Ümit Zeynep KAYABAŞ Paris‘te Akşamüzeri…
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Paris‘te Akşamüzeri…
Ümit Zeynep KAYABAŞ

Paris‘te Akşamüzeri…

Un soir à Paris…

Zafer Takı’nın ( Arc de triomhe  de l’etoile ) önü canlı bir film sahnesini andırıyor adeta (senaristi hayatın içinden olan insanların filmi). Bir kenarda durup, fotoğraf çektirenleri izleseniz her karede ayrı bir hikâye çıkar. Gerçi Paris önce şiirdir zihinlerde. Evet, tek dizelik şiir! Hayal ve gerçeğin gök olmuş hali… Ruhta renk furyasını tutuşturan, ahenkli bir salınış. Şairlerin iç bestesini, şiirsiz dinlemek;  geceyi, geceden sağmak. Kentin kollarında miskin bir kedi gibi dolaşmak. ‘Uslansana acım benim, dinlenip dursana artık’ diyen Baudelaire için Paris, iki sokak ötedeki kır bahçesi gibi. Baudelaire’i anlamak için, bu kentte şiir yazmak gerek. Acının yükselişini seyre dalarken, sessiz ve sakin kalmak. Alpler’in beyazlığına eşlik eden rüzgâr gibi kışkırtıcı olmak… Paris sokakları, gümüş renklerin saklı heyecanı. Kaldırım kenarlarında enstrüman çalan sanatçıların, gizemi kollayışı. Caddeler hep kalabalık, hep merak ve telaş. Kesik düşler yükü. Paris, hayalleri imzalayan bir kent.

 Anıtın önü farklı bir atmosfer. Her ziyaretimde bu akışı analiz ederim. Bana keyif veriyor bu mekân. Neden bilmiyorum. Sebebini bilmediğim birçok şeyi oracıkta bırakırım. Anlamak, ikinci bir uğraş. Oysa derman denilen şey bazen yok oluyor, tutuluyorsun, hareketsiz kalmış gibi hissediyorsun kendini. Sonra imdada gök yetişiyor. Göğün doğurganlığında canlanıyorsun.

- La vie est fatiguante.- ( hayat yorucu )

Yanımıza yaklaşan Çinli bir kız fotoğrafımızı çekebilir misiniz diyor, İngilizce. (Mekânın hatırası) annesine sarılarak poz veriyor. Üniversitede öğrenciymiş. Sevginin muhteşem dili ve kentin ruhu tetikleyişi.  Paris’i gezerken, mutluyuz diyorlar gülümseyerek. Mekânın ruhundan, ruha sızan bir iksir o anki mutluluk… Sahiden mutlu muyuz? - Sommes nous réellement heureux?

 İlk yıllarımda kent ile kavgalıydım beni sevdiklerimden, çocukluk anılarımı tazeleyeceğim kokudan uzak tuttuğu için. Belki de ondan Cemil Meriç’ i tekrar tekrar okudum. Kör bir yazarın, ufkundaki kelimelere tutundum. Karanlığı darmadağın eden kelimelere.  Meriç ile konuşmayı bıraktığımda anladım ki Paris ile kavgam sona ermişti. Kenti didiklemeyi bıraktığımda; Albert Camus, Guy de Maupassant, Arthur Rimbaud’dan yavaş yavaş uzaklaştım. Tekrarlar; cehennem eskizi gibi, çıldırtıcı bir baş ağrısı, canını yakan çıban. Oysa okyanusun duru haline ihtiyacım vardı (Kent gibi karmaşık bir ruh halini taşıyorum kendime çok göremediğim).

Fazla ziyaret ettiğim her şey için, araya mesafe koymalıydım. Bu nasıl emr-i vaki yapmak ise ruha. Anlamadım gitti… - Je n’ai jamais compris-

      İnsanın huzur bulduğu şeyleri kendinden uzaklaştırması ne kadar doğru olabilir ki?  Uzağın içine uzaktan bakmaya yetecek mi ömür.  Neden bin bir zorlukla çıktığımız basamaklardan bir nefeste iniyoruz ki?  Biz alıştığımız güzel şeyleri de erkenden tüketiyoruz. Ya da uzaklık insanı titiz yapıyor.(Kendime yetişemiyorum bazen…) İnsanın, uzak kavramını silikleştirdiği dostlarının olması da büyük kazanç.  Bazen karanlıktan bir tünele sabitlenircesine kendimde durma isteği oluşurdu en çok da özlem duygusunun kollarında kaybolduğum anlarda. Paris’in sisli buhranlı havasının üzerime yapıştığını hissederdim. İşte o buhranı uzaklaştıran dost eli varsa yanınızda, şanslısınız demektir.  Baudelaire, Necip Fazıl, Yahya Kemal Paris’in loş sokaklarında, yolları aynı kıvrımdan geçen sanatçılar. Onların tutunduğu şeylere dokunmak, bana ikinci bir uzaklık.

 Bence Paris hikâyenin ta kendisi. Bir de burada yaşayanların anılarını dinleseniz elinizden kalem hiç düşmez.  Fransa’da ilk nesil, geçim ve özlem arasında sıkışıp kalmış, son nesilde

İki kültür arasında. İkisi de acı, ikisi de sarsıcı. Daha tuhafı da kitap okumaktan uzak, yargılayıcı bir neslin yetişiyor olması. Dilini düzgün konuşamayan, kendi dillerinde kendilerini rahat ifade edemeyen nesil. Anadilinde üşüyen bir nesil.

Kültürsüzlük bir bıçak gibi saplanmıştır ilk nesle. Her biri göç ediş hikâyesinin, bir ucunu geldikleri yerde bırakmış.  Yitirmeyi kim ister? Bir ayağı ülkesinde olan insan, bölünmüş, yarım kalmış, dağılmış ama dik durmayı elinden bırakmamış. Durmuyoruz tabi ki yetişebildiğimiz her aileyi Bibliotheque’ye (kütüphanelere) yönlendiriyoruz.  Umudumuz; okumayı yeni öğrenen altı-  yedi yaş grupları.

Yedi yaşındaki oğluna özel ders verdiren babanın cümlesi ‘bir babanın evladına yetememesi çok kötü’. Bazen içimizden konuşuruz bu daha yerinde bir konuşma. Herkes acı ile olgunlaşıyor. Herkes kendini, kendi acısından tanıyor.  Ya evladına yeten ama ilgilenmeyen babaya ne diyeceksiniz diye soramıyoruz.

Duyarlılık arka saflarda kalmış diyemiyoruz.  Boşlukları doldurmaya çalışan kent insanı. Hayatı yeniden adlandırmak için çaba ve gayret.

Öykücünün penceresinden bakıyorum bazen hayatın içine.  Dalgalanan acıyı kelimeler ile süzmek, yeniden başlamak için pencereyi açık tutmak… Realite kentin gizli öznesi.  

Bibliothèque’lerde (kütüphanelerde) çok hoş bir uygulama var. Her millettin kendi dili için küçük köşeler yapmışlar. Bizden Nazım hikmet, Elif şafak, Sebahattin Ali başı çekiyor. Sürekli gittiğimiz kütüphanelere kitap çeşitlerinin yetersizliğinden bahsedince; talep yok diyorlar.  Olmalı. Aileler çocuk edebiyatı ile tanışmalı. Okullarda bir iki saat Türkçe dersi verilmesi ile olacak iş de değil bu. Çocuklar, kendi dilinde ifadenin hazzını yaşamalı. Bir yazarın, ‘ben roman yazarken, İngilizce düşünüyorum’ demesini yadırgamıştım. Gençler ile sohbet ederken, Paris’te üniversite okuyan bir kardeşimiz, derslere yetişmek için, aklıma ilk hangi dil geliyorsa onunla düşünüyorum demesin mi? Dili sonradan öğrenmenin dezavantajı bu. Küçük yaşta Fransa’ya gelen çocukların, mesafeyi kapatmak için bütün enerjilerini Fransızca ’ya vermeleri doğal. Bir de İngilizceyi güzel konuşuyorlarsa dil kargaşası yaşamalarına ne denilebilir ki?   (Dil meselesi uzun ve üzerine söylenecek çok söz var.)

Kendime de kızıyorum haftada bir mektup yazmadığım için onlara. Geç kalmış sayılmam aslında. İleride derleyeceğim mektuplar olacak inşallah. Kentin sanatçıya içten içe baskısı var savruluşun dansı diye adlandırabileceğimiz. Bu atmosferden beni çekip alan, Paris’in beni şiirde tutuşuna yardımcı olan mektuplar. Mektuplar, gökten mavilik serpen bir yelpaze. Kelimeler yalnızlığa bir kement. Kelimeler Nilüfer Çiçeğinin bakışı. Kelimelerden ilmek ile uzaklığın altını çizmek…

Kahvelerimizi La Seine’de (Sen nehrinde) her zamanki yerimizde içecektik. Arkadaşlar Tour Eiffel’ de (Eyfel kulesinde) bekliyordu. Eyfel kulesinin kalabalığı hep aynı şeyi anlatıyor gibi. Bir fotoğraf nakaratı; meraklı bakışlar ve yorgun yüzler.  Belki de gizemin çıkış noktası dünya insanlarının aynı noktada bir araya gelişi.  Demir kule ile aynı karede yer alış romantizm ağının açık parantezi gibi.  Düşünüldüğünde önemli bir özelliği olmayan Eyfel’in havası çok farklı. Burayı kutsallaştıran belki de aşk izdihamı. Evlenen çiftlerin, sevgililerin Eyfel’de fotoğraf çektirmesi, aşkı diri tutma arzusu… Ah! Dünya garip şeylere sahne olurken, aşk izdihamına konuk olan Paris.

Bir hayli güzel ama bozuk olan abajurun komidinin üzerinde durması kimisini hiç rahatsız etmez. Bunun adı rahatlıktır ki, bu duyguyu hiç anlamadığımı söyleyebilirim. Belki de gittiğimiz her yere hüzünlerimizi de taşımayı seviyoruz. Derdimizin derinliğini seviyoruz. Yeryüzünün arka yüzü ile fazla tanışık olmak bizimkisi.

Küçük bir tur attıktan sonra Eyfel’den Sen nehrine iniyoruz. Arada yağmur atıştırıyor ve hafif rüzgâr esiyor. Paris, şemsiyesiz gezilmez diyebilirim. Kentin her yerini ziyaret etmek istiyorsanız, şemsiye ve kışlık bir şeyler olmalı yanınızda. Eyfel’in küçük maketlerini ellerinde gezdiren, seyyar satıcılar ısrar ediyorlar satmak için.  Sık sık gezinen polisleri görünce anında dağılıyorlar. Ekmek kavgası böyle bir şey onlarda.  Korkusuzluk. İki üç dakika sonra geri geliyorlar. Alışmışlar bu seyre…  

Nehrin kenarında kahvemizi yudumluyoruz.  Gün batımında burası şiirsel bir dokuda. Gökyüzü kızıllığı ve nehir akışı müthiş bir tablo. Gemilerden el sallayanlar, köprüden bakanlar. Mimari dokunun içinde eriyiş. Tabi ki şiiri konuşuyoruz. Bir de İstanbul’u. Necip Fazıl’dan ‘Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar / Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar’ dizelerini üflüyoruz nehre. Aynı duada buluşmak gibi İstanbul aşkı bizde. Kahvelerimizi tazelerken ‘Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği / Çamlıca’da, yerdedir göklerin derinliği’ diyen, Fazıl’ı anıyoruz tekrardan. Bazen bilmeden ezber yaptığımız şiirler ile gecenin içinde olmanın keyfini çıkarırız.  Ruhların uyumu bu olsa gerek. Böyle anlarda insan zaman hiç geçmesin ister. (Que le temps ne passe jamais.)

 Beethoven Ludwig Van, işitmeyi yitirdiği halde besteden vazgeçmeyen bir isim. Yetenek ve çalışma tutkusu, Viyana duvarlarına kazınmış.  Beethoven, yaşamındaki acı ile romantizmin ayaklanışa yelken açmış bir sanatçı.

 Rodin’in düşünen adam heykeli (Le Penseur) Paris’i şiir kılmış.  Rodin’in hırsı, kendine aşık olan kadını, ömrünün sonuna kadar psikolojik tedaviye sürükler. Tutkular, hırslar arasında anlaşılmaz bir geçimsizlik vardır. Her büyük eserin ardında bir zavallılık yatması ne garip.

Müzede ise Rodin’in yaşadıklarının, yaşattıklarının tersi bir rüzgâr esiyor. Ruha dokunuşun kodları belki de anda gizli. Hikâyeyi tersleyen bir zaman akımına uğruyor insan hareket halinde olduğunda.

Baudelaire, doğuştan gelen hüznünü saklamaz. Bıçak gibi ruhuna bir şeyler saplansa da o şiirde olmuştur. Paris zor bir kent. Her yönü ile zor. Bu engel değil ama huzura, mutluluğa. Bizde hüzün ve neşe ikiz kardeş gibi. İnsan yaşama tutunmayı bilmeli.

Anlatamadıklarımızın arka bahçesine, kimsenin ayak basmaması acıyı daha özel kılıyor. Orada başlıyor, orada bitiyor insanın sessizliği. Ve hüzün piramitlerine gömülü olan renkler, dilin bir sonraki hamlesi.

Yaşam kanadının çaresizliği güçlü bir vokalist. Romantizmin çıkış noktası, arka fonu irdelemiyor.  İnsanın kendi kanunsuzluğunda, kanunlaşması. Bir Kızılderili’nin yüzüne çizdiği desenlerin, tabiatın gerginliğini yok edeceğine inanması.  İstenilen şeye inanmak, dağ çiçeklerinin kendi kokuları ile olgunlaşması gibi. Belki de rahatlamak bunun adı. Romantizmde düşünce, kekemede.

Bazen her şeyi silik görmeyi isteriz. Düşünce yumağına sımsıkı sarılı olsak da bir an her şey siyah olsun isteriz. Oradan uzanırız renklere ve bitmişliğe. İnsan, içindeki yorumsuzluk ile yoruluyor. Bir gün daha bitti. Defterimdeki diğer notları içimden okuyacağım.

Paris, ısrarlı bir bahar mevsimi gibi şımartmak ister üzerinde dolaşanları… Böyle kurgulanmış çünkü.  Sayfayı kapatıp, şiire gidiyorum…

Ümit Zeynep Kayabaş

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
aksaray. yunusemre@gmail.com     0000-00-00 Paris'i bu kadar derinden hisseden, yaşayan yazarımıza selamlar..
GALERİLER