Hülya Bulut Suikast! “Son içeceği süt olacak”
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Suikast!  “Son içeceği süt olacak”
Hülya Bulut

Suikast! “Son içeceği süt olacak”

“Saat yaklaştı!”

“Ben ve kıyamet saati işte böyle gönderildik!”

Ne dünyanın ömrünün bitiş saati ne de küçük kıyametlerin bitişini, Allah’tan başkası bilemez! Bitiş vaktini bilmek, yerlere de göklere de ağır geleceğinden, o ansızın gelecektir. O ana kadar birçok küçük kıyamet kopacak, sona yaklaştığımızın alametleri görülecektir.

Bu küçük alametlerden bir kaçı; Müslüman ülkelerde idarecilerin öldürülmeleri ve birbirlerine kılıç çekerek savaşmaları ve ölenin neden öldüğünü, öldürenin de neden öldürdüğünü bilmemesi ile Nebilik iddiasında bulunan otuza yakın yalancının ortaya çıkmasıdır!

Olanların anlamsızlığı, olacakların belirsizliği korkutsa da insanı, fesat ocağı çoktan yakıldı, kâinatın kızıl mavi ufkunu karartacak kadar tüttü! Kapıda kulluğa duranlar çoğaldı. Dönek talih nice mazlumu ezdirdi zalimin ayakları altında. Her bahar bedenine yeşil ipekten elbiseler giyen yeryüzünün çiçekleri gönüllü açmaz oldu. Kışı sürgüne gönderen rüzgâr çıkardı yangını, ateş düştü can ocağımıza. Can Ocağında pişmeyen ne bilsin bu yangının vereceği zararı. Cesur yürekli kahramanlarla, yumuşak huylu akıllılar azaldı, ortalık soysuzlara kaldı. Mert ile namert birbirine karıştı…

Dâcin Kuşu çoktan Hz. Nuh’un gemisine doğru yöneldi. “Gecelere Meşale” olan aydınlığın önünü karanlık gölgeler kesme gayretinde! Diliyle gönlü bir olanlar bir eldeki parmak sayısı kadar azaldı. Kor ateşler yakıldı meydanlarda, karagüller açmaya özendi. Merih Yıldızı gazap dağıtır oldu, ne yöne dönse yeşillikleri kuruttu. Dilek Sunağının ışıldadığı da yok, üç hazan ayları başladı, üç yaz yıldızı da görünmez oldu nicedir. Göğün Davulları çalıyor;

Saat yaklaştı!

Kral, sarayın camından bir göz bakıyor yukarılara. Dolunay zamanlarında kurtların uğultusu gelirdi… Ne oldu da sustular?

Bu suskunluklar hayra alamet değil! Ruhumu mühürleyecekler. Kalbimi ayıracaklar buradan. Çömlekçinin tekerleğine benziyor zaman. “Arşın hazinelerinin” ilahi gölgesinde yalnız bir adam! Her an bir şekilde boşaltıp yerimizi aniden gidebiliriz de diyor.

Farkında yalnız adam. Ateşten gömlek giymiş üzerine, ya çıkaracak kurtulacak ya yanacak içinde!

Takdire tedbir koysanız da kaderleri kazaya uğratmaya gayretli hainler hep oldu tarihte hep de olacaktır dünya döndükçe…

 40.ıncı hoca ne diyordu son nasihatinde:

Oyun tehlikelidir. İki şeyle oyun olmaz oğul. Biri ölümle biri devletle!

Ölümle oyun olmaz oğul, bir ölsek bakalım nasılmış, sonra tekrar bakarız diyemezsiniz. Öldün bitti. Dahası yok!

Diğeri devlet! Bu devletin sistemini beğenmedim, bir yıkıp farklı bir şey kuralım diyemezsin! Devletin yıkılması da ölüm gibidir. Bir kez yıkıldı mı geri dönüşü yoktur!

Kâbe karşısında kıble arayan, bir ayağı çukurda bir ayağı çamurda zamane deccalli, küçük kıyamet koparacakmış sarayın mutfağında. Arabozucu hilekâr saray soytarısı, kutsal kâse elinde tehlikeli oyunlar peşinde yine!

-En tehlikeli oyun nedir ki kutsalın dilinde?

En tehlikeli oyun değil midir cinayet yeryüzünde?

-Cinayet mi işlenecek, ışıklar sönmeden güpe gündüz şehrin orta yerinde?

-Cinayet değil mi insan doğasına aykırı ve en büyük günah, tüm dinlerde?

Fazla uzatma dedi Hüd hüd kuşu Kaf Dağının ardından; Ayıp edenindir, günah işleyenindir. Günahkârlardan günahları sorulacaktır elbet. “Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır.”

-Neden susuyorsunuz?

-Sen neden bu kadar çok konuşuyorsun?

-Bir şey üzerine konuşulamıyorsa susmalı mı?

-Ne bileyim öyle garip bir hal benimkisi! Ağzımı susturmak için kalemi elime aldığım günden beri, susuyorum oysa. Ama ne susma! Ayakta kâbus görür olduk sonunda. Zamanın zehrini akıttılar zihnimize ve hayallerimize, boş gözlerle bakanlardan olmak varmış ya kelimelerle konuşur olduk kendi kendimize.

-Rahat değilim, kimse de olmasın.

Akla aykırı çelişkiler içinde yaşama zorunluluğu yordu bizi. İnsanlar, karanlığı aydınlıktan daha çok sevdiler, çünkü işleri kötüydü. Yaşamın en sıradan olayı oldu, insan öldürme. Aramıza münafıklar girdi, bilince ayak bağı bilgi yığınları arasından, hiçlikler dünyasına tapan üst akıllar türedi! Şeytanın okları vurdu günahsız canlarımızı…

Biz sustuk.

Ama artık suskunluğu bozma vakti. Zihinlere ve kalplere nakşederek, kuvvet-i kutsiyet sahibi olduğuna inanan şuursuz çobanın iddiaları var;

…en mükemmel fertler yetiştirerek, insanlığın bir defa görüp belki bir daha göremeyeceği bir toplum oluşturma hayalini gerçek yapmak için muhabbetle en vahşi insanları örnek insanlar haline getiren zatın diyor; peygamberliğini kabul etmemek bin defa körlük ve sağırlıktır!

Sessizlik…

Sessizlik çöktü vakte.

Vakitlerden bir vakit.

Bir akşamüstü eve dönüş vaktinde, bir kitap buldum yerde.

-Safer ayında mı doğdun be kızım? Hep bi afet hep bi musibet! Dedi kader sesim içimde.

Bırak kim ne demişse demiş, sen semai kazası galip olana inan, dedim cevaben az biraz sitemle.

-İnancımız tam şükür de…

-De’ yok! Hemen on bir istiğfar et.

-Ey belaları def eden Allah’ım, belaları bizden uzaklaştır…

İnancı, dilinden vicdanına inmemişler, mizan kurulup defterler uçuştuğunda o sahte gözyaşlarınız söndürür mü cehennemin ateşini? Soruyorum sizlere.

Söz dünyası, gerçekliklerin yansıtıldığı ayna ise; siyah ışık altında söylenmiş sözlerin yansıması, tehlikeli ifadelerle dolu kitap. Düşünceleri ispatlamak akıllıca değildir biliriz, yalanın kaçacak çok deliği olur, denmişse de…

-Ne yazıyorsa o! İşaret taşlarında vurgu nereye ise oraya bakmak gerek derken gördük ki; Ateş böceğinin biri güneş sanmış kendini!

Dünyanın tozuna toprağına bulaşmamış Efendimizin yolunda olduğunu anlatırken, aynı yolda çilekeş olduğunuzu anlattınız da, Cenab-ı Hak adına kâinatı keşfe çıktınızı neden gizlediniz ve bunun adını neden koymadınız açıkça?

Nebiliğin, irşad ve tebliğ vazifesinin size verildiğini mi anlatıyor şu satırlar yoksa?

“Öyle peygamberler gelip geçmiş ve gelecektir ki ömürleri boyunca ısrarla Hakkı anlatmalarına ve tebliğde bulunmalarına rağmen, sadece bir iki kişi ümmetleri olmuştur. (Buradan sonrasına dikkat!) Bunun gibi biz de ömür boyu anlatsak ama hiç kimse hüsnü kabul göstermese, biz yine vazifemizi yapmış oluruz! (Asfiya) Kemalat sahibi ve Hz. Peygamberin varisi olan; İnsanlardan gelecek iyiliklere karşı müstağni olur ve minnet altına girmeyiz bu “peygamberlik mesleğinin” gereklerindendir! Muhabbet Fedaileridir ki vurana elsiz, sövene dilsiz olur! Biz de elsiz ve dilsiziz!”

- Bu satırları okuduktan sonra ilk akla gelen uç soru ne peki?

-Deli misin sorulur mu o soru şimdi. Sorarsan elden çıkarırsın kendini! Yıllarca hem dem olanlar öyle kolay kolay bırakır mı düşüncelerindeki birliği, müşterek sadakati? Sessizleştirilen evler, sessiz akmaya devam eden nehrin gizemi, kaygılı bakışların çaresizliğinde, tel örgülerin ardında yapayalnız bırakılmak korkusu var ya susturdu dilleri.

Kirli nehirden temiz balık tutma çabaları tedirgin, acımtırak bir gülüş bırakıyor yüzümde. Nehrin balıkçı abilerine soruyorum; Ben balıkçıları tanımam, balıklar beni tanımaz değil mi nihayetinde?

200 sayfalık ruzname ezberlemeyeceğiz alt tarafı basit bir soru! Ben sorarım…  

-Kimden aldın irşad metodunu, müjdeci, uyarıcı, şahit ve O’nun yoluna davet eden ve aydınlatan lamba olarak kim verdi sana o vazifeyi?

-Hayır, şimdi; zikir ile küfür arasında gidip gelen, ruhumuza aşinasız, tehditkâr cümleleri nasıl anlamalı muhterem dost?!

Yanlış yorumlanmış yansıma sözlerin en çok mahcubiyeti olur; Biri çıkar yanlışı düzeltir!

-Ya! Doğruysa…

Adamın on sözünden dokuzu zaten beddua. Bilmez mi sıddıka lanetçi olmak yakışmaz. Lanetçinin laneti döner dolaşır kendini yakar. İmanın da marazı olan kıyamette kimseye şefaatçi olamaz!

Bizler ki lanet eden değil, âlemlere rahmet olsun diye gönderilen peygamberin ümmetiyiz.

Kitabı yerden alırken, şimdi ben bununla ne yapabilirim diye sordum kendime.

-“Suçlu tavşan olsa; Devlet tavşanı, kağnı arabasıyla da tutar” tesellisiyle manayı harften baktım kitaba. İlk cümleden son cümleye kodlu, şifreli tüm kelimeler! Aklımın almadığı ikilemlerde çözülmeyi bekleyen kelime altı vuruşlarda ki sır zorluyor ilerlememi.

“Voynich” kitabı değil sonunda sırrı 600 yıl çözülemeyecek diyorum. İhtirasların ihanete, ihanetlerin cinayete dönüştüğü manevi tahribatlara yol açacak serseri meteor gibi düşünceler var satır altlarında. Hades’in kötülük tozları kaplamış kitabın her bir cümlesini, üfledikçe koyu karanlıklarda uçan ölüm kuşlarının nefessiz sesi yırtıyor gökleri.

Avcı kim? Kurban kim? Kuş neden nefessiz? Cennetin ırmaklarından akan tadı bozulmamış süt, su, bal ve şarabın tadını neden değiştirmeye meyil ettiniz?

Konuşan kelimelerle kurulmuş cümlelerden biri var ki en tehlikelisi: ölüm ezgisi gibi.

 “Son içeceği süt olacak”

-Suikast silahının süt olması sizce de garip mi?

- Dünya tarihi ne suikastlar gördü.  Birçoğu dünya tarihinin gidişatını değiştirdi. İlk suikastı işleyen Kabil’den başlayıp sende mi Brütüs? Sorusunu sordurtan, Roma imparatoru Sezar’ın bile 23 hançer darbesiyle kaderi mühürlenmedi mi?

“Öyleyse öl Sezar” sözü kendisini koruyup kollaması gerekmeyen birisinden gelen ihanet Travmasının adı olarak tarihe geçti. Brütüsler hep vardı hep olacak! Sırtından bıçaklanan Hazreti Ömer, Abraham Lincoln, J.F.Kennedy, M.Gandi, Kral Faysal, Benazir Butto ve daha niceleri…

Uzak tarihimizden en yakın tarihimize hızlıca bir göz atalım madem suikast zincirini hatırlamak gerekti.

Ertuğrul Bey’in ölümünden sonra Kayı Boyunun başına geçen Osman Bey’in ilk işi kendisine siyasi rakip olarak gördüğü amcası Dündar Bey’i bizzat kendisi öldürmemiş miydi? I.Mehmet bir av esnasında öldürüldükten sonra cesedinin iç organları sökülüp içi temizlendikten sonra kırk gün Edirne Sarayında saklanmıştı da kimselerin ruhu duymamıştı. Emzikteki kardeşini öldürten Fatih Sultan Mehmet: Karındaşların nizam-ı âlem içün katletmenin münasip olduğunu yasalaştırarak suikastı meşrulaştırmıştı. Ve Kanuni Sultan Süleyman’ın ölüm fermanını imzaladığı oğlu, Şehzade Mustafa’nın katli Türk ve dünya tarihinin gidişatını değiştiren en büyük kayıp olarak geçmedi mi tarih sayfalarına.

İhanetin nereden geleceği belli mi?

II. Beyazıt’ın, kardeşi Cem Sultan’ın öldürülmesi karşılığında Papaya Üç yüz bin akçe ödediğini tarih söylüyor. Taht için kendi yaptığı kıyımları unutarak; Niçin bana kıydı tabipler diye sitem etme hakkını kendinde bulan Fatih’in ölümü de bir o kadar şaibeli değil miydi? Suikastla öldürülen Osmanlı Şehzadeleri, devrilen padişahları saymakla bitmez.

Yakın tarihimizde;  Bu suikastlar göstermiştir ki olmaz diye bir şey yoktur. Her an her şey olabilir. Ya öyle ya böyle siyasi erkin yeri bir anda boşaltılabilir!

Suikast; Siyasi iş kazası…

Sözlüğe bu şekilde geçmiş bir kelimenin imalarını, iddia olarak değil de bir ihtimal daha var o da bir şekilde yolun üzerinde engel olarak görülen her ne varsa yoldan çekmek mi dersin? Sorusunu akla getiren her tehditkâr olguya şüpheyle bakmak adına önemli!

-Eşyanın perde arkasına bakmak, gaybi âleme değil elbette dünyalık bilinmezlikleri görebilmek için, Bitlisli Muştak Baba olmaya gerek yok! Yazılanlara yoğunlaşmak, söylenilenin derinine inebilmek yeterli geliyor.  Kalp ve ruhun hayat çizgisinde gönül ayağıyla Yaratana yürüdüklerini söyleyenlerin haddini aşarcasına sarf ettiği sözlerin gizemini iyimserlikle yorumlamak çokta akıllıca değil. O zatların ki hadlerini aşan o büyük hırslarıyla yaptıkları gün gibi aşikârken.

Üzgünüm, şehirde ki iyimser ne yazık ki ben değilim. Renkler ve şekiller bu kadar hızlı değişirken kurulan cümlelerde basitlik aramak olmaz. Satır aralarını tutan muhafızlar var. Kötülüğün soluğunu hissettiyseniz bir kez sözün tesirinde, oradan uzaklaşamıyorsunuz. Unutmadık! Dünün hesaplaşmalarının görüntüleri ve konuşmaları halen canlı hafızamızda.

O nedenledir ki “Biraz su siler, götürür bu işi” inancındaki Macbeth’in yanılgısını ispatta elbet işimiz değil. Masumiyeti nerde olsa tanır insan. Masum değil o kitaptaki sözler! İzini sürdüğüm kelimeler, kızıl bir zaman daha yazmak istiyor tarihe. Bir insan doğmuş, can vermek için; ilahi tecellinin belirlediği kader saatinde. Kaderi kazaya uğratmak isteyen, düşçüler ve avcılar geziniyor kurbanın gizli mabedinde.

Fakat şimdi değil! Olmaz böyle!

Düşünmeye zaman bulmuş adam, oturmuş düşünmüş. Yusuf’u haksız yere zindana kapatan döngüde, bir kez daha zamanı kırmak derdine düşmüş bir tarla kuşu! İlahi aşkın insan benliğini sarmasının çelişkisinde, kötücül düşüncelerini çoğaltmış.

Konuşan kelimelere dönüp bakıyorum, emniyeti alınmış sözlerde hedefe kilitlenmiş namlunun ucundaki kurşunun ağırlığı var! Önce aklım sonra kalbim yara alıyor. İki secde arasında girilen günahları, bir saatlik tefekkürün kurtaracağına inanan cehaletin arsız kükreyişlerinin sesini daha iyi duyabilmek için, iki kanatlı alim olmaya da gerek yok!

Son akşam yemeğine oturtulmuş bir kurban daha, ölüm çarmıhına çivilenmek için bekletiliyor, zeytinlikler içinde!

Ölüm uykusu bastırmadan eskimiş garip gecelere, dirilerinizi uyandırın diyor bir ses. Ölüleri diriltene yapılan ihaneti görmez, kalplerdeki kırgınlık, nefse galip gelirse işte o zaman ateş düşer evinize! Siyanür kapsülünü kendi ısıranlara da şahit oldu insanlık, iki kiraz çekirdeğindeki siyanürün köy göçtürtecek güce sahip olduğunu bilip de elini zehre uzatmayacak kadar erdemlilerde!

Selçukluların Hürrem’i Terken Hatunun hırsını bilen Osmanlı sarayı, ocak usulü örgütlemiş mutfağını. Normal günde beş, ziyafette yüz çeşit yemek altın sinilere dizilirken, Padişahın son akşam yemeği olmasın deyü, zehirli yemeklerde renk değiştiren mertebani porselenlere konmuş yemeği.

Hafif seyirden ani gelişen ölümlere olmasa da örnek, Mesih İsa’ya Yahuda’nın ihaneti, kendini gelecekten haber veren “Mesih” yerine koyan güç zehirlenmesine olur en güzel örnek.

Son akşam yemeğindeydi, dört çiviyle çivilendi çarmıha Meryem’in babasız oğlu. Mesih şöyle demişti son yemeğinde: Hakikatte size derim ki sizden biri beni ele verecek.”

İçlerinden biri: Ey Mesih ben miyim? Der gibi, ellerini göğsü üzerine koymuş, bir diğeri doğru işitip işitmediğini sorgular gibi sağa sola bakınıyor, bazıları İsa’nın sözünü birbirlerine şüphe ve korku ile tekrarlayıp duruyorlar.

Korku ve şüphe!

-Peki, küçük çelimsiz, hain Yahuda ne yapıyor bu sırada?

Şüphe altında olduğunu bilen bir insanın ezikliğinde kaçmak yerine, bütün çirkin nazariyesiyle kurbanının yüzüne bakıyor! Masadakilerin her birinin yüzünde korku ve şüphe hâkimken, Yahuda’nın yüzünde öfke, nefret ve kin var…

L. Da Vinci masayı öyle güzel resmetmiş ki masanın tüm sırrı tabloyu izleyenler tarafından görülüyordu. Resimdeki figürlerin duruşlarından ve yüz ifadelerinden ne hissettikleri ve ne düşündükleri kolayca anlaşılabiliyordu. Leonardo İsa’nın kutsallığını bulandırmamak adına, Yahuda’nın ihanetini, ışık oyunlarıyla gölgenin içine hapsetmişti!

Gölgeler!

Bir şeyin gölgesinin altına saklanmak istenen giz her ne ise; aslından çok uzaktır. İşte bütün sır da buradadır!

Son akşam yemeğinde gözlerimizle gördük ihaneti, kapamadık gözlerimizi. Yahuda’yı içine hapseden, inancın gölgesinde ölüm kuşları uçuşuyordu tabloda. Renklerin ve çizgilerin dilini bilen için tablonun konuştuklarını duymak o kadar da zor değildi. Tıpkı kelimelerin dilini bilenin bir kitabın konuşan sesini duyabilmesi gibi.

Tuzaklı kelimeler vuruyor, yaşamı ölümün kıyısına yasaklı kitapta. Alıcı kuşlar çığlık çığlığa uçuşuyor, Tanrının bahçesinde.

Sessizlik…

Ölüm meleği bakıyor kızıl şafaklardan. Kötüsünüz diyor. Meleklere değil de şeytana parmak ısırttınız. Her kesin uyuduğu saatlerde uyumayan gözlerinizle belli ki gecenin zülüflerini taramışsınız.

Sessizlik… Sonrası koptu kopacak fırtına!

Tepinerek ağlayan bir kuzgun, kirli düşüncelerini yıkıyor suyla. Yıkadıkça kanlanıyor su.

İlahi komedyanın dokuz kapısına, dokuz gölge nöbetçi dikmiş kuzgun. Cenneti istila edecek aklınca. Şeytanın sofrasına oturmuş, onun ayak izleri üzerinde gezinenler; Ayı parçalamak gibi hazin bir hayale kapılmış, hayalleri dile gelmiş sırlı kitabın satır aralarında. Hades’in kötülük tozları kaplamış kitabın üzerini, üfledikçe, karanlıklar ülkesinin ölüm kuşları havalanıyor…

Kelimeler dile gelmiş konuşuyor karşımda. İçlerinden biri var ki ürpertiyor içimi.

Ölüm!

Ölüm, dile geliyor; zamansız gelirsem katlanıyorsunuz da zamanlısına ben bile alışamadım. Ölüm, bir çıkmaz sokak ezgisi fısıldıyor kulağıma, ölü bedenlerin can kırıkları yansıyor yanımdan akıp giden Mert ırmağının kirli bedenine…

Dağın ihtiyar adamı el mi verdi elinize?

Haris’in kızı Zeynep zehirli eti kızartıp peygamber efendimize yedirmeye meyil etmedi mi?

Fakat Allah’ın Resulü ilk lokmayı ağzına alır almaz:

-Bu et bana zehirli olduğunu haber veriyor, sakın yemeyiniz demedi mi? Üç sene sonrası vefat etmeden Allah Resulü hastalığının bu zehirden olduğunu ifade etmedi mi?

Peygamberlere bile eli uzanan insanoğlu, diğerlerine ne yapmaz?

Susmuş zamana kurşun sıkmak kelimelerle ve karanlıkta zamanı kapatmak kurbanın üzerine.

Aynıyız, aynıydık, aynı yolun yolcusuyduk!

Şimdi ne oldu da…

Sessizlik…

Kasvet bastı yine aklımı. Aklım kitabın sesini dinlemede. Dost evinin sunağında ölüm ayini yapanlar var. Alacakaranlıklardan geçiriliyor kelimeler, geçitler açılıyor siyah örtünün altına. Sisler içinde Burak’ın beyaz gölgesinde gezinen kirli ayak izleri var. Kutlu ay sesleniyor izlere:

-Neden gölgedesiniz?

 Madem niyetiniz iyi, inancın gölgesine saklanır mı hasetsiz biri? Asrın tereddüdüne düşüyor akıl, bütün kelimeler taş duvarlara çarpıyor. Yeşim fincana süt dolduruyor yine Zeynep.

-İçme diyorum sakın içme zehirli o… Ruhum bütün sonsuzluğu dolaşıyor tek nefeste. Gözümden geçip kalbimi titreten kelimeler dile gelmiş konuşuyor benimle. Vebali ağır bir düş gördüğüm. Oysa ne uykudayım ne uyanık. Yasak etmeseydiniz kuşların ötüşünü, kırmasaydınız haber uçuran muhabbet kuşlarının kanadını, biz de susmaz anlatırdık, düşünce yakan imaları.! Yine de temkinli olmakta fayda var. Sütün bozuk olmasından değil de sütü bozuk olandan kork demedi mi atalar? Baldıran otları da ne masumdur uzaktan bakınca fakat infazcısını yarı yolda bırakmazmış asla…

Başa çıkmaya çalışıyorum tüm irademle ışık süvarilerinin sözlü düellolarıyla. Oysa bilirim yoktur biz de düello yapmak düşmanınla. Cesur yenidünya kuralı: Doğruyu görmek için yanlışı bilmek gerek. Yanlışı bilirsen kimse kandıramaz, Kanmazsan sırça köşkünü, haşhaşiler basamaz!

-Süt iç rahat uyu demiyor,

“Son içeceği süt olacak diyor!

-İçme diyorum sakın içme. Peygamber sütü değil senin ki dile gelip zehirli olduğunu söyleyecek. Yıkım getirecek zamanlara kilitlenmiş Horos’un gözleri.

10.uncu gün hesaplaşması bitti. 26.ıncı saat…

Bir ölünün yatağı halen sıcak. 3.üncü günde sabah olunca gök gürlemeleri ve şimşekler ve dağ üzerinde koyu bir bulut ve kuvvetli bir ses yankılanacak! Ey derin uykuda olanlar uyanın, şofar borusu o gün çalacak…

İrkiliyorum düşümde.

Dünyaya güneşin kolları uzanmış, hayat devam ediyor ve şükür diyorum, eksilen yok hayattan.

Gün ölüyordu gece doğmak üzereydi kitabı okumaya başlarken,

Uyanıyorum, sabah ezanı okunurken. Bakıyorum kitap yok artık koyduğum yerde…

Hülya Bulut

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER