Hülya Bulut Şehzade Mustafa’nın Katli “ Kanlı tuğra ”
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Şehzade Mustafa’nın Katli  “ Kanlı tuğra ”
Hülya Bulut

Şehzade Mustafa’nın Katli “ Kanlı tuğra ”

Yıl 1553

Ereğli Ovası dümdüz, toprak hareketsiz baygın yatmaktaydı. Yerin sakinliğine inat, gökte siyah bulutlar toplanmaya başlamış, fırtınanın habercisi bulutlar aklını yitirmişler gibi gittikçe artan bir hızla birbirinin içinden geçip, alçalıp yükselmekte, ağaçlar donmuş, yapraklar hışırtısız seyirdeydi. Gün ortasında güneşi yere indiren, zamansız gün batımıydı yaşanan.

Yedi İklimin padişahı daha ovaya ulaşmadan, otağı hümayun kurulmuş o ana kadar ovanın dingin ve huzurlu havası, kırmızı otağın ihtişamıyla bildik düzeninin dışında, yüreğine vahiy gelen insan edasıyla önce sessizliğe gömülmüş, ardından an ve an artan bir titreme nöbetiyle sarsılmaya başlamıştı. Gri bir sis perdesi çökmüş, göz gözü görmez etmişti ovayı. Yaşanacak anın yıkımı, rüzgârın soğuk nefesine karışmış gibiydi çoktan.

Yaklaşan kasırgayı hisseden tabiat, aymazlık uykusundan uyanıp, huzursuzluğu artarken;

Tek bir gölge, arkasında bıraktığı uzun boyuyla, sırtında ölümün pençesi, alnında öncesizden yazılı fermanı, kaygılı adımlarla ilerliyordu kırmızı otağa doğru.  Gönlünü ve dilini babaya doğru tutamamış, günahkâr, asi ve başkaldıran bir oğulun hükmünün belası, def edilememişti dualarla…

Oysa

Otuz sekiz yaşında ince uzun, duru, günahsız, saf bir yüzü vardı. O yüzde ihanetin tek bir çizgisi yoktu. Alnı çocukluk günlerinin sıcaklığıyla parlayan, göğsü sevgiyle atan bir şehzade ölüme adım adım ilerlerken, akşamın karanlığında bir babanın acıya çalan kâbusuydu yaşanan aslında.

Kırmızı ipek perdenin ardında bilinmez ne düşüncelerle sessizce ağlayıp, inleyen gönlü kırık bir karaltı. Gölgesinden belli heybetli, dimdik ayakta. Zaman, biri için yaşamla ölüm arasındaki kıl çizgide ilerlerken, diğeri için iktidarına hükmetmek ve en büyük kalabilmek anının savaşıydı. Yaşamdan ölüme geçilecek, soğuk göçün soğuk anlarıydı yaşanan.

O sabahın akşamında “dilemekle alınamayacak şeyi zorla dileme” yüzünden yaşanacakları bilseler mutaflar dokumazdı bu kırmızı otağı, hayme mehterleri kurmazdı otağı hümayunu. Elçiler; “Yaradan, besleyen ve göçüren O’dur” Tanrı adıyla söze başlayan mektubu ulaştırmazlardı babadan oğula. İnanç odur ki; yaşamı verdiği gibi kuluna, ölümde onun buyruğuylaydı…

Yedi direkli, yedi köşeli, köşelerinin her birinde puslu gölgeleriyle otağ, mıh gibi kaskatı kesilmişti sanki. Otağın yedi köşesinde yedi cellat. Ellerinde domuz bağı ipler gergin, beklemedeler.

O uğursuz günün gecesi, müneccim başı gece boyu yıldızları seyretmiş midir? Sabah ezanıyla devletlüsünün huzuruna çıkıp gökte ki en parlak yıldızın toprağa doğru kaymakta olduğunu bildirmiş midir, katlin gerçekleştirileceği en uygun eşref saatinin, hangi ezana nail zamanda yapılması gerektiğini söylemiş midir, bilinmez.

Aynı anlarda;

Dolmabahçe’de gün batımı saatleri…

Hünkâr, göz kapaklarının mı yoksa yüreğinin ağırlığından mıdır, derin bir uykuya dalmıştı.

Güneş, alışılmış bir gecelik yalnızlığına çekilirken, onun da tavrında kabil olmayan bir hal vardı. Son demine kadar ışıldayan dünya, sanki karanlıklar ülkesine düşüvermiş gibiydi. Gün ortasında yaşanan bu zamansız veda, gökyüzü Tanrılarını bile birbirine düşürmüştü besbelli. Güneş, son ışık kırıntılarını da yeryüzünden toplayıp yürüyüp gitmişti. Gün çok erken batmıştı.

Aniden koca şehir, kapkara yılanlar gibi gökyüzünde çarpışan şimşeklerin sesleriyle yankılanıyordu. Tanrının gazabı yürekleri titretmeye yetmişti. Karanlığın dilsiz ilmekleri, muhteşem bir hamleyle, güneşin boynunu kara deliğin içine tıkıvermişti. Hiç bir şey olması gereken seyirde ilerlemiyordu.

Tuhaf, çok tuhaftı.

Gökyüzünde karayılanların işi neydi?

Katran karası zifiri karanlık çöreklenmişti ortalığa. Karayılanlar bir süre sonra deliklerinde kayboldu. Gökyüzünde az önce yaşanan tufandan hiç bir iz kalmamış gibiydi. Ay yükselmiş, yıldızlar simsiyah göğün ışıklarını tek tek yakmışlardı. Rüzgâr durulmuş, yedi koldan casuslarını yere indirmiş az önce talan ettiği dünyanın yaralarını görmeye çalışıyordu. Göremedikleri, uyuşturulmuş bir yürekte yakılan ateş, bir tutam siyah zülfün havada asılı kalan kokusuydu. Ve hırstan deliye dönmüş bir çift yeşil gözün içine hapsolmuş hükümranlık tuğrası…

Dünyanın tarih seyrini değiştirecek, tuğrayı kana bulayacak bir zalim oyundu oynanan. Kuralları bozulmuş, takvasız, erdemsiz kirli bir oyun.

Rüzgâr öyle sert esmişti ki delflerle bezenmiş odanın duvarında asılı ayna, büyük bir gürültüyle yere serilivermişti. İşte o an taş duvarlara, Mahidevran’ın ciğer parçaları yapıştı. Cinlerin meşveret yerinde kehleler, zümrüt yeşili taşlarla vuslata erdi.

Ereğli Ovasında yaşanan tufan da öyle bir tufana dönüşmüştü ki yürekleri dağlıyordu aynı anlarda.

 Bir ses;

- Baba elin eteğin öpmeye geldim.
Bir ses; Sevgi yüklü, yürekli, sevecen…
Bir göz uzaklıkta evlatla baba arasındaki görünenleri görünmez eden sisli sır perdesi.
Görünmeyen bir yüz, kan kırmızısı ipek perdenin ardında.
İki çift göz, karmaşık, sönmüş, kararsız!

Şehzade Mustafa...
Bi-çare, şaşkın. Kan olmuş gözyaşları damlamakta yürek çukuruna.
Bir insan azmanı;

Zal Mahmut, bir hamlede domuz bağını geçiriveriyor boynuna.
Bir hamle yapabilse, bir adım atabilse kurtulacak bu kâbustan Mustafa!
Olmuyor...
Yedi köşeden yedi cellad, yedi domuz bağı. Öyle kolay değil kabustan uyanıvermek.
Şehzade Mustafa, acımadı der gibi bakışlarıyla… Acıyan yüreğim baba.
Son bakışları Mustafa’nın, kırmızı perdenin arkasındaki padişah babasına.
Mühür vurulmuş dudaklar suskun, kanlı  tuğra şehzade Mustafa’nın alnının ortasında.

Sorgulayan, bağışlamasız gözlerde iki damla yaş. Yürekler dillenmiş haykırmakta;

Erken, daha çok erken.
Tam ortada;

Şehzade Mustafa’nın cansız bedeni...

Kader ve kazanın da nasip olduğuna inanların acılı tefekkür sözleri dillerde;
-Yine de şanslısın be Mustafa! Kesilen başın bal torbasına konmadı, ya da koltuğunun altına sıkıştırılmadı. Tek parçasın her şeye rağmen.

Tepede, en üstte kâinatın kudreti seyirde!
-Adalet nerede?
- Tanrının elinde.
Tanrı sitemde perde arkasındakine!     
  -Benim ellerim yok!
-El sendeydi Kanuni. Elde, dilde, hükümde sendeydi. Kudrette, güçte, hepsi sendeydi.
Ölümü evladının alnına ilmek ilmek çarpan;

Kanuni sessiz.

Kanuni bitkin...

Elindeki sedef kakmalı kutuya daha bir sıkı sarılmış. Çok uzaktan bir acılı yürekten sızı olup dökülen, Taşlıca’nın beyitleri kulaklarında çınlayan.
“Yaprağını döksün ağaçlar bu cihan oldu hazan
Ata oğluna kıyar oldu acep oldı zaman?
Sen Muhibbi olasun sende muhabbet bu mudur?
Mustafa gibi ciğer kuşene şefkat bu mudur?”

Dehşet denizinden kopup gelen, oradan boşluğa dalga dalga yayılan, odanın duvarlarına çarpıp, kırık ayna parçalarının arasında kaybolan bir evladın son soluğuna sıkıştırdığı sitemkâr soluksuz bir ses haykırıyordu;

-Yerin cehennem olacak baba, cehennem olacak.

İnayet etmedim sana.

Hükümdarımın ömrü ve devleti uzun olsun…devleti uzun olsun…

Hünkâr, yattığı yerde kan ter içinde kalmıştı. Tüm vücudu cezbeye tutulmuş gibi tir tir titriyordu. Odanın içerisi nereden geldiği belli olmayan cılız bir ışıkla alacalı bir hal almıştı.

Boşlukta Hünkarın korkudan boğuklaşmış sesi duyuldu.

Felaket, Pargalı felaket!

Düşüm felaketti.

Hünkâr durmadan aynı sözleri tekrarlayıp duruyordu. Müneccimi çağır şer’i defetmek gerek. Pargalı her zaman ki sakinliğiyle Hünkârı omuzlarından tutup, sedire oturtturdu. Dudaklarından belli belirsiz sesler, sızılar içinde döküldü. Deliklerinden kafalarını uzatan karayılanlar zehirlerini kusuyordu halen yeryüzüne.

Bitti, dedi Pargalı.

Uzunca bir sessizlikten sonra bir kez daha;

-Bitti Hünkârım…

İkisinin de yüzü sapsarı kesilmişti. İkisinin de bildiği tek bir şey vardı. Bu loş oda da ne yaşandıysa sadece ikisi bilecekti. Zamanı gelip de gerçekler öğrenilene kadar.

Düşlere, kâbusun karabasanı basmıştı görülen.

Hünkâr, sedirden yavaşça doğruldu. Gördüğü kâbusun etkisinden bir an önce kurtulmak istiyordu besbelli. Oysa kâbusu henüz bitmemişti. Uykuya yatmadan önce yarım bıraktığı son görevini tamamlamalıydı. Avucundaki kara yazgılı tuğraya uzun uzun baktı. Beyaz kâğıda kırmızı mürekkeple son satırlarını yazıp mühürledikten sonra kâğıdı katladı, sedef kakmalı kutuya yerleştirdi, çekmeceyi kilitledi. Bunu sen muhafaza edeceksin dedi, Pargalı’ya.

-Kilide kurşun dökülsün...

Parga’lı, bu düş mü kâbus mu olduğu belirsiz anların tarihi sorumluluğunu sezmişti. Has odabaşını çağırdı. Kilide kurşun döküldü. Hünkârla Pargalı göz göze geldi. İkisinin de aklından geçen düşünce aynıydı. Kuşku bir kez beyne girdi mi talan etmedik yer bırakmıyordu. Pargalı asıl emaneti yüreğine yerleştirip, sisler içinde kayboldu.

Bilmediği o emaneti muhafaza sözünü asla yerine getiremeyecek olmasıydı. Kilit çoktan, Has odabaşına teslim edilmiş, maktul iftardan sonra dört dilsizle ebediyete sefere çıkarılmıştı.

Hünkâr, yavaş yavaş kendine gelmeye başlamıştı. Gördüğü kâbus o kadar gerçek yaşanmıştı ki kirpikleri sırılsıklam nem içindeydi. Gözlerini oymalı tavana dikmiş, kendisiyle halvete geçmişti. Yaşama gayesini gördüğü kâbustan sonra yüreğinde barındıramıyordu. Bir mucize olup kâbusu unutmak istiyordu. Yaşanmışlıklar beyninden yüreğine akıyor, düşünde yeniden can vermeye çalışıyordu ciğer kuşesine o an sanki bir kurşun da yüreğine dökülmüştü. Mucizeler gece yaşanırdı ya;

 -Ay ortadan ikiye bölünüverse güneşin yokluğunda aydınlatıverseydi ya dünyayı.

-Olmayacak şey miydi?

Gözleri duvarlarda ki nişlere takıldı. Kendisiyle halvete dahi izin yoktu. Gümüş işlemeli aynanın orta yerinde gözleri bir çift yeşil gözle birleşti. Kehribar bakışlı bir çift göz. Karşı duvar dibinde kırık ayna parçaları isli ışıkta görünmez olmuştu. Bakışlarını Hünkâr odasının çini işlemeli duvarlarında gezdirdi. Kendi sesinin sızlayışını yine kendisi işitti.

Gece ay ışığında yaşananları hiç kimse bilemez diye geçirdi içinden, kafesli pencerenin önüne bağdaş kurup otururken. İnsan son sözünü söylememeli dedi sonra kendinden emin bir sesle. Arkasında son sözü olmalı dedi, kurşun dökülen kilidin anahtarını sol işlik cebine yerleştirirken. Hünkâr kafesli pencereden dışarı baktı.

Her şey bir bedel istiyordu hayatta. Pişmanlıkla ve bu acıyla mezara gireceğim.

Gözlerini göğe çevirdi. Binlerce elmas, yakut parçası gökyüzüne saçılmış, zaman o an durmuş hepsi orada asılı kalmıştı sanki. Karanlığın terli yalnızlığında tek başına bir kişi, gökyüzüyle hesaplaşmadaydı.

Yerin yedi kat dibine gömülen düşleri ve kâbusunun adalet şavkıyla ışıldattığı dünyayla hesaplaşması yeni başlamıştı. Oğul babanın ayak izlerinden yürümeliydi. Yazık oldu! Canı ayrıldı canından, günü karardı gönlünde. Gözünü göğe dikti, elleri kaldırdı. Belki yapamamıştır diye kelime-i şehadet getirdi oğlunun yerine.

Bocalıyordu. Davetsiz bir misafirin ansızın bastırması gibi gökyüzü de yeryüzünü talan etme fikriyatıyla yeniden hücuma geçmişti bir anda. Onun en güçsüz anını kollayıp saldıran düşmanlar gibiydi, göğün devşirme acemi damlaları…

Şaşılacak iş diye geçirdi aklından Hünkâr. Yıldızlar seyr-ü sefadayken olacak iş değildi. Gökyüzü gözyaşlarını boşaltmaya başlamıştı. Kendi gönül kabarcığında biriken ıssızlık yağmuru da nicedir yağmayı bekliyordu. Beklenen anın geldiğini hissediyordu.

Böyle anlar değil miydi hayatın çaresizliklerinin en derin yaşandığı, insanı bir tuhaf yapan cünun anlarının, ukalayı cünuna dönüştüğü anlar. Kristal avizenin boynu uzamış onlarca göz bebeği olmayan oyuk yine onu mu seyirdeydi?

Duvar diplerinde ki karaltılar da süzülerek uzaklaştı o ara. Ya da Hünkâr öyle hissetti.

Sabah ezanının sesiyle Hünkârın tüm vücudu irkildi. Başını sol yana eğip, gözlerini kapadı. Sesin ruhunda gezinmesi içine ılık bir sıcaklık akıtmıştı sanki. Bir an çok kısa bir an gözlerini açıp, Allah’ın evinin camlarına, oradan yayılan ulvi aydınlığa çevirdi başını. Odaya bir anda yayılıveren takva kokusu ruhunu okşadı. Dalga dalga parmak uçlarından yüreğine ulaşan bir okşayıştı hissettiği. Ruhunda yükselen merhamet duygusunu yakalayamadan namaz için yerinden doğruldu...

Sarayın üzerine onlarca yürek külfeti çökmüştü çoktan. Şehsuvar’a yüreği dar gelmekteydi belli. Secdeden başını son kaldırışında:

- “Ben karaların ve denizlerin hakanıyım, kuvvet ve kudretin doruğundayım”

...sesi acıyla kısıldı, sanki inliyordu Kanuni. Söyleyeceklerini kendi bile duymak istemiyordu görünen.

Ah! Keşke o an yüreğinin sesini duyurabilseydi kendisine. Yüreğinden geçenleri aklına itiraf edebilseydi. Tüm bedenini yine apansız bir titreme kaplamıştı. Örümcekler, kafesli pencerenin önünde çaresiz bekleşiyordu.

Korkuyordu devasa cüsse, korkuyordu.

Tıpkı; yıllarca Bostancıbaşıyı beklediği gecelerde ki gibi korkuyordu. Şehsuvar’ın gözleri acıyla bakıyordu dünyaya. Yağmur damlaları daha bir hırsla vurmaya başlamıştı cama. Hünkâr kendi gönül mahzenine fısıldadı sessizce;

_İyi ki varsın kehribar bakışlı dilber. Yoksa bu yalnızlık beni çıldırtacaktı...

Ey gönül dedi usulca; Herkesin bir derdi var, her derdin bir acısı.

Acılar katlanılmaz değil ama vicdan böyle bir acının ağırlığına dayanabilir miydi?

Padişahta olsa bir baba yüreğini sağır, vicdanını kör etmeyi başarabilir miydi?

Taşlıktan bir kurbağa sesi işitildi. Haşena sallandı. Küng sesleri boşlukta yankılandı. Kırklarda zelzele inim inim inletti ortalığı. Kendi aczi kendi içini parçaladı Hünkârın.

Hünkâr, belki de unuttuğu bir duayı terennüm için avuçlarını tekrar gökyüzüne kaldırdı. Kendine bile duyurmadığı bir sesle bir kaç kelime mırıldandı derinden.

Musiki ahengiyle cenk eden, savaşlarında haksızlığa izin vermeyen, engizisyondan kaçanları koltuğunun altına alan, Türk atlarına Vistül Nehrinden su içirtmiş “Cihan Şümul”padişahı secdeden kalkmadan avuçlarını yüzüne bastırıp, hıçkıra hıçkıra dakikalarca yüreğinin ağusunu boşalttı.

Sonra vakarlı bir sessizlikle secdeden doğruldu. Nefsin süfli duygularına ram olmayarak, acısını bir başına yaşadı. Nasılsa kurşun çözülüp kilit açılınca tüm dünya onu anlayacaktı. Şimdi varsın düşü kâbusa çevrilsindi. Bu düşünce biraz olsun içini rahatlatmıştı sanki.

Hünkâr ayakta durmakta zorlanıyordu yine de. Küfr ile okunan sihirli suyu içmiş gibi sallanarak yürüdü. Vicdanını sırtına kara kuşakla urban yapıp, sıkıca sardı. Teninin üzerini saran, Babalık Libasını çıkartıp, Hünkâr Kaftanını geçirdi sırtına. Az zaman önce rüzgârda titreyen yapraklar da, birden taş kesilivermişti. Karahisari’nin gözleri Süleymaniye’nin duvarlarından kederli kederli ona baktı. Hünkâr bu bakışı hissetmedi bile.

Gönül duvarlarında göz göz açılan yaralarını nasıl kapayacağını düşünürken Hünkârın bakışları, rahlede açık kalmış Mushaf’ın son sayfasına takıldı;

“Neml” suresini gördü açık kalmış sayfada... Demek olanlar düş değildi. Hatırladı Hünkâr. Kilidine kurşun dökülen sedef kakmalı kutuyu gizlediği çekmeceye göz ucuyla baktı.

Kararlı adımlarla Hünkâr odasından adalet kasrına yöneldi. Her adımı sarayın taş duvarlarında yankılanıyordu. Taşlığa çıktığında soğuk sabah yeli yüzüne çarpıp geçti. Başını yana çevirdi. Asırlık ceviz ağacının üzerinde ki karıncaları bu kez fark edemedi. Hoş önce de o fark etmemişti ya!

Hünkârın kaftanının etek ucunda “ak bir leke” peyda olmuştu. Hünkâr bunu da fark etmedi!

Ya da görmek istemedi. Pürüzsüz, ak bir lekenin ona ne zararı dokunabilirdi ki?

Hünkâr, adalet kasrının iki kanatlı kapısında görüldüğünde, İstanbul nefes kesen güzellikte ki akşamlarından birine daha başlamak üzereydi. Suyun sesi şelale misali coşmuş, karıncalar yuvalarına dönmüştü çoktan. Hünkârın içindeyse tek bir mum yanmaya başlamıştı, içini ölene dek sızlatacak tek bir mum. Bu dert biter mi dedi usulca.

Ağır ve sessiz adımlarla, taşlığı ve adalet kasrını ardında bırakıp, Hünkâr odasına yöneldi.

Oda da bir çığlık koptu.

Dehşet bir çığlıktı,  gece göz kapakları birbiriyle buluşmadı hünkârın. O gece ve ondan sonra ki hiçbir gece. Sabah fazladan üç rekât namaz kıldı. Onca sefer etmiş cihan şumul padişahına belli ki bu seferi ahret zor gelmişti. Üzerinde ki ak lekeli Hünkâr kaftanını çıkardı. Ak lekesini gördü. Has odada ki kurnasına yöneldi. Ellerinde kıpkızıl lekeler belirmişti. Elleri suya uzandı. Su ellerinden tuttu. Kehribar bakışlı su. Sıcaklığını tüm vücudunda hissetti. Issızlığın kol gezdiği zirvelerde su can yoldaşı değil miydi dağlara? Bu düşünce içini rahatlattı.

Duvarda ki aynada kendi hiçliğini gördü o an. Kendi hiçliğini görebilirsen bu andan itibaren hiç bir yaşanan seni yıkamaz diye geçirdi içinden. Anlamlandıramadığı her düşünce, her karar yerine oturdu. Vicdanını yumuşattı hünkâr. Kehribar bakışlı dilberle derin ve kâbussuz gecelere uzandı o geceden sonra, düşleriyle koyun koyuna.

Yıl 1566

İstanbul gri bir güne daha başlarken, adalet kulesi yine kapkara bulutlarla kaplanmıştı. Taşlıkta sular kesilmiş, laleler kurumuş, güller çamurlu topraklarda yok olmuştu. Ölümün o acımasız kırbacı bir kez daha şaklamıştı yeryüzünde.

Has odabaşı, kilidine kurşun dökülü, sedef kakmalı kutunun anahtarıyla çift kanatlı kapıda göründü.

Kurşun çözüldü, kilit açıldı.

Beyaz kâğıt üzerine kırmızı mürekkeple yazılmış kelimeler tarihi bir sorumluluğun bilinciyle dimdik ayağa kalmış gibiydiler. Kimin olduğu bilinen bir ses, dalga dalga havada yayılıp, oradan kâinata aktı.

“Ferman padişahın fetva onlarındı.”

Ahd-i Süleymani: “ Devlet-i Aliyenin bekası ve kutsal olan her şey için nice canlar kurban edilmiştir. Bu kurbanın, Şehzade Mustafa’nın, Hasan, Hüseyin’in, İbrahim’in ya da çoban Süleyman’ın canı olması fark etmez.

İnsanlar ölür, Devletler baki kalır.”

Verdiğim her türlü namütenasip karardan Allah’a sığınırım...

Osmanlı Devletinin onuncu padişahı, İslam Halifelerinin yetmiş beşinci Sultanı:

                                                                                        Kanuni Sultan Süleyman

                                                                                                                                                                     

Hülya Bulut

          

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER