Hülya Bulut Şingah
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
Advert
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Şingah
Hülya Bulut

Şingah

Şingah mı?

Otobüsümüz yok oraya diyor, bilet kesen genç. Hem otobüsle nasıl gidilir onca yol? Samsun’dan İzmir’e mi gidiyon be abla? Köşenin başında uçak bileti satan firmalar var siz oraya gidin diye de akıl veriyor ya

Yine de emin olamıyor.

- Japonya’ya otobüs kaldıran firma var mı Muhlis abey? Diye soruyor, paltosunun içinde kaybolmuş adama.

Dünyadan bi haber önünde ki bol resimli dergiye dalmış ihtiyar, başını kaldırmadan yanıtlıyor:

-Nere dedin olumm? Şangay’a mı? Doğrusunun bu kelime olduğuna emin oluveriyor nedense.

-Olur mu la öyle şey? Nerde görülmüş taaa Japonyalara otobüs kalktığı?

Gözlerimi dikip bakıyorum biletçi çocuğa.

-Çin diyorum, Şanghay Çin’de.

Bu işi yapıyorsanız bileceksiniz, memleketin tüm şehirlerini. Sadece İstanbul’u bilmekle olmuyor o işler. Köyünden, kasabasına; mahallesinden, çıkmaz sokağına kadar. Yetmez dünyadakileri de bileceksiniz!

Ama doğru bileceksiniz!

-Abartma abla, çıkmaz sokağı da bilinmez ki memleketin?

-Bilinir, bilinmeli efendim! Anca o zaman fark ederiz bizden sessizce aşırılmaya çalışılanları. Bileceğiz ki, ensesine yapışacağız o çıkmaz sokakta hırsızın, eşkıyanın, düzenbazın…

Daha fazla yormak istemiyorum genci. Hem iki kelam arası başka diyeceklerimi de sıkıştırıvermişim araya. Elimde ki haritayı gösteriyorum. Şingah’a gitmeye karar verdiğim akşam(dün akşamdı)işaretlemiştim kırmızı kalemle.

Biletçi gencin, Şingah’ın nerede olduğunu gördüğünde ki hayretle karışık, şaşkınlığı beni de uzun uzun güldürüyor. Günlerdir fırça yüzü görmediği hemen anlaşılan sararmış dişleriyle vokal yapıyoruz karşılıklı. Bir o yükseltiyor sesini bir ben. Beethoven duysa bu tınıları, kesin yapardı onuncu senfonisini.

_İlahi abla, şunu baştan söyleseydin ya! Beni de cahil bellettin şimdi kendime.

-Öyleyiz gerçek bu!

-Hem, kim cahil değil ki?

Hoşluk duygusuyla boşluk duygusu arasında gidip geliyoruz. Üzülme sen diyorum. Sanki ben de düne kadar(tamam dün biliyordum. Lafın gelişi, iki yıl öncesine kadar bırakın Şingah’ın haritada yerini, bağlı olduğu yerin il olduğunu dahi bilmiyordum.)

Kesiyor bileti genç. Tam çıkarken Şingah yolcusu kalmasın, diye de nara atıyor diğer firmaların biletçi gençlerine karşı. Bir şaşkınlık hezeyanıdır sarıyor otobüs terminalini. Bu yerin adını ilk duyanlar, sessizce dönüp soruyor sağındakine, cevap alamayınca solundakine.

Otobüsün camından son kez bakıyorum biletçi gence. O görmüyor beni. Öyle bir kasılmayla anlatıyor ki Şingah’ın nerede olduğunu, sanırsınız; İngiliz Kraliyet ailesinin faytonu bizim terminale girmiş de yol sormuş, gençte o yolu tarifte.

Benim aklım ilerde, devemin geride demiş Mecnun.

Atlamış deveden, yola revan olmuş,

Leyla’ya varmak için.

Yol… Yansımalar dünyasında bir aynadan diğerine geçmenin adı bence. Dünyamız bir gölgelikler krallığı. Keşke diyorum, Eflatun’un Mağarasını da anlatsaydım ayaküstü. Işığı arkasına almış insanların, rehavet içinde mi zincire vurulmuş halde mi yaşadıkları bilinmez mağarayı da keşke anlatsaydım.

İnsan hafızası işte, neler ile nerede nasıl ilişki kuruyor da kelimeler diziliyor art arda. Yolumuz uzun. Siyah yorganını üzerine yavaş yavaş çekiyor gökyüzü. Tüm gün boyu dönüp durmaktan yüzleri kızıla dönmüş bulutları seyrediyorum uzun süre. İçimde ki çocuk, pamuk helva gibi görüyor hepsini. Elimi uzatsam camdan, bir avuç alıp tıksam ağzıma. Yüzüme, gözüme yapış yapış çocukluğumun o arsız mutluluğu bulaşsa. Dudaklarımda ki sevinç kasılmalarını ne zamandır hissetmemişim. Yorgunluktan ağırlaşan göz kapaklarımla mücadele etmeyi bırakmalıyım diyorum. Cama düşen aksimin bir dağılıp bir toparlanmasını seyre dalıyorum.

Bu arada,

Arkada ki bebek sesi daha bir arsızlaşarak gittikçe yükseliyor.

Kulaklarım da bir ninni...

Dandini dandini…

Gözlerimi birden açıp, arka koltukta ki anneye dönüyorum. Elimi koltuğun başına öyle sert vurmuş olmalıyım ki derimin altındaki kemiklerin ufalanmış olabileceği hissine kapılıyorum.

Kadın bu ani tepkiye hazırlıksız, kesiveriyor ninnisini. Kessin zaten. Bir şey demeden yine cama yaslıyorum kafamı.

Dandini dandini dastana danalar girmiş bostana! Hikâyesi Hristiyanlara, korkusu Müslümanlara!

Neden bizim çocuklarımız kovalasın, kıvırcık sakallı papaz Forkus Dastana’nın danalarını? Oğulları kovalasın, mızraklarına karga kafası takıp tarlada koşacaklarına. Hartug dandini oğlu Farkus Dastana’nın neden Elbas Sukan’la yattığını, bir lahana için babalarını nasıl öldürdüklerini de büyüyünce anlatırsınız artık çocuklarınıza!

Kirler dolduktan sonra göbeğimize anlatsak ne olur?

Hem

Dana sendromuyla büyütülmüş bir toplumun çocuklarından ne bekleyebiliriz ki? Ömrümüz danaları kovalayan bostancı olmakla mı geçecek? Başımız bilmem kaç mil hızla buz dağlarına çarpıla çarpıla uyumamız bekleniyor.

Sen sal danaları bostana, elinde değnek dik bostancı başını başımıza, biz uyuyalım.

Lahanalar kimin umurunda?

Bir kez daha dönüyorum hırsla arkama;

Uyuma bebek, uyuma diyorum. Sana bu zulmü yapanlara rahat verme. Kadının şaşkınlıktan irileşen gözlerine aldırmadan, cam yastığıma koyuyorum tekrar başımı. Aklımın hırsı hız kesmiyor.

Dana kim, bostancı kim, yenecek lahanayı neden bebekler korusun?

Gel de uykuya dal şimdi?

Bir de sabah kalkar kalkmaz yakınmaları hazırdır bu tip annelerin; Bu gece yine uyutmadı velet. Hani şu hiper neyin diyorlar ondan her hal bizimki de.

-Hiperaktif mi annem!

-He ya ondan.

-Sende kimsin?

-Ne demek kimim? Ön koltuğunda oturuyorum ya!

Duydu beni…

Kahkahalarla ağlamak münasebetsizlik olmaz bu muhabbetin orta yerinde.

Bende hırs, hız kesmiyor!

-Sus, konuşma. Yakınma sızlana sızlana. Sen sal danaları ortalığa, çocuğu çış çıpıldak koşturt bostanlarda… Sonra neymiş efendim velet uyumamış. Biz fazla iyimser bir toplumuz. Belki de tek sorunumuz bu. Suyumu çıktı bizim masallarımızın. Ne bileyim; Aç kapıyı bezirgâna, üç elma düşür boşluğa. Olmadı Gülsün Sultan’a gül yetiştir, bizim Keloğlanla. Yakınacağına, bir karış açık bırak komşu kadının ağzını.

Kozasından yeni çıkmış tırtıl mı o, dut yapraklarından yastığına başını koyan?

“Yorgunluğumu üzerimden atmalıyım, dedi kadın fısıldayarak, yarın çok uzun bir gün olacak. Kale yolu çok yokuş, tırmanmam için güce ihtiyacım var.”

Bedensiz çocukların salınışı gibi rüzgârda sallanan ay çiçek tarları, ne de güzel görünüyor. Rüzgâr estikçe olmayan başlarını eğiyorlar batan güneşin önünde. Yola biraz sıkıntılı bakıyorum.

Ses kesildi. Bebek uyumuş olmalı.

Bakıyorum arkama, uyumuş.

Önüme dönmemle kırmızı Volvo külüstür kamyonun tekerliklerinin o sert darbesiyle yere seriliyorum.

Kızıyorum kendime.

Yolda arkaya dönmekte neyin nesi?

Mavi ipek eşarbım boynumu okşayarak, kamyonun dönen tekerlerine kaptırıyor kendini. Tekerlerin çelik gövdesinde;

Bir kum saati ilişiyor gözüme,

Zembereği deli gibi dönen.

-Neee, diyorum nerde görülmüş kum saatinde zemberek olduğu?

Elim kum saatine uzanıyor. Zamanla dalga geçer gibi evirip çeviriyorum. Aniden çevirmeyi kesip, çeliğin kuytusuna yerleştiriyorum camdan bedenini. Dursun zaman diye de işaret parmağım ve başparmağımı ince boğazının üzerinde acımasızca bastırıyorum.

Sıkıyorum sıkıyorum…

Abla yapma öldüreceksin zamanı diyor, şaşkın bakışlı muavin.

Mor puantiyeli kravatıyla muavin su dağıtıyor şimdi de. Kesilmeyecek bu insan sesleri. Kolumda ki saate bakıyorum gözümün ucuyla, malum kum saatinin zembereği bozuk.

Saat: 02.30

Kum saati, başka zamanlara ait birkaç kum tanesi daha salıyor aşağıya. Biraz daha sıkıyorum boğazını. Gözüm üzerinde. Artık tek zaman tanesi geçemiyor boğazından. Elim aniden kum saatini bırakıp kendi boğazıma yapışıyor.

Garip bir yanma hissediyorum.

Ölüyor muyum yoksa?

Ağzımdaki acı suda ne?

Yokuş yolun tam orta yerinde yatar buluyorum bedenimi.

Elindeki küçük şişeyi ağzıma boşaltmaya çabalayan adam da kim?

 Muavin olmalı! İstemiyorum dedim ama zorla suyu ağzıma boşaltmaya çalışıyor.

Zihnim bir gidip bir geliyor.

Bu bir rüya olmalı diyor açık bilincim.

Nerede olduğumu anlamaya çalışıyorum. Tanıdığım yerler değil buralar. Yarı açıkgözlerimle seçebildiklerimi hafızamda netleştirmeye çabalıyorum. Kafamın içinde tuhaf bir hafiflik var.

Ay çiçek tarlalarına ne oldu?

Başsız çocukların uyku zamanı değildi, neden uyuttunuz o çocukları zamansız?

Sokağın kuzeye bakan tepesinde bir çeşme görür gibi oluyorum. Yerden yüksekliğini kestiremesem de üçgen çatısının üzerine yerleştirilmiş, beyaz mermer tepeliğini görüyorum. Arkasını, şehrin kalesine dayamış.

Kale!

Kaleye gitmek için bu yola sapmıştım. Bir an hatırlar gibi oluyorum. Az sonra tüm düşüncelerim bir koyu sisin içinde kayboluyor yine. Kitabesi olmalı diyorum. Her çeşmenin olur. Elinde şişesiyle gözlerini benden ayırmadığını duyumsadığım adam, düşüncelerimi okumuş gibi hafızasından okuyor, göremediğim kitabeyi.

Bin üç yüzlü yıllarda yapılmış. O tepede Çilehane Tepesiymiş meğer. İyi oldu öğrendiğim. Biletçi çocuğa dönüp, bak utanma cahilliğinden benimde bilmediklerim varmış diyorum. Güneşin dağıttığı görüntüsüyle gülümsüyor.

Tepenin bize uzak bir yerinde bir çoban beliriyor. Elinde ki asayı tepenin eteğine vuruyor.

O bekliyor. Ben bekliyorum.

İki kez daha asasını aynı yere vuruyor. Belli bir bildiği var diyorum. Gözümden kaçırmak istemiyorum olacakları. Yokuş yoldan aşağı siyah bir toz bulutu iniyor. İnsanlar ürkmüş kuşlar gibi kaçışıyor. Şehir mahşer yeri gibi.

Çeşmenin başındakiler ise telaşsız. Hareketsiz. Öylecene bekleşiyorlar. Bembeyaz giysilerinin içinde; yolun kenarında taşlara oturanlar bir yanda,

Bir yanda birbiri ardına çeşme başında sıra olmuş onlarca insan.

Çocuklar diyorum: uyutmasaydınız onları zamansız, nasılda cıvıldaşırlardı etrafınızda.

Şimdi hepiniz, ölü gibi sessizsiniz.

Birden mermer kubbeli, üçgen çatılı, kitabesiz çeşmenin ağzından gürül gürül su akmaya başlıyor. Çoban asasıyla tepenin ardında kayboluyor. Kulağımda tanıdık ses anlatıyor suyun geliş hikâyesini:

-Bekletti ya bekleyeni, gelebildi sonunda. Yıllarca çoban asasını yanlış yere vurdu, ondan bu geç geliş.

Su haklı.

Dolandığı yerleri görsen sende hak verirsin suya.

Dağ kesmiş yolunu, dolanmış yedi kez etrafında.

Çoban vurdu öfkesini bedduaya gücendirdi suyu.

Sonuçta, bedduada bir dua. Tutası varmış, tutmuş.

Bu şehrin çektiği çile, o hadsiz çobanın suçu. Dondurdu ahaliyi asırlardır. Suyumuzun yolunu kesen dağın, o gün bu gündür kışın boranı, yazın dumanı eksik olmaz. Üfler üzerimize üzerimize.

Bu şehrin ayazı keser bıçak gibi insanımızı. Bilmeden işlediğimiz günahların yazgısı der, katlanırız.

Kulağım ihtiyarın anlattıklarında, çeviriyorum gözlerimi dağa.

Çeşmenin aşağı çaprazında beş genç kız, ellerinde altın sarısı, karınları geniş testilerle önlerindeki çukuru suyla doldurmaya çalışıyorlar. Testilerinde ki su hiç tükenmiyor. Kırmızı, yeşil, bordo ipekten elbiselerinin içinden vücutlarının üst kısmı görünüyor. Göğüslerinden bembeyaz süt akıyor her birinin. Yüzleri hissiz, gözlerinde hiçbir kımıltı yok. Dudakları mühürlenmiş gibi.

Gözlerini testilerini boşalttıkları çukurdan ayırmıyorlar.

Kesin öldüm diyorum. Öldüm ben.

Olanları hatırlamaya çalışıyorum. En son gözümde parlayan güneş kalmış aklımda. Batan güneşin kızıl okları yaptı ne yaptıysa.

O an çukurun başında bir hareketlenme oluyor. Genç kızlar yine kımıltısız. Çukurun içinden on bir beyaz yılan çıkıyor.

Onlarda sakin.

Kızların ayaklarının üzerinden kayarak yolun aşağısına doğru ilerliyorlar.

Kızların koltuk altlarından simsiyah sular fışkırıyor. Kollarından, parmak uçlarına, oradan çukura akıyor.

Başımda, elinde küçük şişe ile bekleyen yaşlı adam anlatıyor dağın ucuna ilişmiş şehrin efsanesini. Bomboş şehir, alev topuna dönüveriyor.

O anlatıyor, ben görüyorum.

İhtiyar bir kadın aniden çömeliyor olduğu yere. Dev yılanın dili kadına bir karış kala yılan taş kesiliveriyor gözlerimin önünde. İhtiyar yığılıyor olduğu yere. Dağlar eğiliyor birbiri önünde. Dağlar diyorum, destura duruyor.

Kadere yazana inan diyor bir ses. Razı gel, zorlama sakın ola. Bak defne ağacının altındaki taş kardeşlere, ibret al. Ola ki kader dur demeseydi maazallah, iki kardeş…

Fakat

Başlarını yastığa koyamadan, taş kesildiler.

Kafam cama öyle bir hızla çarpıyor ki sıçrıyorum oturduğum koltukta.

-Şoför Bey biraz yavaş gitsek!

Ne o arkamızdan bütün kış boyu ahırda kapalı tutulmuşta baharda aniden tutsaklık kapısı ardına değin açılıvermiş, bu şaşkınlıktan ne yapacağını şaşırmış büyük baş tırlar mı kovalıyor?

Kurduğum cümleden önce ben dumura uğruyorum, sonra şoför, en son uyanık yolcular. Hız sınırı beni sarsmayacak seviyeye gelene kadar, dikiyorum dikiz aynasından gözlerimi şoförün, uykusuzluktan sincap gözü kadar kalmış gözlerine. Bakıyor kararlıyım yaygara koparmaya, düşürüyor hızı. Ben de yaslıyorum, hangi zamanda yaşadığını kestiremediğim başımı cam yastığıma.

-Ama biz kardeş değiliz diyorum.

 -Hiç olmadık.

-O zaman korkacak bir şey yok, taş kesilmezsiniz diyor ihtiyar.

İki vadinin arasından akan nehrin çağıldaması geliyor kulaklarıma. Eli kirli bir gelin elini yıkamakta akan suda.

Kir karışıyor suya.

Değirmenin çarkı duruyor o an. Değirmenin değil, göğün duvarları yamuluyor! Toprağın üzerine dokuz tahtalı bir çatı geriliyor. Buğday unlarını suya salıyor değirmenci. Bembeyaz un zerrecikleri havaya uçuşuyor. Göz göze geliyoruz değirmenciyle. Gördün mü ettiğini der gibi sitemkâr bakıyor bana.

Gördüm diyorum, gördüm. Ekin çuvallarının suya verilişini Sabahattin’in değirmeninde gördüm.

Cahillik serde gelinde. Nehir gövdesini çalkalıyor hiddetlice. Bela ile imtihan bu dercesine.

Başımı ne yöne çevirsem, dağlar eteklerini açmış da oturmuş gelinlik kızlar gibi. Toprak rengârenk. Dutlar Dağını laleler basmış. Beyaz, kıpkızıl laleler. Dağların rengi an ve an değişiyor.

Cağırgan’lı Dede, lale derlemede.

Henüz bahar olmasa da mevsim.

Hepsi geçmiş günlerden hatıra… Fakat zor olmuyor hatırlamak;

Adını hiç bilmediğim çiçek kokuları etrafımda. Sakız çiçeği misal. Gelincikler ne de çok. Dikkatimden kaçmıyor hepsinin boynu biraz eğrilmiş. Küskün mü bunlar, ağaçların dallarına? Dallara sözüm çokça lakin aniden bir hareketlenme oluyor etrafta.

Evelik otlarını ezerek koşan ciritçi atlılar kaplıyor meydanı, bar sesleri arasında. O ne hız öyle diyorum. Yoksa bizim şoför bunlarla mı yarışıyordu? Hiç cirit atan atlılar görmemişim. Atların dizleri bir kez bile bükülmüyor. Donlarının rengini seçemiyorum.

 Haça çarpan Hilal, bayrağı atlıların eline veriyor. Haçkarlar bir bir kırılıyor, Hilal’in önünde!

-Heyt diyorum, kurban size güzel memleketimin güzel insanları.

Havada uçan insanı sen de gördün mü diye dönüp soracak oluyorum, bakıyorum muavin uykuda. Bakın, bakın sizde görün sonra inanmazsınız sözlerime. Atlıların tam üstünde döne döne uçuyor. İlahi ben, insanların uçtuğu nerede görülmüş? Oysa ben yemin edebilirim gördüğümün insan olduğuna.

Aklım, Sinbat’tır o diyor. Çok masal okudun küçükken. Bak tesirinde kalmışsın. Akıl evimden koyu bir kahkaha yayılıyor tüm evrene.

Oysa ben korkuyorum.

Şehrin mezarlığı da ayakuçlarımda.

Mezarlardan taze ölülerin sesleri geliyor. Zeytin ağaçları türkü çığırıyor kenarlarında. Oysa bilirim zeytin olmaz oralarda. Kara Selviler bekler ölülerimizi. Yaban aklımın eksikliği, ona kaldıysa nerede görülmüş ağaçların türkü seslediği.

Gitmeliyim diyorum. Gitmeliyim. Alaca karanlık çöktü ortalığa. Gece olmadan kaleye varmalıyım. O zaman diyor, elinde küçük şişesiyle gözlerimi açmamı bekleyen adam, al bu kalenin batı kapısının anahtarı. Bu vakitler kilitlidir. Kafkas Komutan İvan Pasteviç, savaş müzesinden alıp, ödünç verdi bana.

Devamsızın işleri işte. Kimin emanetini kime veriyorsun?

Hadi diyor yaşlı adam geç kalma. Gece tekin olmaz oralar. Aklımı sende koma. Tez git tez gel. Vicdan insandan beraatta bu zamanda! Ben şuracıkta başından ayrılmadan seni beklerim. Akşam vaktine de çok kalmadı. Bu memleketin bir derdi sen değilsen he!

-He yav he he…Bu memleketin bir derdi ben değilem deyip,

Yokuş yolun orta yerinde sere serpe bırakıp kendimi, hafif bir tül parçası gibi ayrılıyorum yavaşça bedenimden.

Tuhaf bir his.

Vermeyiz bizde geri diyorum, alıyorum kara kilidi elime. Sırtımızdan hançer üşürmeyen dünya milleti kalmadı ya bak halen dimdik ayaktayız!

Taş evlerin taş bedenleri arasından geçiyorum. Yıkılan bahçe duvarlarını onarmışlar. Bacaları tütüyor hepsinin. Sokak aralarında çocuklar oyunda.

-Aferin siz uyumayın sakın diye tembih ediyorum. Bir de misketlerinden eğilip aşırıyorum, görmüyorlar beni. Bir tek Ali ile göz göze geliyoruz. Tek bir an. Bir tanede o koyuyor avucumun içine, çiftleniyor misketlerim.

Beyaz bir güvercin omuzuma gelip konuyor, yol arkadaşım olmak için. Bakıyorum yol sarpa sarıyor önümde. Köşede bir taş ustasına soruyorum kale yolunu. Başını kaldırmadan çekicinin ucuyla gösteriyor kalenin hurçlarını. Çekicin ucunu takip et diyor, sakın sağa sola sapmayasın.

Yücelik kapısından ayrılıp, hızla soldaki sapağa sapıyorum. Dik bir yamaç var önümde. Kurşun gibi tırmanıyorum.

Her ne kadar sokaklarında kurşun atsan insana denk gelmez bu şehirde dense de kaleye yaklaştığım her adımda, sol yanımdaki ağırlık artıyor. Gözlerim dolup dolup boşalıyor. Omuzumun üzerinden çevirip başımı yerde yatan bedenime bakıyorum. Gök acıyor halime. Gözyaşlarını o da boşaltıyor üstüme. Dön gitme diyor, her damlasında.

 Kalp çarpıntıma, kolumu dürten muavinin sesi karışıyor: Mola verdik abla, çay içersen diye şey ettim.

Ne şey ettin?

İyi etmedin demek geçiyor ya içimden tutuyorum kendimi. Yok diyorum ben yorgunum. Yüreğimin yaşına aldırmamışım sen hiç durduramazsın beni. O kaleye çıkacağım ben!

Nasıl oluyor da yabancısı olduğum yerlerde arıyorum gönül hazinemi?

Hep Mecnun’un bize ettikleri. Yalnızlık ve sessizlik içimi ürpertse de yazgı tanrısı kaderimi buralarda yazmış. Kalenin emektar bekçisi siyah demirden koca anahtarı, demir kapının kilidine sokup çeviriyorum. Demir kapı önümde acı acı gıcırdayarak, ağır ağır açıyor iki kanadını. Bir süre öylece kalıyorum olduğum yerde. Boşluğa düşmüş gibi içimi saran o garip duyguyla birkaç adım atıyorum içeri. Gerisini bırakıyorum yüreğime. O gideceği yeri çok iyi biliyor.

Kalenin yıkık merdivenlerinden çıkarken, ruhuma kalenin savaşçı ruhlarının eşlik ettiğini duyumsamak bir anlık ürperti verse de içime çok çabuk kurtuluyorum o histen. Gelinlik mi kefen mi olduğunu ayırt edemediğim giysimin eteklerini topluyorum. Toprağın bağrına iyice sokulup, kaybolmaya yüz tutmuş merdivenleri soluk soluğa çıkıyorum. Son basamak tamamen kaybolmuş. İki adımlık bir boşluğun tam orta yerinde donup kalıyorum.

Tam burası diyor kalbim.

Ömür Göçeği’nin yükünü yüreğine koyduğun yer burası. Olduğum yere bırakıyorum, bedensiz ruhumu. Yokluk ve var olmanın aynı anda birbirinin içinde erimesi gibi yükümün ağırlığı altında eziliyorum. Başımın içinden başlayıp ayakuçlarıma süzülen histerik bir baş dönmesi tüm ruhumu titretiyor. Rüzgârların itelemesiyle parça parça olan bulutların çevresinde alıç kuşları dört dönüyor başım üstünde.

Yusuf’un kuyusu burası olmalı diyorum. Gökte on iki yıldız, güneş ve kamer aynı anda beliriveriyor. Oysa daha göğün kandillerini yakma vakti değil. On bir yıldıza bakarak, bu dünyanın çektiği acılar hep sizin kıskançlığınız yüzünden diyorum. Siz kıskanmasaydınız Yusuf’u, atmasaydınız kör kuyulara, Yusuf çıkıp da kuyudan sultan olmasaydı Mısır’a, uğraşmasaydı soyları dönmek için Kenan diyarına bu kadar kan dökülmeyecekti dünyada!

-Haydi, gelsene Yusuf’um diyen Züleyha’nın sesi yankılanıyor kalede. 

O an; kanlı, yırtık bir gömlek görüyorum kalenin yıkık duvarlarında. Yaşanmış bir sevdanın en canlı tanığı var karşımda. Kaç asır öteden bize kadar ulaştı da, dağların zirvesine, aşağıda akan nehrin en derinine, oradan bu kalenin taş merdivenlerinde bizi buluşturdu.

Nasıl Yusuf, Züleyha’nın kalbinin mührü ise, Ömür Göçeği’nin kalbinin mührü de bu şehirdeydi. Rüzgâr esiverdi, kanlı gömleği getirdi kucağına kadının. Yükü buydu bundan böyle. Bir de içinde ki sevdası. Dakikalarca gözyaşlarına boğuldu kadın, bir başına kalenin orta yerinde. Ne kadar zaman geçti, kucağında gömlek öylece kaldığını ayamadı kadın. Akşam ezanının upuzun kolları kale duvarlarını aşıp, kadının yüreğine dokundu. O an gerçeğe erdi kadın. Ömür Göçeği’nin hazinesine ıslak yüreğiyle baktı. Yerine özenle yerleştirdi. Rahatlamıştı. Yönünü kıbleye dönüp yakardı yaratanına. Bu sevdayı yüreğine koyana bin şükür etti. Kale nasıl yıllar önce şahitlik etti ise yine şahit oldu, çığlık çığlığa yaşanan bir sevda masalına.

Karşı ki dağlara çevirdi kadın gözlerini. Kimseler bilmez iken siz şahittiniz bu sevdaya. Şahittiniz ya nicesine, yapmayın der gibi nasıl da savurmuştunuz o gün taşınızı, toprağınızı etek ucunuza.

Yapmayın. Bakmayın öyle. Hüsrandır sonu. Nice ateşler yandı söndü, nice gönüller aklandı, karalandı gözümüzün önünde. Taştan olsa da bağrımız biz bile dayanamadık çekilen çilelere. Kalp çarpıntılarının sarsıntısı bize kaldı. Siz de yanmayın önümüzde.

Sustu kadın.

Dinledi sesleri. Uğuldayan anılar geçti gözlerinin önünden. Gök, kuru kuru öksürdü. Duymadı kadın. Kader dedi, kader çok cömert davranmadı bize de. Lakin yaramdan da yârimden de, yazandan da yazgımdan da hoşnudum ben. Bu son sözleri oldu kadının. Oturduğu toprağı son kez okşadı yüreğinin avuç içleriyle. Bu vedalaşma anı, göğü sarstı. Gök boşalttı gözyaşlarını kadının saçlarından aşağı, okşar gibi.

Dağlar o koca gövdelerini eğdi eteklerine. Rüzgâr en güzel melodisini çaldı nefesi yettiğince. Dedem Korkut’un kıl topuzunun sesi yankılandı, Aslan Dağı’nın zirvelerinde. Şehirde nehir bedenini çalkaladı, köpük köpük taştı şehrin sokaklarına. Kadının yükünü paylaştılar güçlerince.

Kadın topladı eteklerini yerden. Son kez baktı gönül hazinesinin gömütüne. Sonra çevirdi başını taş bağırlı kale duvarlarına.

-Size emanet dedi; Kuyumda, Yusuf’umda.

Süzülerek indi merdivenlerden, geldiği gibi kale kapısından çıktı kadın. Yapayalnız şehre döndü yüzünü, bir kez de ona haykırdı içindekileri:

- Sırtımı dönmedim ben sevdama. Dönmedim Allah’ım şahit. Meyl etmedim tek bir an içimden atmaya. Bir tek an değişmedi sızısı. Kıyamete kadar da değişeceği yok.

Şehir, haberci güvercinlerini saldı kadına.

Yusuf ile Züleyha’sı bu şehrin, Şingah’ın Ömür Göçeği sensin. Sıcak bir gülümseme yayılıverdi kadının yüzüne. Nicedir kimselere diyemediği sözler dökülüyordu dilinden:

-Yollara serilesim geldi kimi günler dedi kadın sessizce. Gün sökümlerinde vurdu en çok acısı içime. Gün ortalarında tuttu elimden kaldırdı. Bazı sabahlar güneşin ışıklarını hiç görmedi bu gözler. Leylakların açma zamanlarını kaçırdı. Züleyha kınandı bu sevda için, ben kahroldum kaderin değiştiremediğimiz yazgısına.

Kavuşmak mı zamansız zamanların ötesinde.   

Aşkı bilen için vuslatta neyin nesi?

Kadın son sözünü söyleyip, yokuş yoldan aşağı yürüdü. Bir daha arkasına dönüp bakmadı.

Önce vücudu titredi kadının, yavaştan ıslak kirpikleri oynadı, derken gözlerini açtı. Görüntüler halen bulanıktı. Yaşlı adam, bakmış ayılmıyorum mahalle kadınlarından yardım istemiş olmalı.

İki mahallenin köşesinden gelen, mor ehramlı kadınları gördüm önce. Bir ellerinde gümüş taslar içinde hurmalar, diğer ellerinde gümüşten güldanlıklarla. Arkalarından gelen siyah ehramlı kadınların elinde kapsız bir kitap vardı.

-Kesin öldüm diyorum. Bu insanlarda artık beni ne kadar günahkâr gördülerse, bildikleri tüm yolları deneyip zorla beni cennete sokmaya çabalıyorlar. Acı suyun tadı, ağzımdan boğazıma iniyor. Gözüm yarı açık. Tozlu yolun üzerindeki ışıl ışıl parlayan sedefler, yakutlar da ne öyle? Güneş üzerlerine vurdukça neftiden su yeşiline, narçiçeğinden mora sonra hepsi aynı anda altın rengine dönüşüyorlar. Bu ışık oyununu bozan Tavus kuşu, açmış tüm ihtişamıyla kadife kaftanını taşları toplamakta. Uzunca bir süre seyrediyorum. Sonra bu görüntülerde uçuşup gidiyor gözümün önünden.

Neden sonra sormak aklıma geliyor.

-Neredeyim ben?

-Şingah’ta!

Aniden koltuğumda doğrulup, kolumda ki saate bir kez daha bakıyorum. Sabaha az kalmış. Arka koltuğa bir bakış fırlatıyorum bebek uykuda. Muavin neden öyle söyledi? Daha var yolumuz.

Kısa bir süre ya da uzun, durgunlaşan zihni yavaş yavaş çözülmeye başlamıştı kadının. Bu sabah yola çıkışını, cam yastığının tıkırtılarını, bebeğin ağlayışını, şoförün dikiz aynasından bakan kızgın gözlerini, devrilen kırmızı kamyonu, mavi eşarbını, kum saatini, kaleye çıkışını orada yaşadıklarını tek tek anımsıyordu. Kaleden dönüşte de yattığı yerden o sokağın kadınları kaldırmıştı. Kalede olan biteni hepsi nasılda öğrenivermişlerdi?

-Vah kızım vah demişti kadınlardan en görmüş geçirmişi:

-Ele aklım dolanir ki hesteliğine yakalanmışsın. Çog  duyurim son zaman, siz ola duymamışsınız. Ortalığın hesteliği olmuştur bu memleketin.

-Çoğ iş!

Sevde hesteliği!

-Hele ne işlere kalmışız. İnsanlarımızı zayi ettik. Kalk gız yerinden. Torpah başaan. Hep bunlar çoğ düşinmekten gelir başa. Yalansa ganım içime aksın. Deli ede bi tutam sevde sizi. Çoh seve garşılık mı görmisiniz. Al sana ana nasiheti :

-Ağu yiyesen ağulanasan, oğlundan uşağından bulasan de geç get.

-Ben: he yav he he deyip geçecem, sen andevil gibi bana bakacan.

Senin anliyeceğin dilden:

-Düşin düşin pohtur işin.

-Töğbe Estahfurullah. Hava kadın ne ettin sen? Ne etmişim Dursun Emmi. Yalansa yalan de.

-Sen de galk gızım galk, Ayam gızdurir yağmur gelir, eve çekilelim. Kartol, kerti, lor bide ıscacık limonlu çay içtin mi heç bişeyciğin galmaz. Bak ezemize onunda var başka bir telaşası!

-Söyle sende ezemiz, ele dertli durmişsin, senin nedir derdin diyor, taş merdivenin son basamağına oturmuş kadına, Hava Ana.

-Ola eze dertli durmiyyim. Akşam ne zuggumluk büşürüm diye düşünirim.

-Dertlendiği şeye bak hele. Eze, Guymah olmasa haşıl büşür. Düşinecek ne var yanına bi tas ayran sen de ye herifinde yesin. Bir kahkaha tufanı daha kopuyor sokakta. Tamam diyorum, tamam dünya telaşına da şahit oldum ya hayattayım halen…

-Şükür ölmemişim. Aklımdan geçenleri anlamış gibi ölmedin ölmedin, ölmek öle golay değil diyor, Durmuş Emmi. Kanım ısınıyor, içten içe seviyorum bu yaşlı adamı. Kadınlar ona da teklif ediyor eve çekilme davetini. Dursun Emmi, vakti kaçırmama derdinde, yine de gönül koydurmakta istemiyor görünen.

-Bu gün üzerinize afiyet, öle üreğim garışir öle üreğim garışir, hem akşam vakti de geçir. Bir yandan küçük şişesini ceketinin iç cebine yerleştirirken, soruyorum sessizce Dursun Amca o şişenin içindekini hep yanında neden taşıyorsun diye!

Yüzündeki hüzün içimi burkuyor.

-Ölümün diyor, nerede ne zaman geleceği belli değil. Ağzıma son suyum zem zem suyu olsun deyin yanımda bu küçük şişe!

O, Ulu Camiye doğru düzülüyor. Arkasından baka kalıyorum.

Uzun yıllardır tanıdığım bir dostun arkasından bakar gibi bakıyorum.

Üzerimin tozlarını silkeleye silkeleye yavaşça doğrulurken, Durmuş Emminin taktiğini uyguluyorum bende.

-Öle üreğim  garişir öle gar…sözümü bitirmeme kalmadan kadınlardan birisi atlıyor sözümün sonuna.

-Susirsan sus, susmirsan dırla.

Kadınlar hep bir ağızdan gülmeye başlayınca, kötü bir söz değil her halde deyip bende gülüyorum. Mutlaka bir gün tel helva yemek için, Menekşe Sokağın bir kapısını çalarım diyorum.

Tel Helvayı ben ekledim oysa onlar söylememişti. Demek o kadar da yabancısı sayılmam buraların. Az önce morlu, siyahlı ehramları da bilmiştim. Bu düşünce içimi rahatlatıyor bir nebze.

_Ele ki etlerin çekir, sen uykuna devam et dinlenirsen diyor Hava Ana, hafif alaylı. Anlıyor halimi.

- Sevirse sevir, sevmirse çohta talaşımaydı. Torpah başaa olsun sevmiyenin.

-Seviyor diyorum o da seviyor…

-Abla, abla…

Kulaklarımda muavinin sesi, yine zamansız âlemimi sabote ediyor.

Gözümü açıyorum.

-Ne var yine devamsız ne istirsen?

Belli o da yeni kalkmış. Bir taraftan bozulan kravatını bağlamaya çalışıp, bir taraftan bana laf yetiştiriyor.

-Sayıklıyordun abla derken yüzünde muzır bir gülümseme yakalıyorum. Ne var der gibi sallıyorum başımı.

-Artık kim seni de seviyorsa? Seviyor o da beni seviyor diye inlettin otobüsü.

Utancımdan oturduğum koltukta kendimi aşağıya kaydırıp, yok olmak istiyorum. Yüzüm ateş gibi yanıyor, bacaklarımda iğne batmaları oluşuveriyor.

Hafızam patladı zaten bulaştırma kendine.

Geldik diyor, geldik.

Şingah’ın düzüne.

-Ahbap çavuş ilişkisi bitti öyleyse diyorum. Gülümsüyoruz.

Otobüs ahalisi tek tek uyanıyor, yayılan müziğin sesine. Bir tek bebek, rüyalar âleminde.

“Her gece aynı rüya, onu görüyorum onu hissediyorum.

Yakın uzak nerede olursan ol,

İnanıyorum ki kalp devam eder.

Ve kalbimdesin.

Ve kalbimiz devam edecek,

Sonsuza değin bu şekilde kalacağız.”

Ölümsüz aşkların şarkısı varsa, ölümsüz aşkların hikâyesi de var diyorum.

Hayat bu işte!

Fakat hepsi hikâye…

Hülya Bulut

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert
Advert