Hülya Bulut Melike’ye ne oldu?
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Melike’ye ne oldu?
Hülya Bulut

Melike’ye ne oldu?

Aylardır bu yazıyı yazmayı erteliyorum. Oysa Nisan’da başlığı atmıştım.

Bekledim…

Delilleri ve sanıkları ile suç, gün gibi ortadaydı. Beklediğimiz; suç cezayı getirecekti.

Olmadı!

Delilli sanıklı sabit suça, ceza gelmedi!

Belki de bir nefeslik gaf süresi verildi kendilerine. Hazır nefes alıyorken, bir nefeslik ifade hakkımızı kullanalım istedik bizde.

Zor çok zor zamanlardan geçiyoruz. Hayatla mücadelede ne zaman güç toplamaya ihtiyacımız olsa kendi gözyaşlarımızda boğulur olduk. Nedir ki gözyaşı; Ömür suyu, akıt akıtabildiğin kadar. Ne zaman yaşam gerçeğinin acılarıyla yüzleşmeye kalksak, feleğin attığı tokatla yerimizde titrer olduk. Nedir ki tokadın acısı; Rüzgâr okşaması, vursun vurabildiği kadar.

Olay yerinin ortasında; henüz 14 yaşında bir kız çocuğu, 4 ırz düşmanı…, 8 yıldır kızlarının ne ölüsüne ne dirisine ulaşamayan acılı bir aile ve huzursuz evin huzurlu sakinleri olarak bizler varız.

Yaşananları duyuyoruz, görüyoruz aşırı berbat, rahatsız edici olaylar. Masum ve korumasızların hayatı, kötülerin erdemsiz düşünce ve ipoteğinde olmamalı isyanı sarıyor dudaklarımızı.

Tedirginim, ne olacak halimiz?

Kafam da kalbimde darmadağınık oluyor, Melike’nin gözleriyle gözlerim her kesiştiğinde. Kırgın bir yaşam bizimkisi, onlardan geriye kalan. Gözümden akmaya takati kalmayan gözyaşlarım, kalbime akıyor her seferinde.

Geride kalanların yaşamlarını kurutan, insanları yarımlık duygusuyla ateş üzerinde yaşatmaya mahkûm eden, insanlığın anlam bozukluğu gibi hayatın orta yerinde kötülük kazanı kaynatan,  aramızda körbağırsak gibi dolaşanlarla baş etmenin bir yolunu bulmalıyız. Gün gelip hepimizi zehirlemeden o körbağırsaklar!

Bugün olay yerinin ortasında başkaları var diye, sanıyor muyuz ki sıra bize hiç gelmeyecek. Şimdi biz suskun kalırsak o gün geldiğin de hangi yüzle bakacağız insanların yüzüne ve hangi yüzle yaşadığımız acının çığlığını atacağız, canımız çok yandı diye?

Gözlerini kırpmadan suç işlerken birileri, biz susup seyir mi edeceğiz?

Bedeni, ruhu zarar gören kadınlara, erkeklere, çocuklara ve sokakta ki can dostlarımıza kötü muamele yapanların yaptıkları yanlarına mı kalacak? …

Kalbi olanın içi bedenine sığmıyor böylesi anlara tanıklık ederken. Siz diyorum siz de kırıntısı mı yoktu da o insanlık denen erdemin, nasıl kıydınız o canlara? Yaşarken ne hissedilir bilemesek de inanın yazarken de hissedilen aynı kötü his. Bir karanlıktan geçerken canlar, bir karanlık cümleye geçiyoruz biz de.

Öyle olaylar yaşıyoruz ki; değil o olayların dile getirilmesi akıllardan bile geçirilmesi utanç vericidir. Bu yazıyı yazıyor olmak gibi. Ne yazıyorum ben diyorum, bunları mı anlatmalıydım şimdi? İncir reçelinde aşkı bulmak, aşk tadında naif duyguları anlatmak varken, hep beraber çıktığımız incir ağacından nasıl düştüğümüzü anlatıyorum.

Eyvah ki eyvah halimize…

Toplumca incir ağacına çıktık, inemedik düştük!

Eskilerin sözüdür bilir misiniz, incir ağacından düşen bir daha iflah olmazmış diye. Sanki cevizden düşen iflah olurmuş gibi. Hurafe mi gerçek mi bilinmez, çıkıp denemek gerek. Lakin bir gerçek var ki göz ardı edilemez;

Ocaklarımıza itinayla incir ağacı dikildiği gerçeği! Ne kadar kutsal değerimiz varsa içinin boşaltıldığı gerçeği.

Peki, nasıl bir süreçten geldik bu günlere, ilk yanlış nerede yapıldı sizce?

Mahcubuz milletçe. Birileri insanlıkla oynuyor biz hiçbir şey yapamıyor, ahlı vahlı cümlelere sığınıyoruz sadece.

En kötüsü de; Artık olanlara şaşırmıyor, yadırgamıyoruz!

Oysa kader değil bu yaşananlar bunu çok iyi biliyoruz. Birileri güzelim kaderleri kazaya uğratıyor, görüyoruz. Öfkeden deliye döndük, öfkelerimiz dönüp kendimize çarpıyor; yokluğun çıkmazında, çaresizliğin sarmalında acı çekiyoruz.

Gözümüzün önünde dönüp duran acıya batmış hayatları gördükçe, kimse sanmasın biz rahat uyku çekiyoruz. Cehennem ateşinin ortasında üşüyen kelimelerimizi ısıtmak için, gecelerce gönül otağımızda ateşler yakıyoruz.

Öldürülen, tecavüze uğrayan, hastalıklı bünyelerin, hastalıklı düşüncelerini üzerlerinde uygulayıp ortadan yok ettiği o genç kızlar, kadınlar, çocuklar, bizim de canlarımız! Birimize yapılan fenalık, hepimize yapılıyor, bunu artık görmeliyiz. Hayallerde ki gibi değil ne yazık ki gerçekler. Şiirlerde ki gibi saf ve temiz yaşanmıyor duygular. Film karelerinde ki jurnal hayatlarda ki şaşaalı varlıklar yok hayatın olay yerinde. Yaşanan felaketler insan eliyle. Toplumun kaybedenleri, kaybettiriyor bize de.

Bir hummalı zaman yaşadığımız. Ne günlere kaldık. Kırılma zamanları yaşıyoruz, bembeyaz kundağa bile kan değdiren kötülerle aynı zamanda yaşıyor olmaktan utanç duyuyoruz!

Allah’ın manyakları, insan mısınız siz? Diye haykırıyor bir acılı baba, kızının mezarı başında.

Biz, biz susuyoruz…

Kelimelerimin yüzü çok oldu yırtılalı, artık dümdüz düşünüyor beynim.

Şimdi ben de içimde ki zehri akıtmak için eğitimli kelimelerime yol versem; bassam küfrü meşreplerine… Dönsem, 70’lik kemerli tecavüzcüye;

Sorun bakalım, köpeğinde rızası var mıymış diye, haykırsam siz ne dediğinizi biliyor musunuz; ne demek “bir defadan bir şey olmaz” diyenlere, bir defadan 115 çocuk doğdu resmi kayıtlı, gayri resmisi hak getire!

Olağan değil bu olaylar, olağan değil bu insanlar… Bir büyük değişimden bir büyük çöküşe girdik milletçe, kaybettiklerimiz adına şimdi ne söylesek nafile. Yüklendiğimiz acıların altında kalacak değiliz. Yaşama sevincimizi elimizden alanlarla, kadercilik oyunu oynayacak hiç değiliz.

Bir anne var karşımda. Tarif et deseniz ne mümkün, edemem. Bilmem çünkü insanın annesi olması nasıl bir şeydir. Bilmem annesi olan nasıl sevilir. Anneliği çok iyi bilirim de birine anne demek nasıl bir şey işte onu bilmem! O yüzden ne desem hep eksik kalacaktır. Ama şunu söyleyebilirim; O, yüreği avuçlarında gezen bir anne. Gülüşleri çalınmış, en ağır yaşam yükünü almış ömrüne. Evladının yokluğu ömrünün yükü. Sorsanız şimdi kendine, evlattan yük olur mu ömre, evlat der susardı. Evlat değil de yokluğu yük şu ziyan ömre…

Hani bir insanı hiç görmemiş olsanız da çok seversiniz ya öyle bir sıcaklık hissettirdiği. Hani bir de annesizliğin soğukluğunda büyümüşseniz ve anne özlemini dahi bilmeyecek kadar küçük kaybetmişseniz, içinizden geçmiyor da değildir, keşke benim de senin gibi bir annem olsaydı ya da ne bileyim…

Fatma Anne! Senin belini büken acı, benim boynumu büktü, yüzüne bakmaya kıyılmayan o meleğin önünde.

Eksilmez bilirim yaşam sancın ne söylesek. Bizler ki acıyla yaşamaya alıştırılmışız.  Düşünürsek, bizi yaşama bağlayan da yaşamdan koparan da acılar değil mi?

Kimin yok ki herkesin var bir acısı. Sadece acılarımızın adları farklı. Korkunç olayların yaşandığı bir dünyada, dünyalık acılarımız. Her birimiz darmadağınık yaşıyoruz işte.

Ve bir baba var koltuğun kıyısına ilişmiş. Onun çaresizliği bambaşka. Siz, bir babanın çaresiz bir çarpıntıyla ellerini yüzlerine kapayıp, ağladığını gördünüz mü? İşte o anlarda yazılır, hayatın trajedisi. Söyleyecek sözü kalmamıştır ağlar, mecalsiz ağlar, sindiremez öfkeden ağlar… Çare bulamaz çaresizliğine susar, içine ağlar…

Her duyguya cümle kurmaya kalkarsanız, işte böyle yazan da ağlar, okuyanda ağlar…

Bir ihmal, bir hata aramak da gereksiz güzeller güzeli abla. Durup durup sormak da yersiz, önlenemez miydi bu feci vaka?

-Hayır, hiçbir şey yapılamazdı, yaşamamak adına. Çünkü kötü aklına koyduysa bir yolunu ve zamanını bulurdu! Kaybolduğu gün elinde sınav belgesi değil de pembe bir pamuk şeker olurdu ve hatta belki de elleri bomboş olurdu! Ama o olay mutlak olurdu!

Tanrı eğdirememiş secdeye şeytan babalarına baş; biz nasıl baş edelim kul aczimizle, şeytanın çocuklarıyla?

Hayatları ellerinden bir anda alını verilenler, -ben onlara seçilmişler diyorum- Topluma bir şeyleri göstermek adına geldiler, görevlerini tamamladılar ve gittiler. Binlerce Melike’yi, binlerce Ecem’i, Cansu’yu… Kurtararak gittiler!

Şimdi son bir ders kaldı geriye, biz nasıl baş edeceğiz bu kötülerle?

 Öncelikle bu cesaret her nereden geliyorsa bu küçük insancıklara o cesaret yolları kesilmeli!

Yazılı hukuka gelene kadar, yazısız hukukumuzun ihlali bu yaşananlar.

 Kamu vicdanı diye bir yer vardır ve şaştığı görülmemiştir, zamanın hiçbir evresinde.

Şimdi; Bu sözlerin “Kamu Vicdanı Manifestosu” olarak algılanıp, kararlar verilirken karara etkisi olması amacıyla, 7 Haziranı beklemeden, yine beklenenin olmaması ihtimalini göz önüne alarak yazıyorum.

Vicdanlara seslenmenin zorluğunu da bilmiyor değilim. Biz sesleniriz ama onu kim durup dinleyecek?

-Olsun, bir duyan olur diyorum.

Erdemsizlikle doğrularımız arasında sıkışıp kaldık. Hayat denilen çarkın dişlileri arasında eziliyoruz elimiz kolumuz bağlı. Birileri geliyor tüm değerlerimizi yerle bir ediyor, biz seyrediyoruz. İyiler, bir avuç kötünün, kötülükleri ile baş edemez olduk.

Adalete sığınıyoruz!

Kaygılıyız. Bir büyük insanlık çöküşü yaşananlar. Kötücül bünyelerin karanlık tarafları, tenhalarda çıkıyor nedense dışarı. Kendinden güçsüze gücünü göstermek en büyük sefillikleri. Mazlumların hayatını, geride kalanların geçmiş ve geleceklerini ellerinden çalan yaşam hırsızları, hayat yolunda yolunu şaşırmışlar işledikleri suçun bedelini ödesinler istiyoruz. 

Bir an bile insan olduğunu nasıl olurda unutur insan? İyice düştüler, düşürdüler insanlığı. İnsanca yaşama ve güzellikleri paylaşma yetilerini yitirenlerin yaptıkları eylemleri, insan olmanın ve kâinatın en şerefli mahlûkatı olma erdeminin neresine koyacağız şimdi?

O zaman, insan olmanın değerlerini korumalıyız öncelikle. O değerleri koruyamazsak hayat korkunç yüzünü o nokta da gösterir ve yaşam korkunç bir hal alır.

 İnsanın en temel hakkı “Yaşama Hakkıdır”

Nokta!

Biz inanırız ki ilahi tecelli saatinin son kez vuracağı ana kadar onu kimsenin elimizden almaya hakkı yoktur! İnsanın başını önüne düşüren, kader yazgısını kazaya uğratarak, Allah’ın yarattığı cana işkence edip, o cana kastedenlere en ağır cezalar verilmeli. Verilmeli ki akılları dumra uğrasın, bir daha değil bu tür eylemlere kalkmak akıllarından bile geçiremesinler.

Bir annenin evladına yapılan gaddarca saldırıyı görmezden gelip, hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam edemeyiz. Aklımıza ve vicdanımıza, görme ve hissetme diyemeyiz. İnsansak gördüğümüzün acısını da hissedeceğiz elbet! İnsansak haksızlığın, adaletsizliğin önünde de eğilmeyeceğiz.

Önümüzde su gibi dupduru bakan bir kız çocuğu var. Henüz 14’ünde. Adı Melike! Onu tanıyanların, Olay yerinde onu gün gün takip edenlerin deyimiyle:

Türkiye’nin Melikesi o!

Bir tek isimde onlarca, binlerce katledilen genç kızın, çocuğun, kadının ve erkeğin simgesi olması adına soruyoruz;

-Melike’ye ne oldu?

İsminin tecellisi gibi karşımda gözlerimin içine bakan, melek yüzlü kız, ta ki sana ne olduğunu öğrenene kadar, yaşamını ziyan eden, bu toplumun yüzüne kir düşürenler hak ettikleri cezayı alana kadar, senin için yoracağım zamanı!

Utanıyorum be küçük kız bakmaya yüzüne. Utanıyorum insanlığımdan. Un ufak oluyorum senin yüzüne baktıkça.

Bir şey yapamamanın çaresizliği var ya hiçbir şeye benzemiyor. İşte o anlarda susuyorum, bağıra bağıra susuyorum. İşte o anlarda ilahi adalete sığınıyorum. Elbet diyorum, herkes yaşattığını gün gelecek yaşayacak.

Şimdi biz üzgünüz. Geçmesin o üzüntümüz. Geçmesin ki kötülere soğumasın insan yüreğimiz.

Tahrik ediliyoruz, canlı canlı tırnaklarımızı söküyorlar. Tek istediğimiz; Biz sevdiklerimizin yaralarıyla yaşamaya çalışırken o yaraları açanlar ellerini kollarını sallayarak dolaşmasınlar aramızda.

Ben bu gün de öfkenin, acının, merhametin tanımını yapamıyorum. Acıların ağırlığını ancak çeken bilirmiş, insan yüreğimde öyle tarifsiz bir hüzün ki hissettiklerim, ben bu gün vicdanın tanımını yapamıyorum. Baktıkça Melike’nin su gibi masum yüzüne, insan olan her bir parçam sızlıyor. Utanıyorum da önünde eğiyorum başımı, ben bu gün insanın tanımını yapamıyorum.

Adalet, adalet istiyoruz senden. Kamu vicdanı zaten sonsuz kez müebbet verdi o canilere, sen de kamu vicdanının sesini duy istiyoruz!

Öyle cezalar verilsin ki;

Her bir anı kahır dolu 8 yıl, 2920 gece nasıl bağlandıysa iplik iplik 2920 güne, 70,080 özlemli saat, 32 sevinçsiz bayram, 32 çiçeksiz bahar ve her mevsim kışta bırakılan, sapkın ruhların yara açtığı tüm insanların çektiği çilelerin bedeli olsun aldıkları cezalar.

Bir canda binlerce bedene bürünen Melike’miz için, yalnızca adalet istiyoruz…

Yaşarken, ölümle yarenlik bizimkisi… Ve tanrım, bize dayanamayacağımız yük vermezsin biliriz ya bil ki biz artık bu vakitsiz kayıpların acılarına dayanamıyoruz…

Avuntusu yok bu acıların. Eskise de eksilmeyecek. Ölümsüz olmak kelimelerle can bulmak ise, sana söz küçük kız seni yaşatacağım kelimelerce…

Şimdilik, affet bizi Melike!

Dünyada ne kötülükler ne de kötüler biliriz bitmeyecek. Adını bilmediğimiz nice Melikeler aramızdan ayrılacak yine. Ama biz de sessiz kabullenecek değiliz; “Ne yaparsan yap önünde kader, ardında keder. İkisinin toplamı bir hayat eder, hepsi bu” diyen yaşam felsefesine!

Hepsi bu değil!

Hepsinin bu olmadığını göster bize adalet. Eğer adalette derse ki hepsi bu;

İşte o zaman yedi cihanda, affetme bizi Melike…

Hülya Bulut

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER