Advert
İnsanlığın Kanayan Yarası İntihar ve Şiddet!
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
İnsanlığın Kanayan Yarası İntihar ve Şiddet!
09.01.2020 11:55:48

 

İnsanlığın Kanayan Yarası İntihar ve Şiddet!

Canlı ya da canlılık deyince akla gelen ilk amaç; varlığını sürdürmektir.

Bu amaçla da kendisi için doğması muhtemel olumsuz olan şartları değiştirebilmek için, sürekli olarak gelişimsel özelliklerine göre elinden gelen tüm çabayı göstermektedir. Bunun altında yatan temel güç, o canlının  “yaşama isteğidir”.

Bu istek,    onun hazır bulunuşluk düzeyine göre, biri kaçma diğeri ise mücadele olmak üzere iki tür eylem zinciri şeklinde yaşam aktarılmaktadır.  Özellikle de tüm gelişimsel özellikleri ve potansiyel açıdan canlılar âleminin en üst basamağında yer alan insanın yaşama isteği olarak kaçma ya da mücadele yönünde ortaya çıkan eylemler zinciri, diğer canlıların davranışlarına göre oldukça karmaşık ve komplike bir yapı arz etmektedir.  Bu nedenle tutum ve davranışlarımızı bir etmenle açıklamak adeta imkânsızdır.  

Üzülerek belirtmek istiyorum ki, büyük bir çoğunluğun, kendi yetkinlik düzeyini dikkate almadan insan davranışlarını analiz etmeye kalkması;   yanlış ve eksik bilgilerin yayılmasının yanında, uygun çözüm yollarının bulunmasını da güçleştirmektedir. Bir de yapılan bu açıklamalar, tek bir nedene dayandırıldığında; iş, içinden çıkılmaz bir hal almaktadır. Ülke olarak bu durumu, insanı ve toplumu ilgilendiren hemen hemen her alanda ve her konuda acımasızca yaşamaktayız. Özellikle insanlık tarihinin her döneminde görülen,   gün geçtikçe artan ve önemli bir toplumsal sorun olarak karşımıza çıkan intihar olgusu ile ilgili açıklamaları, bilimsel anlamda değerlendirdiğimizde ne denli bir açmaz içinde olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz. Maalesef bazıları kendi anlayış ve ideolojik saplantılarını temel alarak, intiharın sorumluluğunu birilerine ya da bir yerlere yüklemek için intihar vakaların açıklamalarda bulunmaya çalışmaktalar. Bilimsellikten tamamen uzak olan böylesi bir yaklaşım, birilerini zor duruma sokmak, bir kazanç elde etmek amacıyla yapılırsa; doğması muhtemel sonuçların, nedenli vahim olabileceğini de sizlerin takdirine bırakıyorum.  

İNSAN YAŞAMA HAKKINDAN VAZ GEÇEMEZ

İnsan kavramı, hak ve sorumluluklar ekseninde anlam kazanan bir karamdır. Bu iki kavramın içeriği, onu diğer canlılardan ayıran özelliklerin anlatımıdır.  Bu özelliklerin de temel dayanağı, yaşama hakkı ve yaşamını sürdürme sorumluluğudur. İnsan, her hakkından vazgeçebilir, bir başkasına devredebilir, ama yaşama hakkını ve kendini yaşatma sorumluluğunu ise asla devredemez. O halde ne oluyor da insan, kendi yaşamına son verebilecek bir eyleme kalkabiliyor? İnsan, düşünen bir varlık niteliğini kazandığından bu yana, kendiyle ilgili birçok soruların yanında, bu soruya da cevap bulmaya çalışmıştır. Bu soru,  insanlık tarihi kadar eski olduğu gibi, verilen cevaplar da o kadar da yetersiz kalmış, kalmaya da mahkûm bir sorudur. Çünkü hepimiz değişmekte olan dünyanın değişmekte olan birer varlığıyız. Süratle değişimlerin olduğu alanlarda teşhislerin doğruluğu, tutarlılığı ve çözümlerin sürdürülebilirliği de zorlaşmaktadır.  Bir de olay, akıl ve bilimin ışığında değerlendirilmezse; yapılacakların anlam ve önemi olur mu? Ne dersiniz?

Öncelikle belirtmek gerekir ki, intiharlarda ve şiddetin her türündeki artış sadece ülkemizin değil, tüm insanlığın bir sorunudur. Bu konuda istatistiklere baktığımızda; şiddetin her türünde, ülkeler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yok. Ayrıca intihar, sadece günümüzün değil, insanlığın var olduğu günden günümüze dek yaşanan, oldukça üzücü ve düşündürücü bir sorun olup, artarak var ola gelmiştir. İnsanlığın ümrandan uygarlığa, mağaradan medeniyete yükselme hızına paralel olarak da artmaktadır. O halde intiharların nedeni,  medeniyet ve uygarlık düzeyinin yükselmesi mi? Asla değil. Asıl sebep medeniyet ve uygarlığın inşasındaki çarpıklıklar ve boşluklardır. Bu çarpıklıkların ve boşlukların doğurgularını; aidiyet kaynaklarının daralması ve sığlaşması, yalnızlaşma, insanı yaşama bağlayacak değerlerin üretiminde yaşanan kısırlık ve yükselen bireysel egoizmin doyumsuzluğu ve güçlerin tekelleşmesi olarak sayabiliriz. Tüm bunlar gerek bireysel gerekse toplumsal alanda sağlıklı varoluşun kemirgenleri değil mi?

HER 3 SANİYEDE 1 KİŞİ İNTİHAR GİRİŞİMİNDE BULUNUYOR

Günümüz dünyasında ortalama olarak her 3 saniyede 1 kişi intihar girişiminde bulunduğunu ve her 40 saniyede 1 kişi intihar sonucu yaşamını yitirdiğini dikkate aldığımız da; olayı siyasi ve politik paradigmalarımızı bir kenara bırakarak ele almak zorundayız.

Toplumsal açıdan oldukça önemli bir sorun olan intihar olgusun, temel dinamikleri diğer olgulardan çok, hatta pek çok farklılık arz etmektedir.  Bu konunun, mutlaka bütünsel bir açıdan ele alınması gerekir.  İşte o zaman intiharın temel dinamiklerinin, insanın ihtiyaçlar hiyerarşisi üzerine konuşlandığını söyleyebiliriz.

İhtiyaçlar hiyerarşisi, fizyolojik olandan kendini gerçekleştirmeye kadar geniş bir yelpazeyi içermektedir. Hatta bu yelpaze, kültürümüzde “Fena Fillah” mertebesini de içine alan komplike bir yapı arz etmektedir. Bu yapıyı, ayrıntıya girmeden açıklayacak olursak; fizyolojik ihtiyaçlar (  beslenme, boşaltım, cinsellik ve buna benzer temel yaşamsal  ihtiyaçlar); güvenlik ihtiyacı: (dış faktörlerden kaynaklı tehlikelerden korunma, barınma); sosyal ihtiyaçlar (aidiyet, sevgi, kabul görme, arkadaşlık); değer verilme veya saygınlık ihtiyacı; (statü, başarı, itibar, tanınma gibi);  kendini gerçekleştirme (gelişim, bir işi başarıyla tamamlama, yaratıcılık, ahlak, doğallık); Fena-Fillah (hakikatin kabulü, Var Eden’e ulaşma) ihtiyaçları şeklide özetleyebiliriz. İntihar olgusunun asıl kaynağı, bu ihtiyaçların doyum bulmaması kadar, karşılanmasında yaşanan uyumsuzlukların yanında doğru belirlenemeyen varoluşsal amaç yoksunluğu ve bu amacın somuttan soyuta doğru şekillenememesidir.

Millet olarak sahip olduğumuz kadim kültürün felsefesi, “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” ilkesi üzerine temellenmiştir. Bu ilke, yaşama ne kadar aktarılırsa; insanların mutluluğu ve huzuru bir o kadar artar.  Bu ilkenin ne denli gerçekleşip gerçekleşmediğinin cevabını sizlere bırakıyorum.  Kaynakların sınırlı, ihtiyaçların ise sınırsız olduğu bir dünyada yaşadığımızı da göz ardı etmemek gerekir. Her geçen gün kaynaklarla ihtiyaçlar arasındaki dengesizlik süratle artmakta ve doyumsuzluğu da tetiklemektedir. Gelirler giderek bir tarafa kaydıkça, yani kaynaklar hakça paylaşılmadığından geçim sıkıntısı çekenlerin sayısı da o oranda artmaktadır. Sonuçta bir yanda yoksulluk bir ya da ise doyumsuzluk yaşanmakta olup, toplumun mutluluğu ve huzuru sarsılmaktadır.  Bu süreç ise, insanı, insan olmaktan çıkararak, canileştirmekte ya da tamamen pasifleştirmektedir.   

Yaşanan sorunlar, sadece kaynakların sınırlılığı ile açıklanabilir mi? Tabi ki, hayır. Hak ve nefaset ilkelerinin egemen olmadığı her ortam, kan ve gözyaşları getirir. Bu kaçınılmaz bir sonuçtur. Sayısı ve amacı ne olursa olsun, iki insan yan yana geldiğinde kurallar başlar.   Sosyal hayat bir kurallar manzumesidir. Tüm varlıkların, varlığını sağlıklı olarak sürdürebilmesi, aralarındaki ilişkinin,   hak ve nefaset ölçülerine göre şekillenmesine bağlıdır. Muhtaçlığın doğurduğu bu ilişki, aynı zamanda toplumsal bütünleşmeyi besleyerek bireye destek alan ve kaynak sağladığından; büyük ölçüde yalnızlaşmayı önler.  Bu ilişki, hak ve nefaset değil de, kişi ya da grupların gücü üzerine yapılanırsa;  o zaman felaketler, kaçınılmaz olur. Kapitalist anlayışın egemenliğinin artmasına paralel olarak, toplumsal çıkarların yerini bireysel çıkarlar almasıyla; insanın insanla ve insanın doğayla ilişkisinin yönü var etmekten çok, yok etmeye odaklanmıştır. Vahşi kapitalizm kavramı boşa söylenmemiştir.

İnsanların yaşamına giderek egemen kapitalizm ve materyalizm, insanı, dünyaya salt maddiyat odaklı (hayatı yemek, içmek ve şehvetten ibaret sayan) bir gözle bakar hale sürüklemektedir. Bu duruma gelen insan, kendi türüyle yakınlık kuramadığı gibi, sosyal ilişkilerde beklenen başarıyı gösteremiyor. Bunun sonucunda ise yalnızlaşma kaçınılmaz oluyor. Gelişen teknoloji sayesinde insanoğlu, fiziki rahatsızlıklarına bir ölçüde çare bulurken, yalnızlığına ise bir çözüm bulamıyor. Bu durum, materyalist zihniyetin insanı sürüklediği karanlık bir açmaz olarak karşımıza çıkıyor.    Ego, yani nefis eğitimsiz bırakılırsa; insan, hayatını kapitalizmin gönüllü bir kölesi olarak yaşar ve yaşarken de sadece kendisine değil, çevresindekilere de zarar verir. İnsan maddi ve manevi varlığı ile bir bütündür. İnsan, maddi ve manevi varlığı arasındaki dengeyi muhafaza ettiği kadar mutlu olur.

Gerek bireysel, gerekse toplumsal alanda yaşanan sorunların önemli kaynaklarından birinin de “varoluşsal amaç” yoksunluğu ve bu amacın sağlıksızlığı olduğu belirtmiştik.  Öncelikle “Varoluşsal amaç nedir?” sorusuna bir açıklık getirmek gerekir.

HER VARLIK, TESADÜFLERİN DEĞİL, BİR MİSYONUN SONUCUDUR

Varoluşsal amaç, yaşamı anlamlı ve önemli kılan bir enerjidir. Bu bireyden başlayıp çevreye doğru yayılan bir tür saf enerjidir.  Her varlık, tesadüflerin değil, bir misyonun sonucudur. Bu misyon, tek hücreliden insana doğru yükseldikçe, karmaşık ve bilinçli bir yapı kazanır. Çocuk, dünyaya geliş nedenini keşfetmeye başladığı andan itibaren varoluşsal amaç oluşmaya başlar. Bu süreç, onu biyolojik bir varlık olmaktan psikososyal bir varlık olmaya taşır.

Bu misyon, insanı, insan yapan değerler ve ilkelerle biçimlendikçe; bireyin ne pahasına olursa olsun yaşama istek ve arzusuna paralel olarak hayata tutunma gücünde de bir artış olur. O zaman o kimse, ölüm döşeğinde bile olsa, yapacakları için yaşamak ister, kendine de başkasına da zarar vermez. Çünkü onunun, yaşamaya değer bir amacı vardır. Bu, insan olmanın gereğidir. Onun kendine, ailesine, vatanına, milletine, insanlığa ve Yaratan’a karşı sorumlulukları vardır. Burada sayılan her bir parametre, birbirinin tamamlayıcısı ve devamıdır.   “Ne kadar insanız?” sorusuna yegâne cevabımız; sorumluluklarımızı bildiğimiz ve gereğini yerine getirdiğimiz kadar insanız, olur.   Gerçek anlamda insan da, bu sorumlulukların ürünüdür. Varoluşsal amaç, sayılan bu parametrelerden yoksunlaştıkça zayıflar. İnsan, kendini diğer kişilere, doğaya ve yaşama etkin bir şekilde bağlayamazsa; kendini yitirir,   insanı niteliğinden çıkar; kendisine ve çevresine zarar veren bir yaratık olur. Varoluşsal amaç,  bir de insanı insan yapan değerler üzerine değil de,  sadece ve sadece maddiyat üzerine kurulmuş ise, o zaman mücadele azmini yeterince besleyemez. İşte o zaman, yaşamını devam ettirmek amacıyla yapması gereken tüm mücadele yollarını bırakır ve hayatından vazgeçerek saldırganlığını kendine yöneltip, kendi yaşamına karşı bir eyleme girer. İntihar da bu değil mi?

Varoluşsal amacı anlamlı kılan, sadece amacın olması değil, uygulama planın olması ve bu planın uygulanması doğrultunda amaçlı eylemlerin de gerçekleşmesidir. Yoksa o amaç, diyalektikten öte geçemez. Varoluşsal amaç, aynı zaman da bireyi kendine çeken ve sonsuzluğa açılan, hem motive edici, hem de çekici bir güç kaynağıdır. Öyle ki ideallerden öte, hayalleri de içine alan bir güç kaynağıdır. Unutmamak gerekir ki,  varoluşsal amacın, sürükleyiciliği, bireyin hayalleri ile doğru orantılı olarak artmaktadır.    Bu oluşum, o kimsenin, doğması muhtemel olumsuzluklara karşı tolerans düzeyini yükseltir, mücadele azmi artırır. Artık engeller, onun için birer varoluşsal yaşam kaynağı olur. Böyle olan birisi, pes etmediği gibi asla yılgınlık da yaşamaz,   hayallerini gerçekleştirmek için, her şeye rağmen yaşaması gerektiğine inanır ve aktivitesini artırır. Şunu iyi bilelim ki; uğrunda bilinçli ve planlı çalışıldığında; gerçekleşmeyen hayal yoktur.  Aydınlığa kavuşanlar, karanlıkların yoğ unluğuna aldırmadan gökyüzüne bakmayı sürdürebilenlerdir.

İntihar, bilinçli yapılan bir eylemdir. Zaten bilinçlilik hali yoksa olayı, intihar olarak nitelendirmeyiz. Akıl sağlığı yerinde olmayan birinin kendi hayatına son vermesi intihar değildir.   Bu tür vakaların sayısı da, yok denecek kadar azdır. 

Her ne kadar bazı intiharların,  bireyin yaşadıklarıyla toplumdaki varlığını ve değerini kaybettiğinden kaynaklandığı, bazılarının da, itibar kazanmak ya da intikam almak için yapıldığını ifade edenler olsa da; bunlar intiharın sebepleri değil, bardağı taşıran son damlalar olabilir. Asıl olan sebep, sebeplerin düğümlendiği yumağın içindedir, yani varoluşsal boşluğun doldurulamayışındadır.     Bu yumak, bireyin genetik donanımın yanında ailesinin, toplumun ve sosyal yapıların sardığı bir yumaktır. Bireylerin, kişilik oluşum ve özellikleri bu yumağın içinde gizlidir.  Dolayısıyla bu yumağı çözümlemeden intiharın nedenleri ile ilgili yapılacak açıklamalar yetersiz kalır.

İntihar edenlerden bazılarının, çevresinde bulunanları veya yakınlarını öldürdükten sonra kendi yaşamlarına son verdiği görülmektedir. Bu aslında salt intihardan daha farklı olarak değerlendirilmelidir. Çünkü burada başkasının yaşamına son verme gibi ikinci bir cinayet söz konusudur. Faillerin bazen bu vakalarla ilgi bıraktıkları notlara baktığımızda; kimisinde “benim yaşadıklarımı bu/bunlar da yaşamasın”, “ben yaşamayacaksam bunlar da yaşamasın",  “bunları cezalandırdığım için, benim yaşamam da doğru olmaz” gibi mesajların olduğunu görmekteyiz. Bu mesajlar, bir intikam duygusu ya da koruma amaçlı bir anlam içermektedir. Bu anlamaların hiçbirisi, yapılan bu cinayeti masum kılamaz.  İntiharın şekli ve sonuçları ne olursa olsun, yaşama arzusun iflas etmiş ve cinayet gerçekleşmiştir. Bu durumda intihar eden kimse, kendini aşırı düşünen, yani bencilliği hat safhaya ulaşan birisidir.

İNSAN DÜNYAYA İYİYİ VE DOĞRUYU YAKALAMA EĞİLİMİYLE GELİR

Buraya kadar yapılan açıklamalardan, intihar olarak nitelediğimiz cinayetlerin nedenlerinin hep intihar eden açısından ele aldığımız anlaşılmaktadır. Bu açıklamalar, intiharların önlenmesi için alınması gereken önlemler açısından yeterli bir anlam ifade etmez. Önemli olan cinayetin faili değil, failin o durma gelmesinde ki etmenlerin neler olduğudur. Çünkü “İnsan dünyaya iyiyi ve doğruyu yakalama eğilimiyle gelir.” Bu eğilim beslenmemişse ortaya çıkan sonuçlardan, failin içinde bulunduğu ortam ve bu ortamı kurgulayanların gerçek sorumlular olduğunu söyleyebiliriz. Yani intiharlarının çoğunda bireyin sorumluluğundan daha çok toplumun sorumluluğunun ağır bastığı görülmektedir. Sürece bu yönüyle de baktığımızda; intihar eden, olayın faili değil, kurbanı olmaktadır. Başka türlüsünü düşünmek buzağıyı başka yerde aramak gibidir. Buzağı başka yerde değil, ineğin altındadır.  Başkaları bu konuda farklı düşünebilir. Her düşünceye sonuna kadar saygı duyarım. Ancak bu gerçeği de görmeyip, palyatif önlemler peşinde koşanların da aklına şaşarım.  İntihar eden kimse, ölmeyi hem bir amaç hem de bir araç olarak gördüğü için, kasıtlı ve bilinçli olarak yaşamına son veriyor. Bu tepki, sağlıklı bir eylem değil, patolojik bir davranıştır. İşte önemli olan;  bu patolojinin, oluşmasındaki etkenleri doğru belirlemektir.

Biz anneler, babalar, yetişkinler, öğretmenler, bilim insanları, yönetenler, örgütlü yapılar  kısacası yetkinler olarak; insanın doğru varolması için,  yapılması gerekenleri yaptık mı?  Ne çaldık ellerine ki, ne çalsınlar yüzümüze.  Çuvaldızı kendimize batırmadıkça;  sorumluluktan kurtulamayız, hepimizin vebal altındayız.  Anne ve babalar olarak, çocuklarımızın kendilerini tanıma, varlıkların test esine, serbestçe düşünmesine ve düşündüklerini paylaşmalarına ne kadar izin verdik. Hep kısıtlayıp, başıma icat çıkarma diyerek, kendimizden uzaklaştırmadık mı? Sevdiğimizi söyledik, ama sevgimizi silah olarak kullanmadık mı? “Böyle yaparsan seni sevmem diyen” anne/babaların sayısı hiç de az değil.  Ne ektik ki, ne biçelim. Çocuklarımıza karşı ya lakayt kaldık, ya da yargıladık, suçladık. Temel ihtiyaçlarını karşıladığımıza kendimizi anne/baba saydık. Çocuklarımız bazı ritüelleri yerine getirdiğinde, davranışlarına insani değerlerle yön verdiğimizi sandık. Çocuklarımıza doğru varoluş açısından, uygun ortam hazırlayıp yeterince sağlıklı bir model olabildik mi?  

Toplumun temel taşı olan aile, her geçen gün, gevşemekte, çözülmekte ve dağılmakta değil mi? Aile giderek ağlıyor, eriyor,  toplum temelden sarsılıyor.   Boşanmalardaki süratle artış, bu sürecin bir sonucudur.  Anneden babadan yoksun kalan çocuklarının, sağlıklı bir yaşam sürdürebilmesi olası mı?  Üvey anne veya babadan yeterli şefkat ve destek alamadığı için kendini daima yalnız hissetmekte ve sorunların içinden bir türlü çıkamadığı için; varoluşsal bir girdaba kapılıp, sürüklenmektedir.  İşte o zaman da intihar için risk faktörlerinden biri olarak da karşımıza kendini yalnız ve değersiz hissetme çıkmaktadır.

Bir de bunlara yalnızlığı özgürlükle eşleştiren ve yücelten düşünceleri modernleşme gibi sunmaya çalışan gizli katillerin, insanı çevresinden kopararak sosyal ilişkilerden soğutmasının da intihar için risk faktörü oluşturmadaki etkisini de belirtmeden geçemeyiz.

Eğitim kurumlarına gelince, söylenecek sözler, bir başka yaralıyor aklı başında insanı. Yegâne amacı, insanı hayata hazırlamak olan eğitim, bu misyonunu ne kadar yerine getirebiliyor ki? Salt bilgi kazanmakla insan,  hayata hazırlanamaz. Eğitim, yaşamanın anlamı ve önemiyle ilgili bir anlayış kazandırmasının yanında, olası engelleri aşabilmesi için gerekli olan maddi ve manevi donanımları da kazandırmalıdır. Ümitsiz kılan değil, ümitleri besleyen olmalı, yaşamayı sevdirmelidir. Gerçekler karşısında yılgınlık gösteren, mücadele azmi kırılan, direncini kaybeden ve bir nevi ümitsizliğe düşen bireyin,  sağlıklı bir yaşan sürdürmesi ne kadar mümkün olabilir?  Öğrencilerine yaşamaya değer amaçlar kazandıramayan etkinliklerin adı, eğitim olamaz. Olsa olsa göz boyamak olur.  Bir de son zamanlarda değerler eğitiminden söz etmeye başladık. Allah (CC) aşkına, değerler eğitimi adı altında yaptıklarımızla insanı insan yapan değerleri kazandırdığımızı mı sanıyoruz?  Köklerini kendi iç dinamiklerinden almayan, özden uzak bir içerik arz eden, bir de uygun olmayan yol ve yöntemlerle sunulanlara, değerler eğitimi diyemeyiz.   Bunun adı olsa olsa ne derler eğitimidir.  Değerler eğitimi, salt bir değer aktarımı olmamalı. Değerler eğitimi, insanı, sorumluluklarını temel alan, çağı kucaklayan, hak ve nefaset ölçülerine uygun değerler üretecek bir düzeye taşıdığı ve yaşama aktarıldığı kadar anlam ve önem kazanır.  

İnsanın davranışlarının şekillenmesinde etkisi her geçen gün giderek daha da artan bir faktör de hiç şüphesiz ki,  basın, yayım ve medyadır.  Şiddet ve intiharların yaygınlaşmasında basın, yayım ve medya sütten çıkmış ak kaşık mı? Asla. Ölme, öldürme, çaresizliği gündem yapma, emeksiz kazanç elde etme yönünde ne kadar vebal altında kaldıklarını söylemeye gerek var mı? “lafın tamamı deliye söylenir.” sözü boşa söylenmemiştir. Yazılanlar, çizilenler, söylenenlerin içinde, “sevgi, saygı, hoşgörü, yaşama arzu vb. konular mı?,  yoksa kin, nefret, şiddet, öfke, haset, kısa yoldan köşeyi dönme ve günübirlik yaşama vb. gibi konular mı?, daha ağırlıklı olarak işlenmektedir. Kararı siz değerli okurların temiz vicdanlarına bırakıyorum. Bu değerlendirmeyi yaparken ;  “bir kimse tarafsız ve adil ise vicdanlıdır, taraflıysa vicdansızdır”  ifadesini de unutmamalıdır.

İNSANI YAŞAT Kİ DEVLET YAŞASIN

Edebali’nin Osman Gazi’ye vasiyetinde “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” dediğini belirtmiştik. Kim yaşatacak insanı? Tabii ki yetkililer,  ülkeleri yöneten iktidarlar ve muhalefettir. Üzülerek belirtiyorum ki,  günümüz dünyasının hemen hemen her ülkesinde muhalefet ve iktidarlara bakın,   insanı daha iyi nasıl yaşatmayı bir kenara bırakım, kayıkçı kavgası yapıyorlar. Üstelik de söz, söylem ve davranışlarıyla da güzel örnek oluyorlar mı? Bilemem! Bir bilen varsa bizleri de bilgilendirsin. “Tut kelin perçeminden ne gelir ele” sözü onların tutumlarını açıklamaya yeter. Bir toplum, ne tür bir felsefeyle yönetilirse yönetilsin, devletlerin yapması gereken şey, insanlarına helalinden iş ve aş sağlamaktır. “Aç kalan, fırın yıkar” sözü sanırım söylemek istediklerimi anlatmaya yeter kanaatindeyim.

Bir toplumda, maddi ve manevi önemli kayıplar, ne kadar artarsa; o toplumda huzursuzluk, çaresizlik, umutsuzluk, yetersizlik, pişmanlık ve anlamsızlık duyguları da o ölçüde artar. Bu kötü gidişin sonucunda ise,   intihar ve şiddet gibi davranışların artması tabii ki kaçınılmaz olur. 

Derler ya “ atılan bir ok, hedefe varmıyorsa; ya yay bozuktur, ya ok eğridir, ya da okçu beceriksizdir. Üçü bir arada olur mu?  Niçin olmasın ki! Bal gibi de olur. Suçu üstümüzden atarak sorunları çözemeyiz. Bu sözden her halde “intihar, şiddet gibi insan ve insanlığı sarsan olayların, tek bir sebeple açıklanmasının mümkün olmadığını, yetişkinler olarak hepimizin derece derece sorumlu ve suçlu olduğumuzu” anlamışızdır.  İnşallah. 

Kaynak: İnsanlığın Kanayan Yarası İntihar ve Şiddet! - Akasyamhaber - Prof. Dr. Kurtman ERSANLI

 

Prof. Dr. Kurtman Ersanlı İnsanlığın Kanayan Yarası İntihar ve Şiddet!
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert