Vehbi KARA Münhasır Ekonomik Bölge Veya Kıta Sahanlığı
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Münhasır Ekonomik Bölge Veya Kıta Sahanlığı
Vehbi KARA

Münhasır Ekonomik Bölge Veya Kıta Sahanlığı

Ege ve Doğu Akdeniz’de yıllar boyunca Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi ile sorunlar yaşıyoruz. Bu sorunlardan bir tanesi ise kıta sahanlığı ile ilgili konu olup yeni doğalgaz yataklarının bulunması nedeniyle oldukça güncel bir mesele haline gelmiş durumdadır. Peki, kıta sahanlığı nedir ve Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) kavramı neleri ifade ediyor? Bu meseleyi biraz açalım.

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile KKTC arasında yaşanan münhasır ekonomik bölge gerginliği, AB ülkelerinin Rum tarafı lehinde hareket etmesi ve Türkiye, İsrail ile Yunanistan’ın da meseleye dâhil olmasıyla iyice karmaşık bir hal almıştır. Dış politikamızı derinden etkileyen münhasır ekonomik bölge kavramı, yeni doğal gaz yataklarının bulunması sonrasında ticari olarak değerlendirilmek istenmesi nedeniyle Türkiye lehine bir yöne doğru evrilmektedir.

Doğalgazın nakli konusunda en elverişli yol; boru hatları olup sıvılaştırılmış hale getirilerek ticari olarak değerlendirilmesi ise oldukça pahalıdır. Doğal gazın Türkiye üzerinden Avrupa’ya pazarlanması akla en yakın çözüm yolu olarak görülmektedir. Kim bilir? belki bu sayede 50 yıldan fazla bir sürede sorun olan Kıbrıs meselesi de çözüme kavuşur. Çünkü Kıbrıslı Rumların ve İsrail’in menfaatleri bunu gerektiriyor.

“Bir kimse veya bir şey için ayrılmış” anlamında kullanılan “münhasır” kavramı sınırlı veya sınırlanmış anlamına da gelir. Yıllar önce “kıta sahanlığı” da denilen bu kavram üzerinde hâlâ tartışmalar yapılmaktadır. Münhasır Ekonomik Bölge kavramı 1982 yılında imzalanan Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ile düzenlenmiş uluslararası bir anlam kazanmıştır. Karasularının ötesinde ve bu sulara bitişik, belirlenen özel hukuki rejime tabi ve sahildar devletin hakları ve yetkileri ile diğer devletlerin hakları ve serbestliklerinin belirlendiği bölgeyi ifade etmektedir.

Yunanistan ile yıllar önce Ege denizinde yaşadığımız münhasır ekonomik bölge kavramı ile ilgili problemler benzer şekilde Güney Kıbrıs ile yaşanmaktadır. Rumlar, münhasır ekonomik bölgesinden doğan haklarını korumak maksadı ile petrol ve doğalgaz çıkarmak için Türkiye ile iyi ilişkiler kurmak zorundadır. Türkiye’ye karşı hasmâne bir politika izlemek, ekonomik kriz etkilerini silmek için en muhalif kesimler tarafından dahi zararlı görülmeye başlamıştır.

Münhasır ekonomik bölge; kıyı devletin sahil şeridinden itibaren başlar ve 200 millik bir alanı kapsar. Bu alanda sahildar devletler sınırlı bir egemenlik hakkına sahiptir.

Deniz Hukuku Sözleşmesine göre, sahildar devletler bu bölgede;

  1. Deniz yatağı üzerindeki sularda, deniz yataklarında ve bunların toprak altında canlı ve cansız doğal kaynaklarını araştırılması, işletilmesi muhafazası ve yönetimi konuları ile ilgili faaliyetlerde bulunmak;
  2. Sudan, akıntılardan ve rüzgârlardan enerji üretimi gibi, bölgenin ekonomik amaçlarla araştırılmasına ve işletilmesine yönelik faaliyetlerde bulunmak,
  3. Suni adalar, tesisler ve yapılar kurmak ve bunları kullanmak; denize ilişkin bilimsel araştırma yapmak; gibi haklara sahiptir.

Kuzey denizinde bölge ülkeleri (Almanya, Danimarka, Norveç, İngiltere, Hollanda) petrol ve doğalgaz konusunda anlaşmaya varmış karasuyu ötesinde açık denizde ortaklaşa hareket etmektedirler. Benzer bir anlaşma Hazar Denizinde (Gölü) de yapılmıştır.

Türkiye ve KKTC ile Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan arasındaki krizin temel sebebi ise Rum Yönetiminin Kıbrıs’ın yegâne temsilcisi olarak adanın kaynaklarını istediği gibi kullanabileceğini iddia etmesi, bunun karşısında ise Türk tarafının adanın zenginliklerinin oradaki halka ait olduğu ve Kıbrıs’ın nihai statüsü belirlenmeden bu zenginliklerin işletilmesinin doğru olmayacağı yönündedir.

Bölgede dengeleri değiştiren en önemli faktör ise Türkiye ve İsrail arasında yaşanan krizdir. Bunun neticesinde Türkiye’nin yalnızlığa itilmesi amaçlanmakta idi. Mavi Marmara olayı ile İsrail’e özür dileten Türkiye, inisiyatifi büyük ölçüde ele geçirmiş durumdadır. Zira coğrafya Türkiye’ye çok büyük imkanlar sağlamaktadır.

Önceki yıllarda Türkiye, donanmasını aktif olarak kullanarak haklarını kaybetmemeye çalışıyordu. Fakat politik çıkışlar yaparak çıkarlarını korumak hem daha kolay hem de ucuzdur. Gerektiğinde sert güç olarak donanma elbette kullanılabilir lakin bunun zamanlamasını iyi yapmak şarttır.

Koca Piri Reis isimli araştırma gemisinden sonra satın alınan dünyanın en son teknolojilerle donatılmış araştırma gemileri, bölgede Türkiye’nin kıta sahanlığından doğan hak ve menfaatlerini korumaya çalışmaktadır. Yıllar önce Türkiye, “Hora” isimli sismik araştırma gemisini Ege Denizi’ne göndermiş gemi Ege’ye açılmış ve Yunanistan ile bir sıcak çatışmanın eşiğine gelinmişti. Fakat şimdilik böyle bir ortam mevcut değildir. Barışçıl yöntemlerle problemleri çözme imkanı vardır.

Türkiye, Akdeniz’de aynı stratejiyi uygulayarak “Bölgede benim de sözüm geçer” ve “Kıbrıs’ta adilane bir çözüm yapılmadan anlaşma imzalanamaz” hükümlerini kabul ettirmek istemektedir. Gerçekten de işi zordur. Zira neredeyse komşularının tamamı karşı safta olup AB ülkelerinin desteğini de almışlardır. Bununla birlikte donanmasından başka İslâmiyet yönüyle tarihten gelen bir gücü, etkisi de vardır. Bu ise asla ihmal edilmeyecek derecede önemlidir.

Mısır, İsrail ve Lübnan, Kıbrıslı Rumlarla MEB konusunda anlaşmış Akdeniz’de sınırlarını belirlemişlerdir. Fakat anlaşmayı yapan taraflardan biri olan Mübarek rejiminin yerine gelen Mursi, Türkiye ile ilişkileri gittikçe daha iyi bir noktaya getirmiştir. Belki de bu nedenle Mısır, askeri darbeye maruz kalmış ve sonunda yine eskiden olduğu gibi şer ittifakının içinde yerini almıştır.

Akdeniz’de Müslüman Arap ülkeleri yöneticileri farklı düşünse de halk Türkiye’ye sempati ile bakmaktadır. Müslüman mahallesinde salyangoz sattırmak istemeyen Türkiye, Müslüman devletlerle iyi ilişkiler kurmak zorundadır. “Fırat kalkanı” harekatı ile Türk-Arap kardeşliği güçlenmiş olup bunu daha da geliştirmek herkesin menfaatinedir.

Önümüzde çok önemli günler var. Rusya-İran-Suriye-Irak-Lübnan-İsrail-Yunanistan-Mısır-Libya ekseninde önemli gelişmeler yaşanıyor. İslam mukadderatını ilgilendiren bu zorlu süreçte İslam kardeşliğini ön plana çıkarmak şarttır. Daha önce sık sık tekrarlanan ırkçı söylemlerden ve özellikle de Arap düşmanlığından kaçınmak devlet yöneticilerinin boynuna borçtur, vesselam... 

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert
Advert