İslamofobi’nin Tarihsel Ve Kültürel Kökenleri
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
İslamofobi’nin Tarihsel Ve Kültürel Kökenleri
07.07.2019 08:30:00

 

İslamofobi’nin Tarihsel Ve Kültürel Kökenleri

Soğuk Savaş sonrası dönemde Avrupa Birliği ülkelerinde ırkçı yaklaşımlar yoğun bir şekilde gözlemlenir hâle gelmiştir. Avrupa Birliği ülkelerinin tamamında yabancı düşmanı ve ırkçı oluşumlar, hem partileşerek parlamentolarda temsil hakkını kazanmışlar hem de sivil yaşamda kendisine taraftar bulabilmişlerdir. Günümüzde Avrupa’da aşırı sağ diye nitelenen siyasi partilerin söylemlerinde ırkçılık, özellikle İslam karşıtlığı üzerinden kendisini gündemde tutmaktadır.

Ama asıl sorulması gereken soru Batı’daki ırkçılığın bu yükseliş seyrinin, güncel siyasi şartların mı yoksa sosyal bünyenin bir sonucu mu olduğudur?
Klasik siyaset bilimi yaklaşımı, genelde ırkçılığın yükselişini dünyadaki ekonomik dalgalanmalar ve bunun sonucu oluşan küresel ekonomik krize bağlar. Bunun yanında Ortadoğu’da yaşanan çatışmalar sonucu Avrupa ülkelerine doğru artan mülteci akımının da süreci besleyen bir etki yaptığını söyler. Nihayetinde bu bileşenler sonucu kaygı oranı artan ortalama Batı insanı, Batılı kültürel kimliği koruma kaygısına düşerek aşırı sağ partilere eğilim göstermektedir. Meselenin dinamikleri arasında bu sayılanların olduğu kuşkusuzdur ama çözümü bu denli basit değildir. Zira bir meseleyi ele alırken nedenlerle birlikte meselenin oluşmasına imkân veren bünyeyi de denkleme katmak sorunu tespit edebilmek açısından hayati bir önem taşımaktadır.
Bu bağlamda Batı’da yükselen İslam karşıtlığı da genelde, söylemde 11 Eylül saldırıları ve El Kaide gibi örgütlerin eylemlerine bağlanmaktadır. Oysaki kamuoyunda İslamofobi olarak bilinen ama aslında İslam karşıtlığı olan bu tavır, daha derin tarihsel ve kültürel kökenlere sahiptir.
Düşmansız yaşayamayan Batı
Öyle ki bu kolaycılık, Batılı kalemler tarafından II. Dünya Savaşı öncesi ırkçı-totaliter hareketlerin yükselişinde ve savaş esnasında yaşanan soykırım hadiselerini değerlendirmekte de kullanılmaktadır. II. Dünya Savaşı’ndan bu yana Batılı hipnoz mekanizması, tüm dünyanın gözünün içine baka baka şu önermeyi tekrar etmiştir: “Tek bir soykırım vardır o da Yahudi soykırımı. Bunu da Naziler denen bir avuç ruh hastası psikopat yapmıştır. Avrupa demokrasisi de nihayetinde onlarla savaşmış ve onları insanlığın başından defetmiştir.”
Bu önermeyle âdeta bir taşla iki kuş vurulur. Birincisi, Avrupa medeniyeti bir hamlede ırkçılık ve soykırım suçlarından temize çıkarılmıştır. İkincisi, Siyonist hareket de yeryüzünde bir tek Yahudilerin soykırıma uğradığı tezini işleyerek antisemitizm yaklaşımını “Siyonizm” ideolojisiyle “Yahudilik” kavramını eşitlemek için kullanmıştır. Böylelikle yayılmacı bir ideoloji olan Siyonizm eleştirilmez hâle getirilmiştir.
Oysaki tarih bu önermeyi doğrulamamaktadır. Tarihe şöyle bir göz gezdiren herkes rahatlıkla ‘bir avuç ruh hastası psikopat’ denilen Nazilerin öyle durduk yere yerden bitmediklerini görebilir. Zira soykırımcı Nazilerin fikir alt yapısı, Aydınlanma Çağından bu yana Avrupalı düşünürler tarafından sözde bilim diye sunulan ırkçı fikirlerle XX. asra kadar âdeta demlenmiştir.
Tarih boyunca Batı düşünce sisteminin bileşenlerini oluşturan; “güçlü olma, doğayı ele geçirme, zayıfa boyun eğdirme, bireyin ihtiraslarını kutsama ve madde eksenli düşünüş” ırkçılık düşüncesini besleyen etkenler olmuştur. Kısacası denilebilir ki “Batı” dediğimiz değerler sistemi, tarihi boyunca sadece dönemsel şartların getirdiği bir ırkçılık hastalığına tutulmamış, bizatihi ırkçılık üreten bir sistem olmuştur.
Türk ve İslam yani “öteki”
Batı’nın İslam korkusunun temelinde iki adım vardır. İlki, Anadolu’nun Müslüman Türklerin eline geçme sürecini başlatan Malazgirt Savaşı ve sonraki süreçtir. Bu süreç, papalığın haçlı seferleri çağrısı yapmasıyla sonuçlanmıştır. 1095 yılında Papa II. Urban’ın çağrısı üzerine, o dönemde Anadolu ve Ortadoğu’nun egemeni Müslüman Türklere karşı I. Haçlı Seferi düzenlenmiştir. Haçlı Seferleri, hem Batı kimliğinde “öteki” kavramını inşa ederek aynı zamanda kendi Batılı kimliğini de inşa edici bir rol oynamış hem de Batılıların yüksek İslam Medeniyetinden etkilenmeleriyle dünya uygarlığının gidişatını değiştirmiştir.
Haçlı Seferleri sonucu Batı’nın Müslümanları ötekileştirme süreci elbette bu dönemle sınırlı kalmadı. Sürecin ikinci aşaması, XIV. asırda Osmanlıların Balkanlar’a adım atmasıyla yaşandı. XIV. asırdan başlayarak II. Viyana Kuşatmasına kadar Batı’nın en önemli meselesi Türkler ve İslam oldu. Bu dönemde Batı zihninde kavram olarak Türk ve İslam eşitlendi.
Bilhassa, İstanbul’un Osmanlılar tarafından 1453 yılında fethedilmesi, Avrupa’yı İslam karşısında savunma pozisyonuna çekti. Türklerin, yani İslam’ın yenilemeyeceği çünkü Hristiyanların günahları nedeniyle Tanrı tarafından gönderilen bir ceza olduğu, bir savunma mekanizması olarak sıkça işlendi. 1683 yılında II. Viyana Kuşatmasının Hristiyan Kutsal İttifakı tarafından kırılması ve Osmanlı’ya geri adım attırılması ise Batılılar için önemli bir kırılma noktası oldu.
Aydınlanma Çağı diye bilinen XVIII. asra dek Hristiyanlık saikiyle Türk ve İslam karşıtlığı yürütülürken, bu devirden sonra İslamofobi bayrağı din adamlarından seküler düşünürlere ve sosyal bilimcilere geçti. Zira Aydınlanma Çağı, Orta Çağ’dan miras aldığı Türk ve İslam karşıtlığını elden bırakmadı ama daha farklı bir söyleme geçti. Artık Türk ve Müslüman karakteri dinsel öteki olmaktan çok oryantalistlerce sözde antropolojik bir sınıflandırmayla “barbar, medeni olmaya kabiliyeti olmayan, gelişmeye kapalı, yani durgun” bir dünya olarak tanımlandı. Artık Batılılar doğrudan Hristiyan şövalyeler olarak değil, geri kalmış (!) Müslümanları güya uygarlaştırmak için savaşan bir cepheye dönüştü.
Bu nedenle denilebilir ki İslamofobi kavramı, Batı’nın doğal olarak ırkçılık üreten zihniyetinden ayrı düşünülemeyecek bir olgudur. O hâlde nedir ırkçılık?
Aydınlanma öncesi ırkçılık
Irkçılık düşüncesi Batı’da, Aydınlanma Çağı’nda sözde bir bilimsel kılıfla sistematik bir hâle getirildi. Ama aslında tarih bizlere Aydınlanma Çağı öncesinde de bunun örneklerine rastlanabileceğini göstermektedir. Örneğin, Katolik Kilisesi’nin depremden veba salgınına dek yolunda gitmeyen ne varsa Yahudileri hedef göstermesi ve ardından katliamlara girişilmesi modernizm öncesinin en bilindik örneklerini teşkil etmektedir.
Bir diğer örnek Coğrafi Keşifler sürecinde karşımıza çıkar. Amerika kıtasına ayak basan Kristof Kolomb, buradaki yerli halkı şöyle betimlemiştir: “Son derece sade, dürüst ve eli açık insanlar. Herhangi birinden sahip olduğu herhangi bir şey istendiğinde hemen veriyorlar. Başkalarına olan sevgileri kendilerine olandan daha fazla.”
Kolomb’un bu sözleri elbette antropolojik bir gözlem değildi. Daha sonra yaptığı değerlendirmede başka bir ırkın, insanlara üstten bakan buram buram Avrupalı bakışın kokusu yükselecekti. Dahası Kolomb’un sözleri kendisinden sonrakilerin başlatacağı kanlı bir sürecin yol haritası niteliğindeydi. Şöyle diyordu Kolomb: “Bunlardan çok iyi hizmetkâr olur. Sadece elli adamla bütün bu yerlilerin hepsine kolayca boyun eğdirebiliriz ve her istediğimizi yaptırabiliriz.”
Böylece Kolomb’un açtığı yolda yürüyen, İspanyolların tarihçilerinden Fernandez Oviedo da bu yerlileri soykırıma uğratan kendi evlatlarının vicdanını rahatlatmak için şöyle diyecekti: “Putperestlere karşı kullanılan barut, Tanrı için yakılan tütsü sayılır. ”
Irkçılık fikrinin kurucuları
Kendisinden önce küçük fikir kıpırdanmaları olduysa da ırkçılığın teorisini kuran kişi Fransız düşünür Kont Joseph Arthur de Gobineau oldu. Gobineau, İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine adlı eserinde insanları kabaca beyaz, sarı ve siyah ırka ayırdı. Ardından beyaz ırkın aklı ve dürüstlüğü, sarı ırkın faydayı ve düzeni, siyah ırkın ise hırsı ve duygusal yetenekleri temsil ettiğini ileri sürdü ve Nordik dediği kuzeyli-beyaz ırkı insanlığın en üst basamağına yerleştirdi.
Gobineau’ya göre ırkların kalıtımla getirdiği sosyal özellikler vardı. Örneğin batılı-beyaz ırk bir çekim gücüne sahipken sarı ve siyah ırklar itme gücünü bünyelerinde barındırıyordu. Bu nedenle tarih boyunca uygarlığın kurucuları ve taşıyıcıları beyaz-batılı ırk olmuştu. Biz Türkleri de içine kattığı sarı ırkın ve insan değil de insansı saydığı siyah ırkın tıpkı hayvanlar gibi uygarlaşmaya yönelik doğal bir isteksizliğe sahip olduğunu iddia etti.
Gobineau’nun sözde bilimsellik diye piyasaya sürdüğü bu çarpık ve sığ görüş, dünyayı yağmalayacak olan Avrupalı sömürgecilere tam da aradıkları gerekçeyi verdi. Bu fikirden cesaret alan Avrupalı kolonizatörler, uygarlaşmış beyazlar olarak gelişmemiş sarı ve siyah ırklara ne pahasına olursa olsun “uygarlık” götürme misyonunu üstlendiler. Böylece dünya ülkelerini gasp ve yağma hareketlerini yaldızlı bir kılıfa büründürmeyi başardılar.
Sadece Gobineau mu? Elbette hayır. Fransızların aydınlanma meşalesi saydığı filozof Voltaire, her ne kadar hümanizm sancağını taşıyor gibi görünse de Batılı-beyaz insan dışında kalanlardan pek hoşlanmazdı çünkü ona göre “eşitsizlik doğaldı.” Yine kendisi Milletlerin Töreleri ve Ruhları adlı eserinde şöyle demişti: “Bayağı tazı nasıl cins tazıdan farklı ise, zenci ırkı da bizimkinden farklı bir insan türüdür. Eğer bizim anladığımızdan farklı zekâları yoksa bu türün çok düşük olduğu söylenebilir.”
Bu kervana dönemin Avrupa düşünce ikliminde yer edinmiş önemli bir isim olan Fransız sosyal bilimci Montesquieu da katıldı. Aslında, kendisi özgür toplumun inşasında bir hayli mücadele etmiş bir düşünürdü. Ama bir farkla ki o da diğerleri gibi özgürlüğü sadece Batılı-beyaz insanı eksene alarak tarif etmişti. Zira Montesquieu’yu beyazların ötesindeki ırklar pek ilgilendirmemekteydi. Şöyle demişti kendisi: “En bilge varlık olan Tanrının ruhu, özellikle de iyi bir ruhu, kapkara bir bedene yerleştirmiş olabileceği düşüncesini hiç kimse kabul etmez.”
Özgürlükçü ve insaniyetçi olduğunu beyan eden Batılı düşünürler bu iddiaları dillendirirken asla çelişkiye düştüklerini düşünmüyorlardı. Çünkü İngiliz düşünür John Locke aslında çok kısa bir değerlendirmeyle bunu formülleştirmişti: “İnsan beyazdır!”
İddiayı tersinden okursak durum netleşmektedir: Beyaz olmayan insan değildir. Böylece insan için öngörülen yüce değerler de sadece beyaz diye nitelenen, Batı medeniyet iklimi dairesindekilerle ilgili bir konu olmaktadır. Beyaz olamayan, yani Batı dışındaki toplumlara bu ilkeler üzerinden yaklaşılmaması, hatta tam zıddı ile davranılması bu bakış açısına göre sorun teşkil etmemektedir.
Peki, sadece sayılan birkaç isim mi ırkçı bakış açısına sahipti?
Maalesef bu konuda Avrupa düşünce tarihi pek iyi bir sınav verememiştir. Gobineau’dan Locke’a, Nietzsche’den Schopenhaur’a hemen hemen Batılı düşünürlerin tümü ırkı esas alan çözümlemelerde bulunmuşlardır. Zira temel paradigma Locke’un “insan beyazdır” önermesi çizgisinde olduğundan, zaman ve zemin farklılaşsa da Batılı düşünürlerin ana yaklaşımı değişmeden kalmıştır. Hatta kendisini hümanist olarak bildiğimiz pek çok düşünür de günümüzün anlayışıyla bizleri hayrette bırakacak derecede ırkçı tavır sergilemişlerdir.
Irkçılık ve sömürgecilik
Batılı düşünürlerin kendi tarihsel birikimlerini ırkçı bir biçimde formülleştirmesiyle birlikte adına Coğrafi Keşifler dediğimiz sürecin karanlık yönleri de fikir planında meşrulaştırılmış oldu. Öyle ki İngiltere’nin liman kentleri köle ticareti yapan gemilerinin çıkış noktası hâline geldi. Artık, XVII. asıra gelindiğinde İngiltere’nin ünlü liman kenti Liverpool’dan yola çıkan her dört gemiden biri köle ticareti yapıyordu. Batılı düşünürlerin ırkçı fikirleriyle beslenen dönemin köle tüccarları için köle ticareti yapmak, tahıl ticareti kadar doğal bir iş olmuştu. Zira bunu bilimsel (!) ve doğal (!) bir hak olarak görüyorlardı.
Tarihçiler Coğrafi Keşiflerin ivme kazandığı XVI. asırdan XIX. asra dek Afrika’dan yaklaşık 15 milyon siyahi insanın köleleştirilerek Amerika Kıtası’na götürüldüğünü söylemektedirler. Daha sonra ihtida edecek olan ve Batı dünyasının düşünce haysiyeti taşıyan fikir adamlarından olan Garaudy, bu konuda şöyle demişti: “Batılılar yüz milyonu aşkın Amerika yerlisini öldürerek dünyada daha önce benzeri görülmemiş bir soykırım yaptılar. Bunun ardından üç yüz yıl süren köle ticareti sırasında en az yüz milyon Afrikalıyı öldürerek bir başka akıl almaz soykırımı gerçekleştirdiler.”
Garaudy’nin açtığı bu kapıdan tespiti somutlaştırırsak, dünya tarihinin utanç vesikası olan soykırımların en önemli besleyici unsurunun Batı bünyesinin ürettiği ırkçılık düşüncesi olduğunu söyleyebiliriz.
Irkçılık ve soykırım
Ders kitaplarında “coğrafi keşifler” olarak bilinen ama aslında Batı dışı toplumların Batılılarca her türlü kaynağının gasp ve yağma edildiği bu kanlı sürecin ilk mazlumları “Amerikalı Yerliler” diyebileceğimiz topluluklar oldu.
Kolomb’un St.Salvador adını verdiği kara parçasına adım atmasıyla bilhassa İspanyol ve Portekiz sömürgecileri, milyonlarca Aztek ve İnka halkını korkunç katliamlarla yok etmişlerdir. Bu iki devletin açtığı kapıdan giren diğer Batılı devletler de İspanyol ve Portekizlilerden geri kalmamışlardır. Bilhassa Amerika Birleşik Devletleri’nin kurulmasından sonra dilimizde “Kızılderili” olarak bildiğimiz konar-göçer Kuzey Amerika kabileleri kelimenin tam anlamıyla soykırıma tabi tutulmuşlardır.
XX. asır Batı’nın ırkçı fikirlerinin pratiğe döküldüğü çok kanlı bir asır oldu. Birleşmiş Milletler tarafından “20. asrın ilk soykırımı” olarak tanınan katliam, 1904-1908 yılları arasında, bugünkü Namibya sınırları içerisinde gerçekleştirildi. Yine bu asırdaki son soykırım ise 1995’te Srebrenitsa’da 8 binden fazla Bosnalı Müslümanın Sırp milisler tarafından öldürülmesiydi. Hâlihazırda hâlen bu ırkçı yaklaşımın birincil hedefi İslam ve Müslümanlardır.
Bugün Batı’da yükselen İslam karşıtlığı ve nefreti ne sadece ekonomik krizlerin ne mülteci akınının ne de 11 Eylül saldırılarının sonucudur. Esas mesele bu tarz arızî hadiselerle hemen aktif hâle gelen, Batı düşüncesinin paradigmasında yer alan “ötekinden nefret ederek kendini ifade etme” fikir virüslerinin bir türlü yok edilememe meselesidir.

Koray Şerbetçi / Diyanet Dergisi

ırkçılık İslamofobi
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER