İslâm Ahlâkı İle Yeni Bir İktisat Anlayışı
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
İslâm Ahlâkı İle Yeni Bir İktisat Anlayışı
17.06.2018 14:00:00

 

İslâm Ahlâkı İle Yeni Bir İktisat Anlayışı

​Dünya iktisadî tarihinde iktisat ile ahlâk arasındaki sıkı ilişki modernleşme dönemine kadar devam etmiştir.

İslâm iktisadî düşüncesi ahlâk ile her zaman iç içe olmuştur. Ancak batı düşünürlerinde iktisat ve ahlâk ilişkisi modernleşme dönemiyle özellikle de Batı’daki sanayileşme sürecinin hız kazanmasıyla birbirinden bağımsızlaşmaya hattâ kopmaya başlamıştır. Bu gelişim sürecinde ortaya çıkan bireyselci, çıkarcı insan tipini esas alarak yeni bir teorik zemin inşa etmiştir. Bu insan tipinin Avrupa merkezli iktisat ve medeniyet anlayışıyla doğrudan ilgisi olduğu görülmüştür. Bu çalışmamızda bu teorik zeminin gelişimi yanında ortaya çıkardığı sorunlar analiz edilmekte ve yeni bir anlayışla alternatif bir çıkış yolu üzerinde durulmaya çalışılacaktır.

1. ADAM SMİTH’TE AHLÂK ANLAYIŞI

Günümüzde iktisadın bir bilim mi yoksa bir sanat mı olduğu konusundaki tartışmalar, görünürde bu bilim dalı ile ilgili bilim insanlarının matematik ve doğa bilimleri ile ahlâk ve sosyal bilimler arasında bir tercihe mecbur kaldıkları gibi bir sonuca ulaşmıştır. Oysa iktisadın ahlâk ve sosyal bilimler içindeki yerini doğru konumlandırarak matematik ve doğa bilimlerinin sağladığı imkânlarla bütünleştirerek daha temelli ve kuşatıcı bir bilim olarak yerinin belirlenmesi gerekmektedir. Bunun derinlikli ve kuşatıcı bir yaklaşım yerine Avrupa merkezci bakış açısına bağlı kalarak mümkün olmayacağını öncelikle kabul etmek gerekir. Çünkü bu bakış açısının tercihi bellidir. Süreç içinde hâkim Batı iktisadına yönelik birçok eleştiriler ortaya çıkmış olmasına rağmen bu eleştiriler göz ardı edilerek Modern Batı paradigmasının tercihine bağlı olarak şekillenen bir süreç olarak devam etmiştir. Yola çıkarken ahlâkî değerleri esas alan modern ekonominin kurucu filozoflarının başında gelen Adam Smith’in (1723-1790) tercihinin bu sonuçta önemli bir rolü olduğu söylenebilir.  Modern klasik iktisadın kurucusu Adam Smith 1776’da ULUSLARIN ZENGİNLİĞİ adlı eserini yayımlamadan 17 yıl önce 1759’da AHLÂKÎ DUYGULAR TEORİSİ konusunda yazdığı eseriyle İngiltere’de şöhret kazanmıştı.  “Ahlâkî Duygular Teorisi” adlı eserinde “Empati” yapan insan tipini ve davranışlarını dikkate alarak analiz yapan Smith, modern iktisat biliminin kurucu temel metinlerinden kabul edilen “Ulusların Zenginliği” adlı eserinde ise kendi çıkarını önceleyen HOMO ECONOMİCUS bireyi esas alan yeni bir insan tipini oluşturan teorik bir zemin inşa etmiştir. Smith bu bencil ve açgözlü insanın bu ahlâkî özellikleriyle piyasadaki mal bolluğu ile toplumsal refaha en üst düzeyde katkı sağlayacağı kanaatindedir. Modern iktisat biliminde bu birey kendi çıkarını önceleyen, fayda ve kârını maksimize etmeyi hayatının en önemli gayesi hâline getirmiş bir insandır. Bu ekonomik varlığın tabiatıyla bencil, açgözlü ve hazcı bir birey olarak karşımıza çıktığı görülür. Ahlâkî duygular teorisinde bunu şöyle ifade etmiştir “Ahlâksal iyi ve kötü ayrımları bütünüyle kendine özgü belli acı ve haz hisleri üzerine dayanırlar.“ Bu ahlâk anlayışına göre birey kendi çıkarını merkeze alır. Buna göre birey için iyi olan şey makbul, birey için iyi olmayan şey de kötüdür. Yararlı ve faydalı olan kişiden kişiye değişir, görecelidir. Görüldüğü gibi insanın ahlâkî yargıları kökeninde duygular ve hisler olduğu fikri daha yaygın bir rol almıştır. Zevk veren her şey insan için iyi, zevk vermeyen her şey insan için kötüdür. Smith’e göre insanın EMPATİ yaparak başkalarının hazzı ve zevkiyle ilgilenmesi de gereksizdir. Bu insan tipi Smith’in bireyi merkeze alan insan tipidir. Çünkü Adam Smith’in “Ahlâkî Duygular Teorisi” adlı eseri ve mesleği itibariyle, insanın iç dünyasını en iyi bilen ve tanıyan düşünürlerden biri olduğunu kabul etmemiz gerekir. İnsandaki nefs, ruh, kalp ve akıl gibi yetileri en iyi bilen kişilerden biri olmasına rağmen “Ulusların Zenginliği” adlı eserinde ahlâk ve kültür alanını dışlayarak bencil, açgözlü, HOMO ECONOMİCUS insan tipini esas alıp analiz yaparak attığı temeller sonucunda modern ekonomi biliminin bu soyutlamayı temel alarak gelişmesine sebep olduğu bilinmektedir. Her iki eser arasındaki çelişkiyi değerlendirdiğimiz zaman bireyi merkeze alan bir paradigmaya sahip olduğu gibi kendi arzu ve zevklerini de merkeze koyarak, yararlı ve faydalı olanı ön plana çıkarmak için etik ve ahlâktan bağımsız hareket ettiğini görmekteyiz. Smith, insanı tamamen sosyal bir varlık olarak değerlendirdiği için insanın kendi çıkarı peşinde koşan bir varlık olarak açıklanmıştır. Ona göre bu insanın doğasıdır. Ve buna bağlı kalarak hayatı boyunca temel gayesinin kâr elde etme amacında olması, onu diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliklerden biri olduğu gibi onu ahlâk ve kültür alanından da ayırmıştır. Bu durum iktisat biliminin hayatın tüm alanını kuşatmasını engellemekte ve diğer varlık alanlarından bağımsız olarak insan ve toplumu belirli bir sınırlılık çerçevesine mahkûm etmektedir.  Diğer varlıklar gibi içgüdüye sahip olan insana akıl, zekâ ve irade kabiliyetleriyle diğer bütün canlılara hükmetme ve yine sahip kılındığı yeteneklerle ürettiği gereçler sayesinde tüm canlıların ve cansızların hayatına üstün bir kuvvet olabilme imkânı lütfedilmiştir. Böyle bir kuvvetin ahlâktan bağımsız hareket etmesi durumunda tüm varlıklar için önemli bir sorun teşkil edecektir. Bu da Adam Smith’in insan tipinin ahlâktan bağımsız hareket edemeyeceğini işaret eder. Günümüzün insanı zevkleri peşinde koşup çıkar maksimizasyonu gayretinde her gün bir adım daha ilerlerken, tabiattaki tüm canlıları ve çevreyi dilediği gibi tasarruf etmekte ve hattâ istismar etme yoluna giderek birçok yeni sorunların doğmasına neden olmaktadır. Burada cevap bekleyen önemli sorulardan birisi, modern iktisat biliminin kurucularından Adam Smith’teki bu farklılaşmanın temel nedeni nedir? Kısaca cevap vermek gerekirse: Tarihî olarak iki yüzyılı aşan bir süre boyunca uygulanan ticarî kapitalizmin (merkantilizm) son dönemlerine gelindiği için yaşadığı ülkenin (Britanya) çıkarlarının yeni bir EKONOMİ POLİTİK’e ihtiyaç duyması, değişim ve dönüşümün sağlanmasında geleneksel değerlere bağlı empatik ve diğergam insan tipi yerine, çıkarcı ve bencil bir ekonomik insan tipine ihtiyacın ortaya çıkması ve Smith’in de bu insanı esas alarak bir ekonomi politiğin öncüsü olmasıdır. Bu düşünürün her düşünür için kabul edildiği gibi çevrenin etkisi altında kaldığını göstermektedir. Düşünürler şartların, sosyal ve kültürel çevrenin etkisi altında kalarak olayları değerlendirir. Bu etki alanlarından dolayı farklı iktisadî sorunlara farklı çözümler ileri sürdükleri gibi yola çıktığı ilkelerle de geleceklerinde çelişebilirler. Yaşadığı toplumda etkin olan düşünce, din, sosyal yapı, kültür, ülkesinin coğrafi şartları ve siyasî tutumlar ve jeopolitik konum, iktisatçıların düşüncelerini belirleyen en önemli doktrinler olmuştur. Toplumun özünde yer alan dinamiklerin; düşünürlerin yaklaşımlarına olan etkileri görülmektedir. Paylaşımcı ve dayanışma esasının gözlemlendiği topluluk içinde yetişen bireyin özellikleriyle, bireyselci (çıkarcı insan paradigmasına sahip) toplum ve bireylerinin özellikleri birbirinden farklı düşünürlerin yaklaşımlarını da ortaya çıkarmıştır.

Esas mesele Adam Smith’i değerlendirirken, “Ahlâkî Duygular Teorisi”nden “Ulusların Zenginliği” eserine geçerken çözülmeyi bekleyen AHLÂKÎ ÇELİŞKİYİ ve AHLÂK-İKTİSAT ilişkisini olduğu gibi kabullenmeli miyiz yoksa bu meseleyle ciddi bir biçimde hesaplaşmalı mıyız? 

2. KAPİTALİZM’DE AHLÂK ANLAYIŞI

Kapitalizm, Modern Batı Medeniyeti’nin ürünü olan iktisadî bir sistemdir. Tarihî süreçte merkantilist dönemdeki ticaret kapitalizminden fizyokrasi ve liberal kapitalizme, sosyalleş(tiril)miş kapitalizmden ve devletçi kapitalizme kadar farklı şekilleri bulunmaktadır. Bu sistem, hukuk ve ahlâktan bağımsız olarak servet ile sermaye ve bu unsurların sahipleri konusundaki öncelikleri ve tercihleri ile diğer sistemlerden ayrılır. Henry Pirenne kapitalizmi “servetin istikrarlı bir şekilde artma eğilimi” olarak tanımlamıştır. Ekonomik ve siyasî kurumlar başta olmak üzere yapısal ve kurumsal değişimlerle birlikte toprak mülkiyeti başta olmak üzere ticarî ve endüstriyel alanda işbölümü ve işçi sınıfıyla sermaye sınıfının ayrışması sonucunda sistem ete kemiğe bürünmüştür.

Marksist gelenek yapısal değişime bağlı olarak kapitalizmin XVI. yüzyılda ortaya çıktığını söylerken, Weberyen açıklama modelinde de, aynı yüzyılda dinde reform süreciyle birlikte ekonomik ve sosyal ilişkilerde yeni bir sürecin geliştiğine vurgu yapılmıştır. Bununla birlikte Protestanlığın Avrupa’da iktisadî faaliyetlerin rasyonelleşmesi sürecinde önemli bir rol oynadığını ve bu sistemin yayılmasına katkıda bulunan akımlardan biri olduğuna ve sistemin şekillenmesinde önemli bir rolü bulunduğuna vurgu yapılmıştır ama protestanlığı kapitalizmin oluşumunun yegâne nedeni olarak görmemişlerdir.

Weberyen açıklama modeli çerçevesinde bakıldığında, rasyonel bireyin ortaya çıkışında, zihniyetteki değişim ve dindeki reformun etkisi sonucu, Batı Avrupa’da kapitalizmin oluşumu ve gelişiminde yeni ekonomik aktörlerin ahlâkî alanla ilişkisi, önemle üzerinde durulmayı hak eden bir konudur.

Jean Baechler kapitalizmin oluşum ve gelişim sürecini açıklarken, kilise ve devletin birbirinden ayrılmasına, dinî düşünce ve ahlâk alanında ortaya çıkan yeni anlayışa ve işçi-işveren (burjuva) sınıflarının oluşumuna vurgu yapmıştır. Bu sistemin ortaya çıkmasıyla birlikte Batı’da din ve ahlâk, siyaset ve ekonomi ile ideoloji ve kültür alanlarında yeni bir anlayışın ortaya çıktığını anlatırken böyle bir sistemin oluşumunun yalnızca Batı toplumunda ortaya çıkabileceğine işaret etmektedir.

Merkantilist dönemde Avrupalılar Afrika, Asya ve Amerika kıtalarında yepyeni bir anlayışla kolonyalist ve emperyalist politikalarla üretim faktörlerinin tekelini ele geçirip tüm kaynakları kontrol etmeye yöneldiler. Kolonilerden vergi, hammadde ve emek (köle) yoluyla kendi ülkelerine kaynakları transfer ettiler. Merkantilistlerin ülkeleri dışındaki en önemli amacı koloni sayısını arttırmak, ülkelerindeki altın ve gümüş bolluğunu sağlamak, zenginlik ve kaynakların tekelini ele geçirmekti. Asya, Afrika ve Amerika’daki yerlilere yapılan muameleler yanında buralarda kontrolü ele geçirmek için geliştirilen ve uygulanan politikalarla şekillenen modern kapitalist ekonomik sistemin ahlâkla imtihanı, vicdanları sızlatacak manzaraları gündeme getirdiği herkesin ittifak ettiği bir husustur.

Batı Avrupa bu yolu takip ederek modernleşti, sanayileşti ve büyüme gösterdi. Ekonomi ahlâkın önünde geçti, hukuk kendi çıkarlarına göre şekillendi ve uygulandı. Yani ekonomi ahlâkın önüne geçtiği gibi hukukun da önüne geçti. Bir süre sonra bu gidişatın sosyal maliyeti ortaya çıkmaya başladı.

Bu süreçte Karl Marx ve onu destekleyenler XIX. yüzyılda “bu kadar da olmaz” demeye başladılar. Böylece biraz da EŞİTLİK olsun denildi. Yani HUKUK kendi halkı için böylece hayata geçmeye başladı. Ancak ahlâk, etik konuşulmadı. Uluslararası alanda amansız bir rekabet başladı.

Bu rekabet sonucunda iki dünya savaşı yaşandı ve milyonlarca insan hayatını kaybetti. Bu savaşların temel nedeni olarak kaynakların kim tarafından kontrol edileceği, rekabette hangi ülkenin önde olacağını gösterebiliriz. Bu temel nedenlerle birlikte son yüzyıllarda yaşanan savaşların temel nedeninin daha çok ekonomik olduğu söyleyebiliriz. Bugün de bu rekabetin devam ettiğini ve bu acımasız rekabetin silahlanmayı beraberinde getirdiği ve böylece kaçınılmaz olarak gördüğümüz savaşın da kapımızda olduğunu görmekteyiz.

Adam Smith başta olmak üzere modern ekonominin kurucu klasik iktisatçıları XVIII. yüzyılda doğal düzenin keşfiyle yola çıkmışlar ve deyim yerindeyse “küçük kâinat” olan insanla gerçek kâinatın işleyişi arasındaki uyuma bağlı bir ekonomik ve sosyal düzen tasavvur etmişlerdi. Esasen bu doğal ve tabiî düzen ideal bir düzendi. Fakat çıkarından, kâr maksimizasyonundan başka bir şeyi dikkate almayan, bu dünyada başıboş bırakıldığını zanneden, başta ahlâkî sınırlar olmak üzere herhangi bir sınırlamayı kabul etmeyen, nefsinin sınırsız arzu ve istekleri peşinde koşan insanlık, kontrolsüz güç olarak iki dünya savaşı ve birçok çıkar çatışmasının sonucunda yirminci yüzyılda milyonlarca insanın ölümüne sebebiyet verdi. Ekonomik çıkar mücadelesi ve savaşları yanında açlıktan ölen milyonlarca insanın varlığı, çevre kirliliği, küresel ısınma, terör örgütlerinin varlığı, inançlara yönelik kabul edilemez ifadeler (islamafobi) ve ırkçı siyasi davranışlar vb. gibi insanlığı tehdit eden birçok yeni sorun üretmiştir. Günümüzde yaygınlaşan kapitalist anlayışın da etkisiyle, ekonomide sadece kendi çıkarını maksimize hedefine yoğunlaşmış bireyler ve firmalar için öncelik daha çok kazanmak olunca, kâinatın en kıymetli varlığı “eşref-i mahlûkat” olan insan başta olmak üzere doğada yaşayan tüm canlıların öncelikleri bir tarafa bırakılarak tabiî düzene büyük bir tehdit oluşturulmuştur. İnsanlığın en temel hakkı olan ihtiyaçlarla ilgili yüzlerce sorun insanlığın gündeminde çözüm beklemektedir. Bu çerçevede ekonomi ile ahlâk ve hukuk, ahlâk ve iktisat arasındaki ilişkilerin yeniden düşünülmesi, tartışılması, sorgulanması ve yeni bir iktisat ve ahlâk ilişkisinin inşa edilmesi gerekmektedir.

3. İSLÂM AHLÂKI İLE YENİ BİR İKTİSAT ANLAYIŞI

İslâm’a göre insan, bu dünyada imtihan için bulunur ve diğer bütün varlıklara karşı da görevleri vardır. Hem kendi cinslerine hem diğer varlıklara karşı sorumlulukları ve yükümlülükleri vardır. Kendisine zulmedemeyeceği gibi kendisi dışındaki varlıklara da zulmedemez. Başta akıl olmak üzere, mal mülk vs. her şey insana, Allah (c.c) tarafından bir emanet olarak verilmiştir. Sahip kılındığı nimetler kaşsısında nasıl davranacağı kendisine verilen emanetleri nasıl kullanacağı, imtihanın sonucunu belirleyecektir.

İnsan analiz eden akla sahip olduğu gibi, aynı zamanda vahyi birincil bilgi kaynağı olarak görür. Sonuçta Müslüman, bilme ve iktisadî hayatını düzenleme ve yaşama sürecinde vahye bağlı kalarak, aklın bilme gücünü kabul eder. Bu da Kur’ân-ı Kerim’de Nasr Sûresi’nde ifade edilmiştir. İnsanın iktisadî hayatında en önemli konu “Kul Hakkı”na riayettir. Çünkü İslâm inancına göre affedilmeyecek iki temel günah vardır: ŞİRK VE KUL HAKKI. Şirk kişinin Yaratıcısına karşı ortak koşmasıdır. Kul hakkı ise başta hemcinsleri olmak üzere diğer varlıklarla ilgili insanın sebep olabileceği hak ihlâlleri alanıyla ilgilidir.

Dolayısıyla ahlâk ve iktisat kadar bu noktada, hak, hukuk ve iktisat ilişkisi de son derece önemlidir.  Yukarıda ifade edildiği gibi sadece hem cinsleri değil diğer varlıklarla (emanet) ilgili de insanın sorumlulukları bulunmaktadır. Esasen, İslâm ekonomisi yaklaşımı benimsendiğinde de hukuk iktisadî ilişkilerde belirleyici bir rol oynamaktadır. Ancak bu hukuk anlayışında kul hakkına riayet en temel öncelik taşımaktadır. Dolayısıyla İslâm’da ahlâk ve hukuk birlikte ekonomik ilişkilerin belirlenmesi ve gelişmesinde önemli bir role sahiptir. Tabiatıyla İslâm toplumunda ekonomik ilişkiler hukuk ile düzenlenmiş ve teminat altına alınmıştır. Eğer vicdan ve ahlâk duygusu ile hareket edilirse hak ihlâlleri baştan önlenebilir. İslâm toplumunda ahlâkın bittiği yerde hukuk devreye girer. Yani hukukun başladığı yer ahlâkın bittiği yerdir. İslâm toplumu bir denge toplumudur. Farabi’nin ifade ettiği gibi “Faziletli fertlerden oluşan bu toplumun iktisat ve ahlâk anlayışında bir denge olması kaçınılmazdır.” Faziletli İslâm toplumunda fertler hikmet, şecaat, iffet ve adalet içinde iktisadi ve sosyal ilişkilerini tanzim ederler. Faziletli insan inandığı gibi düşünür, düşündüğü gibi konuşur ve konuştuğu gibi yaşar.

İslâm mütefekkirleri ve mutasavvıfları insanın eğitimle değiştirilebileceğini ve ahlâkının geliştirilebileceği konusunda hem fikirdirler. Sadece yöntemleri farklıdır. Mütefekkirler aklın yetilerinin geliştirilmesine, mutasavvıflarsa nefis ve kalbin eğitimine önem verirler. Tûsi’ye göre düşünme yetisi olan aklın bilgiyle donanması ve gelişmesiyle hikmete ulaşılır. Gazâlî’ye göre Allah’ı bilen, O’na yönelen, Allah için amel eden, Allah katında olanları keşfeden kalptir. Diğer uzuvlar da ona tâbidir ve onun hizmetçileridir. İslâm insanının ahlâkı iktisadî davranışlarında kendi çıkarını maksimize etmeyi temel gaye edinmiş “arzu ve zevkleri peşinde koşan” HOMO ECONOMİCUS insan tipinden farklı olduğu söylenebilir. İslâmî anlamda belli bir ahlâkî altyapıya sahip olan insanın iktisatla ilişkisinin farklı olması beklenir. Esasen İslâm kültüründe iktisat yukarıda ayrıntılı bir şekilde tartışılan Modern Batılı Kapitalist ekonomi anlayışından farklı bir anlama sahiptir. İslâm İktisadı çalışma ile yaşama, üretimle, tüketim, arz ile talep arasında denge sağlamayı amaçlayan adalet merkezli doğal bir ekonomi düzenidir. Esas amaç dengeyi sağlamaktır. Çünkü İslâm bir denge düzenidir.

İktisat ifrat (aşırı) ile tefrit (uç) arasındaki orta noktayı temsil eder. Bu cümleden olarak cömertlik iktisadî bir tutum iken, israf ve cimrilik ifrat ve tefriti ifade eder. İslâm’a göre evrendeki her şey Allah’a âittir. İnsanların elde ettiği mal ve mülkün hepsi O’nundur. İsraf sadece fertlerin değil toplumların çöküşünde de en önemli etkenlerden birisidir. Bu bağlamda Yüce Allah fertleri ve toplumları verilen değerlerin israf edilmemesi hususunda uyarmıştır. Üretim ve tüketimde orta yolu tercih eden kişi iktisada uygun davranmış olur. Gelir dağılımında bir uçta aşırı zenginler diğer tarafta açlıktan ölen insanların olduğu bir ortam iktisadî (yerli yerinde) değildir. Verilen her nimetten dolayı sorguya çekileceğimizi bilmemiz israfın önlenmesinde önemli bir etkendir. Yeryüzündeki her şeyin yaratıcısı Allah’tır. Bu bakımdan bütün nimetler insanın kullanımına emanet olarak verilmiştir. İnsanın emanetçi olması mal ve kaynakların asıl sahibine karşı insanı sorumlu kılar. Bu sorumluluk duygusu, insanı, emanetin asıl sahibinin istediği şekilde verimli ve iktisatlı şekilde kullanmaya yönlendirir. Kâinattaki her varlık Allah’a ait olduğu gibi rızkı veren de Allah’tır. İnsanın yeryüzündeki görevi çalışmak ve dünyayı imar etmektir. Bunların zıddı ise yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, haksızlıkta bulunmak ve kul hakkına sebebiyet vermektir. İslâm dünyaya aşırı bağlılığı red ettiği gibi insanı dünyadan tamamen koparmayı da kabul etmemiştir.

İslâm’a göre ekonomide salih amel, meşru yolardan hareketle helal kazanç elde etmektir. İslâm’a göre Sosyal dayanışmanın artması, toplumu oluşturan bütün bireylerin lehinedir. Bundan dolayı bütün sosyal müesseseler dayanışmayı artırıcı doğrultuda düzenlenmelidir. Bu yaklaşıma göre insanlar kendi ihtiyaçlarını tek başlarına karşılayamadıklarından dolayı bir araya gelerek çeşitli müesseseler kurmuşlardır. Gönüllü işbirliğinde dayanışma hukukun üstünlüğüyle ve nimet-külfet paylaşımında adaletin tesis edilmesiyle sağlanmıştır. Toplumun kolektif gücünü (egemenliğini) ve sosyal dayanışmayı arttırmak amaçlanmıştır.

Sonuç olarak Müslümandan, yakınlarından başlamak üzere yoksula ve ihtiyaç sahiplerine haklarının verilmesi, bollukta da darlıkta da infak yapılması beklenmekte ve “sevdiğiniz şeylerden vermedikçe iyiliğe erişilmeyeceği” hükme bağlanmaktadır. Bu ahlâk anlayışının Homo Economicus’tan ne kadar farklı olduğu ortadadır. Ekonomideki bu insan tipi, modern iktisat biliminde karşılaşılan sorunların önemli bir nedenidir. Bu sorunların çözümü için yeni bir iktisadî anlayışı ikame etmesi insanlığın en önemli beklentisidir.

SONUÇ

İslâm ekonomi düşüncesinde iktisat ve ahlâk iç içedir.  Ahlâk iyilik, dürüstlük, yardımseverlik, sözünde durma, yalan söylememe, gibi özellikleri kapsayan kurallar ve tavırlar bütünüdür. Ahlâk kuralları, insanın iç âlemine, onun davranışlarının sebeplerine ilişkin talepleri ihtiva etmektedir. Sağlıklı ve dengeli bir toplum ve sürdürülebilir bir kalkınma için ahlâkın ve sosyal değerlerin hâkim olduğu bir ortam oluşturmak olmazsa olmaz bir koşuldur. Ekonomik gelişme, adalet, özgürlük, insanlık hürmeti ve değerlerin korunması ile birlikte gerçekleşerek yaşanabilir. Hukuk, ahlâk ve vicdan kuralları içerisinde işlemeyen bir ekonomik sistem, çökme ve dağılmaya mahkûmdur. Ekonomik etkileşim süreçlerinin sağlıklı ve toplum yararına olması için ahlâkî değerlerin dikkate alınmasını özellikle vurgulanmalıdır.

Günümüzdeki hâkim iktisat paradigmasının teorik ön kabullerinin temel aktörü olan HOMO ECONOMİCUS insan tipinin dünyanın belli bölgelerinde büyüme ve zenginleşme alanında belli bir başarı düzeyini yakaladığı açıktır. Ancak sosyal, hukukî ve ahlâkî açıdan dengesizlikler bu durumun sürdürülebilirliği ile ilgili endişeleri günden güne artırmaktadır. Açlık ve gelir adaletsizliği başta olmak üzere terör, göç dalgaları ve mülteci krizlerinin de bunda etkisi büyüktür. Bugüne kadar genelde fakir ve yoksulları yakan ateş, zenginlere de yaklaşmakta hatta onlara da değmeye başlamıştır. Klasik iktisadî düşünce okulunun kurucusu Adam Smith “Ahlâkî Duygular” adlı eserinde ferdin üç farklı eğiliminden bahsetmiştir:

Kendini düşünme ve sempati,

Özgürlük isteği ve toplum kurallarına uyma eğilimi,

Çalışma alışkanlığı ve değişim eğilimleridir.

Bu beşerî eğilimler sayesinde her fert kendi arzu ve çıkarları peşinde koşarken, aynı anda başkalarının da iyiliğine yol açan gelişmelere yardımcı olmuştur. Kendi çıkarlarını en iyi şekilde korumaya çalışan fert, farkında olmadan toplumun menfaatlerine de hizmet etmektedir. Smith’in önerdiği liberalizm, iktisadî ilişkiler yanında ahlâkî boyutu da önermiştir. Smith girişimcilerin aç gözlülüğünü ve tekelci konuma gelmek ve işçi ücretlerini düşük düzeyde tutmak için yaptıkları fiili anlaşmaları sık sık eleştirmiş ve bu tür davranışların ahlâkî olmadığını savunmuştur. Smith, ahlâkî boyutu olmayan liberalizmin, toplumu oluşturan bütün kesimlerin lehinde işlemeyeceğinin farkındadır. Girişimcilerin AÇGÖZLÜ VE TEKELCİ RUHUNUN toplumun bütün katmanları için zararlı olduğunu vurgulamış ve bu davranıştaki girişimcileri eleştirmiştir. Smith, ahlâkî ilkelere göre hareket etmenin iktisadî gelişme sürecini hızlandıracağını vurgulamıştır. Ancak ilerleyen süreçlerde ekonomik anlayış, iktisadî olaylara sadece maddi açıdan yaklaşmış ve ahlâkî değerleri devre dışı bırakmıştır. Günümüzde ve yakın geçmişte hem kapitalizm, hem Homo Economicus insan tipi, hem de modern ekonomik sistem, belirli değerleri tercih etmekte ve her üç sistemde de ciddi ahlâkî sorunlarla karşılaşılmaktadır. Tekelci yaklaşımla sermayenin ya bürokraside veya burjuvazide toplanması, güçlünün haklı olmasını sağlamış ve güçlü insanların, haklı olsalar dahi zayıf insanlara tahakküm etmesine yol açmıştır.

Oysa İslâm’da iktisadî faaliyetlerle ilgili konularda hem hukukî hem de ahlâkî düzenlemelerde bulunulmuştur. Ahlâkî ilkelerle ferdî sorumluluk vicdanlara yüklendiğinde, insan kendi kendini kontrol eder hâle gelmiştir. Hiçbir ekonomik görüşü dayandığı temel felsefelerden bağımsız düşünemeyeceğimiz gibi İslâm’ın ekonomik görüşünü de O’nun dünya görüşünden bağımsız düşünemeyiz. Dünyayı, evreni ve içindekileri yaratan Allah’tır. Yaratılan insan yaratıcısına karşı sorumludur ve bu sorumluluk düşüncesi kaynakların kullanımında, üretim ve tüketimde ölçülü davranılmasını gerektirmektedir. Öyleyse dini ve ahlâkî (etik) değerler olmadan ferdî ve toplumsal yararın etkili bir şekilde sağlanması zordur, hatta bazı durumlarda imkânsızdır. Sonuç olarak İslâm iktisatta, ekonomik problemlerin çözümlerini devamlı surette ahlak zemininde aramış ve insanlara saadeti tesis etmeye çalışmıştır.

Neticede ekonomik sistemler ahlâkî değerleri göz ardı etmemelidir. Kaldı ki, ekonomik sistem ne olursa olsun hiçbir kimse başkalarına zarar verecek, onların haklarını elinden alacak maddi ve manevi refahı kendisinde toplayacak hakka sahip değildir. Kısacası ahlâk kişinin huzurlu yaşaması açısından ne derece önemli ise ekonomik ve toplumsal ilişkilerdeki güven ve sadakat açısından da o kadar önemlidir.

İslâm mütefekkirleri insanın öncelikle kendisini tanıyarak, yani nefis ve beden uyumunu sağlayarak hem bu dünyada hem de öbür dünyada mutlu olacağını vurgulamışlardır. Nefs-beden uyumunun sağlanmasındaki temel unsurlar ise, nefsin güçlerinin adalet ve itidal üzere hareket etmesiyle faziletlere ulaşmasıdır. İnsanın maddi ve manevi yönlerinin birlikte ele alınması ve bu çerçevede ihtiyaçlarının giderilmesinin önemi daha açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Sonuçta insan ve topluma, ahlâk-iktisat bütünlüğü çerçevesindeki bir yaklaşım ve anlayışın, günümüz dünyasında yaşadığımız sorunların çözümünün kolaylaştırılmasında bir başlangıç oluşturması açısından hayati derecede önemli olduğu söyleyebiliriz.

KAYNAKLAR

Jean Baechler, Kapitalizmin Kökenleri, Trc. M. A. Kılıçbay, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara 1994.

Farabi, Erdemli Toplum, İdeal Devlet, Trc. Ahmet Aslan, İstanbul 2013.

Gazali, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Trc. Ahmet Serdaroğlu, Hikmet Neşriyat, İstanbul 2002.

İbn Haldun, Mukaddime, cilt.2, Haz. Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, 2011.

Braudel, The Mediterranean and The Mediterranean World in the Age of Philip II, 2 vol, Trans. S.Reynolds, New York 1972.

Immanuel Kant, Ahlâk Metafiziğinin Temellendirilmesi, Trc. Ioanna Kuçuradi, Türk Felsefe Kurumu Yayınları, Ankara 2013.

Kınalızâde Ali Çelebi, Ahlâk-ı Alâî, Haz. Mustafa Koç, Klasik Yayınları, İstanbul 2007.

Karl Marks, Kapital, Ekonomi Politiğin Eleştirisi, Trc. M. Selik, İstanbul 2011.

Henry Pirenne, Ortaçağ Avrupa’sının Ekonomik ve Sosyal Tarihi, Trc. U. Kocabaşoğlu, İletişim Yayınları, İstanbul 2015.

Amartya Sen, Etik ve Ekonomi, Trc. Ali Süha, İstanbul 2003.

Adam Smith, An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations, Londra.

Wener Sombart, Kapitalizm ve Yahudiler, Trc. S. Gürses, İleri Yayınları, İstanbul 2005.

Nasîruddin Tusî, Ahlâk-ı Nâsırî, çev. Anar Gafarov & Zaur Şükürov, Litera Yayınları, İstanbul 2007.

Sabri Ülgener, İktisadi Çözülmenin Ahlâk ve Zihniyet Dünyası, Der Yayınları, İstanbul 1991.

Wallerstein, The Modern World System, (3 vols.), New York.

Max Weber, Protestan Ahlâkı ve Kapitalizmin Ruhu, Trc. M. Ökten, İstanbul 2014.

Kaynak: Mesut Menderes Karaboğa – Akademyadergisi.com

İslâm iktisadî ahlâk Adam Smith
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert