Hülya Bulut Zimem Defteri Balkısı
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
Advert
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Zimem Defteri Balkısı
Hülya Bulut

Zimem Defteri Balkısı

Hayatların da bir kez bile gerçek acı yaşamamış gibi gülen insanların sahteliği var şehrin bakışlarında. İplik iplik yağan yağmurun altında ıslanırken yorgun bedeni şehrin, dilinde hüzzam mavisi şarkılar var. Dur durak bilmeyen kalabalığın uğultusu ve tıp tıp sesli hanım böceklerinin sahte balkımaları sarmış caddeleri. Şişeye hapsedilmiş adamlar, kadınlar, çocuklar ve Akasyalar…

Annelerin seslenişlerinde, mecburi gülüşlerin kaybedişleri var.

Evine bir ekmek alamamış, omuzları düşük babaların hayat artığı çaresizlikleri.

Ufacık tefecik kadınların kırmızı şemsiyeleri… Yalnızlığın ürkek bakışları.

Bacalardan çıkan dumanlar kesilince, saramadıkları tütünün dumanını ciğerlerinde tüttürmeye başlayan, Fabrika Kızlarının beyaz gelinlik hayalleri.

Haylaz sıska çocukların, ıslak göğe kaçırdıkları uçurtmalarının kopuk kuyruğu asılı kalmış telgraf tellerinde… Sorumsuzluğun rahatlığı.

Kendini bülbül zanneden bir karganın şarkısı, kumruların boğuk boğuk mırıltıları, pencereden uçan kuşların ağıtları, rüzgârın bulutları okşayan eli, musluğun tıslama sesi, gülüşen menevşelerin kokusu…

Duvar diplerinde yatan evsizlerin, kedilerin, köpeklerin üzerini sapsarı gündoğusu yaprakları ile örten; Ağlak kentin güneşçileri…Kim kapattı dünyanın lambasını?

Balığın burnu, sivrisineklerin kuyruğu, kuzuların sessizliği… Kıpırtısız kalplerin sesi!

Ve yukarılarda en yukarılarda homurdanan kaz sesleri… Susuz yaşanacak bu yaz!

Katar katar ördek sürüleri geçiyor doğuya, kılavuz ördeğin kanadı kırık. Elektrik direğine ağ atmış örümceğin teki, ağında onlarca karasinek. Ağlamakla gülmek arasında bir garip hüzün var dudaklarında.

Sarı sıcak akşamlarda otlar çamurlanmış. Çürümüş yapraklar, toprak terlemiş. Papatyaların boynu bükülmüş. Çınarların yeşili kaçmış. Başakları yel kırmış, ovalar hışırtısız. Elma da ki kurt, çekirdeğin ihaneti ağacın bedenine. Sümüklü böcekler de ne yavaş yürüyor, ballı incir ağacının kurumuş dallarında. Sevmek için ölümü bekleyenler varmış eşiklerde. Acı bir boşluk var, mezarcı kazmasında.

Hişşşş… Sessiz olun Hayvan Çiftliği orası. Çakallar tavukları boğazlıyor, duyduğumuzu anlamasınlar. Siyah bir toz, bir damla kan. Muazzam ufak tefek cinayetlerde ölen, büyücü çırağı.

Bildiğiniz kış sıkıntısını yazın ortasında yaşayan bir kadın, penceresinden şehrin mezarlığında uçuşan mavi kanatlı kelebekleri seyrediyor. Kendi kendine konuşan kadının belli ki bir hazin hikâyesi var içinde. Boğazında düğümlenen kelimeleri, söylenmemiş sözleri, yaşayamadığı hayalleri…

-Köyden indik şehre böyle oldu! Diyor kadın.

Kapıları üç kat kilitli akıllı evlerde, Karaca Ahmet sessizliği var.

Şehrin, faytona koşulan yorgun bir at gibi inlemesi de ne tuhaf tam da bu sözün üzerine.

Sığıntı gibi yaşamların kıyısına sürülmüş, sahipsiz acıların kadınları, erkekleri, çocukları, karıncaları ve çölde susuz kalmış da yeniden diriliş bitkileri gibi kaynağına dönmeye çalışan kurak bırakılmış bir şehir, ırgalıyor bedenini. Yaşam sanrısı başlıyor üzerinde.

Şehrin kıyısında, insanlığın tenhasında ağlayan ama ağlamasına ses bulaşmayan insanların o eğri büğrü sesi dolduruveriyor sokağı bir anda.

-Yeissskiler alıyom, hurdalar alıyom, yeiskiciiiiii…

Tıknefes soluyan, vakur tavrıyla helal lokma peşinde çabalayan eskiciyle göz göze gelen kadın, Çin ipeği gömleklerimle, bakırdan güğümlerimi değişir misin mandal sepetiyle? Diye soruyor camdan aşağı, sokaktaki eskiciye.

Eskici, başını kaldırıp cama;

-Gel güzel ablam değişiriz de bunca şey varken tezgâhta neden mandal sepeti be ablam, hani yanlış anlama çok garibime gitti de?

-Netçen? Çamaşır mandalı olmaya karar verdim büyüyünce.

(Küçül de cebime gir bakışı)

-Kızma güzel ablam. Anladım büyüyünce.

-Baktım hayata tutunamıyorum, Ayşe Teyze’nin misss gibin beyaz çamaşırlarına tuttururum kendimi diye mandal alıcam, dursun köşede…

Çalçene yarışı yapmada benle ver benim mandallarımı, al Çin ipeği gömleği koy eskici bahçene. Eskileri vermekle de kurtulmuyor ya insan, kurtuldum diye kendini avutuyor işte.

Mesela anılarımı satsam sana ne verebilirsin karşılığında bana?

-Eskici şaşkın şaşkın dalıp gider çok kısa bir süre kadının suratına. Ya soruyu anlamadığından ya verecek cevap bulamadığından olacak boş vermişlikle karışık vurdumduymaz bir halde işine döner.

-Bi baksaydın be abla sana lazım başkaca bir şeyler var mı tezgâhta?

Kadın sırf sözden kaçmak için hızlıca göz gezdirir, eskicinin eski, eskici tezgâhına. Ama durur birden. Naylon terliklerin altındaki kitapları görür kadın.

-O kitaplarda ne öyle? Ver bakim sen onları hele. Okunmamış her kitap yenidir biz de.

Bir şamata bir kargaşa kadın elinde mandal sepeti, kucağında kitaplar çıkar evine söylene söylene.

-Ne güzel kadınmışsın sen ablam, ayaküstü ne çok hayat dersi verdin mülayim mülayim eskicilik yapan birine… Hayata mı insanlara mı yenilmişliğin ıstırabı olduğunu ancak kendisinin bildiği, bin bir düşünceyle sokağın köşesinden döner, gözden kaybolur eskici, yepisyeni yeni eskileriyle. Mahzunun kendi yoktur ama küskün sesi halen sokakta yankılanır.

Yeissskiciii…yeiissikiler alıyom, hurdalar alıyom, yeiski banyo kazanları, yeiski sobalar, yeiski gömlekler, pantullar alıp yerine leğenler, mandallar, naylon terlikler veriyom …yeiiissskiciiiii…

Ihlamur ağaçlarının haziran sıcağında patlayan tomurcuklarının ortalığı tuhaf bir huzur bulutu gibi sardığı saatlerde, kimsesizliğine ortak radyosunu açıyor kadın da.

“Enginde yavaş yavaş günün minesi solarken” şarkısı çıkıyor bu kez bahtına.

-Galiba biz de solduk, zaman aldı bizi bizden diye kendi kendine söylenirken, bir taraftan da elinde ki kitapları karıştırmaya başlar…

Pazartesi yalnızlığında saçları ağarmış kadın, define bulmuş insan heyecanıyla elinde tutuğu kitaba bakakalır.  Elinde ki bir kitap değildir aslında, duraklaması ondandır. Bir zamanlar babacığının küçücük bakkal dükkânından tanıdığı bir defterdir.

Zimem Defteri!

Bu arada radyoda şarkı değişir. “Kuytu bir köşe de ömrüm son bulsun” diyen sözlere sinirlenen kadın, radyonun düğmesine uzanıp, yaramazlık eden çocuğun kulağını büker gibi çevirip kısıverir şarkının sesini.

Beklenmedik bir misafiri ağırlar gibi saygıyla defterin sayfalarını çevirmeye başlar.

Anıların yaşattığı hisleri, içinde ki yaşam kırıklarının kırılışlarını mırıldanır bir taraftan. Sesinde gerçek bir gönül kırgınlığı ve gönlünü sızlatan buğulu bir özlemle dalar gözleri. Bir sözün bir şarkının anımsattığı yıllar ötesinden gönüller ve gözler bu defterin sayfaları arasında gözleriyle buluşmuş gibi bakar eski zamanlarına. Akşamüstü zamanlarının fasıllarını, şeftali çiçeği kokan bahçe sohbetlerini, ak kanaviçelerle bezeli sabun kokulu süt beyazı odaları, gümüş çemberli sandık kokularını, hesap işli örtüleri anımsar…

Bakkal İsmail’in kızı Sebahat olmaktan hep gurur duymuştum sözüyle başlar hikâyesi;

Az şey miydi mahalle bakkalının kızı olmak o zamanlar. Mahalleli ile aile gibiydik biz. Her kes sever sayardı babacığımı.

Mahallede ne bir düğün okusunu ne de cenaze taziyesini kaçırırdı babam. Yol sorana anladığından emin olana kadar sabırla anlatır, darasını almadan asla şekeri, pirinci tartmaz, evlerin anahtarı teslim edilecek kadar güvenilirdi ona. Bütün mahallenin bakkal amcasıydı o. Hep güler yüzlü, samimi, vefakâr.

Mahalle bekçisi gibi dikkatle izlerdi gelip gideni, her şeyi bilirdi babam. Mahalleye kim taşınmış, kimmiş, nereden gelmiş, ne iş yaparmış, mahallenin muhtarı olsa bu kadar bilgiyi anca öğrenirdi. Bir hırlaşma olacak olsa mahallenin sözü geçen abisi gibi araya girer başlamadan bitirirdi kavgayı. Ve bir kez olsun kolonya şişelerine, haram karıştırmadı benim bakkal babam.

İki ekmeği deftere yazdıranın bir ekmeğini siler, kusura bakma bu ayda… Ama önümüzde ki ay hepsini kapatacağım diyene, boynunu büker ses etmez, bu ay ne kadar oldu borç diyene, hep eksik söylerdi. İşte mahalle sakinlerine ait borç hesap defterleri bu defterdi.

Zimem defteri.

Yine bir ramazan günlerindeydik bu defterin asıl hikâyesiyle tanıştım. Daha önce mahallemizde hiç görmediğim bir adam çıkagelmiş, zimem defterini istemişti babamdan. Rast gele sayfalar açılmış, sayfa sahibinin borçları hesaplanmıştı.

 -“Silin borçları, Allah kabul etsin”

 Dedikten sonra, defterin borcu silinen sayfalarını kesip çıkarmış, adama vermişti babam. Adam da geldiği gibi çıkıp gitmişti dükkânımızdan. Babamın yüzünde ki o huzuru hiç unutmadım. Naciye Hanım Teyzen çok sevinecek, bu ay askerde ki oğluna para gönderememişti bu borç yüzünden. Sonra Hakkı Efendi kızının nişanına para denkleştirme derdine düşmüştü nefes alacak az da olsa. En çokta Mümtaz Hoca için sevinmişti. Ödeyemediği birikmişleri yüzünden uğrayamaz olmuştu, sanki tek kelam etmişliğimiz varmış gibi… Sohbetini özledim derken gözlerinin pınarına biriken yaşların ışıltısını görmüştüm. İlk kez babamın gözünden yaş aktığına da o gün şahit olmuştum. Ah! Babacım ne kadar kadirşinas bir adamdı.

Borçluların gönülleri incitilmeden yapılmıştı bu işlem. Ne zengin kime yardım ettiğini bilmiş ne fakir kimin yardım ettiğini öğrenebilmişti. Sağ elin verdiğini sol el görmedi derdi babam. İnsanı onurluca yaşatmanın en güzel örneği idi bu geleneğimiz.

Şimdiyse… Kadının bakışları zimem defterinden, boş zemine düşmüştü.

Galata bankerlerinin ağına düştü halk. Doymadınız mı kul hakkı yemekten? Öyle ya, sokağa Çamlıca’dan bakanlar ne bilsin sokağın derdini. Altın koltuk da dua etmekle doymuyor açın karnı bilmezler mi?

Şimdiler de sokaklar iyi, binalar iyi, kıyafetler iyi… Ama insanların göz bebeklerinde ki yaralar korkunç. Hep bi huzursuz yüzleri. Paranın sıcak yüzünü unuttu insanlar kartla kredili yaşamaktan. Peşin fiyatına dokuza bölününce borçlar, veresiye yaşamanın faiz yükü söndürdü yaşam heyecanını.

Kıyafetleri son modaymış. Hıhhh! Mahalle terzimiz Mücella’nın kumaşa şöylecene bir kez bakıp,  gelişine vurup makası, provasız diktiği elbiselerin eteğine su dökemez hiç biri.

Velhasıl;

İğneyi samanlıkta kaybettik, avluda arıyoruz. Kanadı kırık kuşlara benzedik, uçan kazları doyurmaktan. Bu ülkenin arka sokaklarında yaşam külfeti içinde kıvrana kıvrana yaşam mücadelesi veren insanlar var. Vatandaş kemerde delik bulamaz oldu.

-Duymuyor musunuz aç insanlar var aç! Hani komşusu açken tok yatan bizden değildi?

Orada kimse yok mu? Yokluk belasına deliliğin sularını geçti, cinnetin kıyısında yaşıyor bu insanlar.

Yokluğun yorgunluğunu ben size şimdi nasıl anlatayım? Halimden anlayan âlim, halimden bilmeyen zalim diye boşa söylememiş atalar. Şimdiler de hasta gönüller. Gönül dili de hal dili de unutuldu. Gönül yapmaya zamanı yok insanların. Çok meşguller çokkk.

Babam ahın sırrını bilir,  gelene gidene ona göre davranırdı. Gönülsüz namaz göğe ağmaz derdi. Her gün namazlarını camide eda eden Hafız amcayı pek sevmezdi de kimselerin hoş gözle bakmadığı Abidin Bey amcayı içten içe severdi. Bir keresinde arkasından bakıp şöyle demişti;

-Camiye hiç aksatmadan giden tefeci, inancı zayıf vereceklisinden daha mı çok namusludur.

 Zaman geçti;

Büyük sermayelere nasıl dayansınlar, küçük esnaf dayanamadılar tabiki. Onların gücü yetmedi, veresiyeciler sahip çıkmadı kapandılar bir bir.

“Sinekli Bakkal” koymuştu bakkalımızın ismini. Merak edipte soran olur belki anlatırım hikâyesini diye!  Bıkmadan usanmadan tamı tamına kırk yedi yıl anlattı. Koca bir hayatı, o loş küçük dükkâna kilitleyip çıktı babam. Çok sürmedi babamın ceketi de asılı kaldı duvarda.

“Lütfen veresiye teklif etmeyiniz” yazısının altında dayanamayıp mahalle sakinlerinin çaresizliğine, verdiler her seferinde. Şimdi gidin, elli kuruş eksik çıktı sonra versem olur mu deyin, süpermarketlerin kasiyerlerine. Önce yüzünüze donuk donuk bakarlar, sonra ağızlarında kelimeleri yuvarlaya yuvarlaya;

-Amaa hanfendii akşamm kasamm eksik çıkar, der sen de aldıklarından bir kalem geri koyarsın rafa, elli kuruşu paşa paşa öder öyle alırsın alacağını… Modern çağın en büyük trajedisinin başrol oyuncusu olarak evinin yolunu tutarsın, elli kuruşluk utançla…

Hey gidi günler. O eski bakkalımızın kokusunu özledim. Gaz yağı kokusunu, baharat kokusuna karışmış, taze çekilmiş kahve kokusunu sonra kalıp sabun kokusunu özledim... Ve çocukluğumuzun aburcuburlarını özledim. Leblebi tozlarını, rengârenk şekerleme kavanozlarını, Vita yağlarının sarı yüzlerini, tipitip sakızlarının dostluğunu, Mabel sakızının üzerinde ki halka küpeli kızı, Elvan Gazozunun baloncuklarını,…

Defteri iyice göğsüne bastıran kadının gönül kabarcığından su damlamaya başlamıştı. Birden yerinden kalkıp kilere yöneldi. Orada ne zamandır biriktirdiği gazeteleri bir poşete doldurdu. Hızlıca karşı dairesinde oturan komşusunun ziline öyle bir basmıştı ki kapıyı açan kadın şaşkınlıkla ne oldu cenaze mi var deyivermişti.

-İşte onu diyeceğim; Hani markete gidecektik ya bu akşam, bundan böyle bakkalımızdan alırız ne alacaksak. Hem iyi hatırlattın;

Sen Avm’lere gidersin, cenazene bakkal İsmail gelir!

Hadi hadi çarçabuk çıkalım. Hem bi işimiz daha var insanlığımızı bize hatırlatacak bu ramazan günlerinde… Derken Zimem defterine gülümsüyordu kadın.

-Hem biliyor musun kız Naciye;

Ağustos böceğiyle karıncada ki karınca da bizim karınca değilmiş. Ben anlamıştım zati; Bizim karıncamız olsa kapıyı suratına kapatmazdı, kapısına ekmek diye gelenin.

Naciye söylenen sözleri anlamamıştı bir ihtimal ama bakkalın kızı Sebahat, geçmişe vefasını ödemiş olmanın huzuruyla daha bir rahatlamıştı.

Yaşamının kırk yamalı bohçasından dökülmüştü anıları ortalığa, toplamaya hiç niyeti yoktu kadının. Bırak dedi bırak dağınık kalsınlar. İhtiyacı olan alsın.

İçe işleyen bir edayla sokağa baktı kadın.

-Üzülme dedi üzülme eskici, yalnız değilsin bu şehirde. Asıl eskici benim, hayatın eskicisi! Yarın yine cam da bekleyeceğim seni. Kim bilir belki zimem defterinin balkısıyla yeniden kurarız bu şehri.

Hülya Bulut

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert
Advert