Hülya Bulut Bir ihtimal daha var!
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
Advert
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Bir ihtimal daha var!
Hülya Bulut

Bir ihtimal daha var!

Hangi şey sevilirse, onun eksikleri görülmezmiş!

Artık insan mı sevmez olduk?

Hani “Yaratılanı severdik, Yaradan’dan ötürü”

Ne oldu, Yaradan’ı mı unuttuk?

Ağır mı başladık biraz söze?

Zannetmem! Ki binlerce his ufalanıyor kalbimde!

İnsanı ve insan kalbinin içinden geçenleri yazmak en zorudur. Hassaslık, samimiyet, iyi niyet gerektirir. İnce ince düşünebilmeyi, incitmeyen kelimelerin “nezaket ipliğiyle işlenip, belleklere bal verecek yeni açmış gül gibi” ekilebilmesini gerektirir.

“Ah kimselerin vakti yok, ince şeyleri düşünmeye” diyen şaire inat, durup düşünmeyi gerektirir. Alaycılığa gelmez. Zavallı egolu beyinlerin, nefis tuzağına takılmış, merhametsiz çığlıklarına hiç benzemez!

“Yılan dişli diken kelimelerle” insan ruhunu okşayamazsınız. Var olan her şeyle bir olma düşüncesine inancınız yoksa ve hiç ilahi duygulanma yaşamadıysanız, kalplere dokunmayı da öğrenemezsiniz. Zordur vesselam, dertli hayatların gözyaşını üç beş kelime ile silme çabası. Zorun zorudur acın acımdır diyebilmek bir insana. Acıya ses olabilmek; boşlukta kayıp giden yıldızları yakalayabilmek ne kadar zorsa, işte o kadardır zorluğu.

Zordur, fakat imkânsız değil! Bunu ancak sezgilerinin yolunu izleyip, manevi mutluluğun hazzını tatmış, ruhunu besleyebilenler başarabilir. Çünkü ruhu beslemek, duyarlılığı arttırır!. Duyarlı insan sorgular.

Yaşama derinlik katmak için yaşamı irdelemek, sağduyuyu dinlemek, yaşam biçimimizi yeniden gözden geçirmek, farklı bakış açılarıyla dünyaya ve insanlara bakabilme cesareti de verir. O cesaret geldiğinde sorgulamaya da başlarız!

Her insanın dünyaya geliş nedeni, varlığını sorgulamak ise, bu sorgudaki “neden” sorusunu sorabilme cesareti, bizim kim olduğumuzun cevabını da vermez mi? Biz kimiz ve neden bu dünyaya geldik? Bu nokta da yazı, cevap sunmaz okuyana. Bulduğu suçun cezasını da kesmek değildir derdi yazanın. Öyle ya kâğıt kesiği yaraların acısını, alır mı ki kâğıttan teselli sözleri?

Elbette almaz.

Yalnızca neden, nasıl, sorularına verilebilecek her cevap üzerinde düşünmeyi sağlayabilir. Verilebilecek dedim, çünkü bazı soruların cevabı yoktur!

Olanı olduğu gibi kabullenmek gerekir.

Şimdi bizi kim anlar?

Ruh zarafetini kaybetmemiş sakınanlar ile ölçülü davranmanın en büyük faziletlerden olduğuna inanan, güzel kalpli insanlar anlar!

Görenlere küçük göstermeler yeterlidir, gerisini kendileri tamamlar. Söze dökülemeyenleri bakan göz ile değil gönül gözü ile anlamak gerek, gönül seferberliği yapabilmemiz için. Mevlâ’nın dediği gibi; “Gözlerimiz, gönle uymuştur. Gönül isterse göz zehre bakar, gönül isterse göz, ibret alacağı şeylere bakar. İsterse dünya nimetlerine, dilerse de mana örtüsünü kaldırıp ilahi sırlara bakar!”

Mademki İlahi sırlarla sırlanmış, insanlık denilen bir büyük bütünün parçalarıyız, yaşamın sorumluluğunu hep birlikte taşımak zorundayız.

O zaman;

Herkes aklını, vicdanını, hoşgörüsünü alsın da gelsin, “insan olmanın erdemini” yeniden adlandırma adına. Çağımızın en büyük çıkmazı, kişilik parçalanmalarına karşı birlikte mücadele etmek adına. Sahip olduğumuz değerlerimize ve doğrularımıza sahip çıkmak adına. Zira değer ve doğrular zaman aşımına uğramaz.

Farkında mısınız?

İyice içimize çekildik, gözlerimizi hayattan kaçırır olduk. Kaçırdıkça hepten göremez olduk. Göremedikçe eksildik. Eksildikçe yaşama yabancılaştık. Yabancılaştıkça paylaşmayı unuttuk.

Oysa yaşamak: Farklılıkları ile bütünleşince, insanı insandan ayırmadan paylaştıkça güzelleşmez mi? Dünyada ki tüm kötülükleri bitiremesek de etrafımıza güzel bakmayı öğrenmeliyiz. Güzel bakmayı bilen insan, hiçbir şeye zarar vermez. Bir insanın güzelliğini görebilen, insan incitmez!

Kusurluyuz, kusurlarımızın farkında değiliz! Kusurlarımızla yüzleşmek için bir yerlerden başlamalıyız. Bu yüzleşme gerçekleşmedikçe, kalbimiz kötürüm olmaktan kurtulamayacak.

Yaşam gerçeklerini duyumsamada, kalbin kötürüm kalması en kötüsüdür. Bunu önlemenin en doğru yolu, toplumun iki adım gerisine çekilip olaylara ve kişilere oradan bakabilmektir.

İnsansam ve yaşıyorsam sorumluyum diyorum ve çekiliyorum iki adım geriye; Utanıyorum, insanlığım adına gördüklerimden. Muhteşem kibirli insanlar. Kemiklerine kadar işlemiş kibir. Utanmak ki en ağır kelime, utanıyorum hırslı insanların kibirli hallerinden. Daha kötü bir kelime bulabilseydim duygularımı ifade edebilecek onu kullanırdım, utanmak yerine.

Çekiliyorum iki adım geriye, onu görüyorum. Aslı’nın suretinde sırlanmış, sonsuzluğun gizemini görüyorum yüzünde, tıpkı hayat gibi yüzü;

Dupduru, aydınlık bir yüz. Gözleri bir an bile gözlerimle buluşmuyor. Çünkü bakmıyor yüzüme. Yüzü ellerinde. Belli ki çok incinmiş. Gittiği okuldan, yaşadığı şehirden çevrenin anlamsız ve acımasız gözce, sözce tacizleri nedeniyle ayrılmak zorunda bırakılmış. Esrâr-ı İlâhi’nin sırlarından biri oysa benim için. Hüznün serenadını dinler gibiyim aramıza ördüğü görünmez duvarların ardından. Suskunum gölgesinde, bir beyaz gelinciğin.

Senin için yoracağım zamanı diyorum, kirlenmemiş zamanlara dönebilmek kabil değilse de.

-Ahhhh! İnsanlık diyorum.

-Orhan Baba; Batsın bu dünya diyor!

-Hayyam iki dize ile özetleyiveriyor;

“Dünya iki kapılı bir han

Girdi mi dertlere düşer insan”

Evet, kimi kendisi için, kimi sevdiklerinin var olabilmesi için ayakta kalır bu dünyada. Herkesin yaşamla mücadelesi kendine ağırdır.

Ne yapsak siyah bir dünyanın hissettirdiklerini tam olarak anlayamayız. Seslerin olmadığı bir dünyada nasıl yaşanır, ayağın toprağa basamaması nasıl bir histir, ya da fiziksel bir engelin yaşam kalitesini düşürmesi o insanı sosyal hayattan nasıl uzaklaştırır bunların hiç birini tam anlamıyla anlamamız mümkün değil. Fakat duygudaşlık yaparak en azından anlamaya çalışabiliriz. Onlar hayata bir şekilde tutunmaya çalışıyorlar. Benim gibi senin gibi… Ortak yaşam alanları bizim olduğu kadar onlarında. Onlara yer açalım demiyorum. Zaten onların da yaşam alanı diyorum! Eşitlik kavramı gözetilerek, yardımlaşma ve dayanışmayla beraber yaşamayı öğrenmeliyiz diyorum!

Onların da özgürce, sözce, gözce rahatsız edilmeden yaşamaya, mutlu olmaya hayattan keyif almaya hakları var! Öncelikle indirin o gözlerinizin ucuna taktığınız kılıç misali kesen bakışlarınızı. "Kimse, kimseyi küçümseyecek kadar büyük değildir. Küçümsediğin her şey için gün gelir, önemsediğin bir bedel ödersin." diyen Tolstoy’u dinleyin, yaşam öğüdü niyetine…

Toplumumuzda, doğru davranışlar sergileyememekten kaynaklanan, karşımızdaki insanların düşünce ve duygu dünyasının dengelerini bozan, bir buruk acı ile yaşamalarına sebep olan, hayatın orta yerinde başka hayatların yaşam haklarını görmezden gelişin yarattığı bir büyük bilinçsizlik ve insani etik kurallarının ihlâli sorunu var!

Engelli bireylere yaklaşımda, toplum insanının yanlış tutum, inanış, bakış sorunu var.

Öncelikle yaşamda değiştiremeyeceğimiz kader anlarının varlığını, inançla kabullenmek zorunda olduğumuz gerçeğini, inancımızın yansıması sözlerle içselleştirmek gerek.

- "Kadere inanmıyor musun?" dedi.

-Adam: "Elbette inanıyorum" deyince: "Bu kadarı sana yeter! (Fazlası senin için sırdır) dedi.

Kabul hayat adil değil! Lakin bu sorun; bir engelli sorunu değil, insanlık sorunu!

Zaten hassaslar, düşünceleri karışık, hayatla baş etmeye çalışıyorlar diye yazsa da kalemim, herkes gibi fikri geçiyor aklımdan! Herkes gibi…

Toplumdan kopuk, kendi kabuğuna çekilmesin hiç kimse. Zorlaştırmayalım hayatları. Acıma duyguları ile iyi niyet duygularını karıştırmayalım,

Her insan olduğu gibi eşsizdir! Buna inanalım öncelikle…

Hangimiz eksik değiliz ki? Engellerini değil, varlıklarını görsek diyorum! Hiç kimsenin fazladan abartılı ilgiye, samimiyetsiz sevgi gösterilerine ihtiyacı yok ki.

Onların öz güven eksikliği yaşamalarının, mutsuzluklarının, psikolojik çöküntülerinin tek nedeni engelleri değil elbet, toplumun onlara karşı takındığı sonsuz soyutlama çabası, dünyalarını daha çekilmez ediyor.

-Dönüp dönüp bakıp, bir de üstüne “Allah’ım sen koru” diyenlere;

-Kimden, neden korusun?

-Sizden bizden mi diye haykırasım geliyor!

Kelimeler eksik kaldığında, ezilmeye çalışılan hayatlara müdahale et diyen içimdeki meleğin sesi bile hırçınlaşıveriyor. Melekler hırçınlaşır mı bilmem benim ki böylesi anlarda hırçınlaşıyor!

-Yanlış davranıyorsunuz, çocuklarınıza da yanlış öğretiyorsunuz.

Gören, duyan, hissedenlere değil sözümüz elbet! Rahatsızız diğerlerinden!

Mutluluğunda mutsuzluğunda sınırı çok yakın der eskiler, ya da “İnsan ne oldum değil ne olacağım demeli” Haydi aklımızla kader kaydırması yapalım birlikte. Kendinize şu soruyu sorun:

-Ben de benim evladım da olabilirdi! Bana, kendi çocuğuma yapılsa ben ne hissederdim? Yüzünüzde melankolik utancın sessizliğinin hüznünü gördüm. Zor değil mi? Böylesi bile zor. Sezmekte geç kaldığımız duygularımızı, tutum ve davranışlarımızı sorgulayalım, çocuklarımıza da sorgulatalım!( malum tatsız olayların büyük çoğunluğu okullarda yaşanıyor ne yazık ki)  İnsanın kendi için istediğini başkası içinde istemesi, kendine yapılmasını istemediğini başkasına da yapmaması, işte işin özü bu kadar aslında!

Biz ki kuşu ölen Zeyd’e taziye nezaketinde bulunan şefkatli bir peygamberin ümmetiyiz. Bakışlarımızın esareti altına aldığımız yüzlerin aydınlanmasının; dışlamayan, yargılamayan samimi yaklaşımlara bağlı olduğunu bilmeliyiz. Aileler olarak merhametli çocuklar yetiştirmek bu noktada önemli. Vicdan denen bir olgu var ki onu duyumsayabilmeyi öğretelim onlara. Vicdan sahibi insan, yeri geldiğinde kendini suçlayabilme ve gerektiğinde kendine bile ceza kesebilme yetisini elinde tutar çünkü.

Dünyanın direği yok. Hayat öyle sakin davranır ki sabah koyup gideceğini bile asla duyurmaz size. Hiç ummadığınız bir an da sizin de o çok sağlam sandığınız direkleriniz yıkılıverir. Zamanın bir yerinde ansızın her şey değişebilir. Saniyeden saliseye bildiğiniz ve inandığınız ne varsa yer değiştirebilir. Bir el omuzlarınızdan tutar ve hayatın gerçeklerine yapıştırır sizi. O an öğrenirsiniz hayatın öğretmek istediklerini. Ne kadar çabalarsanız çabalayın sizin dışınızda gelişen olayları kontrol edemezsiniz. İster ilahi, ister insani olsun. Her gün nasıl bir güne uyanacağımızı bilemediğimiz bir hayatı sürdürüyoruz hepimiz. Hayatın kör noktaları var, her an herkesin girebileceği. Yani demen o ki; Yarının neler getireceğini bilemeyiz!

Ya da bir ihtimal daha var, o ihtimal her an her kes için var! Hem çok uzak, hem çok yakın hayatlarımıza. İyilik ve merhamet kapılarınızı açın, örtmeyin. Örtmeyin ki size de o kapılar örtülmesin.

Kâğıt üstü iki kelime ile hiçbir hayatın yaşanmışlık muhasebesini yapamayız. Üzüntüler, çıkmazlar, endişeler, insanlık sorunları ve hayatın acımasız duvarları var önümüzde. Ya bu duvarlara çarpar kalırız düştüğümüz yerde ya da duvarı aşmak için çabalarız hep birlikte!

Hülya Bulut

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert
Advert