Hülya Bulut Dârus-Selâm’da Bayram Sabahı
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
Advert
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Dârus-Selâm’da Bayram Sabahı
Hülya Bulut

Dârus-Selâm’da Bayram Sabahı

Kuşluk vakti; sır vakitleridir! Saatin akrebi mıhlanmış gibi durur boşlukta, bir garip yaşam döngüsüdür sanki bu vakitler.

Ilık esen rüzgârın ıslığı, nağme nağme gezinirken kentin boş sokaklarında, dağıtır vaktin sükûnetini misk kokulu yeşil kuşların, asra asılı kandillerde şakıyan sesleri. O sesleri ki bölüverir siyah kuşların çığlıkları, kızıl mavi ahengi bozulur düşlerin, cehennem kâbuslarına düşer insan o saatlerde.

Güneşin dudaklarında, bayram hüznü yaraların çatlaklarına takılıyor gözüm. O çatlaklardan sızan kıpkızıl kelimeleri yakalıyorum, isyankâr seher bülbülünün ah-u zarında. Güneş gökte, ışığı yerde, eziliyor kaldırım taşları üzerinde. Berzahtan, dünyayı görünmez gözler izliyor.  Aramızda kulakları sağır eden bir sessizlikte, hesabı görülmemiş dünyalık defterler uçuşuyor.

Tabii bir uyku halinde, avuçlarıma düşüyor kopmuş bir defter yaprağı. Yaprağı alıp pencereme gidiyorum. Tuhaf bir sevinç hissettiğim bu bayram sabahı.

Gelenleri, gidenleri, duranları, aceleci adımları, yaşamın seyirlik her ne hali varsa seyrediyorum penceremin gerisinden. Bu seyirler bayram sabahlarında daha bir anlamlı oluyor nedense.

Bakışlarımın noktasında bir ses arıyorum. Yine görebilecek miyim onu?

Tam sekiz yıl önce bir bayram sabahında tanışıyorum onunla. O gün bu gündür ne zaman başımı ona çevirsem bana bakar buluyorum gri mavi gözlerini. Saç diplerimden topuklarıma değin tüm bedenimi ter basıyor bu anlarda. Gözlerinde ki gri kedere dayanamıyorum, yüreğim acıyor her defasında. Bir aklım sus diyor anlatma kimselere, bir aklım bilsin istiyor cümle âlem, onu anlatmak istiyorum her gördüğüme.

Yine bir bayram sabahı pencereme dayamışım başımı, aklım ve duygularım firarda. Bilinmez bir zamanın bize ait gayblarının bedenleri arasında dolaşıyorum sığ düşüncelerimle. Camdan kendi aksimi görüyorum. Boşluğa bakan gözlerimin yeşiline karışan, gri mavi gözlerin bakışını neden sonra fark ediyorum. İşte yine bana bakıyor gözleri gözlerimde. Bir garip soğukluk sarıyor bedenimi. Bir garip, bir ince, bir soğuk sızı. Ruhunu yaşama yakıştırmadın da mı erkenden gittin, diyorum fısıltıyla. Toprağın kefen hasreti çektiği de yoktur ya dokunuyor işte yüreğime onun kimsesizliği. Dokunuyor ya! Yüzümün de alı mora karışıyor. Dizlerimin bağı çözülüyor. Takatim kesiliyor. Nefesim boğuluyor. İçimde melankolik kıpırdanışlar hızla uzaklaşıyorum camdan.

 Esrar-ı Hak zahir oluyor diyorum güpegündüz. Korkup kaçmaya meyilli cesaretim; hadi gidelim diyor, o dikiyor gözlerini üzerime. Onca yıllık tanışıklığa yakışmıyor bu tavrın der gibi bakıyor.

Zaman, siyah elbiseli kadın, yaşam, mersinler, yıllar, solmuş güller, mevsimler, sonbaharın sarı hüzünleri uçuşuyor hafıza göğümde. Kaldırımdaki itiş kakışlar gönül gözümün gerisinde. Dalgın dağınık, ne çok insan hikâyesine şahit oldum bu pencereden.

Aydınlık ile karanlığın birbirine hükmetme zamanlarında, içimi ezen ezinç duyguların çarpıştığı en acıklı hikâyeydi onu gördüğüm ilk anlar. Hayatın davetsiz misafirine yakalandığı günün, hüzün kokan rızasının şahitliği idi benim ki. Suretimin gülümseyen aksi donmuştu da nefesimin sıcaklığını buğu yapıp, nefesi kesilenin hayalini tutup elimle kazımıştım camdan. İçimden bir şeyler kopuyor gelip tıkıyor boğazımı yine… Sözlerimi yarım bırakıp, kalkıp kalkıp bakıyorum camdan. İsyankâr oluyorum o anlarda. En çokta hayatına son düğüm atılan adamı, öylece kor ateşlerin içinde bırakıp, ardına bakmadan giden kadına isyan ediyorum.

Bir aklım Fatma’da, bir aklım berzahta, bir aklım bayramda… Aklın, söz dinlemediği bir garip gün işte.

-Soranso Dükü mü? Dedi birisi.

- O da kim? Demek bir aklım da onda.

- Lüsiyen diyorum hiç yakıştı mı sana, seni onca çok seven adamı, elinin tersi ile itip gidip evlenmek Dük Soranso ile?

- Bilemedin değil mi sende, aşkın o tılsımlı sırrını.

- Kim bilebilmiş ki dünyada?

- İşte bak o siyahlı kadında bilememiş! Bilse koyar mıydı öksüz sevdiği adamı bir başına Selvi gölgelerinin altında. Üstelik gülleri de soldu nicedir. Ben fark ettim o etmedi.

-Yolları mı kapandı gelemedi?

Oysa ne üzgün görünüyordu adamın beyaz gövdesine ilişip, saatlerce sinesini döve döve ağladığı günlerde. Demek bu kadarmış dünyalık acılar!

Kulağımda Hafız Burhan’ın “Mecnun gibi ben onu severken” diye inleyen sesi, zamandan mekândan uzaklaştırıyor beni. Yürek tutulması yaşadığım.

 Bu kadar neye içerlediysem artık?

 -Hathor Ra’ya kızıp terk etmeseydi, Mısır’ı bu vuslatsız ayrılıklar hiç yaşanmayacaktı. Bu özlemler hep onun suçu! Derin bir sessizlikte işitiyorum berzahtakilerin küskün sesini;

-Neden burada değil(ler)? Ben bu kadar hasret çekerken on(lar)a!

 -Sen diyorum, sen burada değilsin artık?

 -Dünyalık o! Hasret duygusu, dünyalık…

Rahatsızım bu konuşmalardan. Bir gören olsa maazallah!

-Çiğ ağızlara, aldırma diyor! Onunda suçu yok. Artemis atmasaydı Ate’yi Olimpus Dağlarından, insanlık hatalar da var olmayacaktı?

-İnsanlık hata değildi ki bu. Bu, bir ömürlük vefasızlıktı!

Şimdi bu hakikati hangi hayale sığdırıp da teselli bulacağız?

 -Ah! Diyor; Ömrüm, ömrüm beyhude geçmiş ömrüm!

 -Onun ömrü, benim, bizim ömrümüz hepsi beyhude(mi) şimdi?

 İçimde, en derinimde mahşer kaynıyor sözlerinin ağırlığından. Kalbimin kıvrımlarında fırtınalar kopuyor. Ruhunun acısını alma derdim. Oysa ruh acısı nasıl alınır öğretmediler bana Yaşamın düşmüşlüğüne bir kez daha yıkılıyorum. Tutup ellerimden beni o kaldırıyor düştüğüm yerden. Kırk yıllık kadim dost sıcaklığında elleri.

Ellerin, ellerin halen sıcak diyorum…

 -Onun elleri de sıcaktı avuçlarımda diyor. Bir gözleri vardı ahu ahu bakardı aşkla! Tuttu vurdu can evimden beni son kertede. Eğilmez dediğim başım bir onun önünde eğilmişti de gam etmemiştim ben yine…

O! Arnavut kaldırımlı yolların bir ucunda sahipsiz bıraktı beni bir başıma.

Aşk… Aşkım, zapt etti beni buralarda.

-Yoksa durabilir miydim bu dar yerlerde bir dakika, koca dünyayı dar etmişken kendime? Ettim ya sığamadım dünyaya, sığamadım da zor attım kendimi bu son durağın penceresiz çukuruna.

-Ben öldüm… Evet, ben öldüm.

Sitemkâr sözleri içimi dağlıyor. Gül tutuşuyor gönül hanemde, bir can yanıyor içimde. Yağmur başlıyor yine ince ince. Gözyaşlarımın çilesine kefaret kara toprağın bağrına. Uzatıyorum ellerimi. Tut diyorum tut. Bu kez ellerim boşlukta kalıyor. Başlayan ve son bulan, yaşam… Boşlukta bir el elime uzanamayan… Hayat ile ölüm arasında yaşanan bir ömürlük ömür göçeği, ölüm ile hayat arasında son bulup unutulan göçeğin yükünün ağırlığı çöküyor, mezarın gölgesine…

Tutuk dilimde aynı soru; hayal misin ey can yoksa beşer mi? Gözünden yaş akar mı gidenlerin yoksa akan yaşanmamış bir hayatın pişmanlığı mı?

Oysa gidenleri hep mutlu bildik biz. Marifet geride kalıp dayanmaktaydı. Hoş büyüyü bir kurbağa sesi bozdu da dağların dayanamadığı yüke talip olduk aciz halimiz ile şimdi ne söylesek boş.

İçli dudak kıvrımlarında acılı sözler kalmış, o yarlı, yaralı söz yaşları ulaşamadıklarına geç kalmış bir sitem mi bu sözler şimdi?

-Sesin diyor, bana gerek şimdi. Bir çığlıklık feryada. Atılamamış son bir çığlığa, hak etmediğim unutuluşa, ses olacak sesin gerek şimdi bana! Göremediklerime, görüp de söyleyemediklerime, riyakâr insanların sahteliklerine, arkamdan vuran vefasızlığa, yokluğa, hiçliğe, fedakârlıklarımı kötüye kullanan zaman hırsızlarına, çaresiz son çırpınışıma, “yaşamın geçmişinden” ses olacak senin sesin gerek bana…

Allah’ım aklıma mukayyet ol diyorum! Kuşlar gökyüzüyle, Ağaçlar bulutlarla…

Ve ben, ben seninle konuşuyorum. Ateş yanığı bir ses avuçlarımda. Acısı, ruhumun etinde yanıyor, alevi damarlarımda akıyor, kokusu buram buram yükseliyor semaya.

Korkumu yatıştırıyorum ilahi tılsımlarla;

“İza tehayyertüm fil_umur Feste’inu min ehlil_kubur” “Ve Esselamü aleyküm,ya ehle daril_kavmil müminin”

-Taşa selam verdim, işitirsin elbet selamımı! Soluksuz nefesin ile konuşamazsın ya şimdi, anladım ben seni, kimselerin anlamaya çabalamadığı yerden anladım. Bırak sen dertlenme oralarda. Sonsuz zaman yanında sandığın, o sevdiceğin bile yaren olmuş ellere!

Bırak Allasen burası dünya. Burada işler bu kadar! Sen Tuba ağacının gölgesinde dinlenmene bak, ellerin Kevser suyunun serinliğinde. Ahiret keyfine kâfi gelsin amellerin. Bir zamanlar kalbinin en derininde sevginle büyüttüğün lotus çiçeklerini ben sular yaşatırım kelimelerimle. Bağrına ekilen siyah güller soldu diye sakın sen dertlenme…

“Fatma! Ya ruhumu seninle birleştir; ya da toprağa ver yok olayım” diyen, Hamit’in sözleri kulaklarımda;

-Pür nur o mevki… Mağrip mi yoksa makber mi Ya Rab”

Bir büyük aşka “Makber” olmuş sözlerin hüznü bunlar azizim, acısı topu topu kırk gün süren! Yol belli, sende ey başını dinlen berzahta ki evinde! Asıl bura hüzünler evi…

Camdan kendi aksimi görüyorum mermer taşın üzerinde. Sonra sen geliyorsun aklıma; sözlerin kanatlanıp uçuyor, Taç Mahal’in üzerine. Geride taş plaktan gelen “her yer karanlık” nağmesi gönül telimi titretiyor benimde. Hayat, yaşamın acımasızlığının küflü telini tutup çekiyor içimden, içim param parça…

Elimi cama vuruyorum; “Kimse hayat kadar sert vuramaz” derken, yaşamdan kendine düşen acıyı satın alıp gitmiş, ruhu ruhumun aynası sırdaşımın, mezar taşındaki dünyaya son mesajını okuyor gözüm defalarca:

Sana yanan bir aşk bıraktım yar,

İki vakitte söndürdün küle döndü.

Sana ömürlük bir kalp bıraktım yar,

Değiştirdin taşa döndü.

Karşımda kentin bol kara Selvili asri mezarlığı, mezarlığın karşısında hastane morgu, yan cephemde, Yıldırım Beyazıt camii avlusunda musalla taşı! Onca yıl bu manzarada oturduktan sonra, hala hayatın anlamı üzerinde kafa yoruyorsun ya sen de bir sorun var kızım diyorum camın aksinden ruhuma, tefekkür ile!

Başım boşluğa düşüyor, rüyadan irkilerek uyanıyorum.

Daha da ne insanlara ne kendime söyleyecek sözüm yok, koca bir  “Hiç” ten başka!

Hiç! Yaşamın düşmüşlüğü, insanların dünyanın önünde diz çöküşünün tek kelimelik karşılığı.

Yaşam hiçleşirken gözümde, sözlerimi içime defnediyorum.

Zenne,  kes kızım artık sen de gerdan kıvırmayı, sizde dağılın Tuzsuz Külhanbeyleri, Pişekâr havlu attı, cümbüş bitti.

Zaman aktı, Necef’i Eşrefte yine bir bayram sabahı, Dârus-Selâm’da, Sema’nın cennet gülleri, gökkuşağı misal dünyayı sardı.

Hülya Bulut

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert
Advert