Dursun Ali Tökel Cinnet Buğdayları
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Cinnet Buğdayları
Dursun Ali Tökel

Cinnet Buğdayları

Değirmen taşı tersine dönüyordu. Alttaki çuvalda birikmiş unları alıyor ve yukarıdan buğday olarak veriyordu. Öyle bir düzenek kurulmuştu ki insanlar değirmene un almaya değil, un verip buğday almaya gelir olmuşlardı.

Peki unları nereden alıyorlardı? Yahut şöyle soralım, değirmenler buğday veriyorsa, un nereden geliyordu?

Bir sabah insanlar uyanıp evlerinden sokaklara çıkınca garip bir manzara ile karşılaşmışlardı. Şehrin meydanına, sokak aralarına, mahalle içlerine içi un dolu çuvallar konulmuş ve ihtiyacı olan herkesin buradan alması istenmişti.

Çuvalların yanında bir de not vardı: "Buğdaylarınızı buraya bırakıp hazır unları alabilirsiniz. Değirmene gitmenize gerek yok! Ne kadar buğday o kadar un!"

Meydan da görevliler ellerinde çetele hazır bekliyorlardı. Gelenlere buğdayları nisbetinde un verilecekti.

Ne harika işti böyle: Meydandan un alıyorlardı, değirmenden buğday!

İnsanlar akınlar halinde çuvallara saldırdılar, kapanlar evlerine yollandılar, hamurlarını, ekmeklerini, pastalarını, böreklerini onlarla yaptılar. Buğdaylarını çuvallar içinde meydanlara bırakıyor ve oradan hazır unları alıp evlerine yollanıyorlardı.

Arasıra " buğdaysız kalırsak ne olacak! Tarlalara un mu ekeceğiz? Bütün buğdayları un karşılığı vermek akıl işi değil!" deyip işkillenenler olmuyor değildi.

Fakat onlara verilecek cevap da hazırdı: "Yok yere endişeleniyorsun! Buğday lazımsa değirmene git, un lazımsa şehir meydanına! Seni buğdaysız bırakmıyorlar ya! Görmüyor musun, değirmenden aldığımız buğdaylar bizimkilerden çok daha canlı, iri, çok daha taze. Bildiğin hububat değil, himmet buğdayı. Evhamı bırak, keyfine bak!"

Bunları gönül huzuruyla diyenlerin bile aklı bir türlü şuna ermiyordu: Nasıl oluyor da değirmen taşı un alıp buğday veriyordu? Bu nasıl olabilirdi? Kendileri o capcanlı, pırıl pırıl buğdayları alırlarken verdikleri un nereye gidiyordu? Ve bu adamlar neden kendi buğdayları karşılığı un veriyorlardı da, sonra tekrar kendi buğdaylarına talip oluyorlardı?

Sorular arttıkça keyifleri kaçmaya başladı, sevinçleri de uzun sürmedi. Ne zamana kadar başkalarının verdiği unlarla yetineceklerdi. Bugün un dolu çuvalları verenler yarın vermezlerse ne olacaktı?

İnsanlar meydana toplandılar ve yöneticiler gelmeden meydanı terketmeyeceklerini söylediler. Onlar gelince de bu işe bir çare bulmalarını, daha ne kadar kaynağını bilmedikleri bir yerden besleneceklerini, yarın tarlalara buğday ekmek isteyeceklerse ne yapacaklarını sordular.

Aldıkları cevap hiç de bekledikleri gibi olmadı: Bu sorunun cevabını onlar da bilmiyordu, buğdayın ne olduğundan, un dolu bu çuvalları meydana kimlerin koyduğundan haberleri yoktu. Bildikleri tek şey gece herkes uyur ve derin bir sessizlik her yeri kaplamışken birilerinin şehir meydanına bu çuvalları koyduğuydu.

Yöneticiler buğdayla ilgili sorunu en kısa zamanda çözecekleri vaadettiler. Onlar da el kaşığıyla çorba içmenin hiç de doğru olmadığı kanaatindeydiler, ama şimdilik beklemekten başka çıkar bir yol yoktu.

Şehirdeki bütün değirmenler iflas etmek üzereydi. Kimsenin onlara buğday getirdiği yoktu. Bütün buğdaylar şehir meydanında un karşılığı veriliyor, daha sonra da o malum değirmene gidilip un karşılığı buğday alınıyordu.

Bir gün şehirde hiç kimsenin buğdayı kalmadığı haberi yayıldı. Herkes meydandaki unlar bedelinde anbarlarındaki buğdayları meçhul un dağıtıcılara vermişlerdi. Bundan hiç kimsenin hayıflandığı da yoktu, kendilerinkini vermişlerdi ve fakat değirmenden çok daha canlı, diri, iri ve parlak buğdaylar almışlardı. Depoları bunlarla doluydu. Zaman geldiğinde bu buğdayları ekeceklerdi. Yazın çok daha bereketli, bol başaklı mahsüller devşireveklerinden o kadar emindiler ki...

Herkesin buğdayının bittiği haberi tam da ekim zamanına denk gelmişti. Çiftçiler, un karşılığı aldıkları parlak, ışıklı buğdayları çuvallarına doldurmuşlar ve büyük bir keyifle tarlalarının yolun tutmuşlardı.

Yolunca yordamınca buğdaylar ekildi, mahsül devşirilecek zamanların hayali kuruldu ve evlere dönüldü. Herkes merak ediyordu, acaba bu yeni buğday cinsi ne zaman yeşerecekti ve acaba ne kadar ürün verecekti?

Endişeli bekleyiş çok uzun sürmedi. Ekinler bir türlü yeşermiyor, vakti çoktan geçmesine rağmen buğday filizleri yer yüzüne çıkmıyordu.

Yetkililere başvurdular, herkesi derin bir korku ve dehşetli bir bekleyiş sardı. Acı haber kısa zamanda arzı endam etti:

Un karşılığı aldıkları bütün buğdaylar sahteydi, plastikti, yapaydı. Gizli bir el hem buğdaylarını, hem bütün ekinleri iç etmiş ve karşılığında da herkesi suni buğdaylarla kandırmıştı.

Bütün şehri korkunç bir infial sardı, herkes birbirini suçluyor, bu kadar parlak, canlı, ışıklı, badem tipli buğdayların nasıl olup da sahte olduklarını anlayamadıklarını haykırıp duruyorlardı. Himmet buğdayları gitmiş, her tarafı cinnet buğdayları kaplamıştı.

Şehrin yöneticileri bile bedava buğday ve un aşkına şehrin halkını uyarmamıştı. Uyarmak ne kelime kendileri bile kandırıldıklarını farkına varmamış aksine bedavacıları teşvik etmişlerdi.

Herkes son bir çare olarak un verilip buğday alınan değimenin önüne koştu. Orada birilerini bulabilir, soruna bir çözüm arayabilirlerdi.

Değirmenin kapısı kocaman bir kilitle sımsıkı kapatılmıştı. İçeri girmeye çalıştılar fakat girecek bir içeri de bulamadılar.

 

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert
Advert