplerinde hastalık mı var? Yoksa kuşkuya mı kapı? Hayır, onlar zalim kimselerdir. Aralarında hükmetmesi için, Allah'a ve elçisine çağrıldıkları zaman mü'min olanların sözü: İşittik ve itaat ettik, demeleridir. İşte felâha kavuşanlar bunlardır. Kim Allah'a ve Rasûlü'ne itaat ederse ve Allah'tan korkup ondan sakınırsa, işte kurtuluşa ve mutluluğa erenler bunlardır.” (Nur, 24 /48-52)

 Allah (c.c.), insanlara öğretiyor ki: Aralarında hüküm vermek üzere Peygamber’i çağırmaları, Allah’ın hükmüne çağırmak demektir. Aralarında hüküm veren Hz. Peygamber’dir, Allah’ın Rasulü’dür. Rasulullah’ın hükmüne teslim olmak, Allah’ın farz kılmış olduğu hükme teslim olmak demektir. Rasulullah’ın hükmü, Allahın hükmü demek olur. Bunların hepsi mutlaka Rasululah’ın Sünneti’nin şeriat olduğunu gösterir.

5- Allah (c.c.) Peygamberine, risâletini tebliğ etmesini, şeriatı beyân eylemesini, vahyine tâbi olmasını emretmiştir. Yine Allah (c.c.), Rasulünün tebliğ ettiğini, şeriatını beyân ettiğini, vahyine tabi olduğunu haber vermiştir. Tebliğ, onlara Kur’ân’ı okumakla ve okutmakla Hz. Peygamberin beyânıyla olmuştur. Öyle olunca şeriat, Kur’ân ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sözleri olur. Çünkü insanlara tebliğ ettikleri bunlardır.

Vahye tâbi olması budur. Şu ayetlerde, tâbi olmak murad olunmuştur:

 “Rabbinden sana vahyedilene uy. Ondan başka ilah yoktur. Ve müşriklerden yüz çevir.” (En’âm, 6/106)

“Sonra seni de bu emirden bir şeriat üzerine kıldık, öyleyse sen ona uy ve bilmeyenlerin hevâ (istek ve tutku)larına uyma.” (Casiye, 45/18)

Rasulullah (s.a.s.)’in tebliğ etmesi emri şu ayettedir:

“Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer (bu görevini) yapmayacak olursan, onun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz Allah, kâfir olan bir topluluğu hidayete erdirmez.” (Maide, 5/67)

Allah Rasulüne vahyettiklerine tabi olmasını ve onları tebliğ etmesini şu ayetle emretmiştir:

“Böylece sana emrimizden bir ruh vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Ancak Biz onu bir nur kıldık; onunla kullarımızdan dilediklerimizi hidayete erdiririz. Şüphesiz sen, dosdoğru olan bir yola yöneltip iletiyorsun.” (Şura, 42 /52)

“Eğer Allah'ın fazlı ve rahmeti senin üzerinde olmasaydı, onlardan bir grup, seni de saptırmak için tasarı kurmuştu. Oysa onlar, ancak kendi nefislerini saptırırlar ve sana hiç bir şeyle zarar veremezler. Allah, sana Kitabı ve hikmeti indirdi ve sana bilmediklerini öğretti. Allah'ın üzerinizdeki fazlı çok büyüktür.” (Nisa, 4/113)

Bu ayet-i kerimeler ve yukarıda geçenler gösteriyor ki Hz. Peygamber, kendiliğinden bir şey söylemezdi. O, Rabbinin şeriatını tebliğ etti. Onun için şöyle diyebildi: “Allah’ın size emrettiklerinden hiçbir şey bırakmadım, onu size buyurdum. Allah’ın sizi nehyettiklerinden hiçbir şey bırakmadım, o yasağı size duyurdum.”

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sözleri ve sair Sünnetleri, Allah’ın buyruklarını ve yasaklarını beyân edici olunca, onu hüccet edinmek, Allah’ın buyurduklarını bilmek için bir ışık tutmak, mü’minlerin üzerinde bir haktır.

Sonuç

Yukarıda kısada olsa, İmam Şâfiî (rh.a.)’in Sünnet’in delil oluşu hakkındaki Kur’ân’dan çıkarmış olduğu delillerden bahsetmeye çalıştık.

Günümüzde hadisler hakkında bu denli ulu orta konuşulduğu bir ortamda, İmam Şâfiî (rh.a.) özel sayısını yapmış olmak, önemli bir görev olarak telakki ediyoruz. Bundan sonraki özel sayılarımızda, diğer iki imamız İmam Mâlik b. Enes (rh.a.) ve İmam Ahmed b. Hanbel (rh.a.)’i de inşallah, özel sayılarımızda okuyucularımıza sunmayı Rabbimiz Allah, bizlere nasip eylesin.

Selâm ve duâ ile…

İlhami PINAR

*Vuslat Dergisi Genel Yayın Yönetmeni 

(Vuslat Dergisi, Sayı: 197)

​İmam Şafii Mısır Vuslat Dergisi İlhami Pınar
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert