Hülya Bulut Yazmak &“kalecinin penaltı anındaki endişesi”
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Yazmak &“kalecinin penaltı anındaki endişesi”
Hülya Bulut

Yazmak &“kalecinin penaltı anındaki endişesi”

Yazmak, ölümün ötesine geçmek. Yazmak, yoktan var etmek. Yazmak, insansız düşler kurmak…

Yok, böyle başlamamalıyım. Üşengeç beynin, depresif girişi gibi oldu bu söylem.

Madem yazma endişesini bir kalecinin duruşuyla özdeşleştirdik, o halde konuyu entelektüel paradigmalar sınırsızlığından, kişisel değerler dizisi sınırına çekip ele almak en doğru yaklaşım olacaktır.

Nasıl, penaltı çizgisine konan topa vurma gücünden önce futbolcunun düşünsel ve fiziki konsantransyonu,” sonucu değiştirecek en önemli ilk güçse, yazma eylemin de de;

Esma’ül Hüsna’nın “Adalet” vasfı, yazmanın temel vurucu gücüdür bende. ”Allah’ın adaletinden Allah’a sığınırım”  Her adil sahibinin ve uyguladığı adaletinin O’ndan geldiğini kabul edip, bu gücü kullanabilme yeteneğidir yazmak! Ve el-Adl adıyla fikirleri çatıştırıp, kıyaslar yapmak, kıyastan sonuçlar çıkarmak. Yazılanları algılatabilmek için hem bilgi hem zeka gerektiren metaforik benzetmelerle ip uçları verip, okuyucunun sonuca gitmesini sağlamak.

Kişiden kişiye değişir elbet nedenleri. Benim için yazmak; dolup dolup içimi boşaltmak, bir nevi kendimi aramak, kendimle yüzleşmek. Kelimelerle konuşarak hesaplaşmak. Belki de tutunmak hayata! Ölmüş kuşakların kâbus gibi geleneklerini, yaşayanların üzerinden çekip alma hevesi en çokta! Kuramlarım, teorilerim, poetikalarım, yazmanın bilmem kaç kuralı cinsinden tekniklerim yok, alabildiğince zihin akışım karar veriyor ilerlememe. Yazarken düşünmekte diyebiliriz buna. Toplumsal, bireysel çatışma ve çelişkilerin kelimelerle ifade edilişi ve düşüncenin yeniden üretilişi eylemi. Galiba biraz da sevmek gerek.

-Hımm… Oldu mu şimdi bu giriş?

-Maşallah maşallah olmuş… Sen de Paulo gibi yazıyı başlığa sığdırmışsın!

-Ani gelişine ne ad vereyim bilemedim Şero, neyse hangi başlık?

-İyi insan olanı olsun, çomaklı olanı bozar beni. Şu başlık:“ Piedra Irmağının Kenarında Oturdum Ağladım”

-Yeter, daha kalem oynatma, kelimeleri israf etme bence. Hem siz yazan tayfası seversiniz, okuyanlara boşlukları doldurtmayı, o başlıktan kırk milyon fantezi düşünce çıkar ampirik okuyucuya.

-Fantezi, ampirik okuyucu… Açalım mı?

-Yani şey gibi; Samanyolunda gündüz pikniği yapıcaz, gibi…

-Anlam kayması diyorsun?

-Öyle de denebilir. Gizemli ol biraz, bırak onu da okuyucular çözsün. Yazmak deyince bak neyi hatırıma getirdin!

-Tütüncüye koştun mu kız sen de Sait gibi? Ya, “Yazmasaydım çıldıracaktım” dediğin oldu mu? Çakıda yontmuşsundur sen şimdi, aman geri kalmayayım ustalardan diye.

-İlahi, devri âlemde ne kâğıt kaldı ne çakı! Sözse ismiyle müsemma! Yazmasaydım çıldıracaktım değil de “çıldırdıkça yazdım” diyor yazanlar bu çağda. Bense:

“Yazmasaydım sizin gibi olacaktım”

-Bi kızardın bi sesin yükseldi, stres mi yaptın sen şimdi boş yere? Başlığa baktım da penaltı, kaleci, endişe…

-Her işin bir stresi oluyor tabii, yazı yazmak da meşakkatli iş, odun kesmeye benzemiyor neticede! Yazma eylemini içte duyulan sonsuz endişe duygusu var eder. Stres dediğin de şudur ki; kurada Bayern Münih çıkınca Forest’in; “Bayern Münih nedir abi, Khaleesi’nin ejderhasını çekseydiniz” sözlerinde var, ben de yok o kadar ürkünç endişe! Kaleciyle oyuncunun göz göze geldiği anda ki yaşanan o iç titreten koşulsuz teslimiyet duruşu yeterli endişe hali bence. Duruşunu iyi ayarlayamadıysan kaleci topun, yazan, kelimelerin golünü yer!

-Abiii, nerden bulup sıkıştırdın şimdi adamın sözünü iki satır arası stresli endişe budur diye!

Bırak o kalemi elinden yavaşça yere ya da çek parmaklarını klavyeden dizlerine. Elin hamura değsin git börek aç. Yazdığın konuya bak hele! Çehov’un tüfeğini almışsın yine eline, patlıyor her kelimende.

-Yazmak! Çok pis tav oldum eyleme. Allasen git yat zıbar, Uyuyamazsan elektronik keçi zıplat, olmadı çocuk tekerlemeleri mırıldan, sabaha endişen neyin kalmaz. İlham perilerine de söyle pikniğe gelsinler benimle.

-Niyeymiş o?

-Biz düşünen, düşündüğünü yazan adam sevmiyoruz be kızım, zorlama!

-O zaman beni seversiniz?

-Niye ki?

- E, ben adam değilim!

-Kime laf yetiştiriyorsam… Ben, yorma beynini diye çırpınıyorum. Kim okuyacakta yazıyorsun, bu devirde insan insanı dinlemiyor bile!

-Hem yazmıyorum ki ben. Ben, kendimle konuşarak, cebelleşiyorum.

-He canım he yazmıyorsun sen. Sen, günlerin köpüğünü alırken kelimelerine reiki yaptırıyorsun. Hem yazmak nedir ki çokça saçmalamak değil de! Öyle olmasa;

-Başlamaz mıydı İlahi Kitabımız “Yaz” diye!

-Tam burası işte, biz de neden klasik olacak kitaplar yazılamıyorun cevabını verdin! Yazılamıyor çünkü yazmak için yaratmak gerek!

-Haşa! Yaratan yaratmış yaratılacak her ne var ise! Kaderin defteri, Levh-i mahfuzda, olmuşları, olacaklarıyla, kâinatın kaderi yazılmış bir kere!

-Yazmakta bir nevi yaratmak değil de ne? İşte yazabilmek içinde öldürmen gerek içinde ki gerçek yaratıcıyı! Nasıl anlatsam da yanlış anlaşılmasam.  Şöyle de diyebiliriz, bir süre inancını askıya almak ya da İnançsızlığın askıya alınması için okurla antlaşma yapmak!

-Peh peh kızım mm iflas etmişsiniz siz. Ben engel olmayayım sana. Durduk yerde fitne çıkaracaksın dünyada. Sen şimdi Sahra Çölündeki kum tanelerini, Atlantik Okyanus’undan aştırıp, Amazon’da ki yağmur ormanlarına yağdıracaksın. Eee, pek tabi o fosforlu yağmurlarla yaşıyor ağaçlar, sen yağdırmasan o yağdırmasa ölsün mü şimdi ormanlar. Yaz sen yaz, ne zaman ki sıra “Ölü Ciğeri Yiyen Adamlara” geldi çağır beni. Malum aramızdalar, mezarlarına tükürmek bari bana kalsın!

Bir ses, günleri yakıyorlar, zamanı, hayalleri, geçmişi, geleceği, yeri, göğü, bulutları yakıyorlar diye fısıldıyor! Dünyayı fitne yıkacak!

Suç bu suç…

Birileri yıkıyor, birileri düşlüyor, ben rüya görüyorum. Uyuşmaz fikirlerle görüntüleri bir araya getirip gerçeği sorguluyorum. Anlatabilmek için yaşıyorum, nihayetsiz zıt zamanlarda.

Ben yazıyorum… Ne kolay iş değil mi bunca zahmetli dünya işinin arasında?

Size ille de suç mu lazım?

Öyleyse ben de tutup vururum kelimelerimi. Canlı canlı yüzerim derilerini. Merhamet denen duygu yoktu madem baba bildiğim de ben de katil olurum bildiğimce.

Oysa kıyamazdım onların gözyaşlarına bile. Akıttıkları yaş içimde sel olur, beni boğardı. Saftı benim kelimelerim. Onlar ki ne zaman kötü yolun yolcusu olmaya meyl ettiler, Zerdüşt’ün buyurduklarına kulak verdim.

-Şuursuzca ilerleyen çağ insanına, “üçün sonsuzluk olmadığını” anlatabilmek için yazıyorum…

-Bırakın yazmayın!

- Neymiş efendim, okyanusta inci tanesiymiş gerçekler. Balığın derisini saydamlaştıracakmışsın da anlayacakmışlar sözün derinliğini, cevizin kabuğunu kıracakmışsın da ulaşacaklarmış özüne… Sen kılçığa kılıç dersin, kılıç kalkan oynamaya kalkar mehteran takımı! İşin yoksa kırk takla attır kelimelere. Zaten bir söylediğiniz tutmuyor diğerini. Sorsan zamanı sıfırladık, sözler şifreli. Eksiltili sahnelemelerle özet geçtiğiniz sahte hayatlar gibi değil gerçeği. Geri kırıldımın zaman kaymasında ki çift çizgiselliğin muhatabı anlamıyor, “siz” zamirini! Sebepler ve maruz kalanların değişti zaruretleri. Bırakın iyisi mi yazmayı, çizmeyi nasılsa her kes anlayacağı gibi anlıyor. Sizinkisi boş gayret. Millet, interneti gidince dünyanın sonu geldi sanıyor. Eğlencelik görseller olmadan ilgisini çekmiyor okumak.

-Ne yapalım yani, harflere dansöz kıyafeti giydirip oturak âlemin de darbuka mı çalalım,  aralara baldırı çıplak kelimeler mi koyalım? Ruhumuzu satışa çıkardık daha ne yapalım, ruhlarımızı birleştirebilmek için. Bacalara aceleci alevden bukleler yaptık, avuçlarımıza kızıl ateşler aldık, aksiyon yapmadık, dünyaya ayna tuttuk! Canımız bir deliye gülmek istediğinde kalktık aynaya baktık.

-Çok sert oldu be ya! İnsanlar yılgın, bıkkın, yorgun. Demem o ki; Michael Cheval tablosunda ki kemanıyla sudan çıkan kızın görüntüsü bile şaşırtmaz artık insanı! İhtiyarın, fırında gemi yüzdürmesi bile güldürmez yüzleri bu çağda.

-Oysa gayretimizdi, kemandan akan suyun üstünde kuğu gölü balesi, balondan insanlar, uçan pastalar, gökyüzünde yanan mumlar altında fraklı beylerle dans eden çakma leydilerin eteğini kaldırdık ansızın, bahanemiz yüzleri güldürmekti… Bak bulutlarım kan damlatmaya başladı bile, haliyle alındık boş gayret sözüne.

Kötülerin elinde bıçak, vurdukça acısını çeken biz. Onların işledikleri cinayet, bize düşen masum insanların kapanmamış gözleriyle konuşmak. Şapkalı sihirbazlar hokkabazlıkla zaman satarken kentlerin yalnız insanlarına, bizler sirkin palyaçoları gibi parmaklarımızın ucundan beyaz güvercinler uçuruyoruz, tılsımlı kelimelerimizle dünyaya. Acımasızlığın, merhametsizliğin, sevgisizliğin dibine vurmuş insanlık pek bi gayretli, yazmak işi boş gayret öyle mi?

-Öyle! İki kere iki dört terbiyesizlik değildir bizim gerçekliğimizde!

 -Su götürmez iki kere iki dörttür matematikte. Fakat gerçek sayılarla yansımalarının sonucu dört etmek zorunda değildir ve hatta “Kapanlar, terbiyesiz kuş beyinlileri avlamak içindir” bizim estetiğimizde!

-Sen devam et ben aldım periyi gidiyorum pikniğe. Sözün bitmeden yetişiriz, kıvılcımlı kelimelerini az kullan boş yere dünyayı ateşe verme!

-Madem öyle her kes işine baksın bildiğince!

“Olmak ya da olmamak” İşte bütün mesele buysa, kadere nasıl hizmet ettiğimizi göstermek gayesiyle buyurun, Şoştakoviç 7. Senfonisi eşliğinde “Boş Gayretler Kumpanyasına”, kopmuş ayağının postal ipleri elinde bir asker, koltuğunuzu gösterecek size.

Ne kadar basit değil mi bir cümlede özetleyivermek, dişlerinde pis bir turuncu sırıtışla, şizofrenik trump’etin dünya insanına ettiklerini! Barış istiyorduk, kalemlerimiz elimizde savaşa durduk!

Bir umut diyorum yazıyorum Ve her şeye rağmen başları mavi bulutlara değen yemyeşil hayat ağaçları ekmek toprağa, toprakta sonsuzluğu avuçlarında tutmak, bir kum tanesinde evreni keşfetmek ve bir saatte nihayetsizliği yakalayabilmek için.

Benim küçük dünyamın büyük düşleri var. Anlamıyorlar beni, ben de anlamıyorum onları.

Hoş nasıl anlaşılır, arklardan su yerine kan akıtmak. O kanda kelimelerini yıkayıp, yaşananları temize çıkarmak. Ne kadar kolay, gözlerinin önünde, bir otel lobisinde hunharca öldürülen kadınları faili meçhullere kurban etmek. Bin bir gece masallarının hep gecesinde gezinmek. Uykusuz saatlerin metal yorgunluğu vurunca kalemlerin ucuna, kolaydı imdat seslerini görünür etmek.

Tahammül gerek oysa bir genç kızın bacak arasından sızan kanı kurutmaya çalışırken, yaşam ahlakını sorgulamaya ya da bir askerin bedeninden çıkan kurşunun kanını, anaların ak sütüyle karıştırıp, “Üzülme, Allah sabredenlerle beraberdir” tesellisiyle, ağıtlar yakıp kelimeleri emanet bir acıyla ağlatmaya, insanüstü bir tahammül gerek.

Ne kolay iş!

Her gece siz rahat döşeklerinizde uyurken,  dünyanın dört bir yanında sıcak cinayetler işlenirken, insan inlemelerini dinlemek. Kolay iş, uyuşturucu krizine girmiş bir gencin karşısında çaresiz kalmak, arka sokakların köhne duvarlarına omuz olmak, sarı pavyon ışıklarının sayelerinde dolaşan kirli adımların altında kalmak, kolay iş. Büyüyemeyecek çocuk ruhlara, böğürtlen kışı masalı anlatmak kadar kolay! Büyüyenler soruverse, Heidi’nin ayakları neden çıplak, neden Pamuk Prenses yedi cüce adamla aynı evde kalıyor diye Polyanna yalancılığı yapmak kolay…

Safran rengi gün ortalarında, gündüz düşleri yaratmaya çalıştınız mı hiç? Ya, kokmuş cesetlerin arasında yatmışlığınız oldu mu sizin? Gecelerin o en ıssız saatlerinde açılmış mezarlarda ölülerle konuşmaksa en kolayı! Mezar kazıcıların kazması, Ölü yıkayıcıların su tası oldunuz mu hiç? Ya ölülerin yattığı kerevitten teneşirin, hissettiklerini hissetmeyi denediniz mi hayatınızda bir kez bile? Ya, son durakta alna çarpan dokuz tahtanın hangisinden ses geldiğini merak ettiniz mi hiç?  Aklınıza bile gelmedi değil mi?

-Bana mı öyle geldi, siz biraz ürperdiniz mi?  Ürpermeyin, o boş gayretli işler biz de!

Bilmek ve bildiğini Yaratana bildirmek aczinde, can çekişen son nefeslerin su taşıyıcısıyım. Aldıkları son nefesin sıcaklığı var yüzümde. Dudakları arasına sıkışıp kalan son kanlı sözleri duymanın, son bakışlara şahitliğin yükü var üzerimde. Ve kötü ağızlarda son tövbelerin günahkâr soluklarını çekmişim içime. Ana rahminden kazınan ceninlerin son bıçak darbesiyim. Haram lokma yutanların, dar boğazlarında sıkışıp kalmışlığım, kesilecek gırtlağın, hırıltı sesi olmuşluğum var. Kelimelerle anlatılması imkânsız bakışların, çaresiz seyredişlerin o kahredici döngüsünde “Hiçliğin heykelini” yontuyorum gecelerce. Geceler ki itiraflara gebe. Yüreğimdeki taşları atıyorum dilimle.

Kim söyledi normal olduğumu ve hatta kimse beklemesin benden normal olmamı!

Emekçilerin alın terinde sabahladım gece vardiyalarında. “İşçilerin alın teriyle gusül abdesti” alanların günah sıvısının sıcaklığında öldürdüm ben masum kelimelerimi. Siz gibi değilim sizden değilim diyebilmek için yazdım sayfalarca!

Ötekileştirdiklerinizin kapı aralığında asılı kalmış öfkenin ta kendisiyim. İzin vermediniz sizden farklı olana yaşama şansı. Oysa sizin içinizdeki siz de en az onlar kadar farklıydı! En az onlar kadar günahkâr, onlar kadar acımasız, en az onlar kadar kötü, gün ışığı görmemiş düşünceleriniz, şiirleri yakabilecek kadar insafsız eylemleriniz vardı.

Gecenin ışık bahçeleri altında romantizm yaparken siz,  loş ışıkların sakladığı masa altlarında on yedilik kızların üstlerinde gezinen şehvet düşkünü, para kirine bulanmış elleri kırmanın derdindeyim. Hayatın kötüye kullandığı kızların kirpiklerine sakladıkları intikam oklarının ucundan bakıyorum size. Yer altı babalarının korkularında, transların sesinde ki naiflikte, normallerin ahlak yasalarıyla bastırılmış duygularındaki ikiyüzlülüklerdeyim. Göz kamaştırıcı hayatların koridor aynasıyım. Beyin loplarında serseri mayın gibi gezinen düşüncelerin gizemindeyim. Zamansızım! Benim yerim yurdum belli değil. Zaten “zaman da gerçek değil…”  Ölüler evinde dolaşıyoruz sersefil, kimse farkında değil.

Bir düşün en kötü yerinde rastlaşmış gibiyim sizinle. Bir metropol genel evindeki hayat kadınının kırmızı rujundan, bulaştım gömleğinize. Adını bilmediğim bir kentin sokaklarında sarhoş naralarına meze ettim kelimelerimi acımasızca. Kuşluk vakitlerinde binalar uyku mahmurluğundan açamazken gözlerini, ihanetin dağınık yatağında ki beyaz çarşaf olup, öylecene kalakaldım utanç içinde. Ben kolaya kaçtım yazdım, çünkü yazmak utanmaydı biraz da utana utana emperyalizmin babasız bıraktığı çocukların kalbiyle yazdım.

Bir çocuk parkının ulu çınarları altında, eteği beş karış açık kadının sol çaprazında oturan adamın güpe gündüz fırıldak gibi dönen gözbebeklerinden baktım çevreme. Zehir tacirlerinin ölüm maşası olmuş torbacıların, köşe başlarında gençlere uzattığı zehrin tozu oldum.  Korkudan titreyen dizlerin, dayaktan kapanmış gözlerin, bir köşede unutulmuş aç bedenlerin isyanı var dilimde. Kundağı kirletecek kadar gözü dönmüş bir nefsin karşısında, beyaz kundak olup insanlığımdan tiksine tiksine yaşadığım şahitliklerim var Ben’im! Allah sizi yaratacağına taş yaratsaymış dediğim çok insanı kelimelerimle öldürdüm, katilim!

Ve sezgilerim var! Yaratan bizden nefret etti diyebilecek kadar da çizgilerimi geçtim! Havrada, camide, kilisede değil benim gerçeğim. Ezan seslerinin, çan seslerine karıştığı bir âlemde doğru yolun yolcusu olduğumun tek işaretidir, “kimsesizlerin kimsesi” olduğumu söyleyen şah damarımdaki inanç sesim! Yeri gelir çarmıhın son çivisi olurum, yeri gelir Mina’da besmele çeker; Allahu ekber rağmen li’ş-şeytani ve hizbih” diyerek şeytan taşlarım.

Başım üstünde vızıldayan kurşunların önünde sipersizim. İnsanın insana acımadığı savaş meydanlarında, kurşunun çektiği ıstıraptayım. Başsız vücutların, oyulmuş gözlerin, paramparça olmuş minik bebek bedenlerinin kefeniyim. Duymak, görmek, işitmek istemediğiniz hayatların dayanılmaz ağırlığında, tüy misal uçuşuyorum. Allah’ın huzurunda neysem gerisinde de Ben’im! Cenneti versen bu imansızlara,  emtia kapitalizmine uşaklık için, Kevser suyuna bent çeker, Huri kızlarını yoldan çıkarır denen bir çağ insanının karşısında, çaresiz kalıyor çok zaman kaderci kelimelerim. Bunca dünya hesabını görüp bir de arafta dolaşmaktan bezginim. Çırası insan olan ateşlerden çıkıp geldim, ateşin arkadaşlarına yarenlik ettim. Ahiret evinin vaatleri uzak görünse de bana yine de amenna! İrem bağlarını, bu dünyada kuramasam da içim rahat en azından denedim derim! Kimi ömre gazel, kimi ömre kesik dut dalı gibi isyankâr kelimelerim.

Berbat bir dünyanın ütoplarını kurmaya çalışacak kadar saksıyı çatlatmışım. Bu gayede Hitlerin karısı olmayı göze alabilecek kadar çılgınlıklarım var benim. Yeri gelir elimdeki siyanürü hiç tereddütsüz içebilecek kadar aşık bir kadın olurum, yeri gelir ağzımdaki siyanürü boşaltırım aşkın üstüne. Yusuf’un edep çizgisinde, Şirin’in açılmayan düğmelerinde, Züleyha’nın elini kesen bıçakta aşka özlemim.

Hayatın nabzında atan damar kadar size yakınım bir o kadar sizden değil! Hak ile merhamet arasında ne cennetlik ne cehennemliğim. Her şey olmaması gereken gibiydi, yeni bir hayat istedim, bildiğim yoldan saptım! Araf’ta ki pencerem, 7.kattaki kapım, dünyadaki odamdan baktım, Hiçliği gördüm, içimdeki sesi susturamadım, yazdım…

Hayatın düzeltmeye tenezzül etmediği hataların kayıt altına alınması değil de ne şimdi yazmak! Kelimelerim, kahır kanseri oldu, yeni doğanlar hastalıklı doğacak.  Hiber gerçeklikte insan soyu da korkarım sevgisizlikten kuruyacak! Teneke beyinlere teneke kelimeler türetmek de bizim boş gayretlerimize kalacak!

-Kitapları, omuzlarının arkasından atanların, bu dünyaya fesatları bunlar! Ayı ikiye bölen bir inanış var ki zamanı gelecek diz çöktürecek ayn-i vücud olup tüm yerküreye. O güne değin “Kün fe yekün” rahatlığı var içimde!

Kızıl kuyruklu maymunu, mavi benekli imparator kelebeğine âşık ettim. Çember sakallı penguenlerden, Yakalı kutsal kel Aynakların dansını öğrendim. Çiçek böceklerinin soyulmuş iğrenç hallerini, Çöl kırkayaklarının ihanetini gördüm. Kuzey yıldızlarının yeşil ışığında yazdım yazılarımı. Bu dünyadan çokça uzakta varlığım. Kimilerine göre yok’ um, kimilerine göre hiç’ im! Tutup fırlatmışlarda uçurumdan aşağı, öylecene boşlukta asılı kalmış gibiyim. Semadan boşalan yağmurlara kelimelerimle tutunmuşum, sözcükler nefesim. Yazmanın işkencesini daha nasıl dile getireyim?

-Döndük biz “Agartha” dan! hala mı yazıyorsun sen? Bir şeyler eksik sanki yazında. Nerde güzellikler, nerde aşk, nerde meşk, bu dünya hep mi kötürüm kaldı bu devirde?

-Pikniğe giderken Şero, sağ omzumdaki ilham peri mi götürmüşsün de soldakine kaldı meydan! Güzellikler seyretmek istiyorsan “Hisseli Harikalar Kumpanyası” var! Boş Gayretler Kumpanyasından bu kadar!

-Yazmak, boş gayret diyenlere sanırım cevabını hakkıyla verdim.

Tavan arasındaki kadının acıları vardı.

Dünya, dedi kadın “cerahatli bir yaraydı, patladı!”

Farz et ki ben kolaya kaçtım, yazdım!

Acı Şero acımı dindirmenin yolunu buldum,

Yazdıklarımın tek satırından pişman değilim.

Yazdım!

“Yazmasaydım sizin gibi olacaktım.”

Hülya Bulut

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert
Advert