Hülya Bulut ​Hadi İyisin Yine İstanbul Yine Sen Kazandın
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
Advert
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
​Hadi İyisin Yine İstanbul Yine Sen Kazandın
Hülya Bulut

​Hadi İyisin Yine İstanbul Yine Sen Kazandın

Prof. Dr. ŞABAN SAĞLIK’a ithafen

Bazen ne bildiğiniz kelimeler ne kurduğunuz cümleler yeter, söylemek istediklerinizi anlatmaya. İnsan aklı bir yolunu bulur yine de üzüntüsünü anlatmanın. İnsanlık hallerindendir, üzüntülü el, gözyaşlarını saklamak için her damlasını söz yaşı yapar kalemiyle. Hüzün, hıçkırır durur kâğıt üzerinde.

Sabahın sükûnetine, akşamın köhne vakitsizliğine sıkıştırır yüreğinden kopup gelen yağmurun seslerini. O yağmurun sesine hapsedersiniz hissettiklerinizi. Her bir yağmur damlası çare olacağına yanan hüzün yangınına, daha bir alevlendirir yangını. Ve zamansız uçtu göçmen kuşlar dersiniz, zamansız uçtu…

İnsanın güçsüzlüğü mü yoksa bilinçsiz duygusallık mı yaptığımız?

Ya da bilinçli bir duygusallık mı güçsüzlüğümüz?

Konu insan ve insan duyguları olunca her ikisi de mümkün olasılık. Her ne kadar hayatların altından akan sır nehirlerini bilemesek de ve her ne kadar hüznün özgürlüğünü dile getirebilme varsa da kişisel kararların üzerinde fikir yürütmek sınırı, had sınırı kadardır. O had sınırı; “bir çocuğun babaya karşı duyduğu saygıdır! Nasıl babalar her gizli düşüncelerini çocuklarına anlatamazlarsa, yakışıksız uyarmalar ve akıl vermeler de çocukların babalarına yapabilecekleri davranışlar değildir!”

Bu bilinçle demlenmiş kelimelerin yüzünü dökmek gerek şimdi ortalığa. Taşınca duygular, sükûnete sığınamıyor benim düşünce evimin sakinleri. Yazabildiklerim akar da yazamadıklarımı yutkunurum… Ve sevmem Dil’i geçmiş zamanla anlatmayı, bilirim sevdiklerini kayıp zamanlara kaptırmaktır, o zamanının dilini kullanmak…

Proust, romanlarında geçmiş zamanı bir Japon oyunuyla anlatır. “Su dolu bir kabın içine kâğıt parçaları atılır. Bu kâğıt parçaları ıslanır ıslanmaz, birbirinden ayrılır ve dağılmaya başlar. Bu dağılma korkutur insanı. Geçmiş zamanın tek tesellisi vardır. O da iyi günleri hatırlamak! İnsan hayatının özeti de budur işte; geçmiş zamanın tesellisi iyi günleri hatırlatan kocaman bir hatıra defteri olması.

 Kötü zamanları ne yapacağız mı dediniz?

Bazı insanlarla yoktur hiç kötü zamanınız ve kötü tek bir kare anınız! İmkânsız gibi değil mi?  Bu tür anılar, insanın ötesinde bir yerlerde hissedilir. Zamanın belirsizleştirildiği, sembol ve motiflerle daha da anlaşılmaz hale getirilen, bir estetik romanın iki kahramanı gibi yaşanır.

Ol’dan Öl’e her an yaratıcı yaratma, insan değişim halindeyken,

Şimdi nasıl yazmalı bu gidişi?

Bir boşluk içimde.

Gidenin kalanlara bıraktığı o ağır boşluk. Bir şeylerle doldurmam gerek. Gramofona bir taş plak koyuyorum. İçimde ki boşluğu, uçuruma çeviriyor.

Alâeddin Yavaşça; “Kapıldım gidiyorum, bahtımın rüzgârına” diye başlıyor. Sözler dinleyeni o rüzgârın önüne atıp, hüznün düşkünlüğüne sürüklüyor. Kapatmıyorum. Sözleri boğazımı düğümlüyor. Gökyüzü siyah yorganını çekerken üzerine, bundan alası olamazdı melankoliyi yaşamanın diyorum.

Ben susuyorum, koca boşluğu şarkının sözleri dolduruyor. Belleğimden anılar akıyor. Anıların bıraktığı izde, söylemekte geç kalınmış sözlerin hikâyesi başlıyor. Bir işe başlamadan elinizi kalbinizin üstüne koyun, güzel bir iş yapıyorsanız kalp sakindir diyen sözü dinliyorum. Bakıyorum, kalbim sakin.

Fakat

Bir acı var hissettiğim. İliklerime kadar beni saran. Uzaklara dalıp dalıp içleniyor nefesim. İnsan ömrü ne çok ayrılığa şahit oluyor. Mevzunun varmak değil de yolda olmak olduğunu bilmesem güceneceğim yolcuya. Ama mevzu yolda olmak işte. Kelimeler zorluyor beni. Çünkü bir gidiş nasıl anlatılır bilmiyorum. Çünkü ben hiç giden olmadım.

Gülüyorum son yazdıklarıma. İnsan tabiatı efendim, unutmaya meyilli. Şimdi bu gidiş olayını dramatize ettiğim düşünülebilir. Evet, ediyorum. Ve hatta trajediye dönüştürmeye meyilli kalbim. Tıpkı unutmaya meyilli olduğu gibi.

Çünkü

Trajik bir olay!

Platon’un çok sevdiğim bir önermesi vardır, konuyla bağlantılı, üzerinde yorum yapmayacağım fakat dursun burada.

“O; Sadece yanlış yönlendirilen bir akla hizmet eden ve yanlış bir içeriğinin sanat aracılığı ile doğruymuş gibi yansıtılmasına karşıdır.” İşte bu yönüyle tamamen Platoncu’yum. Durmadan değişen duyu dünyasına karşılık, ancak düşüncelerle değişebilen bir idealar dünyasına inanmışlıktır bu.

Mimesis’in hokkabaz aynasının hilesi bunlar var olmayan gerçeklikleri varmış gibi algılatıyor bize. Zaten Platonun sediri de sedir değil, bence de hayalet. Demem o ki; Katı bir gerçekliğin mecburiyeti değilse bir gidiş vazgeçilebilir(di). Zaten gösterilen sedirde sedir değilmiş!

Kendimden pay biçiyorum: Biz edebiyat insanıyız, bir anda coşarız, sele kapılıp kayboluruz. Kaybolduğumuzu da çok sonra ya anlarız ya hiç anlamayız. Ya da tehlikelerle burun buruna geldiğimizde dururuz.

Çünkü

Biz duygusal insanlarız. Duygusal bakarız her olaya. Edebiyat, kişilerin duygusal yanına hitap edip onu bu noktadan hareketle kararlar aldırdığı için çoğu zaman zarar verir.

Yok mu aramızda felsefeci bir arkadaş? Bir edebiyatçı, duygusala vuracak!

Durup soluklanıyorum burada. Şarkı başa sarmış devam ediyor.

 “Ey ufuklar diyorum yolculuk var yarına.”…

Ay ışığında dolaşan birilerini sezinliyorum, Eflatunun mağarasının etrafında. Tam da ay, kanlı tutulmasını yaşadığı bir gecede. Ne romantik insanlar var, tutmuş sevdiğinin elinden, tutulmuş ay ışığında romantizm yaşıyorlar, diyeceğim ki;

Sokrates’in Glaukonla konuşması geliyor kulağıma. Romantizm çöküyor içimde, realizme geçiyor hayat, en keskin gerçekliği ile.

Siz diyorum, ne işiniz var orada? 

Cevapta vermiyorlar. Ne olacak, asırlardır biri soruyor diğeri cevaplıyor. Yorulmuşlar zaar. Tamam diyorum, konuşmayın az bi soluklanın. Siz oturun sedire şarkıyı dinleyin. Ay da tutuluyor, en kanlısından onu seyredin. Üzerine uzun uzun konuşursunuz. Kusura bakmayın o aynayı alıyorum, bir süreliğine bana lazım.

-Hangi ayna diyor, Glaukon?

-Tabii ya ben böldüm, siz sohbete giremediniz. Birazdan Sokrates eline bir ayna verecekti, dünyaya tutturacaktı. O ayna! Neyse konuşun siz…

-Konuş konuş nereye kadar. Dimi ya! Arada bir hareket lazım.

-Verebiliriz tabii diyor Sokrates, ama yaptığın işin gerçekliği yoktur, bilesin. Yüzeysel gerçekliği gösterir o ayna. Hakikati iletmez, aksine hakikatten uzaklaştırır insanı!

-Biliyorum diyorum. Gerçekliği, yansımada göstermek zaten gayem. Görülen hakikatten uzaklaştırıp, düşünmeye sevk etmek!

Hoşuna gitmiş olacak ki onu anlamış olmam, gülümseyerek;

-Tamam, o zaman diyor, aynayı uzatıyor.

Elimde ayna dönüyorum masama. Asıl yapmak istediğim gideni bu gidişten vazgeçirecek bir ayrıntı yakalamak(tı). Belki gözden kaçmış, bir küçük ışık parıltısı vardır, onu gösterebilmek. Gözden kaçana değil de gönülden kaçana güvencim aslında.

Gönül yapmakla, gönül yıkmak arasında bir yerlerde verildiğini hissettiğim bu kararın, akıl gözüyle tekrar gözden geçirilmesini sağlayabilmek(ti). Bir yerlerde gizlenmiş gölge düşüncelerin varlığına inanıyorum. O gölge düşünceler görülüverse, giden gitmekten vazgeçer(miydi)?

Uzun uzun anlatmayacağım. Sadece aklıma geliveren birkaç şeyi söyleyip gideceğim. Sonrası yine baharlar gelecek yine çiçekler açacak. Romanlar, şiirler yazılacak. Hamlet kral babasını yine öldürecek. Tarla kuşu Juliet’in öldüğüne inanan Romeo’nun elinde ki zehirli şişeyi kimse elinden almayı akıl edemeyecek, Romeo da ölecek. Tanpınar’ın Huzur’undaki huzursuzları okumaya, “İnsanın ekmeği, şarabın billur kadehi sevmesi gibi, İnkılabın Marx’ı sevdiği kadar Piraye’ye aşkını okuyup, sarhoşun şaraptan bıkışını, şarabın kadehten taşmasını, inkılabın Marx’ı aşmasını, Nazım’ın dizelerinde deneyimlenmeye devam edeceğiz…

Ama sizsiz!

Aklın ve kalbin aydınlığına dokunamayacak olan sizin ışığınız olmadan. Bu kalanlar için böyle. Elbet gidilen yerde, o ışık dokunmaya devam edecek akıllara ve kalplere.

Ve fakat!

Bazı gidişlerde sadece kendini götürmez giden! Arkasında, yeşermeden kalan umutları da götürür. Hadi gittiniz, o arkanızda kalan, yeni filizlenecek umutların düş kırıklığını ne yapacağız?

Zorumuza gidiyor!

Bizden fazla neye sahip ki o şehir, her değerimizi bir bir alıyor elimizden?

O şehir ki aile fotoğraflarımızı yırtıp yırtıp elimize veriyor, bizler Anadolu’nun makûs kaderine yenik düşmüş taşra şehirleri olarak onu seyretmek zorunda kalıyoruz? Duymuştum bir yerlerde, “Zaman hırsızıdır, kaldıramayana fazladır bu şehir” diye. Alışırsınız elbet, ama yorulursunuz o şehirde!

Hem neden gidesiniz ki?

Hani, deseniz ki beni büyütsün o şehir… Ondandır gidişim,

Siz de gülümsediniz, değil mi?

Ya da ne bileyim; Beyoğlu’nda yalıçapkını olma gibi bir hayaliniz, Ada sahillerinde bir bekleyeniniz olsa, diyeceğiz ki haklı bu gidiş, açın yolları bırakın gidilsin…

Yalnız!

Henüz büyü bozumu zamanlarına gelinmemişken, son kez söyleyeceklerimizi duymanızı istedik. Çünkü siz demiştiniz ki; “Birbirimize karşı ne düşündüğümüzü konuşalım her zaman. Sizi rahatsız eden bir davranışım varsa bunu duymak isterim.”

Evet, var hocam, gidişiniz bizi rahatsız etti!

Kalmalıydınız!

Karadeniz için,

Samsun için,

Üniversitemiz için,

Yeni Türk Edebiyatı için,

En çokta boş başaklar için,

Kalmalıydınız…

Ve evet var hocam, gidişiniz bizi rahatsız etti:

“Bildiğimiz tüm ezberleri bize bozduran, farklı, çok farklıydınız. Tüm klişeleşmiş hoca tanımlarından hiç birine koyamadığımız, herkes gibi olmayan;”

“İsminin önünde ki unvanları, statüsünü insanlığının arkasına gizlemiş, kapısını açamadığımız hocalardan ziyade kapısı öğrencilerine her daim sonuna kadar açık olan bir hocaydı…”diyor arkanızdan, burcu burcu sevgi kokan sözcüklerle öğrencileriniz. Hani “yüzüme söylenenlerden çok arkamdan konuşulanlar önemli benim için” demiştiniz. Bunu da bir vesile duyun istedim. Gittiğiniz yerlerde olur da bir şeylere tutunmak isterseniz size güç olsun, geride bırakıp gittiğiniz öğrencilerinizin duyguları…

“Hak verilmez alınır” inanmışız buna. Her ne kadar günümüzde haklı olan değil, güçlü olan kazanıyorsa da. Bizim şehrimizin hakkının elinden alındığına inanıyoruz ve kapitalist düzen bir kez daha yeniyor güçsüzü. (O)rası güçlü, sırf bu yüzden kazanıyor sizi!

Biliriz, yola çıkmayı aklına koymuş yolcuyu döndüremezsiniz yolundan.

Lakin

Pembe rüyalar gördürüp, büyülü bir hayat başlatmayacaksa size,

Varabileceğiniz başka bir son nokta yoksa hayalini kurduğunuz, o yolun size yaşatacağı belirsiz maceraları yaşama riskine değer mi bu yolculuk?

Hadsizliğimi hoş görün, sadece soruyorum;

İstanbul sokakları sizi anlayacak mı, ya da siz iç sıkıntılarınızı anlatabilecek misiniz yabancı Arnavut kaldırımlarına?

Belki de en önemlisi; o şehir, sizin siz olarak kalmanıza izin verecek mi?

Gönlünüzü şen edebilecek mi yabanın rüzgârları?

Egzoz soluyup, gürültülü kalabalıklar da itişmek size göre mi?

O kadar şaşırmaya nasıl katlanacaksınız?

Ortasından nehir geçip, iki yakası bir araya gelmeyen şehrin üzerinde yaşayanların da iki yakası bir araya gelmezmiş, sizinki nasıl gelecek?

Hem siz o şehrin, bilmiyorsunuz ki kestirme yollarını! O yolların üzerinde tanıdık ayakların izleri de yok ki! Dostluğun sefaleti hiçbir şeye benzemezmiş, dost sefaleti mi çekmeye bu gidişiniz?

Siz kavgaları da sevmezsiniz, niye kavgaların kentine bu seyahatiniz?

Sizin çocukluğunuz, babanızın çocukluğuyla saklambaçta oynayamaz o sokaklarda. Ana şefkati sıcaklığında da sarmaz ki şimdi o şehrin güneşi sizi. Zira buz beton her yeri.

Bu saatten sonra:

Romantizm öğretilir mi üşümüş şehrin insanlarına, realizm soluyorken düşmüş yaşamlar Beyoğlu’nun arka sokaklarında!

Bunca düşmüş, düş kırıklarını mı tamir etmek yoksa niyetiniz?

Ya Karadeniz’in yetmiş bir tonunda var olan yeşilini de mi hiç mi özlemeyeceksiniz? Yeşili, yarım ekmek arası balığı, Kız kulesine karşı yerken, ekmek arasına koyan yeşillikte görürsünüz artık!

Şimdi,

“Köyümü bırahtım geldim böyük şehre. Taşı toprağı altınmış” cümlesini kuracak bir gerçeklikte de olmadığınıza göre…

Sefasını zenginlerin, cefasını fakirlerin çektiği bu şehirden bozma kente gitmeler niye? Ben ki on günlük tatil için gitmiştim. Henüz daha dördüncü gününde zor attım kendimi dönüş yoluna. Bir de dönüp arkama, umarım dedim, umarım uzun bir süre görüşmeyiz İstanbul!

-Hadi ya, o kadar mı dediğinizi duyar gibiyim. Emin olun o kadar ve daha fazlası…

Nasıl hocam biraz da olsa içinizin en derinine dokunabildi mi görüntüler? Görüntüler demişken unuttuk Sokrates’le Glaukon’u.  Ben birkaç cümle geri koşayım, hem aynalarını vereyim hem siz düşünün o ara aynadan yansıyanları.…

Ay tutulması sona ermiş. Adamlarda konuşa konuşa insanları mutluluğa ulaştıracak, Devlet’i yazıp, bitirmişler bu arada.

Biz de sona bağlayalım yazımızı. İnsanlar niyeti ile kısmeti arasında yaşarmış hayatı nihayetinde. İnsan bir tek kendi düşüncelerinden emin olabilir. O da sadece yalnız iken!

Belli ki yalnız kalamamışısınız, hak ile hakikat arasındaki o ince çizgide!

Kalbimiz kalmanızdan yana(ydı). Elimizdeki hazineyi başka bir şehre kaptırmaya gönlümüz razı değil(di)! “Maksatları sebeplerinde arayın” denmiş: aradık, bulamadık bir sebep bu gidişe! Ve hiçbir hazırlığımız yoktu, sözsüz kaldık. Halce kırıldık!

Madem, süreç tartışılmaz, önemli olan sonuç:

“Yol Ayrımında”, “Üç İstanbul’un” en güzelini, “Esir Şehrin İnsanları” sizi “Esir Şehrin Mahkûmu” etmeden, “Huzur” içinde “İki Bahçe Bir Pencerede” yaşanacak ve “Güzel Hatıralar” biriktireceğiniz günler yaşatsın o şehir size…

Madem veda zamanı, hoşça kalın diyeceğim, usul böyle!

Siz de farkındasınız, vedanın böylesi hoşça değil.

Demlenmiş hüzün. Bir de ağırlık kalpte. Yok, başkaca tanımı vedanın.

Yok, hiçbir vedanın, hoşça kalanı.

Son dersimizde; “kendiniz gidin ama anılarınızı bırakın burada” demiştiniz. Buraya bırakıyorum anılarımızı, olur da hatırlamak istersiniz diye…

Zamanla değişen hiçbir koşulda güzel olamaz. Çünkü kendinden sürekli bir şeyler kaybeder, değişir ve bir süre sonra da kaybolur. Ama akıl ile kalbin aynı anda onayladığı her ne varsa zamanların dışındadır ve hep güzel kalır. Sizin gibi, hocalığınız, insanlığınız ve anılarımız gibi…

Yolunuz açık olsun,  İstanbul iyi baksın size…

Ve

Hakkınızı helal edin bizlere…

Hülya Bulut

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert
Advert