Hülya Bulut Kıraathane Enstitülerinde Kek Mevzu
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
Advert
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Kıraathane Enstitülerinde Kek Mevzu
Hülya Bulut

Kıraathane Enstitülerinde Kek Mevzu

Denize doğru akıyor bu şehirde sokaklar, sanki ulaşabilse tüm kirlerinden arınabilecekmiş gibi.

Kesilmiş ağaç bedenlerinden akan kan, doldurmuş sokağı. Henüz kesilmemişler; Haham Yosef saklanırsa arkamıza, işte burada diyeceğiz diyor, kesmeyin, bizi! Ölmüş baharların, mezar taşları saçılıyor ortalığa. Mevsim, cılız nefesiyle ölülerini topluyor, sokak aralarından. Uyuşmuş binaların önünden akıp giden, uyuşmuş insanların çürümüş ayak izlerine basmadan yürüyorum. Hayatın görkemi yükseldikçe, yaşamın alçaldığı kaldırımlara saçılmış buhranların çığlıkları var kulaklarımda. Koynuna doluşanların itişmeleri, şehrin göbek taşını çatlatmış.

Yalnızlıktan bunalmış, gürültülü kalabalığa bakıyorum. Nereye gideceğini bilemeyen fikirsiz insan şaşkınlığında, derin hüzünlü adımlar gördüğüm. Ayakları havada asılı kalmış gibi yürüyorlar. Hiç biri buraya ait değilmiş gibi.

Gözlerim, eski mahallelerimizi arıyor. Dört köşeli beton duvarlar arasına sıkışıp kalmış, tek katlı ahşap evin bahçesindeki kurumuş otlara üzülüyorum. Toprağın yumuşaklığını hissetmiyor ayaklarım. Her ne güzelliğimiz varsa sığdıramadık koca şehirlere, şiir olup kaldılar, eskici şairlerin dizelerinde.

Öfkeden kıpkırmızı kesilmiş bir kadın, çocuk kalbini savuruyor asfaltın orta yerine. Kurumuş mahalle çeşmesinin kurnasında, ağızlarını dikmiş, bekleşiyor kaldırım serçeleri. Sürgüne çıkmış rüzgâr estikçe, sarsılıyor kavak ağaçlarının kökleri. Kendilerini evlerinde hissetmeyen göçmen kuşlar geçiyor üzerimizden küskün. İçimde kirli bir mutluluk, ürperten bir sevinç, önümde sonsuzluğa uzanan, tekinsiz bir karanlık var. Dünyaya düşmüş bir sürgün gibi hissediyorum. Hayatın imkânsızlığında sezilen bir derinlik çekiyor içine içine. Ağırlığını taşıyamadığım yorgunluklar var içimde.

Madem yorgunuz bir çay içelim mahalle kahvesinde diyor, Şerafettin.

-Şaşırma Şerafettin, koca çiftlik caddesinde ne arar mahalle kahvesi? Sami Bey, çiftliği çok oldu taşıyalı buralardan. Biz iyisi mi kendi muhitimize gidelim.

Avara kasnak gibi dolaşan insan selinin arasından sıyrılma telaşıyla, ışıkları geçmeye çabalarken, Çiftliğin tam karşı yönünde kalan 56’lardan bir uğultu kopuyor. Şehrin, en nezih bilinen semti oysa.

Milli mücadele yıllarında, Samsun mutasarrıflığı yapan Hamit Bey;

- Amerikalı askerler, yine taşkınlık yapıyorlar diyor. Koskoca semti tahsis ettiler, her Allah’ın günü curcuna bu sokaklar. Benim zamanında adım atamadı baykuşlar, Mr. Solter’i uyarmıştım, benden sonra gelmiş olmalı bu Amerikalı askerler.

Bir elimdeki tarih kitabına, bir Hamit Bey’in yüzüne bakıyorum;

-Onlar İngiliz değil miydi? Diyorum, kendi sesime yabancı. Havada kar yağarken ki sessizlik. Şerafettin omuzlarını silkeliyor, ben karışmam, geçmişi ana getiren sensin, kendin hallet der gibi bakıyor yüzüme.

-Ha! İngilizler, ha! Amerikalılar ne fark eder? Hepsinin köküne…

-Amann bey amca bozma ağzını, biz de soluklanacak bir kahve arıyorduk, gel bi çay içelim diyorum. İtiraz etmiyor. Bizi dost mekânına götürmeyi teklif ediyor, kabul ediyoruz. Biz yokuş yukarı, Selahiye Mahallesindeki,  Sarafim Kıraathanesi’ne gitmek için bulvara doğru çıkarken;

İçip içip, naralar atarak sokağı birbirine kattıkları yetmiyormuş gibi bir de yoldan geçen kızlara sarkıntılık etmeye kalkışan Amerikalı askerlere, Jandarma ve bekçiler dokunamayınca halk olanlara kayıtsız kalamamış öfkeyle saldırmıştı. Ülkemde onlarca suç işleyip, tek ceza almayan hainlere, cezasını halk veriyordu. Yıllarca bu suçlar devlet sırrı gibi saklanmış bizden. Yol arkadaşımız, devletimizin mutasarrıfı olunca çok şey öğreniyoruz kendinden.

Şehir tedirgin, biz;

İçimiz rahatlamış, Bulvardan, Acem Tekkesine doğru yürüyoruz. Pusudakiler, pençelerini çıkardı, diyor Mutasarrıf bey. Hamit beyin yüzüne bakıyorum, derin çizgilerinin arasından bir damla yaş yol bulmuş, ağarmış sakallarına doğru akıyor.

Abbas Ağa Sokağı ile Kiryaki sokaklarının kesiştiği köşede ki Münevver Hanım Apartmanı’nın hemen sağındaki kıraathaneye gelene kadar kimseden çıt sesi çıkmıyor. Mahallede de çıt yok. Her kes, her şey susmuş, elimde ki tarih kitabı küçük küçük fısıldıyor…

Hamit Bey, bir anlık tereddütle;

- Sen de mi gireceksin içeri?  Diye soruyor.

O, sorduğu sorunun yersizliğinden, ben ne diyeceğimi bilememenin verdiği şaşkınlıktan olsa gerek duraklıyoruz.

-Niye ki ben giremez miyim?

-Ne bileyim kızım, bizim zamanımızda pek uygun düşmezdi.

İçimden, Terken Hatun’un mührünü hatırlatmak geçse de vaz geçiyorum bu fikrimden. Havada uçan kuşu, tek okla vuran Alp meclisine girmişiz, mahalle kahvehanesine mi giremeyeceğiz? Cevap vermek yerine, susmayı seçiyorum.

-Kahvehanenin küçücük bahçesine giriyoruz. Hamit Bey, Cezzar Ali Efendi yok mu? Diye soruyor, kahve ocağında başını iki elinin arasına almış oturan kahveci çırağına. Sesi duyan çocuk, az önce ki uyuşukluğuna hiç yakışmayan bir çeviklikle oturduğu tabureden kalkıp, eline aldığı kirli bir bezle kahveci askısını silmeye koyuluyor. Neden sonra, mavi hareli gözlerini çevirip, Hamit beye bakıyor:

-Yok, bey amca, Adamotu toplamaya dağa çıkmış. Karabaşı da götürmüş, yemek verecektim.

-Eh, ne yapalım bekleriz şuracıkta. Sen bize üç demli çay getir, nasılsa gelir, diyor. Bacaklarının biri betonda, diğeri toprakta, üzeri çivit mavisine boyanmış tahta masaya oturuyoruz.

Siz, Adamotu nasıl toplanır bilir misiniz? Diye soruyor, Hamit Bey.

Dağda adam yetişmeyeceğine göre ottur o toplanan diyor, Şerafettin. Hemen bunu Mücerrebnâme’me eklemeliyim.

Hamit Bey pek bir şaşırmış, Şerafettin’in yüzüne bakıp, soruyor; Kimlerdensin sen oğul?

- Hacı İlyas Çelebi’nin torunu olduğunu öğrendiğinde şaşkınlığı daha da artıyor. Ali Çelebi’nin oğlu ha! Zamanında Sabunotu göndermişti de taaa Amasyalardan, ellerimiz de peydahlanan egzamaları iyi etmişti. Valide anamızı da on gün Darüşşifada tedavi ettiydi. Dalıp gidiyor uzaklara. Belli yarasına denk geldi tanış. Bakıyorum dallanıp, budaklanacak konu;

-Adamotu diyorum, nasıl toplanır, onu anlatacaktınız?

Eskiye vedası, az zaman alsa da;

Zorluğu yoktur, önce otun adamotu olduğunu iyi bellemek lazım, diyerek başlıyor anlatmaya. Buldun mu otu, önce kökün etrafına ip dolarsın, ipin diğer ucunu siyah bir köpeğin boynuna bağlarsın. Köpeğin koşmasıyla ot topraktan sökülür. Adamlar, yıkandıktan sonra kefene sarılır. Buna uymadı mı, sökenin vay haline, uğursuzluklar bırakmaz peşini.

-Nafile çabaya çıkmış Cezzar Ali Efendi, buralarda bulunmaz o ot, Karınca Dağı’nın kayalıklarında yetişir diye söze giriyor Şerafettin. Maazallah zehirler ehil olmayanı.

-Hangi derdine şifa arıyor ola ki Ali Efendi?

Kahveci çırağı elinde askısı, ağzı bir karış açık bizi dinliyor. Şimdi anlaşıldı Karabaş’ı neden götürdüğü diyor, soğuttuğu çayları kahve ocağına geri götürürken. Bu arada ikişer, üçer kahvenin küçük bahçesi de dolmaya başlıyor.

Bir buğday habbesi, bir ambar buğdaya delalet eder, az da çoğu gör derdi rahmetli pederim, diyerek, bu gençlerin bu saatte burada olmasını pek bi garipsiyor, Hamit Bey.

-Bir garip hallerdeyiz bey amca, biz nicedir bizde değiliz. Biz garipsemiyoruz artık, ektiğimizi biçiyoruz. Toplumsal düş kırıklığı bizimkisi. Ekmeği kardeş payı etmeyi beceremeyen bir düzen, nasıl olur da düzen toplumu olur ki? Başak hışırtısı olmayan toprakta, günü birlik yaşıyoruz. Sıcak hayalleri bile yok artık insanımızın. Bu gün buldum, tokum. Yarın? Şükür, rızkı veren Allah’ımız var! Baltanın ucu bir yerde, sapı bir yerde. Bir baltaya sap olamadı tabii gençler. Çok şeyimizi kaybettik. Kaybettiklerimizi, çok çabuk unuttuk.

Hava kasvetleniyor masamızda. Maşallah kızım, kaleminde mezarcı kazması gibi diyor, Hamit Bey.

Çakır, çaylarımızı getirip, bırakıyor masaya. Askısını elinde bir tur attırıp, çay ocağına dönerken, yan masamızdakilere bağırıyor;

-Beş çay mı abiler?

-Bir taraftan elindeki poşeti açmaya çalışan genç; Ekmekle şarap içecek değiliz ya dümbük, çayla simit işte bizimkisi.

- Çay olum çay, hadi hızlıca kap gel.

Depresyondayım anasını satiyim, diyen arkadaşına; git abi ağaca sarıl, alsın stresini diye akıl veren gençle göz göze geliyoruz. Rahatsız olduğumuzu düşünmüş olacak ki; İncelik yok kalıbında, az nazik ol heyvan, diyor, arkadaşına. Sararmış dişlerinin arasından yüzüme yüzüme çemkirttiği kelimelerinin, kötü kokusu yayılıyor havaya. Her birinin kafası, Amerikan traşlı gençlerin gülüşmeleri, küçücük bahçenin bedenini titretiyor.

Hamit Bey, öfkeden kıpkırmızı olmuş suratını gençlere çevirerek;

-Vah vah vah! Şuuru büzüklere yama küçük, delik büyük gelirmiş; hey mübarekler, Allah hidayet versin diye veryansın ediyor…

Önüme konmuş çaya şeker atıp, karıştırıyorum.

- Bu dünyaya bir Türk Rönesans’ı yaşatmak vardı ya cehaletin Rönesans’ını yaşıyoruz. Yaşadığımız hazin bir başkalaşma. Kendimizi bulmak için, tehlikeli sularda yüzüyoruz. Nehir akıyor, kim durduracak bilmiyoruz… Güya devrim yaptık, en karşısından. Başımız göğe erecekti, taşa çarptı, ondan sersemliğimiz. Bir nesli mahvettiler. Perişan hallerdeyiz… Söze dökemediğim, hayatımızın anlamsızlıklarını tını yaptım, karıştırıyorum.

Oysa çay da şeker kullanmam, ben…

Biz iyisi mi içeri geçelim diyorum. Sırtımızda bizi aşağılayan gözleri hissede hissede giriyoruz içeri. Kapının eşiğinde durup, başımı çevirip bakıyorum arkama, kimsecikler yok. Geçmiş zamanı okumak, zamanın üzerinden örtüsünü çekip, altında olanları çıplak gözle görmek, gördüklerimizi sorgulamak için buradayız. Bir nevi, irfan yolculuğu bizimkisi!

-Endişe verici olan güneşli bir sabahta neden kapalı alana giriyoruz diye, kimse de itiraz etmiyor.

Hamit Bey; Geç kızım sen, ben yavaş yürüyorum dediyse de geçmiyorum önüne.

Mekânın kapısı dikkatimizi çekiyor, üzerinde eski harflerle “Ya Malikü’l mülk” yazılı.  Hamit Bey, yazıyı okumaya çalıştığımı görünce; Aferin diyor, öğrenmişsin. Burada bile halen okuyamaz çoğu. Her bir okuyan da yazamaz zaten! Bir tek bu yazının anlamını alıp götürsen yeter, yeni mahallelerinize diye de ekliyor.

- O zaman yanlış öğrettiler bize, biz bir gecede cahil kalmadık söylendiği üzere! Neyse girmeyelim o konulara halen cehaletin yaraları kanıyor içimizde, diyorum.

Biz inanmışız, mülk sahibi O’dur! Her şey O’ndan, bizim hiçbir şeyimiz yok! Giriş kapısının iki yanına gemici fenerleri asmışlar. Çift kanatlı kapının tokmağında ise “Ya Fettah” Yazıyor. İçimizi sıkan bahçe muhabbetinden sonra bu yazıyı görmek az da olsa rahatlatıyor bizi. Kapıyı “itmeden” yavaşça süzülüyoruz içeri. İçerisi loş bir aydınlıkta. Hamit Bey, lambaların dinlenme vakitleri, az sonra alışır gözleriniz bu karanlığa diyor. Biraz bakımsız kalmış ama içeri girer girmez yüzünüze dokunan o nemli huzuru iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Sanırım, derinden gelen ney sesi bunu sağlayan.

Duvarları su yeşiline boyanmış kahvehanenin. Duvarın üzeri, varak çerçeveli resimlerle kaplanmış. Çerçevelerin en üstünde; “Altının değerini sarraf bilir, sözünü muhatabına göre ayarlayasın. Cahilin karşısında altınlarını çamura atmayasın” yazılı. Sözü kimin söylediğini soramıyorum, zaten cahil bellemiş bizi, hepten Hamit Bey’in gözünden düşmeye niyetli değilim. Ben bunları düşünürken, gözüm gereğinden fazlaca tavanda kalınca, anlıyor tabii eski toprak. Şeyh Edebali diyor, sessizce omuzbaşıma doğru. Duvarın dört bir köşesine, gövdeleri pirinçten gaz lambaları asılmış. Tavandan aşağı sarkan, üçlü mozaik sarkıt avizelerin rengârenk desenlerine hayran kalıyorum.

Nerde bizim kelime medeniyeti, nerde hayatın içine yaşaya yaşaya işlenmiş renkleriyle geçmiş medeniyetimiz? Oysa ikisi de bizim. Bir de Rönesans’ın renkleri giremedi de ondan çağlara ayak uyduramadık, zırvasını öğrettiler bize. Biz verseymişiz onlara kendi renklerimizi, daha çabuk kapatırlardı, Ortaçağın karanlık tablolarını!

Sessizce oturuyoruz hasırdan taburelerimize. Bahçede ki gençlerin boş gürültüsü kesilmiyor. Mutasarrıf Hamit Bey, öyle bir ah çekiyor ki nefesinden yanık kokusu gelir gibi oluyor.

-Nafile çaba! Oyalanıyorlar buralarda. Nimetlerimizi külfete çevirmişler, yazık! Şimdi ne desek boş lakırdı; Zurnadan peşrev olur mu hiç… Hadsizler diyor, bizim gençlere. Peh! Kuru laf ettikleri. Bırakın çorak toprağa tohum ekmeyi yeşermez. Keçecizade tohumları bunlar!

Hey gidi, Viyana kapılarına dayanan Kanuni, kakta bak evladiyene. Adam olmaz bunlar. Düşmanız da düşmanımız kim? Biz İngilizlere kafa tutuyoruz, uşak ruhlular gidip, İngiliz sevenler derneğine üye oluyor. Müftü Rıfat Efendi pusuya yatmış, kapıya geleni toplamış, bu gâmhane hepimizin, birlik gerek diye! Kaybetsek de biz kazansak da biz!

Bu arada kahvehanenin sahibi Cezzar Ali Efendi de geliyor. Allah’ın selamı üzerinize olsun ağalar diyerek giriyor içeri, Mutasarrıf Hamit Bey’i görünce pek bir şaşırmış olacak ki, siz buralara gelir miydiniz diye takılıyor. Hem bu kadar umutsuz olmayın. Gül ile diken gibi, mecburuz geçinip gitmeye, Hamit Efendi diyor.

Ve aleykümselam Ali Efendi, umutsuz değilim de ayıplarını söylüyorum ki hünerden saymasın hatırsızlar. Bak şurdan hallerine, ağızlarında tütünlerle ne kadar fena görünüyorlar. İkrâ diye başlayan Mukaddes Kitabımızı, Haydar Paşanın hatıratlarını, H.z Ali Cenklerini, Göç Destanlarımızı,…okutmak gerek bunlara! Okusunlar ki hakikatler avamın dilinde mecaza dönüşmesin. Ataların yanlışlarından ibret, doğrularından feyz almayı öğretmek gerek ki, anca o zaman bi umut ışığı yanar, işte o zaman Sahra Çöllerinde yeniden diriliş bitkisi yeşerir. Yaşadıklarımız mıh gibi aklımızda. Hainlikler, arkadan vurmalar bitirdi bizi, aynı hataları yapmasınlar. Koskoca Devleti Osmaniye’yi babalarının malı sandılar, milleti de köleleri. Trablusgarp çöllerinden Makedon dağlarına kadar köle olmamak için ölüme koştu bu millet… Bu Keyfekederler için mi? Dertleniyorum işte kendi kendime

Neyse, bak misafir getirdim sana derken, Ali Efendi’nin işlemeli, bakır sininin orta yerine koyduğu adamotlarını görünce irkiliyorum. Bildiğiniz; küçük küçük, gri gri adamlar.

Hamit Efendi’nin kızgınlığı kolayla geçeceğe benzemiyor. Güya her mahalleye bir milyoner yaratacaklardı. Hani bu mahallenin milyoneri? Deyip bakınıyor etrafına.

-Hamit Efendiii az sakinleş bakim; Şööle okkalı, gül lokumlu Türk kahvesi mi isten, yoksa Osmanlı usulü Gülhatmi şerbeti mi? Hem yeni yazılmış gazeller var kitaplıkta, onları okuruz yanında.

-Bizimki bol telveli kahve olsun, misafirlerimize şerbet ikram edelim. Ağızlarının tadı bozulmuş, yerine gelsin.

Yeni yazılmış gazel mi?

 Onlar iki yıpranmış ihtiyar, kendi aralarında hasbihale daldılar, biz sıkışıp kaldığımız zamanı anlamanın derdine düştük. Yıpranmış evlerin, yıpranmış hayatın derdine…

Yan masalar doldukça, seslerde birbirine karışmaya başladı.

-Duydunuz mu millet? Rıfat amca dünyalık dört dost olsa yeter dedi.

-Âlemsin be Rıfat amca dört yetmez, en az sekiz olmalı. O kiloyla senin tabut ağır olur, değişmeli anca götürür sekizi seni son mekânına.

Gülüşmeler…

-İyiliklerimizi çoğaltıyoruz, oturduk yerde. Dört kolluya binince, korkma bi taşıyan bulunur. Hem bu gün, az serin hava.

-Eee, yani?

-Ölmek için diyorum, hiç güzel bir gün değil. Sıkı tut canını, uğraştırma bizi.

-Ne millet olduk Saffet abi? Namus diyenden, ceketimizi koruyoruz.

-Olduk ya!

-Zıpır, sen de sapık itemini tutma gözüme gözüme. Kurt yaşlanınca kuzuların maskarası olurmuş dedikleri bu olsa gerek. Hiç saygı kalmadı.

-Öyle deme Saffet abey, onlar Tanrıların cosmik çocukları. Kristalleşmiş yapıları, bırak kendi hallerinde.

-Bahçede bağıra çağıra okeye dönen gençleri gösterip, Allah günahlarını affetsin, diyor ihtiyar.

- İlahi bey amca, taşın günahından ne olur? Kafa mı kesiyor çocuklar! Olmadı söyleriz,

 iki rekât tövbe namazı kılarlar.

-Lan, çaycı sulasana masayı…

-Olum tıkanacan bi gün, her gün simit çay…

-Yok, be abim, olmaz bişi. Hem her gün et ye sıkıldı bünye; simit çay kendi tercihimiz. İnşaat işçilerine molada cola cola içiren, O.pamuk gibin mi yapsaydık? Tabikin çay içecezz, milli içeceğimiz.

-Ayran değil miydi o?

Bir den bütün bakışlar üzerime dönüveriyor. Belki de o ana kadar içeride bir kadın olduğunu bile fark etmeyenlerin bakışları daha bir garip.

-Vay vay vay fakirhanemize misafir gelmiş, abla naverr, keyifler okey mi?

-Az sonra okey mafyası basar burayı, kolla kendini, diyor tercihli bünye.

-Okey mafyası mı?

-Korkutmayın len ablamı. Yok, abla öyle bişey. Sırık, sen bi fasulye tarlasına ak bakim abicim, kargaşa yaratma. Kahve adabına aykırı yaptığın, kahve azabı olma, uza şimdi…

-Niye kovdun olum adamı, yürek mi yedin sabah sabah. Kim biliyon mu o?

-Biliyoruz da kovuyoruz. Casus lan o gavat, Mosgof casusu, yan sokağın, kahveci çırağı. Nasıl bir çukura düştük biz? Bizim elemanı kandırmaya çalışıyor! Güya snow biraderlerle ekip çalışması yapıp, Tolstoy’un bisikletine, Eflatun’un devletini bindireceklermiş? Peh! Biz de yedik!

Bana dönüyor, ee ablam ne iş? Tembelhanemize, erkek erkeğe geyiğe mi geldin? Yoksa sen de Teşkilat_ı Mahsusa’nın ajanı mısın? Yeniçeri ayaklanması mı planlıcan, irfan mektebimizde?

-Yok, artık daha neler. Kıraathane Enstitülerinde zaman nasıl geçiyor diye, şey etmeye geldim di ben…

-Hımm, anlaşıldı… Kıraathane Enstitülerinde kek mevzuu yazmışsın da başlığa, önce maksadını anlayalım, ona göre ictimai tespitlerimizi aktaralım, keklenmeyelim!

-Kıraathane mi kahvehane mi? diyeceğiz önce ona karar verelim.

-Fark eder mi?

-Etmez mi? Biri kitaplı, diğeri kitapsız!

-Kitapsız!

-Ah! Sizin kelime oyunlarınız yok mu? Kültür emperyalizmi yaşadığınız. Çok bilgiden başı dönmüş kalemlerinizin. Parlak kafalar batırır ülkeyi, biz buralarda kurtarıcaz diye dibimiz çıkar. Zıtlaşmayın halkla! Neyse, biz hayat üslubumuzu, zaman kervanında beraber yürütelim. Ama baştan anlaşalım, cümlelerimizde kuyumcu titizliği aramaca yok!

-Çöktü mü çay Abidin?

Çöktü abem, hem de ne çöktü.

-İki tavşankanı getir bakalım, akide şekerlerini de unutma yanında, mevzu derin. Sokak tümen teftişçisi ablamız, çocukluğumuza döndürecekmiş bizi.

-Şimdi, öyle küçümsenecek bir mekân değildir buralar. Birincisi; bir fincan kahveye kırk yılı bağlarız, bir bardak kara çayın deminde. Bak bu önemli. Sonraaa, padişahtan, hamal Rüstem’e hiç ayırt etmez, gıybetini yaparız, bu ikiii. Günahı boynumuza. Bakma ablam sen bizim, boş kalfa görüntümüze, biz iyi çocuklardık da aklımıza…? Diye bir şey soktular,

-Neydi la, o şey? Şimdi çıkartamadım, nostaljik arabesk isyanı bizimkisi. Her şeyin aşırısı isyan getirir ablam. Sırf üzerimize pislik yağmasın diye; Ne olacak bu memleketin halleri? Sorusuna bin çare üretiriz, sabahtan akşama… Aylak adamlar değiliz anlıcan? Omuzlarımızın düşük olduğuna bakma, ömür törpülüyoruz buralarda. Hem sen, kıraathane kültürünü anlama diye bir kılavuz yazsana ablam, iki lafın beli nasıl kırılır, bilmez bu dünya milleti, hele 52’lik desteden, iki papaz çıkarılıp, biri nasıl kaçar, yaz! Alevi’si, Sünni’si, Çerkez’i, Kürt’ü bir olunca, nasıl kolayla hecin develerini atlatır hendekten, yaz ki dumra uğrasınlar. Vallaha Unesco dünya kültür mirasına bununla aday oluruz! Başka da bişeyimiz kalmadı zaten. “Hüznün Hazzı” diye de bir roman patlat. Best seller oldururuz, buralara düşmeye görsün adı; virüs gibi yayarız alimallah, memleketin en ücrasına…

-Hüznün hazzı mı olurmuş, olsa olsa acısı olur! Diye biliyorum, şimdi siz böyle söyleyince, benim de aklım karıştı.

-O kadarını bilmeyiz, bizim bildiğimiz, kendi yaşadıklarımız. Bak şu yeşil gömlekli gence, hüküm giymiş, müessir fiile azmettirmekten.

Ne demekse?

-Tamı tamına 9 yıl, 9 ay… 10 gün de benden olsun deyip yatıp çıktı, maksat usul eksik olmasın. Şimdi dönüyoruz; 9 yıl, 9 ay, 10 gün öncesine;

-Suçu neymiş?

- Tatlıcıdan baklava çalmış, on yaşlarında. Vay anasını be, yetim hırsızlığa çıksa, ay akşamdan doğarmış, millet hamutuyla götürür malı, görünmez. El kadar çocuğun ki telafisiz suç. Gazteyi oku desen okuyamaz, ama hayatı oku de şeceresini çıkarır. Saymadım kaç gündür burda, hayat hamalı insancık.

Anlıcan, yaşam savaşçılarıyız, her birimiz. Bizden bir ordu kursalar, yenilmeyiz alimallah... Böyle gelmiş böyle gitmez biliriz ya elde olan malzeme bu. Kötünün iyisinden hallice hallerimiz. Cep delik cepken delik… Keratalar hızlı çıktı, düşlerimize yetişemedik.

Yoksa biliriz;

Dimyat’ın Mısır’da,

Fizan’ın Libya’da,

Hanya’nın Girit’te olduğunu.

Bak arkana, Mona Liza’mız bile var!

-Abla baksana, şaşı mı bu kız?

-Mona Liza!

-Neden şaşırdın ki abla? Biz de şey ederiz, anlarız sanattan. Kulağı kesik adam mı çizmişti bunu?

-Yok hayır. Leo…

-Da incinin şifresini yazandı abi o, sen karıştırdın.

-Haklısınız şaşı o kız. Şerafettin sen ne dersin şaşı mı?

Şerafettin, adamotlarının küçük, gri adamlarıyla meşguliyette olduğundan, duymuyor sorumu.

-Hastayım abla, Mona’nın tebessümüne. Bela tufanı gibi tebessümü. Aynısından odamda da var. Ona son kez bakmadan, uyuyamam geceleri.

Münasebetsiz bir sessizlik gelip, çörekleniyor içimize. Nereden geldik buraya? Ortalığın uğultusundan duyamadığımız, Ahmet Efendi’nin çır çır makinesinin sesi de kesiliveriyor aniden.

Biz tartışmaya devam ediyoruz bir süre daha;

Mona Lisa şaşı mı!?

Yan kahvenin ocağından tüten dumanı görünce, kıskanıyor bizim kahve ahalisi.

-Abidin, kömür at, buharı tütsün diyor, nicedir bizi kapı eşiğinde dinleyen muallim Sami. Oysa, ateşi geçmiş semaverin.

“Türk’ün ateşle imtihanı” bi bitmedi be muallim. Hele bi gelsene sen ablama yardımcı ol, ateşi sorun etme, yakarız yeniden.

Muallim:

-Biz ne kadar cahil olduğumuzu biliriz. Nedenlerimiz nasıllarımıza karışmış. Hırsı yoktur bu insanların. Gözleri tok, kibirsizdir hepsi. İş varda mı çalışmıyorlar sanırsın? Elleri kesilmiş, Kongolu çocuklar gibi garipler. Kul Ahmet yok, ama ceketi duvarda. Sen görmezsin biz görürüz. Gönülsüz olduğumuzdan mıdır, hayır, gönlümüz huzurlu. Övülecek meziyetimiz de yoktur. O köşede gördüğün kitapları okuruz. Cahilliğimizi daha iyi görmek için. Bak bahçedekilere hep böyle gülerler! Çünkü halen anlamadılar olan biteni. Hamlar, pişecekler. Bakma öyle ilgisiz durduklarına hepsi bu sokağın çocuğudur, hepsi vicdanlıdır. Günde beş vakit, gönül gözümüzü açar, susarız. Susmayı marifetten saymışız. Çekişmeyince pekişmezmiz, biz de sabahtan akşama susa susa çekişiriz. Söylediklerimizle değil, sustuklarımızla çekişiriz.

-Ne laf ettim değil mi? Memleketin sokaklarını boş bırakmaya gelmez, ablam. Eski “Zamane medyası” buralar! Kâtibi burda, ressamı, şairi, âşıkı burda… Evde tek başımıza pinekleyeceğimize, gelir burda onlardan fikir devşiririz.

-Her sabah içimiz ürperir, ya kahve kapalıysa diye.

 -Ne yaptık şimdi?

Septizm! Şüphe duyduk yani. Al sana felsefik cümle.

-“Bırakın, bırakın, bırakın gitsin”

Ne oldu şimdi?

Liberal söylem!

 Bi de derler kahvehane halkı bişeyden anlamaz, Allah’ın günü, boş muhabbete taş sallar. Mendebur fitneciler, Ermeni’den beter bunlar. Dişlerimizi sıkmaktan, dişlerimiz döküldü.

-Neymiş Efendim Devlet’i Aliye’yi biz yıkmışız. Osmanlı Karadeniz’in kıyılarını kaybettiğinde, bu ülkenin kurtarıcısının doğmasına yüz yıl vardı. Okumazlar, bilmezler devşirme fikirleriyle laf güzarlık ederler! Cahile fırsat verdin mi yandın. Tecrübe edilmişleri tecrübe etmeyiz biz. Siz de etmeyin. Bakmayın başımızı kaldırmadığımıza, her Türk başlı başına millet, biz inanırız buna. Çakal sürüleri taşlığımızı bastılar. Sağa sola yalpalama zamanı değil. Bir yerde sağlam durmak gerek. Bizi topla, tüfekle vuramayacağını bilir bu dünya ahalisi. Osmanlı tokatı yiye yiye büyüdüler. Ama bizi neyle vuracaklarını öğrendiler, aramıza sıza sıza… Anlıcan, su katılmamış vatanseveriz biz. Çocuk gözü yanıltmaz abla, bizim çocuklarımızın gözünden fer gitti. “Kılıç korkakların, kalem cahillerin eline düştü.” Sen getir gerisini, kaygıya mahal var mı yok mu?

-Eee ablam sen hiç konuşmadın, yanında ki keza. Sokağın okulu buralar, başka hiçbir mekânda, bu halkın hikâyesini duyamazsın. Nabız mı tutacaksın, buralara karışacaksın. Halk işkilleniyor mu, baş mı kaldıracak, gel öğren, tedbirini al!

Abdülhamit taktiği! Çaktın zokayı?

Hamit Efendi, elinde yeni yazım gazellerle pek bi mesut geliyor yanımıza. Hadi diyor, kalkın geçe kalmadan sizi sokağınıza bırakayım, bir hal gelmesin başınıza. Şerafettin, adamotlarından rica ediyor, Cezzar Ali Efendiden. Paket yapılıyor küçük adamlar. Çıkıyoruz.

-Kek mevzuuna hiç girmediniz, diyor Şerafettin.

Öyle bir bakıyorum ki suratına, sözünün sonunu getiremiyor.

-Boş yere mi beyin savaşı yaptık, Şerafettin? Sen küçük adamlarla meşgulken, büyük mevzuyu kaçırdın besbelli.

-Demek ki neymiş Şerafettin? Mevzuunun kekle hiçbir ilgisi alakası yokmuş!

Kadifekale’ye gelince fark ediyorum, hediye gazelleri unutmuşum kıraathanede. Tühh! Diyorum, tam da “Han_ı Yağmanın” son satırında kalmıştım.

-Neydi son satır, Şerafettin?

-“Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,

Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!”

Hava sisli,

Biz suskun, ayrılıyoruz… Mutasarrıf Hamit Beyle, Şerafettin karşı sokakta ki Kurşunlu Camii’nin kapısından içeri girip, gözden kayboluyor.

Başucumda ki çalar saatin alarmı çalıyor. Ne uyumuşum. Sabah olmuş. Yere düşen kitabı almak için hızlıca eğiliyorum, okumadan uyuduğum, sayfaya takılıyor gözüm:

“Kurtarıcı beklemeyin, kurtarıcı kendiniz olun!”

Hülya Bulut

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert
Advert