Hülya Bulut Eğer Tanrı Varsa…
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
Advert
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Eğer Tanrı Varsa…
Hülya Bulut

Eğer Tanrı Varsa…

Enam-59, Tekvir-24 bütün sorguların İlahi izni!

Ezelden ebede zaman, “O” iznin şahidi… Ben duvara karşı ağlamıyorum, indirdim duvardan İlahi kelimeleri!

Ayarsız bir zamandan geçiyoruz. Zaman tuzak kurmuş insanlığa, bir bir yakalanıyoruz.

Tanığız.

Eskiden akşamlar getirirmiş ölümleri, şimdilerde sabahlar getiriyor.

Emin ellerde değiliz, bir şeyler yanlış gidiyor,

Farkındayız.

Zamanın içinde akıyoruz acemice. Ölümün eli ensemizde, akıl ile kalp arasında, tüy gibi hafif yaşarken ve yalnızlıklar icat etmişken en sanalından kendimize, akıldan kalbe akamıyoruz nedense. Ruhumuz yara almış, kalpler ateş yağmuru altında kalmış buz gibi…

Duygular siliniyor…

Aşağıda şehirler, yukarı da kentler yarattık, anısız. Haylaz çocuklar gibi kıra döke yaşamayı öğrendik, her renge bürünüp, renk vermeyen düzende. Aceleci insan sakarlığı bizimkisi. Hep bir şeylere yetişme telaşı ama hiçbir yere yetişememe döngüsünde, “bir derdi bir derdimize derman ederek” koşuşturuyoruz… Bir de pusulası, kendi keyfiyetinin belirsizliğinde dönüp duranlar var kendi eksenlerinde!

Dünya bizi değil de biz dünyayı giymişiz sanki üzerimize. Ciddiyetsiz, gülünç yüzlerimizle dur yeter diyemez olduk zamana.

Acıya yazgılı, bir nefeslik yaşam aralığında;  

Bir varmış bir yokmuş boşluğunda, avucumuzun içinden kayıp giderken zaman…

Bir taş atmalık;

Nankör yorgunluklarımız var, dudağımızın kenarına asılı kalmış nasipsizliklerimiz. İhtiraslarla örülü dünyada tebessümlerimiz arsız.

Kaynağından ayrı düşmüş nehirde çırpınan balık misali kanat çırpışlarımız. Göğün koynundan akan yıldızların, kapkara sularda kayboluşu gibi ölümleri seyredişimiz.

Şeytan takmış parmağına dünyayı çeviriyor…

Küçük ölümler, büyük ölümler yaşıyoruz. Her ölüm bir leke bırakıyor insanlık tarihimize.

Hadi, şimdi ikna edin beni, nasıl temizlenecek bu lekeler? Merhamet ile vicdan, hak ile hukuk arasında, bütün doğrularımız yok hükmünde.

Sırtını sokağa dönmüş bir kadın, “çocuklar ölmesin, çocuklar ölmesin” tekrar edelim diyor, sayı kırkı bulana dek!

Çocuklar oynamıyor, çocuklar oynamıyor artık sokak aralarında.

Çocukların canı yandı,

Çocuklar uyudu. Uyanmıyor.

Bırak, uyandırma diyor kadın;

Acıları dindi.

Sustuk, sustuk, sustuk…

Hepimiz öldük, o susmaların korkaklığında.

Boş gözlerle bakıyorum sokaklara.

Mutfak camındaki kadının kederi sarıyor şehri. Camında çuha çiçekleri. Arka sokakların alçak bulutları, evlerin çatılarına yayılmış. Eski maroken koltukta uyuklayan adamda mı görmemiş olayı. Oysa hep oradaydı. Ya! dua eden yaşlı kadınların gülüşmeleri, onlar da mı, hayır? Merhametine sığındığımız Tanrının, ruhu gitmiş canıyla gezen bedenlere uyarısı da mı olmamış?

Çıngırak sesi işitildi, Tanrının dünyadaki gölgesi karardı;

İnce beyaz taşların üzerinde kürek kemikleri kıpırdadı. Hurma ağacı, yapraklarını döktü toprağa. Delilleri topladı bir el…

İşaret geldi!

“Şüphesiz Tanrı her şeyi bilir” diye fısıldadı bir ses!

Dara düştü, kimsesiz bir insan;

Bu şehirlerin günahkâr solukları bizi de yok etmeden, dönelim dedi, Çingene kızı.

-Dönelim, şeytanın doğmamış çocuklarına gebe etme beni.

-Yeni yollara, eski haritalarla çıkmışız,

-Nereye, neye dönülür bu saatten sonra, kaybolduk o yollarda!

Yıkık dökük bahçe duvarının kenarlarına eğrelti otu gibi ayrı yazılmış bizim kaderimiz bu şehirde.

-Zorlama. Dönelim.

-Düşeriz. Düşürürler. Bir dost bir dayanak arayışında, “vav” gibi eğildi insan!

Oysa sözler yürekten geliyordu! Bir dinleyen yok muydu?

Kötüler, tuzak kurdular!

Şeytan, ben kötülüğü sizle yaşarken öğrendim, dedi…

Biz utandık kötülüklerden, kötüler utanmadı.

Zaman ihtiyarladıkça,

Havada;

Bozuk peynir kokusu.  Mideleri bulandıran.

Bulantı, acı bir tat ağızlarda.

Sokaklar, kendi yolunu tüketenlerin son adımlarını, hüzünlü gözlerle seyrediyor.

Garda;

Kaçan trenlere bakakalıyor pişmanlar, dolu vagonlar uğurlanıyor, selametsiz.

Denizden;

Balıkçı teknesinin kalp atışları geliyor. Huysuz ihtiyar piposunu düşürmüş yine suya. Tuttuğu topu topu “iki balık” sepetinde. Belli ki rastgelesiz uğurlanmış sefere. Hırsından yırtık muşambanın sarıçiçeklerini fırlatıyor sonsuz denize; hırçınlaşıyor kıyısız deniz. Üzerinde kuru dallar ve yaş dallar yüzmede…

- İlahi ihtiyar diyor, dalgacı martılar; aldatma insanları, denize ekilen çiçeğin tuttuğu nerede görülmüş?

“Ya tutarsa” diyor, çatık kaşlarını havaya kaldırarak ihtiyar.

 -Hem, Çay Ninesi yardım edecek bana… Kirli damlaları temizleyeceğiz yedi deryadan.

 Belli ki ihtiyar kelimelerini iyi dinlendirmiş içinde. Deniz; bildiğin lacivert.

Sümbül saçlı Denizkızı da altın tarağını düşürmüş lacivert suya.

Keşke tutsa diyor denizkızı, bir umut olur karada sığınanlara!

Karada;

Rüzgâr esmiyor, kiraz ağacının yaprakları hareketsiz. Kökü altıncı gökte, dalları yedinci de! Sınır; Sidre’ül Münteha, gayrısı gaybımız!

Hümanist akrepler, kuyrukları havada geziniyor… Ortalığı Nemrut Dağının sisi kaplamış.

Hayat ne kadar tuhaf diyorum, koşuşturan kalabalığa bakarak. Hayat tuhaf değil oysa düşüncelerde tuhaflık. İnançla inançsızlık arasında ateistler şaşkın bakıyor yüzüme, tuhaflık sen de der gibi.

-Olun diyorum olun, ateist olun tabii, ama ölürseniz sıkıntı.

-Ölüm; sadece hayatın yaşam ayrıntısı diyor bir ateist. Kendimi savunacak değilim fakat söyleme öyle, düşünürsen düşünen her beyin bizden!

-Hem siz sordunuz mu kendinize bu gidiş nereye?

-Dinleyin, takıntılı sevgisizler; Cennet benim içimde.

Ve

-Eğer, Tanrı varsa; Neden İyilere dünyayı zindan, kötülere cennet ettiğini soracağım, dönüşte!

Kalbim ürperiyor…

Bir delinin hükümsüz sözleri diyor dedem, duyma!

Çıplak ayakla ölüme koşanlara;

-Koşmayın diyor deli. Deli deli koşmayın, bu hiçbir işe yaramaz. Yorulduğunuzla kalırsınız. Zaman ki insana düşman. Hem söyleyin Othello’ya akılsızca işler yapıp, Desdemona’yı boğmasın. Ezebildiklerini ezmesin. Gücü varsa Tomoe’nin aklına yumruk atsın. Olmadı, dönsün birileri geçmiş yüzyıla getirsinler samuray kadınlarını, kadın samuray ordusu kurulsun, dizsinler kapılara bir bir… Başka türlüsü zor.

Madem öyle;

Bu iş için seni görevlendiriyorum Albırt diye bağırıyor deli. Atla zaman arabana, hallet şu işi! Galileo, ısırma dudaklarını sen de. Şaşıracak bir şey yok. Zaman, böyle bir zaman.

Düşünmek ağır geliyor,

Kolera günlerinde,

Aşkı yaşatan zamanı.

Kızı yirminci kattan attılar, düştü dedi, elimizin kiri kâğıtlar. Oysa çarpılan kapılar, sımsıkı örtülen camlar, tırnak aralarında ki etler şahitti!

Şahitler, çare olamadı çaresizliklerimize…

En iyisi inanmak,

“Ol” dedi!

Oldu!

Olduğu gibi kabul et…

-Tanrı, bir sapığı sınadı diyor,

Zaman;

Bir bardak süt için, insanın insana düşmanlık ettiği zaman…

Oysa

Meryem, henüz değil gebe. Düşler görmede bir kadın, gariplikler ülkesinde.

Keşke, şu insancıkların beyinlerinin içine girmek mümkün olabilseydi. Ne çok isterdim bana bakarken ne düşündüklerini öğrenebilmeyi. Ve çırılçıplak düşünceleriyle yüzleşebilmeyi.

-Deli, sen de git işine, zaten baş edemiyorum aklımdakilerle.

-“Kimin deli, kimin akıllı olduğunu Tanrı bilir, belki de deli olan sensindir” diyor,

Elinde kargıdan mızrağı, saldırıyor rüzgârgüllerine. Baka kalıyorum ardından. Güneş tepede yükseldikçe şehrin sokakları da kalabalıklaşıyor. İşte tam o ara bizim sokağı, Elfler basıyor. Katledilmedikçe ve kederden solmadıkça ölmeyen Elfler… Ve gökyüzünde kaplumbağalar uçuşuyor, sadece çocuklara görünen…

Tuhaf haller.

Ateş kuşları, kırmızı vücutlarını kuru dallara zamklamakla meşgul. İtbaraklar karanlıklar ülkesine sefere çıkmış. “Bahşedilen sizden geri alınacak” diyor, çarmıhtaki İsa; Hırçınlığa, edepsizliğe, hırsa kapılmayın boş yere.

Ve çarmıhın son çivisini çakıyor günahkârlar.

Oysa Meryem halen bakire…

Âdem’in elmaları yanıyor cennette.

Ve

Gökte kuş cıvıltıları kesiliyor…

Ve

Ben;

Yanık elma kokuları soluyorum bu şehirde. İçim daralıyor.

Yetmeyen bir şeyler var bu sokaklarda. Yoksun bırakıyor insanı yaşama sevincinden. Evlerden sokağa taşan insan sesleri renksiz. Camdan sarkmış eski bir ses; “Ne güzel günler, fesleğen ekip, sardunya kokluyoruz diyor. Dönüp bakıyorum, camlar kimsesiz.

Kandırılıyor muyuz?

Kaldırım taşlarını sütle yıkıyor papaz Sandro, üzerinde mavi robası ile. Yanlışlıklar komedyasında fırtınaya tutulduk, gemi kazasında tren battı denizde, Amontillado fıçısını da kurtaramadık diyor, Allen inleyen bir sesle.

Papaz, elinde kemikle duada;

-Huzur içinde yatsın tüm ölüler, amen…

Şimdi anlaşıldı dağlar neden kırmızı duvak takmış, gökyüzü ondan durmadan ağlıyor bu şehirde, boş gözlerle bakıp geçiyorum papazın elindeki kemiğe.

Çiçekler, gülmekten kırılıyor halimize… Evrimleşiyoruz besbelli, din ile bilim arasında.

İyi yürekli Berre Hatun, bir eliyle yeşil kuşları besliyor, bir eliyle sokağa dadanan siyah sinekleri kovalıyor. Henüz on yedilik, beceriksizce boyanmış bir taşra kızı, hızla geçiyor yanımdan. Otuzluk yaşlı eteği omuzuma çarpıyor, dönüp bakmıyorum. Uzaklaşıyor yüksek ökçeler, Rakım Efendi Sokağından.

Işıksız bir elektrik direğinin dibinden bir çift mavi göz, sızı olup akıyor içime… Bir yerlerimin taşlaştığını hissediyorum. Ne yapsam tamamlanamıyorum. Bu sokakta her şey Leyla, bu sokakta her şey ürkünç bir tuhaflıkta.

Bilmediği bir şeyden korkmasa bari diyorum. Zeytin, olmayan ellerini uzatıyor Leyla’ya. Gölge olup uzaklaşıyorlar. Korkuyorum, kırmızı topuzlu imparator güvercinlerinden, korkuyorum çöl kırkayaklarından. Korkuyorum, üç tırnaklı, koca göbekli kızıl tefecilerden.

Şaşkınım, kurtulmam gerek bu korkulardan.

Uzaklaşmalıyım bu çılgın kalabalıktan, bir yerlere sığınmam gerek. Yıpranmış lekeli resimler gibi akıyor şehir ve insanlar ve raylar ve hatta yüzsüz akıllı binalar tramvayın dikiz aynasından. Bir hayat kadınının yıpranmış paltosunu asmışlar, kibirli bir bakire gibi sallanıyor meydanda Meryem. Ölü seviciler, kirli elleriyle alkışta. Gökyüzü tükürüyor üstlerine.

Toprak fırlatıyor bedenindeki günahkârları. Ceset kokuları sarıyor etrafı. Kral haddini bildiriyor halkın. Ayağa kalkmak istediğinde zafer çığlıkları atarak iniyor parlak kılıcı, kölelerin bedenine. Garip rüzgârlar esiyor, doğudan kuzeye. Acınacak hallerde gevşek adımlar geçiyor yanımdan. İşten el çektirilmiş muallimeler, taş mektebin kapısında nöbette.

Etrafına bakınıyor muallimeler. Sarıklı, karanlık bir beynin elinde anahtar şıngırtısı. “Şıngırdatma o sahte anahtarları, anahtarların sahibi belli, sen ki ne halefim ne selefim değilsin” diyor muallim! Kavgaya tutuşma benimle  “ladini de değilim! İlahi Kanunum, İlahi Kelamım belli. Vedayı hatırla! Hepimiz Âdem’in çocuklarıyız.”

Bir sus iki dinlemeli sözler geçiyor gözümün önünden. Âlimle ilim merak, cahille cehalet hayretler içinde.

Üç maymunu oynuyor psikopat böcek katilleri. Kara böcekler, Kafka’nın yatağını istila etmiş. Adalet, davasını görüyor dönüşümün. İzlerini siliyor, hafiyeler toplu ölümlerin. Yanmış iskeletler şahitliğe duruyor mahkemede. Hakikat ışığı yanıp sönüyor suçluların gözünde. Hayri ileri aldıkça, ustası Nuri Efendi saatleri geri alıyor, saatleri ayarlama enstitüsünde. Ayarcı Halit bozuyor düzeneği. Ölüme yatmanın hiç zamanı değil diyor Adalet. Kalkın, eski aynalarımızı kırıyorlar.

Şehir;

Ruhum yaşlandı diyor, aynanın sırrında mavi bir umut aramaktan.

Yaralarımızı nasıl saracağız?

Şehrin sabır ipliği, çözülmüş. Kaygılı gözlerle bakıyor aynaya. Görülenler göründükleri gibi değil. Akıyor zaman düş ile hayal arasında. Her şey hiçbir şey oluyor ayna ile sır arasında.

Şehir kaygılı, ben kaygılıyım.

Şimdi ben bu şehrin neresindeyim derken göğsüm sıkışıyor, boğazıma yutkunamadığım bir sertlik çöküyor. Doğduğum yere mi olduğum yere mi aitim derken iyice büzüşüyorum sokak ortasında. Ait olduğum ırk mı, mensubu olduğum din mi, konuştuğum dil mi benim kimliğim derken iyiden iyiye tıkanıyorum.

Sokak;

Anlamadığım bir dille karşılık veriyor sanki. İşaret ettiği yere bakıyorum.

Ayakkabı boyacısının önüne patlak ayakkabılar dizilmiş. Yırtık, kirli. Aniden önümde beliriveren, nereden geldiğini anlayamadığım, beyaz entarili adamı görüyorum. Yüzü sarı sapsarı, gözbebeklerine kadar sarı. Susarak bakıyor yüzüme yüzüme.

Ne var hemşerim diyemiyorum, biliyorum hemşeri değiliz o beyaz entarinin içindeki sarı benizliyle. Benim gözüm parlak mokasenlerinin püsküllerinde. Oradan sarsıla sarsıla bakıyorum, çınar ağacının dibinde bir avuç kalmış toprağa. Sarsıla sarsıla ağlıyorum dükkânların önünde.

-Ağlama diyor ayakkabı tamircisi demirini topraktan çekerken, ağlama diyor, ağzına çivileri dolduruyor. Bana ağlama diyen koca adamın gözyaşları, çarpışa vuruşa yanaklarından nasırlı ellerine akıyor. Hıçkıra hıçkıra, katıla katıla ağlıyor.

Bir kargaşadır, çatışıyorum benimle.

- Âmin, diyorum sen soktun bu kargaşaları düşüncelerime.

Âmin, sessizce başını sallıyor karşı kıyıdan. Ölümcül sorular sorma kendine der gibi… Şöylecene bakıyorum etrafıma; Her kes sorgusuz sualsiz itaatte, iman ile inkâr arasında.

Sonra benime dönüyorum;

- Kimim ben öyleyse, var ile yok arasında?

Asi denizin üzerinden kırmızı yüzlü fener cevaplıyor sorumu: “Nihayet Meryem’in doğum sancıları başladı…”

Duygusuz bakıyorum kırmızı yüzüne. O zaman Markos’dan önce Yuhanna ilk antlaşmayı yazmaya başlamış olmalı diyorum. Doğumun ilk işareti, ilk kan akıyor dünyaya… Bir daha durmuyor…

Kuru gürültü çıkarma hırçın kız diyor dedem; Kalbinle dinle, unuttuklarını hatırlıyorsun. Yüreğin yol alıyor. Ezelden ebede yer ile gök arasında…

Bir düşünce uzağımda, kırçıllı yelek cebinden çıkardığı köstekli saatine bakarken, elini ve başını ters giden bir şeylerin huzursuzluğunda sallayarak; Ürkütme yüreğini, daha bilmediğin çok bela var. Çektiklerine razı gel. Bil ki her bela, şükür ile sabır arasında…

Dedemin ellerindeki kemiklere takılıyor gözüm. On üç çift ayak, on üç çift el; toplamı on üç çocuk eder…

Seziyor düşüncemi;

-Ha! Bunlar mı diyor; Sur duvarları dibinde bulduğum kemikler. On üç çocuğun yenmiş olduğuna delalet ediyor!

-Tanrı, diyorum; Tanrı, bizi ne ile sınıyor?

Tanrım, daha da geç olmadan unuttuklarını hatırlat insana…

Yıldızlar dökülüyor şehre. Zaman yağıyor üzerime. Zamanın bulanık ışığı dağıldığında hatırlıyorum;

Dedem Yemen’de rediflikte!

Ve

Dedem öleli var bir yüz sene…

Hülya Bulut

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert
Advert