Advert
İslam Medeniyeti: Kriz Ve Çözüm
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
İslam Medeniyeti: Kriz Ve Çözüm
26.08.2018 15:00:00

 

İslam Medeniyeti: Kriz Ve Çözüm

Son iki yüzyıldır Batı medeniyetinde kaydedilen gelişmeler, hem İslam medeniyetini hem de diğer medeniyetleri derin bir krize sürükledi. Müslümanlar, yüzyıllar boyunca dünyanın düşünen zihnini temsil ettiler. Basra, Bağdat, Buhara, Semerkant, Meraga, Kahire, Isfahan, Şiraz ve İstanbul gibi belirli yüzyıllarda ilim, düşünce ve siyaset merkezi hâline gelen İslam şehirleri, sadece Müslüman toplumlarının değil, aynı zamanda mamur dünyanın ilim ve düşünce merkezleriydi. Fakat XVI. yüzyıldan itibaren Batı’da baş gösteren gelişmeler, takip eden üç yüz yıl içinde İslam dünyasındaki hikmeti de içselleştirerek bir kısmını işlevsiz hâle getirdi, bir kısmına ise duyulan güveni yok etti. Bin yıldır mamur dünyanın hâkim gücü olma vasfını yitirmek İslam dünyasını öylesine derinden etkiledi ki krizin sebeplerini tahlil etmek, zaman zaman krizin kendisini aşma çabasından daha önemli hâle geldi. İslam dünyası, iki yüz yıldır krizi tahlil etmekle meşgul olmasına ve ciddi çabalar da sarf etmesine rağmen umut ettiği gelişmeyi gösteremedi. Gerek İslam geleneğine gerekse modern düşünme tarzlarına birtakım eleştirel yaklaşımlar baş gösterse de Müslümanlar hâlâ kurumlarını yenilemeyi başaramadı. Pekâlâ, kriz tam olarak neydi ki bunca çabaya rağmen sadece İslam medeniyeti mensupları değil, aynı zamanda Hint ve Çin gibi kadim toplumlar da özgün bir tavır geliştirmeyi başaramadılar? Krizin ne olduğunu her biri diğeriyle yakından ilişkili üç adımda tahlil etmek mümkündür.

Birincisi, bilgide bütünlük ve üstünlüğün yitirilmesidir. Bilgide üstünlüğün yitirilmesi, kolayca anlaşılır görünse de gerçekte epeyce zor anlaşılabilir bir durumdur. Bilgide üstünlükten kasıt, insanın bilgisine konu olan şeylere ilişkin açıklayıcı ve inşa edici teorileri üretebilmek, böylece teşhis etme, isim verme, tanımlama ve müeyyide uygulama hakkını elinde tutmak demektir. Kuşkusuz bilgide üstünlüğün kaybedilmesi, üç yüzyıla yayılan uzun bir süreçtir. Üstünlüğün önce, akli bilimlerde yitirildiğini, ardından İslam medeniyetinde ortaya çıkan gelişen ve Müslümanlara özgü olan dinî disiplinlerle de ilişkili bir boyuta geldiğini belirtmek gerekir.

Bilindiği gibi İslam düşünce geleneğinde ilimler akli ve nakli olmak üzere iki gruba ayrılır. Nakli ilimler, İslam naslarından hareketle varlığı, insanı ve toplumu anlamaya çalışan hadis, tefsir, fıkıh ve kelam gibi dinî ilimler ile bu ilimlerde araç, yardımcı ve yöntem işlevi gören sarf, nahiv, belagat ve fıkıh usulü gibi ilimlerdir. Bu ilimler, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) dar-ı bekâya irtihalinden sonra Müslümanların Müslüman olarak var olabilmek için Kur’an ve sünneti anlama, yorumlama ve tatbik etme çabasının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple de bu ilimlerin bütün evreleri bizzat İslam medeniyetinde takip edilebilir. Fakat Müslümanlar kısa süre için o dönemin mamur dünyasının belli başlı merkezlerine hâkim olmuşlardır. Bir ayrıntı ıskalanırsa Müslümanların nasıl olup da çok kısa bir sürede Endülüs’ten Çin’e uzanan medeni havzalara hâkimiyet kurduğu anlaşılamaz. Bu ayrıntıyı tarihçi Hodgson şöyle ifade eder: “Kur’an’da Müslümanlar ‘insanlar için ortaya çıkarılmış, iyiliği emreden, kötülükten alıkoyan, Allah’a inanan en hayırlı ümmet’ olduklarına temin edilirler. Samimi insanlar bu haberi tüm dünya tarihini ona uygun bir şekilde biçimlendirmeye çalışacak kadar ciddiye almışlardır.” (Hodgson, İslam’ın Serüveni, çev. İhsan Durdu, İstanbul: İz Yayıncılık, 1995, I, 2.) Diğer deyişle Müslümanlar, kendilerinde diğer insanlara ulaştırılması gereken bir hakikat bulunduğuna ve bu hakikatin yeryüzündeki her şeyden daha önemli ve öncelikli olduğuna inanmışlardır. Hiç kuşkusuz bu inanç, Müslümanlara büyük bir özgüven verdiği gibi psikolojik bir üstünlük de sağlamıştır. Bu sebeple söz konusu yayılma süreci, bir yandan dinî ilimlerin kurulması ve geliştirilmesine, diğer yandan da insanlığın kadim kültürleri ve medeni kazanımlarının Müslüman toplumun kazanımları arasına dâhil edilmesine imkân vermiştir. Kısa süre içinde Arapça bir bilim diline dönüştürülmüş, kadim milletlerden intikal eden ilmi özellikle hicri III. yüzyılda sistemli olarak Arapçaya çevrilerek İslam medeniyetine mâl edilmiştir. Kadim medeniyetlerden intikal eden ilmî miras, dünyada kültürel hâkimiyeti elinde tutan her medeniyetin katkı sağlayıp bir sonraki hâkim medeniyete devrettiği ilimler bütününe tekabül eder. Bu nedenle söz konusu mirasa akli ilimler denilmiştir. İşte Müslümanlar dinî ve akli ilimleri kurumsallaştırmışlar ve hem bilgiye ulaşmanın yöntemlerini vazetmişler hem de araştırma konuları hakkında daha önce ileri sürülmeyen açıklama ve teoriler geliştirmişlerdir. Bütün bunları da sürdürmeye elverişli bir toplumsal düzen inşa etmişlerdir. İslam’ın özellikle III ve IV. yüzyılları (M. X-XI. yüzyıllar) ile altıncı, yedinci ve sekizinci yüzyılları (M. XII-XIV. yüzyıllar) hem dinî hem de akli ilimler alanında büyük fikrî hamlelerin yapıldığı yüzyıllara tekabül eder. Genel olarak hicri III ve IV. yüzyıllar, İslam’ın diğer medeniyetlerden intikal eden bilimsel birikimi aşma ve bilimler geleneğini yeniden inşa etme ve yorumlama evresine tekabül ederken hicri VI ila VIII. yüzyıllar İslam’ın kendi altı yüzyıllık birikimi yenileme, yeniden yorumlama ve aşma çabası olarak değerlendirilebilir.

Fakat miladi XVI. yüzyıldan itibaren Batı Avrupa’da yaşanan birtakım gelişmeler, XVIII. yüzyıl sonuna gelindiğinde tartışmaya hacet bırakmayacak şekilde bilimsel üstünlüğün Batı medeniyetine geçmesiyle neticelendi. Müslümanlar bilimsel üstünlüğü ellerinde bulundurduğunda yeni yöntemler, yeni metafizik, farklı bir iktisadi ve siyasi düzen kurmuşlar ve dünyanın geri kalanını o zamana dek tarihte benzeri görülmemiş bir şekilde etkilemişlerdi. Benzer şekilde Batı medeniyetinde de dil bilim, tarih, mantık, matematik, fizik, metafizik, ahlak, iktisat ve siyaset alanlarında yeni iddialar, teoriler ve uygulamalar ortaya çıktı ve Müslümanlar da dâhil kürenin geri kalanını bir daha eski düzenin aynıyla tekrarı mümkün olmayacak şekilde etkiledi.

Bu üstünlük ve etkinin temelinde bilimlerin yöntem ve kabullerinde gerçekleşen büyük değişimin bulunduğu söylenebilir. Zira Batı’nın yeni bilimsel yönelişiyle birlikte fizik, dünyanın tarihte görülen açıklama tarzlarından köklü bir şekilde farklılaşan bir açıklamasının yapılmasıdır. Yeni yöneliş, matematiğin merkeze alınarak doğal nesnelerin matematiksel açıklamasının yapılması olarak özetlenebilir. Bu durum, hem sürekli değişen şeylerin bilimsel bilgisini elde etmeye hem doğal nesnelerin farklı açılardan incelenmesine imkân vermiştir. Dahası, XIX. yüzyıl sonuna gelindiğinde bilim ve bilimsel bilgi anlayışını kökten değiştirmiş, klasik bilimler geleneğindeki kesinliğin yerine “elverişlilik ve kullanışlılığı” koymuştur. Ayrıca sanayi devrimi, bilimsel bilginin maddi hayatı köklü bir şekilde dönüştürmesine imkân verecek bir teknolojik üretim süreci başlatmıştır. Teknoloji bir yandan özel hayattan toplu ulaşım ve haberleşmeye kadar hayatı kolaylaştırmakta, diğer yandan da devletlerarası münasebetlerin temelinde bulunan askerî gücü şekillendirdiğinden hiçbir toplumun bigâne kalamayacağı bir etki alanı oluşturmuştur.

İkincisi, bilgide bütünlük ve üstünlüğün yitirilmesinin sonucu olarak, siyasi ve ahlaki düzenin temel kavram ve değerlerinin değişimidir. Batılı düşünürler, sadece fizik ve matematik bilimlerin değil, aynı zamanda insan ve topluma ilişkin bilimlerin de temel varsayımlarını ve açıklama güçlerini yeniden ele aldılar. Gerçekten fizik ve matematik araştırmalardaki devasa çabayı andıracak şekilde insan ve topluma ilişkin araştırmalar da yeni bir bilimler külliyatını ortaya çıkardı. Klasik çağlarda Kilise'nin yaptığı insani olanı açıklama, anlamlandırma ve değerlendirme işlevini, sosyoloji ve antropoloji gibi beşerî bilimler devraldı.

Bu durum, ferdi ve siyasi idealleri de yeniden tayin ve tarifle neticelendi. İslam geleneğinde siyasi düzenin temel kavramı adalet iken Batı XIX. yüzyılın başında bunu özgürlük ve eşitlikle değiştirmiştir. İslam düşünürleri özgürlük ve eşitlik kavramlarını siyasi ve ahlaki olarak adaletin altına yerleştiriyorlardı. Ama Batı siyaset düşüncesi özgürlük ve eşitlik kavramlarını merkeze alarak ahlaki ve siyasi adaleti yeniden tanımladı. İslam geleneğinde rejimin biçiminden ziyade yönetimin hukuka uygunluğu esas alınıyordu. Her ne kadar adalet idealine en uygun rejimin hilafet olduğu başlangıçta teorik olarak dile getirilse de İslam coğrafyasında pek çok devletin ortaya çıkması ve eski dünyanın güvenli rejimi olan hanedanlıkların yayılmasıyla Müslümanlar siyaset teorisini tadil ederek hilafetin yerine selamet, ehlihâl ve akdin yerine ise ehliyet şartını koydular. Ama Batı siyasi düzeninde özgürlük ve eşitlik ideallerine en uygun rejimin demokrasi olduğu düşüncesi, eskilerin deyimiyle kazıyye-i bedihe hâline getirilerek klasik siyasi rejimlerin yerini demokrasi aldı. 

Üçüncüsü ise yine birincinin sonucu ve ikinciyle ilişkili olarak ortaya çıkmıştır: İktisadi düzenin değişmesi. Batı medeniyeti özgürlük ve eşitlik değerlerini dikkate alarak iktisadi hayatın dinamiklerini de yeniden tanımlayarak liberalizm ile sosyalizm uçları arasına sıralanan ve finans sistemiyle bütün dünyaya hâkim olan bir iktisadi düzen oluşturdu. Bir yanda “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” sloganında özetlenen liberalizm, özgürlük ve eşitlik idealini bireylerin iktisadi istiklalini sonuna kadar desteklemek ve devletin hâkimiyet alanını olabildiğince küçültmek suretiyle ideal bir iktisadi düzen oluşturulabileceğini iddia etti. Öte yandan özgürlük ve eşitlik ideallerinin olabildiğince bireysel inisiyatifleri azaltan ve kamu hâkimiyetini genişleten bir iktisadi düzende sağlanabileceğini iddia eden sosyalizm, devletin merkezde olduğu bir iktisadi hayat önerdi. İşin ilginç tarafı, bu görüşlerin kendileri ve ara formalarının neredeyse tamamı, dünyanın büyük devletlerinde uygulama ve sınanma imkânı buldu. Fakat sınanmanın sonucu her ne olursa Batı medeniyeti, bilimler, siyaset ve iktisat arasında uyumlu bir ilişki tesis etmeyi başardı.

Hâkimiyetin en önemli göstergelerinden biri, sapmaları, istisnaları ve aykırı tutumları belirleme özelliğidir. XX. yüzyıla gelindiğinde Batı’nın siyasi ve iktisadi hâkimiyetine direnmek, sadece yeni dünya düzenine başkaldırmak değil, aynı zamanda dünyanın geldiği son durumun yani çağdaşlığın gerisinde kalma, insanlığın medeni kazanımlarından kendi toplumunu mahrum etme olarak değerlendirildi. XIX. yüzyılda Batı’nın ilmî, iktisadi ve siyasi üstünlüğü, tartışmasız bir şekilde dünyanın geri kalanında kabul edilmişti. XX. yüzyılda ise Batı’ya bigâne kalmanın yahut yeni bilimsel gelişmelere ayak uyduramamanın siyasi ve iktisadi bedelleri ağır oldu. Fakat kriz bu kadarla da kalmadı. Batılı tarihçi ve toplumbilimciler, İslam medeniyeti tarihini de yeniden inşa etmeyi denediler. Özellikle çağdaş yöntemlerle İslam medeniyetinin kaynak hiyerarşisine ilişkin kabulleri, dinî ilimler geleneğinde oluşmuş yöntemleri ve İslam’ın tarih anlatısını eleştirel bir okumaya tabi tuttular. Zaten Batı’da özellikle Kant sonrası gelişen felsefe akımları, kelam, tasavvuf ve metafizik gibi İslam geleneğinin varlığın bütününe ilişkin araştırma yapan disiplinlerinin bilimsel iddialarını önemli ölçüde zedelemiş ve pek çok aydın için savunulamaz hâle getirmişti. Oryantalist çalışmalar, özgüven zedelenmesini doğrudan İslam’ın kaynaklarına, dinî ilimlerin yöntemlerine ve okuma biçimlerine de taşıyarak İslam geleneğinin krizini daha da derinleştirdi. Bilhassa oryantalist çalışmaların, İslam dünyasında hem eleştirilerin benimsenmesi hem de savunmacı tavırlara yol açması anlamında derin etkiler bıraktığını belirtmek gerekir. Krizin diğer boyutlarıyla birlikte eleştirilerin benimsenmesi, Müslümanlarda kendi tarihlerine karşı bir ilgisizlik ve güvensizlik oluşturmuştur. Savunmacı tavırlar ise bir yandan krizin sebeplerini doğru tahlil etmenin önünde bir engel oluşturmuş, diğer yandan da İslam kaynaklarına yönelik bir ilgiyi beslemiştir. Nitekim çağdaş dönemde Müslüman âlim ve aydınlar arasında tefsir ve hadis tarihi çalışmalarına yoğun ilgi duyulmasının temel sebeplerinden biri budur.

İslam medeniyetinin XVIII. yüzyılda fark edilen ama XIX. yüzyılda bütün boyutlarıyla hissedilen krizi, süreç içinde İslam toplumlarında bölünmüş zihinlerin ve kimliklerin oluşmasına yol açmıştır. Zira Batı medeniyeti klasik dünyanın kesinliği kabul edilen bilgilerini tersyüz ettiği gibi insanların çoğunluğu tarafından kabul edilen meşhur bilgileri de değiştirmiştir. Değişim maddi ve manevi hayatın bütününe sirayet ederek bütün dönemlerde geçerliliği kabul edilen metafizik ve ahlaki yargıları sorunlu hâle getirmiştir. Diğer tüm medeni havzalarda olduğu gibi İslam medeniyeti de derin bir krize sürüklenmiştir.

Her ne kadar Müslümanlar olarak yaşadığımız krizin sebeplerinden ziyade sonuçları üzerine yoğunlaşıyor olsak da hem sorunu doğru tespit etmemiz hem de doğru sorular sorabilmemiz için krizin ne olduğunu olanca açıklığıyla ifade etmemiz gerekir. İslam dünyasının krizi, kelimenin tam anlamıyla bilgide bütünlüğün ve üstünlüğün yitirilmesidir. Bu sebeple teknoloji transferleriyle yahut beşerî bilimlerin verilerini aktarmakla krizin üstesinden gelinemeyeceği açıktır. XIX. yüzyılın başından beri İslam dünyasında bilhassa Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’nde önemli dönüşümlerin gerçekleştirildiği söylenmelidir. En özlü ifadesiyle hayatın tüm alanlarında ciddi kurumsal değişiklikler yapılmıştır. Rejim ve devlet yapısı, anayasal kurumlar, eğitim kurumları, toplumsal alışkanlıklar gibi bir çırpıda sayılması güç olan pek çok geleneksel değer, kurum ve uygulama, yerini Batılı değer, kurum ve uygulamalara bırakmıştır. Fakat bütün bu çaba ve değişikliklere rağmen hâlâ dünyada cari olan bilgi seviyesine ulaşılamamış ve özgün bir tavır geliştirilememiştir. Bunun en temel sebebi, başta üniversiteler olmak üzere eğitim kurumlarının bilgide bütünlüğü ve bilginin çağdaş dönemde geldiği seviyeyi temsil edecek şekilde yapılandırılmamış olmasıdır. Bu bağlamda bütünlüğün iki yönü bulunmaktadır. Birincisi, fizik ve matematik bilimler alanındaki çağdaş bilgi hacmine tekabül eder. İkincisi ise beşerî bilimler alanındaki bilgi hacmine tekabül eder. Fiziksel ve matematiksel varlık alanında yapılması gereken İslam medeniyetinin fizik ve matematik bilimler mirasının ortaya çıkarılması ve İslam’ın bu alanda insanlık tarihine katkısının tebellür ettirilmesidir. Bu, modern bilim ve teknolojinin caydırıcı gücü dikkate alındığında nispeten önemsiz görünse de Müslümanların özbilinci ve tarihî şuurunu yeniden inşa etmek için elzemdir. Beşerî bilimler alanı ise fizik ve matematik bilimlerden köklü bir şekilde farklılaşır. Zira insan diğer nesnelerden farklı olarak tarihinden bağımsız anlaşılamayacağı gibi herhangi bir toplum da tarihinden bağı koparıldığında özgünlüğünü koruyamaz. Batı’da insani varlık alanıyla ilgili olarak üretilen bilimsel verilerin, kendi medenî geçmişimizle ilişkisi kurulmadığı takdirde özgün bir yeniden üretime konu olması mümkün görünmemektedir. Ayrıca klasik İslam mirasının hâlâ modern olanın en güçlü alternatifi olarak değerlendirilebileceğini ve farklı okuma ve yorumlara aday olduğunu fark etmenin başka bir yolu yoktur. Oysa İslam medeniyeti birikimi, Türkiye’de hâlâ önemli ölçüde ilahiyat fakültelerine sıkıştırılmış vaziyettedir. Çünkü hâlâ İslam düşünce gelenekleriyle yüksek seviyede irtibatın ilahiyat fakültelerinden başka bir zemini bulunmamaktadır. Bu sorunun çözülmesi devlet imkânlarını kullanarak gelişme imkânlarına sahip olan üniversitelerin yeniden yapılandırılması gerekir. Dinî ilimler alanında ise klasik döneme ait teorilerin belirginleştirilmesi ve bilgiye ulaştıran yöntemlerin gücü ve zaaflarının eleştirel bir gözle ortaya konulması gerekir. Ancak böylesi bir çabayla neyin gerçek sorun neyin uygulama eksikliğinden ve tercih hatasından kaynaklanan mevziî sorun olduğunu kavrayabiliriz. Sorunun tüm açıklığıyla görünmediği yerde ise çözümden bahsedilemez. 

Prof. Dr. Ömer Türker / Diyanet Dergisi

Müslümanlar İslam
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert
Advert