Hülya Bulut Çok afilli bir hastalığa yakalandım baba
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
Advert
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Çok afilli bir hastalığa yakalandım baba
Hülya Bulut

Çok afilli bir hastalığa yakalandım baba

Anlatmalı bunları diyorum. Korkutmadan, hiç mi kıymık batmadı eline der gibi sakin bir ses tonuyla anlatmalı.

-O anlattı ya diyor, nasıl duymadın? Duydum diyorum, duydum, onunla yattım hastane odalarında günlerce, ateşi yükseldi başucunda sabahladım. Satır satır içime, ağlayan kelimelerle yazdım onu. Lakin şimdi bana yardım etmesi gerek! İnancım odur ki hiçbir insan dünyaya öylesine gelmemiştir. Onunda görevi buydu belki diyorum. Dünya döndüğü sürece görevi hiç bitmeyeceğe benziyor. Hep bir cesaret, umut, mücadele, sevgi simgesi olarak görevinin başında olacak… Gülümsüyor baba!

- E hadi öyleyse diyor ağız ağıza verin anlatın o zaman…

Eline kıymık batmış gibi sözüme pişmanlık duyarak bakıyorum. O kadar da kolay olmadığını bile bile nasıl yazdım o cümleyi diye hayıflana hayıflana, dudaklarımdan dökülmeye başlıyor kelimeler…

Her an karşılaşabiliriz hastalıklarla, hazırlıksız, savunmasız sıkıştırabilir ruhlarımızı bir köşede. Böylesi zamanlarda çaresizliğin, yalnızlığın girdabı, mengene gibi sıkar düşüncelerimizi. Görünmez bir el olup hastalık illeti, uzanıverip hayatımızı çalmaya kalkar.

 “ Umutsuz bir kaçışla, çıkışsız bir tuzak” arasında bizi bir başımıza bırakıveren böylesi bir kâbusun en derin yerinde uyanık kalabilmek adına bilmeli her şeyi insan diyorum.

Umutsuzluklar içinde kalan canları, umuda eriştirmeli kelimeler. Yaşadıkları sürecin hayatlarını tüketmesine izin vermeden hastalıklarla baş edilebileceğini, yaşama isteğini söndürmeden, fıtrattaki cesaret ateşini alevlendirip, kabullenmeyi öğrenmeliyiz hep beraber.

Çok eski bir hikâye bu, çok bildik. Fakat yenisi senin ki benim ki diyerek başlamalı söze! Rahatlamalı canlar. Dram bataklığında kopan fırtınalı anlarda “umudun kendisiyim ben” diyebilmeyi öğrenmek, başı malum, sonu belirsiz itildiğimiz tünelde bir dost elinin sıcaklığını hissederek yürüyebilmek adına, öğrenmeliyiz.

Nasıl yapmalı da her gece yürek çarpıntılarıyla, acıyı yorgan yapıp üzerlerine çekenlerin dünyasına ulaşabilmeli diye düşünürken, kıyıcı bir gerçekliğe karşı, küçümseyici, tanıdık bir ses, yaklaşıveriyor yanıma. . Ege’nin “Mavi Saçlı Kız’ı!

-Neticede hepimiz doğduk ve her insan ölüme doğru koşuyor! Hayat ile ölüm arasında ince bir yolda yolcu değil mi insanoğlu?   “Kılavuz, yolcuya gerek, menzile varana kılavuz gerekmez ” Her zaman her kes sevdiklerini bir şekilde kaybediyor, bir şekilde ayrılıyor onlardan. Ya ölüm, ya vefasızlık… Sonuçta bir şeyler ayırıyor insanları! Diye giriyor söze, ben hastalığın safhalarında yaşanan çıkmazları anlattıkça o karanlığın yalnız ilerlenilen yoluna ışık olup aydınlatıyor önümü, umut dolu sesiyle! Hayat taşları yerinden oynayıverenlerle yolculuğumuz böylesi sıradışı bir buluşma ile başlıyor.

-Sıradışı olsa da yarenim sıradan bir hayat günü, hiç beklemediğiniz bir anda, bir hastalık çalar kapınızı…
Afallarsınız!

Ne olduğunu anlamaya çalışırsınız önce. Korkudan ve öfkeden öte duygular göz yaşı olur, akar gözünüzden, kalbinize doğru. Artık hayata küstüren, sırtınızı insanlara döndüren, mutsuz ve mahvolmuş hissettiren bir nedeniniz vardır. Öfkenin resmi çizilir mi? Çizersiniz bu ilk anlarda… Tıkanırsınız ve nasıl ilerleyeceğinizi bilmezsiniz.

Işıldayan dünya, birden kapkaranlık bir kuyu ülkesine çekiliverir. Dehşet denizinden dalgalar beyninize hücum eder ve dudaklarınızda donmuş kelimeler kanatır ağzınızın kıvrımlarında ki tebessümü. Üzerinize kapanıveren kapılardan, pencerelere çevirirsiniz gözlerinizi seçebildiğiniz güneşsiz bir şehirdir artık. Karanlıklar kaplar dört bir yanınızı. Oysa daha bir saat önce nasıl da şikâyetçiydiniz güneşin sıcağından!

-Şizofrenik duygular bunlar, fazlaca kapılmayın!

Saçlarım dersiniz! Saçlarım ne zaman eskisi gibi olacak?  Sahi insanın tek düşüncesi bu mudur bu anlarda? Yaşamın, bedeninden lime lime çekildiğini hissettiği o muazzam anlar da tek anlamlı olan saçları mıdır insanın? Cehalet dağları önünüzde bir bir yıkılmaya başladığında anlarsınız ki en önemsiz ayrıntı budur. Yüzünüze acı bir tebessüm oturtmayı başararak hayatın size sunduğu hediyeyi kabul etmekten başka çareniz olmadığını anlarsınız. Geleceğinizi, yapmayı planladığınız onca hayali kalbinizde açılıveren mutluluk mezarlığına gömersiniz.

-Gömmeyin! O saçlar yeniden uzar da maviye bile boyarsınız!

Gözleri gülüyor ışıl ışıl… O ışıltılar güç veriyor, devam ediyorum…

Korkarsınız önce, saçmalarsınız ardından. Kendinizi zamansız, hayatla, insanlarla yüzleşirken bulursunuz  bir anda. Kelimeleriniz, çektiğiniz acıyı anlatmaya yetmez, suskun, soluksuz tıkanır kalırsınız.

İlk öğrendiğinizde hayatınız film şeridi gibi geçer gözünüzün önünden. Söylenenleri kulaklarınız uğuldayarak dinlersiniz. Düşlerinizin rengi siyaha boyanır, beyninizde depremler yaşarsınız. Bedeniniz enkaz yığınına dönüşüverir… Gel-gitler yaşatır size günler geceler boyu, geçmiş ve gelecek arasında. Mutluluklarınızın, mutsuzluklarınızın, yaşanmışlıklarınızın hiç yaşayamayacaklarınızın çaresizliği kaplar içinizi. Çaresi var denir. İstenildiği kadar çaresi var densin. Kim dinler? Dinlemezsiniz. Duymazsınız söylenen sözleri.

Duygusal zekânız girer devreye akabinde, iyice dağılır düşünceleriniz. Umutsuzluğa sürüklenir, hayattan ve insanlardan koparsınız. Hayallerinizi kırk kat düğüm yapar kilitli sandıklara kapatırsınız.

-Kapatmayın!

İnkâr ve isyan başlar yalnız kalınan o ilk anların hissizliğinde. Sonrası yine inkâr yine isyan. Bir türlü sonuca ulaşamazsınız. Yaşamın kriz noktasında eğerler ve keşkeler ile yüzleşmeleriniz başlar ardı sıra…

Eğer yeniden başlayabilsem hayata!

Keşke bir şansım daha olsaydı! Diye düşünür umutsuzluğunuza umutsuzluk, çaresizliğinize çaresizlik eklersiniz.

-Eklemeyin!

Kendisine hiç kimse konduramaz nedense bu hastalığı. Yeniden isyan bayrakları çekilir.

Neden ben? O, öteki, sen, diğerleri değil de neden ben?

Nedeni yok!

Neden o, öteki, sen hariç her hangi biri olabiliyor da sen olmayasın? Yine de binlerce kez sorarsınız kendinize:

-Neden ben?

Cevabı çok basittir aslında.

-Neden sen olmayasın? İnsansın ve her şey insanlar için! Tek ve geçerli neden! yetmez mi?

Yetmez. Sorgular da sorgularsınız nedenleri.

-Sorgulamayın!

Hayat, acımasız tokadını hiç ummadığınız bir anda suratınızın orta yerine indirivermiştir. Dengeniz bozulur, gözleriniz kararır. Düşmemek için en yakınınızdakilere sarılırsınız. Bilirsiniz ki düşmek kaybetmekle eştir!

Gülümserken bile yaşadığınız acı gözlerinizden akar. Oysa daha yeni başlıyorsunuzdur. Çekilen ruhsal acılara bir de bedensel acılar eklendiğinde, anlarsınız ki en korkuncu sanılan ilk safha en kolay yaşananlarmış.

Her şeyin hiç bir şey olduğu zamanlar başlar ardından. Kaderinizi ve yaratıcıyı suçlarsınız. Sanki suçluyu bulsan, kesip cezasını kurtulabileceksin bu çıkmazdan.

-Suçlamayın!
Bakışlarınız boşalır, yüzünüzde ki çizgiler daha bir gerginleşir. Yaşama yenilmişliğin o kahreden duygusu gelir çöreklenir yüreğinize.

An gelir hesaplaşırsınız hayatla. Senden aldıklarını geri alamayacağını bilsen de zamanı durduramayacağını anlasan da kabaran öfkeni dindirmek adına, yaşamı bir anda elinden alınan insanların saldırganlığıyla hesaplaşırsınız hayatla.

Göğe bakar gökle hesaplaşırsınız. Ömrünüzün demlenmiş anlarını yaşarsınız tekrar tekrar. Vicdan yüklü yüreğiniz, ansızın boşalıverir. Sese yansır gönül kırıklıklarınız, vazgeçişlerinizin pişmanlıkları. Hayatın kıyısına sürülüveren insanın yalnızlığı, acının ta kendisidir bu anlarda. İnsan olmanın acizliğinin belki de ilk kez farkına varırsınız.

_Ben şimdi KANSER miş miyim? Hayret cümleleridir halen kurduklarınız!

_Hadi canım sende! İnkâr, isyan, başa dönülen nice çaresizlik anları. Yaşamdan kopmakla yaşama sarılmak arasındaki uçurumun başında dolaşırsınız günler geceler boyu. yaşanmışlıklarla, ileride seni bekleyen bilinmemezliklerle dolu bir geleceğin arasında açılıveren bir hayat boşluğu, daha bir korkutur sizi. Artık hayat; yıldıran, bezdiren, çaresiz bırakan uzun bir bekleyiştir, Ne beklediğini ne geleceğini bilmeden, değneksiz körün yol alması gibi ilerlenilen, ne çıkarsa bahtıma halinin yaşandığı bir süreçtir başlayan. En çok ta en yakınlarınızdakiler için!

Allah’ın sokaklarının ışıkları bir bir sönerken, gökyüzünde aniden parlayıveren zühre yıldızının tüm ihtişamına karşılık, gökten çekilen yaralı ayın hüznü gibidir yaşanılan hüzün.

İnsan yalnızlığını bile kaybeder mi? Kaybedersiniz! Kaybedilen yalnızlıkların, muhteşem kader anlarıdır yaşanılan.

Kaybetmeyin!

Ve… Hayatın en büyük trajedisi “ölüm” ile tanışır insan bu kadar yakından. Kulağında Vesras’ın ürkütücü sesi;

- “Geldin, gidiyorsun!” der, çileli yolun nöbet sırası sende!

Oysa aynı yolun yolcusu değil miyiz kâinat kurulduğundan beri?

“Kaf’ın nu’na değdiği nokta da kâinat kuruldu,

Erkeğin kadına dokunduğu an da insanlar çoğaldı,

Adem’in elmaya elini uzattığı an da ilk yasak çiğnendi,

Habil’in Kabil’e dokunduğu an da insanoğlu “Ölüm” ile tanıştı, der ya şair;

Ölüm sonsuzluğun mühürlü kapısıdır ve sen o kapının eşiğinde buluverirsin kendini. Gözyaşı ve hüzünler kapısının önünde. Kalabalıklar içinde bir başına.

İşte tam bu an da dalgaya karşı yüzmeye çalışan insanların güç ve sabır isteyen büyük mücadelesi başlar. Dışarıdakiler birbirini öldürmeye devam ederken bazı insanlar yaşama ölümle sarılmayı öğrenir!

-Daha sıkı sarılın!

Belki de bu hastalığın en büyük yıkım düşüncesi, ölüm korkusudur. Oysa Korkulacak bir şey yoktur. “Biz varken ölüm yoktur, Ölüm geldiği anda da biz olmayacağız ”.Biz inanırız ki sonsuzlukla düğünümüzdür ölüm. Biraz ferahlık kaplar içimizi. Bilmemezlik çukurundan başımızı bilinene çevirmeye başlayınca.

“Ey Allah’ım kahrında hoş lütfunda hoş” diyebilmek önemlidir, dilimize ateşin değdiği, o ateşin kavruk sıcaklığını yüreğimizde hissettiğimizde! “Kaderini sev varsa kederini de sev. Üzülme hastalıklarına, gör hangi günahlarına kefaret olacak” diyen bir büyük ermişin sözleri gelir kulağınıza döne döne semadan, ateşe su serpilir…

Orta Çağdan kalma bir söz vardır bilir misiniz?”

Momento mori, karpe diem” Ölümü hatırla anı yakala der! Her şey anlarda yaşanır ve biter! Mesnevide şöyle seslenir Mevlana da: Vakit keskin bir kılıçtır. Sufi vakit oğludur. Yarın demez günü değerlendirir”

-Değerlendirin! Hayatı ıskalamayın!

Kabullenme yavaş da olsa akla yatar. Gam ve kederin anahtarı sabırdır ya durmaz canlar, içten içe tedirginlikleri dile vurur…

Ne kadar zamanım var? soruları başlar ardı sıra.

-“Endişe etmeyi bırak, sakin ol” Kim biliyor ki sen bileceksin veda zamanını? “Düşünce ve mantık perhizi yap ki can kuvvetini göresin” Tek gerçek dünya yolculuğumuzun kabre doğru oluşu değil mi? Tek gerçek sonunda hepimiz gideceğiz…

Ha! Bu gün,

Ha! Yarın,

Ha! Yüz yaşında!

 -Ne fark eder ki gerçekten yaşadım diyemedikten sonra.

Demem o ki ne hayatın ne kaderin bu hastalığa yakalananlara en küçük bir garezi yok. Hiç birimizin nerede, nasıl, ne zaman öleceği belli değil. Cahit. Sıtkı’nın otuz beş yaş şiiri ne kadar anlamlıdır bu bağlamda.

“Neylersin ölüm herkesin başında,

Uyudun uyanamadın olacak,

Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında ?”

Ya da A.H. Tarhan’ın dizelerindeki gibidir onun ölüme yaklaşımı; “Ölüm bir bakar kördür, görmeden vurur. Mücrim, masum, genç, ihtiyar, güzel, çirkin ayırmadan vurur.”

 İnsanoğluyuz bir gün ölmek için her gün yaşıyoruz. Ölüm de herkes eşit. Hepimizin hikâyesinin sonu belli. Yerin altını, göğün üstünü kurcalamak yersiz. Yaşayın doyasıya, hüznünüzü de acınızı da, hesaplaşın kendinizle yapın hayat muhasebelerinizi fakat ilk şoku atlattıktan sonra duygusal zekâyı bir kenara bırakıp mantık zekâsını çalıştırmak gerek kanımca!

Dünyanın dört bir köşesinde her gün; bir insan kalp krizi geçirirken aynı anda diğeri yanarak bir başkası trafik kazasında parçalanarak bir başkası kanserden ölüyor. Saniye de dört kişi veda ediyor hayata. Bakın bakalım hangi ölüm diğerinden acısız ve canlar kolay verilecek seçenek de?

-Hiç biri!

Öyleyse; Ölüm, kanser hastalarının önünde duruyor da diğerleri için geride kalmış değil ki!

Onlar ölüme kucak açtı bekliyor da diğerleri ölümden kaçabileceğini mi sanıyor?
Halen daha siz  onlara acıyor, onlar için;

-Yazık ölecek, cümlesini kurabiliyor musunuz? Sizin gece yatıp da sabahı görmeye garantiniz var mı?

Ya, bu hastalığa yakalanıp kendini dünyanın en şanssız insanı sayan kendini seçilmiş kurban yerine koyan sizler yeniden, bir daha düşünün bakalım! Gerçekten seçilmiş kurban mısınız yanarak can veren insanın yanında?
Her insan ölümün gerçekliğine ermeli. ”Ölmeden evvel ölünüz” hadisi şerifiyle. Hepimizin bedeni emanet. Bu aşamada hastalığın suçlanması ve yargılanması anlamsız. Siz hiç mi duymadınız şu Atalar sözünü : “Ecel geldi cihana diş ağrısı bahane”  

“Ölümün de hayırlısını “dilemek var ya inancımızda, menzile hangi yoldan gidildiğinin çok da önemi yok aslında. Yarınlara kim çıkar, bir büyük sır değil mi hepimize? Varsa cüz’i iradenizin hükmü onu öğretin bana. Yoksa Hastalıklara külli çamur sıvayıp çirkinleştirmeyin. Korkutmayın can havliyle ayağa aniden kalkmak zorunda kalan insanları. Okurken bile çekilen süreçlerin ağırlığını hissettiniz değil mi? O zaman yapmayın. Önce siz sakin olmayı öğrenin, onlar zaten bilinçlendiklerinde bu yaşadıkları zor anları atlatmayı öğrenecekler.

Ağacı söz dinleyen cennet yolculuğuna çıkmayı hedefleyen kişi için insanı sözden anlamayan dünyanın geçici çekiciliği çok da al benili değildir ya geldik bir kez yaşanacak bu hayatlar!

Günahkârımız da inançlımızda, hepimiz Allah’ın rahmetine emanetiz.

Pozitif düşünüp, İnsanı yoran ve tüketen ilk aşamaları hızla atlatabilme bilincine ulaşmaya çabalamalıyız ki ne hastalıklar ne de ölüm olgusu bizi korkutup yaşarken canlı cenazeye dönüştürmesin. İnanmalıyız ki; Allahtan ümidin kesilmeyeceğini(Zümer/39,53),ve Allah’ımızın “Rahmetim gazabımı aşar(Araf/7,12)Ayet-i Kerimesiyle tüm insanlığa eşit seslendiğini.

Korku ve ümit bir insanın kalbinde çok zor bir arada bulunur. Ama geldiği takdirde Allah o kula ümit ettiğini verir ve korktuğundan da emin kılar. ”Bir yandan korku bir yandan ümidin varsa çift kanatlı olursun. Tek kanatlı uçulmaz zaten.”

Tek bir hayatımız var, öyle ya da böyle son bulacak!

Romalı şair Lucreciusun dediği gibi: ”Ölmüş bir kişi mutsuz edilemez”. O ölüm güzel bu ölüm talihsizce ayrımı, düşünen ve hissedenler için gereksiz bir ayrıntıdır.

Ne bir dakika geri ne bir dakika ileri; sana biçilen zaman kadardır dünya hayatındaki seyahatin. Bunun bilincinde olmak yaşanan her türlü olumsuz ve nahoş durumu kendi bünyemizde bertaraf etmemiz için yeterlidir. Hiç bir hastalık ölümü erkene almaz hiç bir bünye ölümü geciktirebilme kuvvet ve kudretine sahip değildir…

“Mavi Saçlı Kız” ın gülümseyen yüzüne ne oldu der gibi bakıyorum:

-Midesine kaçan sineği öldürmek için ağzına sinek öldürücü sıkıp ölen adam geldi aklıma deyiveriyor. Ölümlere gülünmez elbet ama trajikomik bu ölüme güler misiniz ağlar mısınız bilemiyorum!

Bu çok anlamlı mesajını alıyorum o da son sözlerini fısıldıyor kulağıma;

“ Belki afilli bir hastalığa yakalandım baba” fakat tam zamanında gittim randevuma. Kader diyorlar adına! "ister acıklı, ister mutlu; ister uzun, ister kısa… Film bitiyor bir gün. Olması gereken, olması gerektiği zamanda oluyor” !

Bir babanın sesinden hastane koridorlarına sesleniyorum ben de;

“Sabahları hasta uyanmanı istiyorum. Hastaysan eğer yaşıyorsun demektir.”

Yaşıyorsan eğer, umut da var demektir!

Hülya BULUT

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert
Advert