Hülya Bulut Akıllı ol ey eylül!
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Akıllı ol ey eylül!
Hülya Bulut

Akıllı ol ey eylül!

650 bin gözaltı,

1 milyon 683 kişi fişlendi,

171 kişi sorgularda öldü,

50 kişi idam edildi… Bir ülkenin ışıkları bir bir söndürülürken bir mevsimle konuşur buldum kendimi.

Kâbus gibi günlerdi. Ateş ve duman içinde görünmeyen bir ses:

“Ya bölün ya ölün” diye haykırıyordu.

Bir enkazın altında kaldık ki sormayın. Bir ülkenin bedeninden kan fışkırdı, otuzsekiz eylül geçti, geçmedi acısı ölen evlatlarımızın…

İnsanın içinin hazır olmadığı bir şeyle yüzleşme korkusu var kalemimin ucunda. Kelimelerim, çarmıha gerilmiş bir mevsimin zindanlarından firari. Çocuk yüreğimin yurtsuzluğuna suçlu arıyorum, her eylül gelişinde.

Bir mevsim geldi, dikildi karşıma haydi hesaplaşın dedi benimle!

Soğuk bir şubat sabahı, örümcek ağları ipek kozasını dehşet bir gürültüyle parçaladı, emir komuta;

Zinciri eline dolamaya, işte o an başladı.

Korkunç zamanlardı.

Uğultulu rüzgârlar, havada uçuşan mermiler, göğün çatırtılarına karışan insan iniltileri… O günlere dair, kulağımda kalan çığlık sesleri yankılanır her eylül gelişinde.

“Ölümü özledim anne, yaşamak isterken delicesine” diyen yürek, yatak altı korkaklarını ürküttü.

Şafakta yakılan türkülerin dumanı dağılmadan daha bir çığlık daha yükseldi;

“Kellemi verdiğim bu yolun zaferi yakındır, zafer her zaman Allah’a inananlarındır.”

Elli fidan, darağacına türküler çığırarak yürüdü.

Ayrı yollardan;

“Hâkimiyet Milletindir ”gayesine.

Geride kalanlar;

 Betonlarda üşüdü…

Elli fidan, döndü bir de cellatlarından helallik istedi tevekkül ile…

Ah! Keşke dili olsa da anlatabilse Metris ’in duvarları, Ulucanların avlusu, Bayrampaşa’nın tel örgüleri, Mamak’ın demir parmaklıkları…

Zihnimdeki gürültüler çoğalıyor her eylül serinliğinde,

Eylül rüzgârları esti, silkeledi ağaçların yapraklarını,

Ve bir bir düştü yapraklar kasap askılarından yere,

Ve kırıldı boyunları,

Öldü yapraklar, kaplumbağa hücrelerinde.

Geçmiş olsun, 38. Eylül geldi yine!

Sesleriyle, çığlıklarıyla bağıra çağıra geldi.

Eylül; ansızın gelişlerin ayıdır,

Aşk gibi…

Eylül; ansızın çekip gitmelerin de ayıdır,

Ölüm gibi.

Bulutlar yarılır,

Gök kızıllanır, yaprak anlar, ayrılma vaktidir.

Kalpler buğulanır, insan anlar, ölüm vaktidir.

Aniden gelir, bir ana bir ömürlük duygular sığdırır ve geldiği gibi gitmez. Bir kez eylül esintisi değerse yaşama, o sanrı geçmez…

Sonrası;

Ölen yapraklar,

İsyankâr bulutlar,

Ağlayan gökyüzü… Yılın dönümü.

Yırtılan tenler,

İsyansız kabullenişler,

Çaresiz yaşlar… Ömürlerin son dökümü.

Hakikatin nereden sır vereceği belli mi olur?

 Tanrının insana verdiği sır, eylüllerde saklıdır belki.

 “Öleceksin yeniden dirilmek için” yol buraya kadar der gibi.

Velhasıl;

Dökülen yapraktır dalından, düşen insandır yaşamdan. 

Bu mevsimde ayaklar altında ezilen yaprakların yaralı hışırtısında zaman ağırlaşır.

Ertelenmiş zamanların, yıkık hayallerin, yarım kalmışlıkların ayıdır.

Bir örnek giyinmiş ağaçların ağır gelen baskısı, tabiatın aynı renk darbe izleri, yüzlerinden hiç silinmedi yağmur anaların.

Bu mevsimde ihtilal havası vardır, on bir ayın düzenini yıkan!

Tuhaf bir hüzün kokusu sezersiniz havada. Yanan yaprakların buğulu kokusu, taptaze sabahların çiğ kokan duru kokusuna karışır ya, en çok da kokudur eylüller.

Mesela,

Uçuşan yaprakların kuru dallarına asılmış güz güllerinin kızıl kokusunu başkaca bir zamanda duyamazsınız.

Güz gülleri… Ne çok şey anımsatır geçmiş zamandan.

68’te bir gemi yanaşır Dolmabahçe’ye başlar film!

Aradan 12 yıl geçer.

12 Eylül 1980

Günlerden Cumadır!

Saat;03:59 TRT’de İstiklal Marşı çalınır,

Arkasından,

Anonssuz Harbiye Marşı,

Arkasından: Milli Güvenlik Konseyi I. Bildirgesi…

Sonrası;

11’e 10 kala anonsları geçer haber ajanslarından;

Saat 5’ten sonra sokağa çıkmak yasak!

Kırgın, boynu bükük kaç mevsimden geçtik, geçmişle hesaplaşmadan?

Zor yılların acı suyu akarken gözlerden, işkencecilerin buza yatırdığı gencecik bedenleri seyrettik!

Kılımız kıpırdamadı…

… Yağlı urganlar geçirilirken boyunlarına ve son tekmeler vurulurken taburelere, onlar tekbir getiriyordu yüzleri kıblede,

 Adaletsizliğe yenilmeyen gülüşleriyle,

Sonbahar yağmurları düşerken toprağa,

Soğuk mahkeme duvarlarında

 Halen;

“Adalet mülkün temelidir” yazıyordu.

Can suyu, bedeninden yavaş yavaş çekilen koca çınar, son yaprağını atarken dalından, ciğerlerine hava basılarak camlardan atılan, bir mevsimin mühürlediği ömürlerin hüzzam inlemesi gibi bir şarkı yayılır gönüllere eylüllerde;

“Mazi kalbimde bir yaradır”

Derken sözler, bir aylık değil, bir mevsimlik değil bir ömürlük acılardan geçirir melankolik ruhları.

İsyankârlarla romantikler farklı bakar bu aya.

Romantik ruhlar;

Sonda olsa, bir bahardır der.

İsyankârlar;

Ne bahar ama?

Taş duvarların iniltileri gelir uzaktan uzağa,

Demir kapıların iç titreten gıcırtılarla açılışı ve aniden kapanışı. Anahtar kilidin yuvasına girer, çıkan son kilit sesinden başka sağ çıkan olmaz dışarı.

Son bahardır işte!

Dönüşsüz yollarda kaybolanlar için son’dur.

Ondandır;

Sevmem, eylüllerin romantik sarı turuncu akşamlarını.

Hem,

Akşamlar, erken gelir bu ayda. Gökyüzünde güpegündüz onlarca yıldızın söndürüldüğünü görmek ve güneşe aldırmadan bir bir toprağa kayışını ve başını taşlara yatışını seyretmek, içimi burkar her seferinde.

Henüz yolun yarısını bile yürüyememiş, “bu vatana yaşamak borcunu bile ödeyemeyen” nice çiçeklerimiz kurutulup, gömülmüştür o bahar topraklarının karnına,

Ondan mıdır göğün durup durup gürlemesi ve zamansız boşaltması yaşlarını toprağa sonbahar akşamlarında?

Bu ülkede;

Her yaş damlası bir can. Çarşı ortalarında ölüm seferlerine çıkarılırken canlar, teller titredi yol kenarlarında. Analar canlarını koyarken, sağlı sollu eylül sokaklarına, kaldırım taşları ağladı acıdan.

Geçmiş olsun, eylül gelmiş yine.

Gelmiş ya!

Aynı eylülü yaşayamayız biz dünyayla.

Çünkü

Benim ülkemde;                    

Eylüller… Hüzün aylarıdır!

Eylüller… Utanç ayları,

Kurşun gibi saldırgandır, öfkeli yağan yağmurları.

Carterin’in;

“İşi bitirin talimatı”

Henze’nin;

“Bizim çocuklar işi bitirdi” onayı.

İşi bitirilen bir ülke,

 İşi bitirilen, bu ülkenin çocukları…

Bir kuşaktır eylüller bizde,

Kızıla boyanmış;

Özgürlük ve insanca yaşama bedelinin çok ağır ödendiği.

Dar zamanlarda vuruldu bu halk.

Ve fakat gözden kaçırılan,

Dar zamanlarda büyüdü, büyülü bir kuşak!

Çileli mevsimde, gölge gibi büyüyen,

Bir ara nesil ki ne kendisi olabilmiş nede bir kuşak önceki ruhu devam ettirebilmiş. Yaşaması gerekenleri yaşayamamış, söylemesi gerekenleri söyleyememiş, hep bir sarsıntı halinde yaşayan, düşünsel hiç bir eyleme geçme cesareti olmayan, simgesel bir gerçekliği yaşayan;

Sözde, kayıp kuşak!

Hiç kuşkusuz en büyük sarsıntıları, yenilmişlik duygusudur. Sistem karşıtlığını sadece simgesel savunmaya kalkmak, onları eksik ve silik bir ara kuşak yapmıştır.

Tıpkı eylüller gibi.

Tabiatın, toprak ananın bedenine çekilip, bir başka bahara daha güçlü çıvgınlar vermek için gizlenmesi gibi.

Postal izlerinin sindirdiği, beyinlerinde o günlerin korkunç görüntüleri kalmış, anarşik olmasın diye kitapları yakılmışlar.

“20’sinde Komünist olmayanın kalbi yoktur” sözüne inanmışların, fakat hiç bir zaman bunu gösteremeyenlerin nesli. Yirmili yaşlarda hiç bir gencin çürümüş sisteme, yanlış ideolojik rejimlerin ortaya koyduğu sınıfsal farlılıkların ve ekonomik dengesizliklerin yaşattığı olumsuzluklara tepkisiz kalması, sadece kalbinin değil, düşünme yetisinin de olmadığının göstergesiydi. Çünkü o yaşlar gençlerin tüm dünyadaki haksızlıklara karşı koyabileceğini sandığı, düzeni kökünden değiştirebilme cesaretini taşıdığı yaşlardır.

Anlaşılması zamana bağlı, teorik düşünceleri her ne kadar doğru olsa da, adaletsiz sistemin ilerlemeye devam ettiğini görmesi, burjuvazinin kucağına düştüğü ileri ki yaşlarında tüm ideolojilere sırtını dönmesi gerektiğini öğrenecektir.

Kapitalizm; gerçeği sömürür, sömürmeyi öğretir. Ezilmemek için ezmen gerektiğini öğretir. Bir bakarsın ki; bir zaman ölümüne savunduğun ideolojiler birer birer yıkılıp yok olmuş kalbinde.

 Bu nokta da ara kuşağın en büyük ayrımını görebiliriz. Onlara sisteme karşı durulamayacağı çok acı tecrübelerle öğretilmişti. Tabi ki kalplerinde vardı fakat onlar bu gerçekliğin çok önce farkına varıp,

Sessiz ve derinden ilerlediler… Gelinecek son nokta da yaşadılar ideolojilerini. Tüm sustuklarını, yetiştirdikleri yeni nesle aktardılar!

Susturulan seslerinin öfkesini,

Bir kayıp kuşağın, haksızlığa püskürmesini,

Kayıp seslerinin derinliğini öğrettiler.

Yol ayrımlarının tanıkları,

68 kuşağının mirasçıları,

78 kuşağının mukaddes davacılarının arkasında kalan…

Kimilerine göre, ziyan olmuş bir nesil,

Kimilerine göre acılı kuşak…

Ölümleri tecrübe etmek gözleri kapalı,

Kimselere nasip olmadı.

Bize düştü tarih nehrinin önünü açmak,

Gülsün diye geleceğin kuşağı.

 Eylüllerde işi bitirilen çocuklardan olmadık!

Susturulmadık,

Biz,

Sustuk!

 Bizden önce varoluşunu canları pahasına ispatlamayı başaranların arkasından gelen silik gölgeler olduk. Önümüzde iki kuşak vardı, bizi ezip geçen…

Kimliklerimizi bir gece ansızın bastıran eylül fırtınasında kaybettik. “Onlar türkülerini söylerken” bizler kulaklarımızı tıkadık.

Kapalı kapılar ardından, mahallenin abilerinin, ablarının ve hatta babalarımızın eve dönüşü olmayan yolculuklarını içimiz zangırdayarak seyrettik.

Ama

Biz hiç eve dönüşsüz yollara çıkmadık.

Sokağımızda çamurdan evler yaptık, anaların ağıt seslerine kafamızı kaldırıp, bakmadık.

Bizler uzlaşmacıydık,

Hiç birimizin uçurtması vurulmadı mesela. Sessiz, sakin süzüldü gökyüzünde!

Güllerimiz, dört mevsim açtı arka bahçelerimizde; Güllerimizi hiç bir akşam soldurmadık.

Gülünün solduğu akşamlarda, orta karar halk olmanın kuralları öğretildi bize.

Ne hatırlayacak bir sevgilimiz oldu, ne o sevgiliye son bakışımız, ne de son elvedalarla yaralandı kalplerimiz akasyalar altında.

“Raptiye Rap Rap”

Uygun adımları seyrettik. Çocuktuk, tempo tuttuk uygun adımlara!

Bizi kimseler göremedi. Bulamadı bu oyunda. Amerikan Ruletini, Martingale stratejisini hiç öğrenmek aklımıza gelmedi nedense! Her türlü yardım ve kolaylık sağlandı Amerikan heyetlerine, karargâhlarımız baştan aşağı değiştirildi! Sızıntılar, açık çatlaklardan içeri sızdı, sokaklar kan gölüne döndü, hükümet düştü, kırat şapkasını aldı, gitti.

 Eylül geldi…

“Netekim”

Başardılar.

Bizi,

Kelimelerimizden vurdular. Korkularımızın sınırında yaşadık özgürlüklerimizi.

O sınırlarda;

Babamızı sorduk nerede diye?

Av zamanıymış, ava av olmaya gitmiş dediklerine göre. Biz inandık sözlere. Dudağımızın ucuna geldi soramadık nedense, etleri lime lime olmuş serçe, hiç avlanır mı anne diye?

Kavgasız,

Dikensiz yollarda, kansız elbiselerle gezdik hep. Ayağı dikene batanların kan izlerine basarak. Kaza kurşunlarıyla da ölenimiz olmadı…

Arkamızdan;

”Gidenlerin Türküsü” diye bir türküde yakmadılar.

Sağımızla solumuzu çok iyi kontrol ettik, bize ayrılan şeritli yollardan geçerken, o şeritleri hiç aşmadık haylazca!

Milletin gözü altında hiç birimiz yok oluvermedi mesela.

Gözün önünde,

Gözün altında

Olan,

Nasıl olurda kayboluverirdi ki bir anda?

Ve

Bir sabah cansız bedeni, kimsesizler mezarlığında nasıl bulunuverirdi,

Hiç sorgulamadık!

Hüseyin’i, Filistin askısında unuttular günlerce, tutup da indiremedik. Yetmedi, Denizleri kuruttular, tuz basarak boşluklarına ona bile ulaşamadık. Ulaşamadıklarımız, sessiz birer gemi oldu denizde, el bile sallayıp onları uğurlayamadık.

Hergele Meydanlarında devşirme akıllılar bir bir vurdu canlarımızı, biz duvar gibi sükûnette seyrettik. Aklını kaçırmış gibiydi ortalıkta insanlar, kardeşi kardeşe kırdırttılar,

Can evlerimizden vurulduk!

Biz,

Ne güneşi zapt edebildik, ne adımız eşkıya listelerinde görüldü. Ne kuşkulu ölüm olduk ne çatıştık ne de sürgün yedik…

Kimse bizim için;

Anarşist bunlar,

“Asmayalım da besleyelim mi?” demedi.

Çünkü biz sessiz sedasız büyüdük…

Zaten iyi de değildi matematiğimiz,

Yetmiş sente muhtaç kalmanın, yükünü hesaplayamadık…

Karneyle aldık ekmeğimizi, beslendik.

Onca can acıdı, biz acıyı hissetmedik.

Çocuktuk, bilemedik.

Oysa

Biz susturulmadık!

Biz sustuk!

Bile isteye sustuk!

Çünkü biz korktuk.

Sokaktan korktuk.

Sistemle çatışmaktan, düşüncelerimizi ifade etmekten korktuk.

Coptan,

Dayaktan,

İşkenceden,

Tuzdan korktuk.

Fişlenmekten, taş duvarlardan, tel örgülerden korktuk!

Eylüllerden,

Mayıslardan korktuk!

İnandık, inandıklarımızı haykıramadık.

Üç maymunu oynayan bir nesildik biz.

Uzuvlarımız çırılçıplak, tarihe seyirci, utana sıkıla yaşadık.

Yangınları seyrettik, yanan güllerin kokusunu içimize çeke çeke…

İyi çocuklar olduk biz. Güzel yüzlü çocuklar olduk.

Eşitlik, özgürlük nidaları çok aşikârdı da lügatımıza,

Üç bacaklı darağaçlarından korktuk.

Su gibi şiirler okuduk, en incesinden:

“Ağaç demiş ki baltaya

Ne demişse unuttuk arada,

Ne yapayım ki sapın benden

Ölen ben, öldürülen ben.

Ermiştik aslında biz ağacın sırrına!

Büyük bir mozaiğin eksiksiz parçalarıydık. Parçaları zamanla birleştirdik.

Anne olduk, baba olduk,

Büyüdük.

Büyüttük kardeşçe…

Barış, Sevgi, Özgür, Adalet, Ülkü… Çocuklarımızın isimleri oldu.

Bu ülkede özlemleri en çok çekilen olgular oldukları içindi belki de.

Ve

Yarınlarını umutla yaşayabilsinler diye!

“Sana bu kadar Demokrasi yeter” dendiğinde,

 Ayağa kalkabilsinler,

Korku eşiğini gözleri kapalı atlayabilsinler diye!

Adaletsiz rejimlere, adaletle karşı koyabilsinler, alkışlar önüne kansız ellerle çıkabilsinler,

Özgürlükleri için özgürce,

Haykırabilsinler diye

Dünya üzerinde zalim ve mazlum kelimeleri kullanılmasın diye

Durup hatırladık,

Durup hesaplaştık, yakın tarihimizin vahşet dolu günleriyle…

Ve durmadık yetiştirdik.

Haydi dedik,

Sıra şimdi biz de…

Bir eylüller hüzündür bu ülkede, bir de cumartesiler!

Ölen evlatlarımız ödediğimiz bedeller!

Bu ülke;

“Özgürlük ve demokrasi adına çok ağır darbeler aldı. Kırk altıdan beri gerçek demokrasiye emekleyen bir ülke olduk” derken Meriç haklıydı! Siyasal yılgınlık ve korkunun öz güveni yitirilmiş bir toplum oluşturması kaçınılmazdı. Fakat biz bunu aştık. Hem birey olarak hem toplum olarak aştık.”

Biz ki üç kıta, yedi iklime altı yüz yirmi iki sene hükmetmişiz,

Yüzümüz kendi halkımıza dönük.

Bu arada,

Amerikan Ruletini de çok iyi öğrendik! Çipleri altıncı hislerle değil, belli stratejiyle yerleştirmemiz gerektiğini de biliyoruz artık.

Maviler umutlarımız…

En uzun gecelerimizi bitirip,

Akşamlarımızı sabah etmişken,

Eylül gelmiş mülkümüze yine,

Kırık mızraplarıyla Nil’in çocukları

Ahd etmiş,

Düz cümlelerimizi devirmeye.

Maşalar ellerini çekip ateşten,

Kuklacılar, kendi ipleriyle ölçü almaya başlamış yine.

Akıllı ol, ey eylül… Öyle kolay değil artık.

Gece rüzgâr çıkartıp, sabahlarımızda eylül fırtınaları kopartmak,

Biz ki yediğimiz ayazları unutmadık!          

Zaman küçüldüğünde, vedalara zaman olmadığını çoktan öğrendik.

İşi bitirilecek, arkasız halk çocukları değiliz artık,

Biz ki kayalarımızın üzerine kandamlalarıyla;

“Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti” yazdık.

Son nefesimize kadar yılmayacağız, haykıracağız;

Umudumuzu Kürşat’tan, mücadele ruhumuzu Kemal paşadan almışız,

Bu ülkede;

Ne askeri ne sivil darbe sözünü duymak dahi istemiyoruz!

Ya bölün ya ölün diyenlere,

Tarihimiz şahit;

“Ya istiklal ya ölüm” demişiz!

Eylül gelmiş, hoş gelmiş.

Edebiyle gelen, adabıyla uğurlanır bizde…

Atalarımızdan böyle öğrenmişiz…

Hülya Bulut

 

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert
Advert