Esat BEŞER Anadolu Arkeolojisi Suiistimali
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Anadolu Arkeolojisi Suiistimali
Esat BEŞER

Anadolu Arkeolojisi Suiistimali

“Anadolu, bir petek; yabancı arkeologlar ise, birer arı, çalışmışlardır yüzyıllar boyu.” – Esat Beşer

GİRİŞ
Türkiye’de, arkeoloji kazısı yapmak, yasalara bağlı olduğundan dolayı, kazı izni için, Türk Tarih Kurumu Kültür Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne başvurulmaktadır.

Ki; bu başvuru, yabancı arkeolog ve uzmanlar için, ülkelerindeki Türkiye temsilcileri aracılığıyla yapılmaktadır.

Yani, kendi başına buyruk kazı yapmak, yasak olup, kazı izni verilmesi, Bakanlar Kurulu kararına bağlıdır.

Kültür Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün sürdürmekte olduğu kazılar dışında, yerli ve yabancı tüm kazılara Bakanlığı temsil eden bir denetleyici katılmaktadır.

Kazı yapmak isteyen bir bilim adamı veya uzman, kazı için gerekli mali desteği de yine Türk Tarih Kurumu Kültür Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nden veya üyesi olduğu bir bilim kurumundan sağlamaktadır.

Kazı mevsimi bitince de kazılarda ele geçen buluntular, tümüyle Türkiye müzelerine teslim edilmektedir.

Malûmunuz üzere, bütün arkeoloji kazıları, büyük deneyim, beceri, özen ve dikkat gerektirmektedir.

Nitekim, arkeoloji kazılarının amacı; arkeolojik yerleşmeyi, en doğru biçimde kazmak; arkeolojik buluntuları, en iyi biçimde çıkarmak ve bunları, elbette ülke lehine değerlendirmektir.

Ama, ne yazık ki; Anadolu, Osmanlı imparatorluğu Dönemi’nde, yabancı arkeologlar tarafından hunharca talan edilmiştir.

Pek çok arkeolojik buluntu, yine yabancı arkeologlar tarafından yurtdışına kaçırılmıştır.

Bir başka ifadeyle, yabancı ve özellikle de Batılı arkeologlar, bilimsel ilgiden tamamen uzak; soyguncu tavırlarıyla, Anadolu’da araştırmalar yapmışlardır.

Keza, tarihi eserleri koruyan yasanın yetersiz kalması ve hatta, uzun bir süre, böyle bir yasanın bile olmayışı sonucunda, Anadolu’da, tarihi eser kaçakçılığının önlenmesi, çok yönlü bir konu olup çıkıyor karşımıza.

Öyle ki; tamamlanamayan, kapsamlı olmaktan noksan ve değişime uyum sağlayamayan yönetmelikten dolayı, ülkemizde, tarihi eser kaçakçılığı sürekli yaşanmıştır.

Çözümlenmesi ise, elbette kültür seviyesinin yükselmesine bağlı olduğundan dolayı, bir kısırdöngüdür sürüp gitmiş yüzyıllar boyu. Ta on sekizinci asra dek.

Örneğin; Hacılar (Burdur) yakınında, bir köy civarında, Frigya Çağı’na tarihlenen kabartmaları, köylüler parça parça yabancılara vermişlerdir.

Aynı şekilde, Horoztepe’de (Tokat), Bakır Çağı’na tarihlenen bir mezarlığı da yine köylüler tahrip etmişlerdir.

Neticesinde, ele geçen eserlerin büyük bir kısmı, yurtdışına kaçırılmıştır.

Gerçi, arkeolog ve müzeci Osman Hamdi Bey, bu soruna bir nebze çözüm olmuştur.

Ama, onun müze müdürü oluşuna dek geçen süreçte, tarihi eserleri korumaya yönelik, ne bir kanun ne de bu yönde başvurulacak bir merci yer almıştır.

Zaten, bu yüzden, Anadolu’da, ilk arkeoloji kazıları, yabancı kuruluşlar ve arkeologlar tarafından yapılmıştır.

Ele geçirdikleri arkeolojik buluntuların ve yapıtların pek çoğunu da herhangi bir sakınca görmeksizin, engellenmeksizin, ülkelerine götürmüşlerdir.

Her ne zaman ki; Osman Hamdi Bey, Anadolu’daki tarihi eserleri korumaya yönelik, Âsar-ı Atika Nizamnamesi’ni çıkarır, tarihi eser kaçakçılığına karşı, bilinçli bir direniş başlatmış olur.

Çünkü; Osman Hamdi Bey, koyduğu sınırlamalarla, tarihi eser kaçakçılığını, olabildiğince engelleyebilmiştir.

1857 yılında, Fransa’da, hukuk öğrenimi gören ve buna ilaveten, arkeoloji dersleri de alan Osman Hamdi Bey, 1881 yılında, Müze-i Hümayun Müdürlüğü’ne atandıktan sonra, Osmanlı sınırları içerisinde bulunan taşınabilir nitelikte tüm sanat yapıtlarını toplama, koruma ve sergileme düşüncesiyle çalışmıştır.

Bu bağlamda, kültür ve sanat alanında çalışmaları yoğunlaşmıştır.

Dahası, müze müdürlüğündeyken, pek çok kazı başlatmıştır.

1884 yılında da yeni bir Âsar-ı Atika Nizamnamesi çıkarılmasına katkıda bulunmuştur.

Ama, tarihi eserleri bulanlara ikramiye verilmesini ve antikacıların ellerindeki eserleri öncelikle müzeye göstermelerini denetim altında tutmaya çalışsa da bu nizamnamenin uygulanması da ruhsatnameye kayıt edilip denetlenmekten ileriye gidemediğinden ve nizamnamenin zayıf yönlerinden bireysel kazanç yolları arandığından dolayı, tarihi eser kaçakçılığı tamamen önlenememiştir.

Nitekim, devlete ödenen 1 ila 10 lira gibi önemsiz paralar veya altı günden altı aya kadar hapis ile sınırlı cezp edici cezalar dışında, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında, sultanlardan sağlanan fermanlarla hediyeler karşılığında ve büyük bir çoğunluğu da gizlice yapılan kazılar sonucunda, Anadolu’dan mütemadiyen tarihi eser kaçırılmıştır.

Keza, Zincirli Höyüğü’ndeki (Gaziantep) Hitit eserleri, Aliağa Çiftliği’ndeki Myrina pişmiş toprak eserleri ve ayrıca, Ninova’da, Sargon II Sarayı buluntuları, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında, yurtdışına kaçırılan, tarihi önemi büyük yapıtlardır.

Dünya’nın İki Harikası, Anadolu’dan Kaçırıldı

Eski çağ yazarları, kitaplarında, o dönemlerin en görkemli, insanlarda en çok hayranlık uyandıran yedi yapıtını sıralamışlardır ve bunlara “Dünya’nın Yedi Harikası” adını koymuşlardır.

Ki; bunların ikisine Anadolu, ev sahipliği yapmıştır.

Kayra Satrapı Mausolos için, karısı Artemisia’nın Bodrum’da yaptırdığı, Dünya’nın Yedi Harikası’ndan biri sayılan anıtmezarı, Piskopos Eustathios, 12. yüzyılda kaleme aldığı Homeros yorumunda, “harika” olarak tanımlamıştır.

Rivayete göre, Artemisia’nın İ.Ö. 352. yüzyılda ölmesi üzerine, yapıtın yarım kalma tehlikesi belirince, dönemin önde gelen tüm sanatçıları, paralarını almaksızın, birbirleriyle yarışarak, Mausoleion’u bitirmişlerdir.

Mausoleion, bugün ayrıca, Batı dillerine geçerek, tüm anıtmezarları tanımlamakta kullanılmaktadır.

Ne var ki; 1,500 yıl süresince, tüm görkemiyle ayakta kalmayı başaran anıtmezarın yüzyıllar sonraki yıkıntıları arasındaki bazı kabartmaları, İngiliz Elçisi Lord Stratford, Osmanlı hükümetinden aldığı izinle, 1846 yılında, İngiltere’ye götürmüştür.

Sir Charles Thomas Newton da 1857 yılında yaptığı kazıda, kaidenin en alt bölümündeki taşları bulmuştur ve bunların Bodrum Kalesi’nin duvarlarının çoğunun örüldüğü yeşilimsi granit ile aynı taşlar olduğunu saptamıştır.

Ama, Newton da ele geçirdiği buluntuları, İngiltere’ye götürmüştür.

Bunun neticesinde, bugün, British Müzesi’nde, Mausoleion’un tepesindeki heykelin parçası olduğu ve dahası, anıtmezarı canlandırdığı sanılan yaklaşık üç metre yüksekliğinde bir figür yer alırken, Mausoleion’un asıl yerinde, büyük bir çukur olup, Bodrum Müzesi’ne ise, kazılarda bulunan yalnızca tek bir kabartmalı levha kaldırılmıştır.

Lidya Kralı Kroisos’un İ.Ö. 560 – İ.Ö. 550. yüzyıllar arasında yaptırdığı Artemis Tapınağı’nı, İ.Ö. 356. yüzyılda, Herostratus adında bir deli yakmıştır.

Bunun üzerine, İ.Ö. 334 – İ.Ö. 250. yüzyıllar arasında, eskisinin temelleri üzerine inşa edilen ve haliyle, yine 55,10 m X 115 m büyüklüğüyle, Yunan tapınakları içinde, o güne dek yapılan en büyük, en ihtişamlı yapıdır.

Tamamen mermerden yapılmış olan bu tapınak, boyutlarının büyüklüğü kadar, heykelcilik ürünleriyle de insanları etkilemiştir.

Ama, tapınak, İ.S. 262. yüzyılda, istilacı Gotlar tarafından yıkılıp yağmalanmıştır.

Bir daha da asla onarılamamıştır.

1869 – 1874 yılları arasında, British Müzesi adına Wood, Ephesos’ta yaptığı arkeoloji kazıları sonucunda, ilk tapınağı ortaya çıkarmıştır.

Hogarth da yine aynı kurum adına, 1904 – 1905 yılları arasında, burada arkeoloji çalışmaları yapmıştır.

Dolayısıyla, tapınaktan bugün geriye pek az şey kalmış olsa da British Müzesi’nde, tapınağa ve özellikle de işlemeli sütunlarına ait birçok parça sergilenmektedir.

Kollarını iki yana açmış, dimdik duran bir tanrıçanın Yunan üslûbuna yabancı bir tarzda betimlendiği ünlü Artemis Heykeli’nin kopyaları, günümüze dek gelmektedir.

Selçuk Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen de ne yazık ki; bu kopyalardan birisidir.

Anadolu Kazıldıkça Kazılıyor

Anadolu Uygarlıkları, dünyada Küçük Asya olarak bilinen Anadolu’yu, XIX. yüzyılda, yabancı arkeologların istilasına uğratmıştır.

Öyle ki; yabancı arkeologlar, tarihöncesi ve eski çağ uygarlıklarını araştırmak ve kazı yapmak için, Ankara ve İstanbul’da, Arkeoloji Enstitüleri bile kurmuşlardır.

1899 yılında, Miletos’ta ve 1904 yılında, Didyma’da, ilk kazıları, Berlin Müzesi adına Wiegand yapmıştır.

Wiegand, aynı zamanda, Humann’ın başlattığı (1895) Priene kazılarını da sonuçlandırmıştır (1898).

Humann da 1878 – 1886 yılları arasında, yine Berlin Müzesi’nin desteğiyle, Pergamon’da, kazı yapmıştır.   

Ephesos’ta, ilk kazıları, British Müzesi adına 1869 – 1874 yılları arasında, Wood yapmıştır.

Hogarth da aynı müze adına 1904 – 1905 yılları arasında, kazılara başlamıştır.

Ephesos’ta, düzenli kazılar, başta Viyana Akademisi olmak üzere, Avusturya Arkeoloji Enstitüsü tarafından yapılmıştır.

Sardes’te, ilk kazıyı, 1854 yılında, Spiegelthal, Bintepe Tümülüsü’nde yapmıştır.

Dennis de 1882 yılında, bir kazı yapmıştır.

Butler ise, 1910 – 1914 yılları arasında, daha geniş kapsamlı bir kazı yaparak, Artemis Tapınağı ile Nekropol’de çalışmıştır.

Apollon Tapınağı ile ilgili ilk araştırmaları, Texier ve Newton yapmışlardır.

Tapınakta, ilk kazıları, 1904 yılında, Berlin Müzesi adına Wiegand başlatmıştır ve kazılar, 1913 yılına dek sürmüştür.

1962 yılından itibaren, kazıları, Alman Arkeoloji Enstitüsü adına Turhett yapmıştır.

Alman Doğu Kurumu’nun desteğiyle, Winckler, Boğazköy’de, 1906 yılında, kazılara başlamıştır.

Alman Arkeoloji Enstitüsü ise, Boğazköy’de kazılarını, 1952 yılından itibaren sürdürmüştür.

Almanların Boğazköy’de yaptığı kazılara Bavyera Bilimler Akademisi adına Helmuth da katılmıştır.

Bundan daha öncesinde, 1834 yılında, Boğazköy’de, Texier, araştırma yapmıştır.

Troya’da, 1938 yılına dek değişik ekipler, on altı dönem kazı yapmışlardır.

Cincinnatti Üniversitesi’nden Blesen yönetiminde bir ekip, 1932 – 1938 yılları arasında, yedi dönem kazı çalışmalarını sürdürmüştür.

Didyma’da, kazıları, 1962 yılından itibaren, Alman Arkeoloji Enstitüsü adına Turhett yapmıştır.

Sakçagözü’nde, 1908 ila 1911 yılları arasında, Garstang’ın başlattığı kazıları, Ankara İngiliz Arkeoloji Enstitüsü adına 1949 yılında, Waechter sonlandırmıştır.

Alişar ise, Chicago Üniversitesi Doğu Bilimleri Enstitüsü adına 1927 – 1932 yılları arasında, Schmidt ve Von der Osten başkanlığında kazılmıştır.

Hacılar, Ankara İngiliz Arkeoloji Enstitüsü adına 1957 – 1960 yılları arasında, Mellaart başkanlığında kazılmıştır.

Mellaart ayrıca, Ankara İngiliz Arkeoloji Enstitüsü adına Lloyd başkanlığında, Beycesultan kazılarına da katılmıştır.

Demircihöyük’te, İstanbul Alman Arkeoloji Enstitüsü adına Bittel’in 1975 yılında başlattığı kazılar, 1979 yılında tamamlanmıştır.

Knidos, 1967 – 1969 yılları arasında, Iris Cornelia Love başkanlığında, Amerikalı bir ekip tarafından kazılmıştır.

Kültepe’de, 1925 yılında, Hrozny başkanlığında, Çek arkeologlar, kazı yapmışlardır.

Zincirli Höyüğü’nde ise, Luschan, Koldeway ve Humann kazılar yapmışlardır.

Sondaj Çalışmaları

Boğazköy’de, sondaj çalışmalarını, Woolley ve Sir Charles Leonard başlatmışlardır.

İ.Ö. 5,500 – İ.Ö. 5,000. yüzyıllara, Kalkolitik Çağ’ın başlarına tarihlenen Batı Çatalhöyük’te de 1961 yılında, iki sondaj yapılmıştır.

Sonuç itibariyle, arkeoloji araştırma ve kazıları, yabancıların elinde olduğundan ve uzun bir süre, ağırlık, yine yabancıların elinde kaldığından, buluntuların büyük bir çoğunluğu, Anadolu’dan uzaklara sürüklenip götürülmüştür.

Bu bağlamda, kaçırılmalarına imkân ve ortam sağlanmıştır.

Anadolu’da, Vurgun Arkeoloji

Anadolu, kendi insanı tarafından pek değer görmemiş ve her niyeyse, sahipsizliğe terk edilmiştir.

Ki; bu, doğanın kanunu: Sahiplenmediğin sahiplenilecektir, en nihayetinde.

Bu nedenle, Anadolu, leziz mi leziz bir petek, benzersiz lakin sahipsiz; yabancı arkeologlar ise, doyumsuz birer obur arı, yürütmüşler yurdumuzu yüzyıllar boyu.

Öyle ki; bu alıp götürmeceler, on sekizinci asra değin sürüp gitmektedir.

Anadolu’dan kaçırılan tarihi eserlerin en büyüğü ve şüphesiz; en önemlisi, Troya buluntularıdır.

1871 yılında, Schliemann, Troya Kralı Priamos’un milyonlarca lira değerindeki hazinesi ile buna benzer birçok buluntuyu, beraberinde ülkesine götürmüştür.

Sir Charles Thomas Newton da yalnızca Artemisia Mausoleion’ununda, Amazonlar’la Yunanlıların çarpışmasından sahneleri gösteren, Paros mermerinden yapılmış kabartmaları değil, aynı zamanda, Muğla – Knidos’taki Knidos Aslanı’yla yüzlerce eseri de 1856 – 1859 yılları arasında, British Müzesi’ne götürmüştür.

British Müzesi adına yaptığı kazılarla, 1869 yılında, Artemis Tapınağı’nın bir köşesini bulan Wood da sürdürdüğü kazılarla, tapınağın İ.Ö. 350. yüzyıldan sonra yapılan son halini ve ayrıca, onun altında yer alan, Kroisos Dönemi’ne ait plânı ve boyutları aynı bir başka tapınağı da bulmuştur.

Ama, her iki tapınaktan çıkartılan heykel parçaları da yine British Müzesi’ne gönderilmiştir.

1874 yılında, Pergamon’da, rastlantı sonucunda, bazı antik parçalar bulan Humann ise, 1878 – 1883 yılları arasında yaptığı kazıda, Zeus Sunağı’nın parçalarını ortaya çıkarmış; bunları söküp numaralamış ve Berlin’e götürmüştür.

Bu arkeologlar arasında, yalnızca İngiliz arkeologu Mellaart, adı skandala karışanıdır.

Ki; bu sabıka, onun bilimsel başarısını da gölgelemiştir.

Dahası, Dorak Hazinesi Skandalı ile Çatalhöyük kazısı, Türk hükümeti tarafından durdurulmuştur.

Gerçi, hazineye ilişkin yeterli delilin bulunmayışı, adlî soruşturmayı yarıda kesmiştir ve Mellaart, kazıya İngiliz Arkeoloji Enstitüsü’nden Prof. Dr. O. Gorney’in yönetiminde, asistan olarak tekrardan başlamıştır.  

Ama, Gorney, üç hafta sonra, yerini Mellaart’a devredip, Londra’ya dönmüştür.

Bunun üzerine, Mellaart’ın Türkiye’deki çalışma izni, yeniden iptal edilmiştir.

Skandal Yankılanıyor

Mezopotamya Ur Kral Mezarlığı’nın keşfinden sonra, arkeoloji alanında, çağın en önemli keşfi olarak nitelenen, Bursa civarında bir tümülüste bulunan ama bugün nerede olduğu bilinmeyen Dorak Hazinesi de sonuç itibariyle, birçok benzeri gibi, Anadolu’dan kaçırılmıştır.

İngiliz arkeologu Mellaart, konuya ilişkin, The Illustrated London News’de söz alıp, M.Ö. 3,000. yüzyıla tarihlediği eserlere ve özellikle de elektrondan yapılmış olan heykelciklere değinmiştir.

Akabinde, İngiliz arkeologun Sunday Times’de de konu ile ilgili iki seri yazısı çıkması üzerine, bu durum, Türk basınına da yansımıştır.

Ancak, çağın ikinci en büyük keşfi olarak isimlendirdiği Dorak Hazinesi’ni nerede gördüğünü söylemekten kaçınan İngiliz arkeologu, hazineyi önceleri Ödemiş treninde tanıştığı bir Rum kızının İzmir’deki evinde gördüğünü söylemesine rağmen, ne o ev ne de o Rum kızı bulunabilmiştir.

Doğrusu; muamma var bu işin içinde.

Yoksa, İngiliz arkeologu Mellaart, yalan mı söylemiştir?

Velhasıl, kimi Batılı arkeologun adı, böylesine yüz kızartıcı skandallara karışırken, Tahsin Özgüç gibi Türk arkeologları, AFC Büyük Liyakat Nişanı (1979), Japon İmparatorunun Doğan Güneş Altın ve Gümüş Yıldız Nişanları (1988) ve Belçika Krallığı Ulusal Nişanı (1990) ile onurlandırılmıştır.

Batı Müzeleri, Anadolu’yla Donatılıyor

Bugün, Amerika ve Avrupa’nın birçok müzesinde, özel koleksiyonlarında, Anadolu Uygarlıkları’nı yansıtan eserler çoğunluktadır.

Ki; tüm bunlar, çeşitli yollarla, yurtdışına çıkarılmıştır. Kaçırılmıştır!

Hacılar’daki (Burdur) tarihöncesi yerleşmeye ait renkli seramikler, bugün dünyanın tüm müzelerine dağıtılmış olup, satış kataloglarına girmiştir.

Aynı şekilde, Gilindere (Aydıncık) sahil yolu yapılırken ele geçen eserler de Avrupa müzeleri satış kataloglarına girmiştir.

Düzce civarında bulunan Bizans ikonlarını ise, Louvre Müzesi ve Baltimore Wallers Sanat Galerisi satın almıştır.

Karapınar (Konya) ve Oymaağaç (Merzifon) ile Gilindere Höyükleri, Büyükçekmece Definesi ile Antakya’daki mermer ikonlarla, Van çevresindeki bronz eserlerle, Erdek civarındaki arkaik kadın başı da bu kaçırılış vakasına örnek gösterilebilir.

Ayrıca, Avrupa kütüphanelerinde, Anadolu’ya ait çok sayıda el yazması eser yer almaktadır.

Keza, Paris Milli Kütüphanesi ve Londra Müze Kütüphanesi’ne bizden sürekli yazma eserler gitmiştir.

Türk çinileri, halı ve kilimleri ise, Victoria Albert Müzesi’nin (Londra) İslam Salonu’nda sergilenmektedir.

Troya (Hisarlık) civarında bir mezarda bulunan ve İkinci Troya Hazinesi diye nitelenen altın ve gümüş eserler de bugün Philadelphia Üniversitesi Müzesi’nde sergilenmektedir.

Kısacası, yabancı müzeler, Anadolu eserleri ile günbegün zenginleşmiştir.

Dolayısıyla, Batı müzelerinde sergilenen Anadolu kaynaklı buluntuların, yapıtların toplamı, kendi müzelerimizdekilerle kıyaslanamayacak kadar çoktur.

Öyle ki; British, Louvre ve Berlin ile New York Metropolitan Sanat Müzeleri, koleksiyonlarına her defasında, bizden bir şeyler katarak, Anadolu’yu yağmalayarak zenginleşmişlerdir.

Saint Petersburg Hermitage Müzesi’nde, bize ait sergilenen ise, Pazırık Halısı’dır.

Ki; bu halı, dünyanın bilinen en eskisi halısı olup, Gördes Düğümü’yle (Türk Düğümü), M.Ö. 3. yüzyılda, Hunlar devrinde dokunmuştur.

Anadolu Hazineleri Birer Birer Yok Oluyor

Alman arkeologu Schliemann, Troya’nın höyüğü oluşturan katların en alttakinde olması gerektiğine inanmıştır.

Ki; bu nedenle, üstteki katları, hiç mi hiç özen göstermeksizin kazmıştır ve en sonunda, 1873 yılında, bazı sur parçalarına rastlamıştır.

Surlar arasında da altın eşyalardan oluşan Kral Priamos’un hazinesini bulmuştur ve hazineyi, karısı Sophia’nın yardımıyla, Almanya’ya kaçırmıştır.

Bir başka ifadeyle, çoğu Schliemann’ın kazılarında olmak üzere, Troya’da, on yedi hazine bulunmuştur.

Ki; Schliemann’ın bulup, Almanya’ya kaçırdığı hazinelerden Berlin Müzesi’nde olanlar, II. Dünya Savaşı sonrası kaybolmuştur.

Bunların, Sovyet İşgal Kuvvetleri tarafından SSCB’ye (Rusya) götürüldüğü ortaya çıkmıştır.

Troya keşiflerini ve bu konudaki düşüncelerini, kalemiyle dile getirince (1874; Troya’daki Eski Yapıtlar), pek çok uzman, Schliemann’ın bu görüşlerini, kuşkuyla karşılamıştır.

Bunun üzerine, 1874 yılında, Hisarlık’ta yeniden çalışmak isteyen Alman arkeologa Osmanlı makamları izin vermemiştir.

Dahası, kazılarında çıkardıklarını, devletin payını vermeden yurtdışına götürmekten hakkında dava açılmıştır.

Gerçi, 1878 yılında, Schliemann, Hisarlık’ta yeniden çalışmaya başlamıştır.

1882 – 1883 yılları arasında, üçüncü; 1888 yılından 1890 yılında ölene dek dördüncü kazısını yapmıştır.

1879 yılında, Troya kazılarında, klâsik arkeolog Burnout ve Alman Antropoloji, Etnoloji ve Tarihöncesi Enstitüsü’nün kurucusu Virchow’dan yardım alan Schliemann, son iki kazı döneminde de Troya kazılarına yeni bir sistem getiren ve stratigrafiyi daha açık çözebilen Dörpfeld’le çalışmıştır.

Keza, 1868 yılında, Homeros’un İlyada’sında adı geçen Anadolu’daki yerleri gezen Schliemann, 1869 yılında da bir kitap yazmıştır.

Kitabında, Troya’nın Pınarbaşı’nda değil, kuzeyindeki Hisarlık’ta olduğunu; Yunanlı Komutan Agamemnon ile karısının mezarlarının da sur dışında değil, sur içinde olduğunu kaleme almıştır.

İddialarının doğruluğunu da kazılarıyla kanıtlamıştır.

Ama, ondan daha önce, Hisarlık’ın Troya olduğunu, 1822 yılında, ilk defa, Maclaren, ileri sürmüştür ve yine Hisarlık’ta, 1865 yılında, Amerikan Konsolosu Calvert, deneme niteliğinde, ilk kazıyı gerçekleştirmiştir.

Hem üstelik, Hisarlık’ı Schliemann’a 1868 yılında, Calvert tanıtmıştır.

Ayrıca, Schliemann da arkeolojide kabul edilen hiçbir kazı tekniğinin olmadığı bir dönemde, kazıya başlamıştır.

Dahası, onun kazı bilimi, araştırma metotlarından çok uzaktı ve uyguladığı kazı yöntemi sonucunda, kazı katları birbirine karışmaktaydı.

Dolayısıyla, Anadolu’da, bilimsel nitelikte ilk arkeoloji araştırması, Schliemann’ın değil, Dörpfeld’in yine Troya’da yaptığı kazılarla gerçekleşmiştir.

Öyle ki; Dörpfeld, 1882 – 1890 yılları arasında, Schliemann’ın Troya kazılarına katılarak, onun çalışmalarına daha etkili yeni bir düzen getirmiştir.

Keza, 1893 ila 1894 yılları arasında, Troya’da yaptığı kazılarda, höyüğün tüm katlarını kapsayan bir kronoloji geliştirmiştir.

Bir başka Alman arkeologu ve aynı zamanda, mühendis Humann da 1878 yılında, Osmanlı hükümeti için demiryolu yapımını yönetirken, tesadüfen Zeus Sunağı kabartmalarını bulmuştur.

Sunağın toprak altında kalan parçalarını da kazı yaparak çıkarmıştır.

Osmanlı hükümetinin izniyle ve Berlin Müzesi’nin desteğiyle, kaidesi dışında, tümüyle sökülen ve parçalar halinde, Berlin’e taşınan sunak da ne yazık ki; Pergamon Müzesi’nde (Berlin) yeniden monte edilmiştir.

Gerçi, Humann’dan çok daha önce, İ.Ö. 41. yüzyılda, Pergamon’daki tüm yapıtları, Antonius, Cleopatra’ya armağan etmek üzere, Mısır’a kaçırmıştır.

Anadolu’da sürdürdüğü kazılarda, Mausoleion’un kalıntılarını ve Knidos’un yerleşim plânını ortaya çıkaran Sir Charles Thomas Newton da kazıları sonucunda ele geçirdiği yapıtları, ülkesine götürmüştür.

Ki; bunlar, Bodrum’daki anıtmezarın kalıntıları ve bir tunç Delphoi yılanı, bir Demeter heykeli ve Knidos’taki büyük aslan, Didyma yolunun iki yanındaki Brankhidai heykelleri olarak sıralanmaktadır.

İngiliz, engellense de hazine, çoktan kayboluyor.

1963 yılında, Dorak Hazinesi Skandalı’na adı karışan ve Türk makamlarına bilgi vermekten kaçınınca, Çatalhöyük kazısı durdurulan Mellaart da 1964 yılında, Dorak Hazinesi’ne kaçak kazılarda bulunulduğu; kendisinin ise, bu buluntuları gördüğünü ama ne olduklarını bilmediğini ileri sürmüştür.

Yine de hazineye ilişkin ilk bilgiler ve ele geçen zengin arkeolojik buluntular, Mellaart’tan kaynaklanmaktadır.

Nitekim, ele geçen zengin arkeolojik buluntular, yerel bir hükümdarla karısına ait olduğu sanılan 3 m X 1,8 m boyutunda bir sandık mezarla, bir erkek iskeletin bulunduğu ikinci bir mezardan çıkarılmıştır.

Bunların arasında, ayrıca, üstün bir işçilikle işlenmiş metal kadın heykelcikleri, çok sayıda altın ve gümüş silahla, çanak çömlek, mobilya ve yer döşemesi parçaları da vardır.

Peki ama, tüm bunlar, şimdi nerede yer almaktadır? Hangi ortamda, kimin yurdunda? Hem ayrıca, götürüldükleri yerde, eğreti durmayacak mı sanki her biri?

Anadolu Arkeolojisi Bilinçleniyor

Anadolu Arkeolojisi, Cumhuriyet’in ilânından hemen sonra, Mustafa Kemal Atatürk’ün ilgisiyle ve konuya eğilmesiyle, büyük önem kazanmıştır.

Böylelikle, obur arıların kökü kazınmıştır ve bundan gayrı, Anadolu, sırf bir takım insanlara değil, başta kendi insanına olmak üzere, tüm insanlığa fayda sağlamaya başlamıştır.

Tarih çalışmalarını; öncelikle, Türk tarihinin ana kaynaklarının araştırılması olmak üzere, Anadolu’da, arkeoloji yoluyla yeni bilgilerin sağlanması ve daha da önemlisi, Anadolu insanının kökleri ve ırk karakterlerinin antropolojik yöntemlerle tespit edilmesi üzerine yoğunlaştıran Atatürk, bu amaçla, Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’nu kurdurmuştur.

1923 yılında, Ankara’nın kuruluşunda, arkeolojik kalıntılar ortaya çıkınca, kazıları, Atatürk, buradan başlatmıştır.

Makridi Bey, Bittel ve Kansu da bu yörede yaptıkları kazılarla, Hitit ve Frigya Uygarlıkları’nın varlığını ortaya çıkarmışlardır.

Makridi Bey ayrıca, 1925 yılında, Ankara Garı arkasındaki vadide, üç tümülüste kazı yapmıştır.

Kansu da Ankara – Etiyokuşu’nda, Von der Osten’le sürdürdüğü arkeoloji kazılarında, Paleolitik Çağ’a ait buluntular elde etmiştir. Kalkolitik Çağ yerleşmesi ve Roma – Bizans kalıntıları bulmuştur.

Atatürk’ün teşvikiyle, Alacahöyük’te, 1935 yılında, Türk Tarih Kurumu adına Arık ve Koşay başkanlığında kazılar tekrarlanmıştır.

Akok ise, restorasyon çalışmalarını sürdürmüştür.

Arık ve Koşay ayrıca, Milli Eğitim Bakanlığı adına Ahlatlıbel, Göllüdağ ve Karalar’da arkeoloji kazılarına başlamışlardır.

1932 – 1933 yılları arasında, Alişar kazısına katılan Arık, buna ilaveten, Troya, Alacahöyük, Çankırıkapı ve Karaoğlan ile Alaeddintepe kazılarında çalışmıştır.

Koşay ise, Alacahöyük (1936) ve Büyükgüllücek’te (1948); Kansu, Yazılıkaya (1937 – 1939), Boğazköy (1937), Demircihöyük (1939) ve Fikirtepe’de; Mansel, Pamphylia Bölgesi’nde (1943); Özgüç, Alacahöyük’te ve eşi Nimet Özgüç ile Kültepe’de (1950) arkeoloji araştırmaları yapmıştır.

1952 – 1954 yılları arasında, Mansel, Bittel ve Çambel, Fikirtepe’de, kazı yapmışlardır. Kazıları sonucunda, bir kültür evresi saptamışlardır.

Yabancı uzman ve arkeologlara ihtiyaç duyulmaksızın, eski dillerin öğrenilmesi, arkeoloji kazıları sonucu elde edilecek yazıtların incelenebilmesi ve bunun neticesi, eski uygarlıkların gerçeğine ulaşılabilmesi fikriyle, Atatürk, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ni kurdurmuştur. Takriben, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi kurulmuştur.

Dahası, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde, Arkeoloji ve Tarihöncesi Bölümleri kurularak ve bu fakültelere bağlı, Arkeoloji Enstitüleri açılarak, ülkemizde arkeoloji öğrenimi de başlamıştır.

Tahsin Özgüç, 1940 yılında, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü’nü bitirmiştir.

Nimet Özgüç de öğrenimini Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde tamamlamıştır.

Arık ise, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nden mezun olmuştur.

Türk Arkeologları, Yurtdışında Okumaya Başladılar

Koşay, 1921 yılında, Budapeşte’de, Türkoloji ve filoloji (dilbilim) konusunda doktora yapmıştır. 1923 – 1924 yılları arasında da Berlin Üniversitesi’nde, etnoloji derslerine katılmıştır.

Mansel ise, 1925 yılında, Berlin Üniversitesi’nde, arkeoloji okumuştur.

Kansu, 1927 yılında, devlet bursuyla gönderildiği Sorbonne Üniversitesi Yüksek Araştırmalar Okulu’nda, antropoloji öğrenimi görmüştür.

Arık ise, Sorbonne Üniversitesi’nde, sanat tarihi; Louvre Arkeoloji Enstitüsü’nde, arkeoloji öğrenimi görmüştür.

Almış oldukları eğitim sonucunda, Kansu, 1934 yılında; Arık da 1939 yılında, profesör olmuşlardır.

1934 yılında, İstanbul Üniversitesi’nde, antropoloji profesörü olan ve 1935 yılında, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Antropoloji ve Etnoloji Bölümü’ne profesör olarak atanan Kansu, 1942 – 1944 yılları arasında, fakültenin dekanlığını yapmıştır. 1944 yılında da ordinaryüs profesör olmuştur.

Arık, 1939 yılında, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde, arkeoloji ve dinler profesörü olmuştur.

Mansel ise, 1944 yılında, profesör; 1956 yılında da ordinaryüs profesör olmuştur.

Özgüç, 1954 yılında; N. Özgüç de 1958 yılında, profesör olmuşlardır.

Türk Tarih Kurumu Kültür Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün denetiminde, ülkemizde, arkeoloji kazıları, belli bir düzen içine girmiştir.

Arkeoloji kazılarının devlet eliyle yaptırılmasına; yabancı arkeologların ise, Bakanlık izniyle ve Türk arkeologların yönetiminde çalışmalarına karar verilmiştir.

Makridi Bey, İstanbul’da, Bizans Dönemi kazılarını yönetmiştir.

Avusturya ve İngiliz heyetlerinin çalıştığı Ephesos’ta da kazı komiseri olarak görevlendirilmiştir.

Ayrıca, Winckler’in Boğazköy’deki araştırmalarında, gözlemci olarak bulunmuştur.

1907 yılında da İstanbul Arkeoloji Müzeleri adına Alacahöyük’te kazı yapmıştır.

Keza, Alacahöyük, ilk kez, Makridi Bey tarafından kazılmıştır.

Nitekim, bu kazıları, Milli Eğitim Bakanlığı ve Türk Tarih Kurumu yönetmektedir.

Üstelik, arkeoloji kazılarına mali destek sağlaması ve kazı raporlarını, matbaasında basmasıyla, Türk Tarih Kurumu, arkeolojiye büyük katkıda bulunmuştur.

Kültepe’de (Kayseri),  ilk bilimsel ve sistemli kazıları da 1948 yılında, Türk ekibi, Türk Tarih Kurumu adına başlatmıştır.

Dahası, Türk ekibin kazıları, Kültepe’nin Roma ve Helenistik dönemde, Demir ve Tunç Çağları’nda yoğun iskân edildiğini ortaya çıkarmıştır.

Kansu, 1937 yılından itibaren, Türk Tarih Kurumu adına Anadolu’da, tarihöncesi arkeoloji araştırmalarını yönetmiştir ve 1962 – 1972 yılları arasında, on yıl boyunca, Türk Tarih Kurumu’nun başkanlığını yapmıştır.

Türkiye’de, antropoloji biliminin de kurucusu Kansu ayrıca, Ankara Üniversitesi’nin ilk rektörü seçilmiştir ve Ankara Antropoloji Enstitüsü’nü kurarak, antropoloji alanındaki ilk laboratuar çalışmalarını başlatmıştır. 1934 yılında da İstanbul Darülfünunu Tıp Fakültesi Antropoloji Enstitüsü’nde, doçent olarak çalışmaya başlamıştır.

Böylelikle, antropoloji ile ilgili ilk bilimsel çalışmalar, çok hızlı ve bilinçli bir şekilde devam etmiştir.

Buna ilaveten, Kansu, Alacahöyük’te (Çorum) yaptığı kazılardaki insan buluntularını, antropolojik açıdan inceleyerek, antropolojinin paleontoloji, fiziksel antropoloji, tarihöncesi (prehistorya) ve etnoloji alt dallarına ayrılmasına; dolayısıyla, antropolojinin Anadolu’da gelişmesine önemli katkıda bulunmuştur.

Türkiye Tabiatını Koruma Derneği’nin de kurucu üyesi Kansu, 1929 – 1935 yılları arasında, Türk Antropoloji Dergisi’ni yönetmiştir.

Amerikan Fiziksel Antropoloji Derneği ve Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün de üyesidir.

Anadolu’da, etnolojik alan araştırmalarının başlatılmasına ve derleme çalışmalarıyla, ilk etnografik yayınların çıkarılmasına önemli katkıda bulunan Koşay da Ankara ve Alacahöyük etnografyasına ilişkin yapıtlar hazırlamıştır.

Bunun dışında, Koşay’ın arkeoloji, etnografya, dil ve tarih konusunda kitaplarıyla, öykü, roman ve biyografi alanında otuz beşten fazla eseri ve yüz elliyi aşkın makalesi yayımlanmıştır.

1982 yılından itibaren, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun yönetim kurulu üyesi Özgüç ise, başta Türk Tarih Kurumu olmak üzere, Amerikan ve Alman Arkeoloji Enstitüleri ile Bavyera Bilimler ve İngiliz Akademileri’nin de üyesi olup, Yüksek Öğretim Kurulu’nda da görev yapmıştır.

1968 yılında, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dekanlığı’na getirilen Özgüç, 1969 – 1980 yılları arasında, Ankara Üniversitesi’nde, rektör olarak çalışmaya başlamıştır.

Kırk beş yıl boyunca sürdürdüğü kazılarla, Anadolu Arkeolojisi’nde özel önemi olan birçok merkezin günışığına çıkarılmasına da katkıda bulunmuştur.

Aynı şekilde, Nimet Özgüç de İç Anadolu’daki önemli Hitit yerleşmesi Acemhöyük ve Güneydoğu Anadolu’da, Kommagene Krallığı’nın başkenti Samsat Höyüğü’nde yaptığı kazılarla, Anadolu Arkeolojisi’ne önemli katkıda bulunmuştur.

1941 yılından sonra, Dündartepe, Kavak – Kaledoruğu ve Tekkeköy kazılarına katılan ve 1947 yılında, Elbistan yüzey araştırması ve Karahöyük kazısında çalışan N. Özgüç, 1948 yılından itibaren, eşi T. Özgüç başkanlığındaki Kültepe arkeoloji kazılarına da önemli katkıda bulunmuştur. Kültepe mühürlerini ve mühür baskılarını araştırmıştır.

1978 yılında da ODTÜ Aşağı Fırat Projesi Kurtarma Kazıları kapsamında, Adıyaman’da, Samsat Höyüğü’nde kazı çalışmalarını üstlenmiştir.

Mansel ise, 1938 yılında, Türk Tarih Kurumu üyeliğine seçilmiş olup, kurum adına 1943 – 1946 yılları arasında, Pamphylia Bölgesi’nde, yüzey araştırmaları yapmıştır.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eskiçağ Tarihi Bölümü’nde ders veren Mansel ayrıca, 1946 yılında, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Klâsik Arkeoloji Bölümü’nü kurarak, Bölüm Başkanlığı görevine getirilmiştir.

1954 yılında da araştırma olanaklarını arttırmak amacıyla, Antalya Bölgesi Arkeoloji Araştırmaları Merkezi’nin kurulmasını sağlamıştır.

1973 yılında ise, X. Uluslararası Klâsik Arkeoloji Kongresi’ne başkanlık yapmıştır.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eskiçağ Tarihi Bölümü’nde, Ege ve Yunan Tarihi dersleri veren Mansel, Klâsik Arkeoloji Bölümü Başkanlığı görevini, 18 Ocak 1975’de ölene dek sürdürmüştür.

Sadece Türk arkeologlar değil, yabancı arkeologlar da Anadolu Arkeolojisi eğitimine önem vermişlerdir.

Öyle ki; akademik kariyerlerini, Anadolu Arkeolojisi üzerine yapmışlardır.

Dolayısıyla, Anadolu’ya yönelmişlerdir.

Dahası, bu bilim adamları içinde, ülkesine geri dönmeyip, Türk vatandaşı olan bile vardır.

Hem Bittel hem de Helmuth ve Mellaart, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde akademisyenlik yapmışlardır.

Türk Tarih Kurumu’nun da üyesi olan Bittel, 1951 yılından itibaren, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarihöncesi Bölümü’nde, öğretim üyesi olmuştur.

Bittel ayrıca, Boğazköy’de, hem Hitit hem de Frigya kültürlerini incelemiştir (1931 – 1939).

Dahası, Selçuklu mezar taşları, Roma dönemi yol şebekesi ve Avrupa Barok kilise yapıtları üzerine çalışmıştır.

İç Anadolu’daki tarihöncesi kültürlerin saptanmasına da önemli katkıda bulunmuştur.

Helmuth da 1934 yılında, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne profesör olarak atanmıştır.

1942 – 1959 yılları arasında da Eski Ön Asya Dilleri ve Kültürleri Bölümü Başkanlığı yapmıştır.

Arkeoloji Enstitüsü Müdürlüğü’ne de getirilen Helmuth ayrıca, Yazılıkaya kabartmalarını incelemiştir.

II. Dünya Savaşı çıkınca, Hitler Almanya’sına dönmeyip, 1947 yılında, Türk vatandaşlığına geçmiştir.

Mellaart da 1961 – 1963 yılları arasında, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarihöncesi ve Arkeoloji Bölümleri’nde, akademisyenlik yapmıştır.

Hem üstelik, Mellaart, yalnızca İstanbul Üniversitesi’nde değil, aynı zamanda, Londra Üniversitesi Arkeoloji Enstitüsü’nde, 1964 yılından itibaren, Anadolu Arkeolojisi dersleri vermiştir.

Mellaart ayrıca, Canhasan (1951), Beycesultan (1952) ve Hacılar (1956) ile Çatalhöyük’te, 1958 – 1963 yılları arasında, kazı yapmıştır.

Schliemann ve Bossert de akademik yönde, Anadolu Arkeolojisi’ne önemli katkıda bulunmuşlardır.

Öyle ki; arkeolojinin geniş kitlelerin ilgi alanı haline dönüşmesine emeği geçen Schliemann, kitapları ve The Times ile The Daily Telegraph’taki makaleleriyle, Anadolu’daki keşiflerini, tüm dünyaya duyurmuştur.

Türkiye’de, Bilimsel Arkeoloji Eğitimi’nin öncülüğünü yapmış olan Bossert de araştırmaları ve kitaplarıyla; ayrıca, bilim adamları yetiştirerek, Anadolu Arkeolojisi’ne katkıda bulunmuştur.

Otuz dört kitabı ve yüz yedi makalesi yayımlanmıştır.

Bossert ayrıca, 1946 yılında, Karatepe’de, Çambel ve Alkım ile birlikte, araştırmalara girişmiştir.

Ki; 1947 yılında başlayan kazı çalışmaları, 1952 yılına dek Bossert; 1952 yılından itibaren, Çambel başkanlığında sürmüştür.

Anadolu Uygarlıkları, Günışığına Çıkıyor

Chantre, 1893 – 1894 yılları arasında, İç ve Güneydoğu Anadolu’da yaptığı gezi ve arkeoloji kazılarında, Hitit eserleri üzerinde durmuştur.

Anadolu’nun Cilalıtaş Çağı’na (Neolitik) ait buluntular ve Hititlerin son dönemine ait bir saray ortaya çıkarmıştır.

Dolayısıyla, Anadolu’da, Hitit Uygarlığı’nın ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştur.

Keza, 1893 – 1894 yılları arasında, tablet aramaya yönelik, Kültepe’de, ilk kazıları, Chantre başlatmıştır.

1906 yılında, Winckler ve Grothe de burada kazı yapmışlardır. Ama, sonuç getirmeyen bu araştırmalardan sonra, 1925 yılında, Hrozny, kazıya başlamıştır ve tabletlerin höyüğü doğudan çevreleyen tarlalardan çıktığını saptamıştır.

Hrozny ayrıca, Eski Kaneş’i kazarak, kentin günlük yaşamıyla ilgili önemli ipuçları bulmuştur.

Osten, Alişar’da ve Bittel, Boğazköy’de, Hitit ve Frigya kültürlerini incelemişlerdir.

Woolley, Karkamış; Von Luschan, Zincirli ve Garstang, Sakçagözü’nde, arkeoloji kazıları yaparak, Anadolu’daki en önemli Geç Hitit kentlerini keşfetmişlerdir.

Geç Hitit Çağı sanatını incelemişlerdir.

Keza, Kuzey Suriye ve Anadolu’da, çeşitli araştırmalar yaparken, Sakçagözü yakınlarında saptadığı bir höyüğü kazmaya karar veren Garstang, burada Geç Hitit dönemine ait mimarlık kalıntıları ve heykelleri ile İ.Ö. 5 – İ.Ö. 4. binyıla, Cilalıtaş Çağı’na (Neolitik) ait çanak çömlek ve çeşitli aletler bulmuştur.

1937 yılında, tekrar Hititlerle ilgilenmeye başlayan Garstang ayrıca, Soğuksu Höyüğü’nde giriştiği kazıları, 1947 yılına dek sürdürmüştür ve Cilalıtaş Çağı’ndan Hititlere dek çeşitli kültür evrelerinden buluntular elde etmiştir.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri Uzmanı Makridi Bey ile Winckler, Boğazköy’de, 1906 ve 1911 – 1912 yılları arasında yaptıkları kazılarla, tapınakları, sarayları, surları ve yolları ile güçlü bir imparatorluğun merkezi olduğuna kuşku bırakmayan bir kentin kalıntılarını ortaya çıkarmışlardır.

Böylelikle, İ.Ö. 14 – İ.Ö. 13. yüzyıl Hitit tarihinin ana çizgileri belirlenmiş olur.

Winckler ayrıca, Hitit başkenti Hattuşa’yı; Texier de kent harabesini ve kentin açık hava tapınağı Yazılıkaya’yı bulmuşlardır.

Ephesos ve Troya Kazıları Yineleniyor

Bendorf, Ephesos’ta, tapınağın batısı ve çevresini araştırmıştır.

Hogarth da hem tapınağı araştırmış hem de tapınağın altında, daha eski üç tapınak tabanı bulmuştur.

Hebergin ise, Ephesos’ta yaptığı kazılarla, Agora, Tiyatro ve Celsus Kitaplığı’nı bulmuştur.

1987 yılında, Troya’da (Hisarlık), arkeoloji araştırmaları, yeniden başlamıştır.

Ki; Türk, Amerikalı ve Alman bilim adamlarının danışmanlığında gerçekleşen bu yeni dönem arkeoloji çalışmaları, bundan çok önceki dönemlerde yapılan kazılar sonucunda ortaya çıkarılan mimari kalıntıların temizliğine ve restorasyonuna yöneliktir.

Ayriyeten, eski kazı dönemlerinde saptanan verilerin doğruluğunun, yeni bilimsel yöntemlerle denetlenmesi de amaçlanmıştır.

Anadolu’da, Sualtı Arkeolojisi Gelişiyor

Teksas A & M Üniversitesi Deniz Arkeoloji Enstitüsü Başkanı Bossert, öncüsü olduğu arkeoloji çalışmalarıyla ve sualtı kazılarıyla, Anadolu kıyılarındaki büyük sualtı zenginliklerini ortaya çıkarmıştır.

Bodrum Kalesi’nde de ilk Sualtı Arkeoloji Müzesi’nin kurulmasını sağlayarak, Türk sualtı arkeologlarının yetişmesine ortam hazırlamıştır.

Keza, Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi arkeologları tarafından 1982 yılında, Kaş – Uluburun’da saptanan Son Tunç Çağı’na ait batıkta, 1984 yılında kazı yapan Bass, buluntuların en eskisi olan ve İ.Ö. 14. yüzyıla tarihlenen batıkta, 1985 ila 1986 yıllarında sürdürülen kazılarda da bulunmuştur.

Dahası, yaptığı sualtı kazıları sonucunda, bakır, kalay ve cam külçeler, amforalar ile Kıbrıs çanak çömleği, altın ve değerli taşlardan takılarla tunç silahlar bulmuştur.

Bass, ilk bilimsel sualtı kazısınıysa, 1960 yılında, Gelidonya Burnu’nda, Finike kıyılarında bulunan batıkta başlatmıştır.

1961 – 1964 yılları arasında da Yassı Ada’da, buluntuları İ.S. 625 – İ.S. 626. yüzyıllar arasına tarihlenen ve sualtı çizim, fotoğraf ve plân çıkarım yöntemlerinin geliştirilmesi açısından büyük önem taşıyan Bizans Batığı’nı kazmıştır.

Bass ayrıca, batıkların stereo fotoğraflarla fotogrametrik haritaların çıkarılması yöntemini geliştirmek amacıyla, 1964 yılında, iki kişilik denizaltı aracı kullanmıştır.

Ki; Asherah adındaki bu araç, dünyada arkeolojik araştırma amacıyla inşa edilen ilk denizaltıdır.

Bass, daha sonra, 1967 – 1969 yılları arasında, yeniden Yassı Ada’da, 4. yüzyıla tarihlenen Geç Roma Batığı’nı kazmıştır. 

Ayriyeten, 1975 yılında, Gökova’da, 16. yüzyıla tarihlenen Şeytanderesi Batığı’nda ve 1977 – 1979 yılları arasında, 11. yüzyıla tarihlenen Serçe Limanı Batığı’nda, sualtı kazıları yapmıştır.

Türk Arkeologlar İş Başında

Yabancı arkeologların, Türk arkeologların yönetiminde çalışmalarına karar verilmesi üzerine, güvence altına alınan ören yerlerinde, höyüklerde, Türk ve yabancı arkeologlar bir arada, birçok kazı yapmaya başlamışlardır ve bu arkeoloji kazılarına günbegün yenileri eklenmiştir.

Ki; böylece, Türkiye, pek çok kazının sürdürüldüğü arkeolojik merkez haline dönüşmüştür.

Türk ve yabancı arkeologlar, ortaklaşa kitap çalışmasında da bulunmuşlardır.

Keza, on sekiz Türk ve altmış dört yabancı arkeoloğun katkısıyla, 1974 yılında, üç ciltlik “Mansel’e Armağan” hazırlanmıştır.  

İlk kazı çalışmalarına 1932 yılında, Ankara’da, Atatürk Orman Çiftliği’nde başlayan Koşay, Atatürk’ün emri üzerine, 1933 yılında, yine Ankara’da, Ahlatlıbel yöresinde, Maarif Vekili Reşit Galip’le birlikte, Cumhuriyet Dönemi’nin ilk resmî arkeoloji kazısını başlatmıştır.

Öyle ki; Ahlatlıbel, 1933 yılında, Koşay başkanlığında yapılan kazılarla ortaya çıkarılmıştır.

Dahası, yapı kalıntılarından Ahlatlıbel’in güçlü bir beyin kalesi olduğu saptanmıştır.

1934 yılında, Kumtepe’de (Troya) çalışma yapan Koşay ayrıca, 1935 yılında, Çorum’da, sonuçları dünya çapında yankı uyandıran Alacahöyük kazılarını başlatmıştır.

1935 – 1948 ve 1963 – 1967 yılları arasında yaptığı kazıları sonucunda, İlk Tunç Çağı’na ait çok zengin kalıntılar bulan Koşay, kazılarının ilk döneminde, Arık; ikinci döneminde ise, Akok ile birlikte çalışmıştır.

Nitekim, Alacahöyük’teki restorasyon çalışmalarını, Akok ile birlikte sürdürmüştür.

Buna ilaveten, 1937 yılında, yine Çorum’da, Frigya Uygarlığı’na ait yerleşim yeri kazmıştır.

1942 yılında da Erzurum’da, Karaz Höyüğü’nde, kazıya başlamıştır ve 1943 ila 1956 yılları arasında elde ettiği buluntularla, Karaz kültürünün varlığını ortaya çıkarmıştır.

1961 yılında, Tufanç Kalkolitik yerleşimi ve 1964 yılında, İkiztepe Tümülüsleri’ni kazan Koşay ayrıca, Sakyol ve Gâvur Höyükleri’nde de kazılar yapmıştır.

Koşay gibi, Mansel de Atatürk’ün desteğiyle, 1932 yılında, Yalova Kaplıcaları’nda ve 1936 – 1938 yılları arasında, Trakya’da, araştırma yapmıştır ve araştırmaları sonucunda, Traklar’dan kalma tümülüsler saptamıştır.

Daha da öncesinde, 1930 yılında, İstanbul’da, Balaban Ağa Mescidi’nde, kazı çalışmalarına başlayan Mansel, Perge ve Side’de başlattığı kazılarla, Klâsik Arkeoloji alanındaki sistemli araştırmaların öncülerinden biri sayılmaktadır.

Öyle ki; 1946 yılında, Perge’de; 1947 yılında ise, Side’de kazı çalışmalarını sürdüren Mansel, Helenistik dönemden kalma surlarla çevrili Perge’nin 15 bin kişilik tiyatrosunda, Anadolu’dakilerin en iyilerinden stadiumda, kent kapılarında ve agorasında, sütunlu caddeleri ile nekropolünde, çok önemli buluntular ele geçirmiştir.

Yaptığı kazılar sonucunda bulduğu yapı ve anıtlarla, çeşitli parçaların onarılma ve korunmasıyla da yakinen ilgilenmiştir.

Özgüç ise, 1945 yılında, Anıtkabir alanındaki tümülüs kazılarında, Akok’la beraber çalışmıştır.

1947 yılında da Elbistan Ovası’nda araştırma yapmıştır.

Özgüç ayrıca, Geç Hitit’ten kalma bir kutsal alan saptamıştır.

Bir başka ifadeyle, Karahöyük’te, Geç Hitit’ten kalma bir alan saptayan ve 1948 yılında, Kültepe’de, eşi Nimet Özgüç ile birlikte, kazıya başlayan Tahsin Özgüç, Erbaa – Horoztepe’de yaptığı Kurtarma Kazıları’nda, İ.Ö. 2,100. yüzyıla tarihlenen tunçtan mezar armağanları bulmuştur.

1959 – 1968 yılları arasında, Erzincan’da, İ.Ö. 8 – İ.Ö. 7. yüzyıl Urartu yerleşim yeri Altıntepe’de kazı yapan Özgüç, çok iyi durumda, surlarla çevrili bir kale, duvar resimleriyle bezeli bir saray – tapınak, sütunlu bir kabul salonu, mezar odaları ile adak ve armağanlar bulmuştur.

1967 yılında da Kayseri’de, Kululu’da kazı yaparak, Geç Hitit, Helenistik ve Roma yapı katları ile hiyeroglif yazılı anıtlar, kurşun rulo levhalar, küçük heykeller ve sfenksler bulmuştur.

Ayrıca, 1973 yılında, Hitit tarihinin aydınlatılmasında büyük önem taşıyan Zile – Maşathöyük’te kazılara başlayarak, burada, İlk Tunç Çağı’ndan Demir Çağı’na dek süren bir yerleşme saptamıştır.

Önemli buluntular ele geçirmiştir.

Kansu da Ankara’da, Osten’le sürdürdüğü kazılarda, Paleolitik Çağ’a ait buluntularla, bir Kalkolitik Çağ yerleşmesi ve Roma ile Bizans kalıntıları bulmuştur.

1959 – 1962 yılları arasında, Trakya ve Marmara’da; 1964 – 1965 yılları arasında, İstanbul’da, Kökten’le birlikte, Yarımburgaz Mağarası’nda, Anadolu’daki ilk sistemli kazıları da yine Kansu yapmıştır.

1962 yılında, Niğde – Aksaray civarında, Acemhöyük’te başlattığı kazıyla, çok önemli bir Hitit merkezini bulan Nimet Özgüç ise, 1972 – 1975 yılları arasında, yine Niğde’de, Tepebağları Höyüğü’nde, Kurtarma Kazısı yapmıştır ve Demir Çağı’ndan Bizans dönemine dek buluntular veren bir yerleşim yeri saptamıştır.

Keza, 1968 – 1972 yılları arasında, Keban Baraj Gölü altında kalan pek çok yerleşmede de yoğun Kurtarma Kazıları yapılmıştır.

Koşay da Keban Kurtarma Kazıları’na katılmıştır.

Antakya’da Arkeoloji Araştırmaları

Antakya’da, ilk araştırma, Amik Kazıları Projeleri kapsamında, 1932 – 1938 yılları arasında yapılmıştır. İkinci araştırmaysa, 1937 – 1939 ve 1946 – 1949 yılları arasında, Woolley yapmıştır.

1995’li yıllarda da Amik Vadisi Projesi adıyla, Antakya’da, Chicago Üniversitesi öğretim görevlisi Prof. K. Aslıhan Yener başkanlığında, Mustafa Kemal Üniversitesi öğretim görevlileri ve Antakya Müzesi araştırmacılarıyla, Tony Wilkinson’un katılımıyla, yeniden arkeoloji araştırmaları yapılmıştır.

Ki; bu destek gören, tüm dünya kamuoyunda ilgiyle izlenen uluslararası ortak bir çalışmadır.

Araştırılan zaman ise, çağımızdan 6 bin yıl öncesidir.

Anadolu’da, Müzecilik Gelişiyor

Ülkemizin arkeolojik merkez haline dönüşmesi üzerine ve yapılan kazılarda ele geçen yapıtları koruyabilmek amacıyla, her yerde, hemen hemen her şehrimizde müze açılmıştır. Çünkü; bu değişimle birlikte, Türkiye’de, müzeciliğe de önem verilmiştir.

Öyle ki; hem Makridi Bey hem de Mansel ve Arık, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde çalışmışlardır.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde, kırk yıla yakın bir süre çalışan; Yunan, Roma ve Bizans sanatları uzmanı kadrosuna atanan Osmanlı arkeoloğu Makridi Bey, 1892 yılında, müzenin Fransızca kâtipliğine atanmıştır.

Üstelik, İstanbul Arkeoloji Müzeleri ve ayrıca, Çinili Köşk’ün Türk ve İslam yapıtları koleksiyonlarının düzenlenmesine katkıda bulunan Osmanlı arkeoloğu, yalnızca İstanbul’da değil, almış olduğu davet üzerine, Atina’da, Benaki Müzesi’nde de Türk – İslam ve Arkeoloji Bölümleri’nde çalışmıştır ve 1938 yılında, müzenin kataloğunu hazırlamıştır.

Mansel, on iki yıl boyunca, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü Aziz Ogan’ın yardımcısı olarak çalışmıştır.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde başarı kazanan ve ardından, Maarif Vekâleti Arkeoloji Müdürlüğü’ne atanan Arık da 1943 yılında, Ankara Arkeoloji Müzesi Müdürü olmuştur.

Koşay ise, 1927 – 1931 yılları arasında, Ankara Etnografya Müzesi’nin kurulmasını sağlamıştır ve müzenin ilk müdürü olmuştur.

1931 – 1945 yılları arasında da Müzeler Dairesi Başkanlığı yapmıştır.

Alacahöyük, Ahlatlıbel, Boğazköy ile Alişar kazılarında ele geçen buluntularla, Ankara’da ayrıca, bir Hitit müzesi kurulması için çaba harcamıştır ve böylelikle, Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin temellerini atmıştır.

Aynı şekilde, Alacahöyük’teki yerel müze de Koşay’ın çabasıyla kurulmuştur.

Alacahöyük’teki Sfenksli Kapı’ysa, 1907 yılında, Osmanlı arkeoloğu Makridi Bey’in aracılığıyla bulunmuştur.

Anadolu, Kendi Müzelerinde Sergileniyor

Hititlerin en büyük açık hava tapınağı Yazılıkaya’da ele geçen binlerce tablet, yüzlerce küçük buluntu, heykel ve çanak çömlek kalıntıları, Ankara, İstanbul ve Çorum’daki müzelerde ve Alacahöyük’teki yerel müzede sergilenmektedir.

Alacahöyük’teki buluntuların büyük bir bölümü de Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde; bazıları ise, höyükteki yerel müzede sergilenmektedir.

Gaziantep’te, Sakçagözü Höyüğü’nün yüzeyindeki kalıntılar da 1939 yılında, Ankara’ya; Ankara Arkeoloji Müzesi’ne taşınmıştır.

Kayseri’de, Kültepe’de bulunan bir tablet ve zarfı (İ.Ö. 1,900) ise, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergilenmektedir.

Troya’da (Hisarlık), Amerikalıların kazılarında ele geçenler de aynı şekilde, yine İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergilenmektedir.

Bergama Müzesi, yörede ele geçen buluntuların 1924 yılında, Akropolis’te koruma altına alınmasıyla kurulmuştur.

1936 yılında ise, yeni binasında, hizmete açılmıştır.

Berlin Müzesi’nde sergilenen sunağın bir maketinin yer aldığı müzede, Helenistik ile Roma ve Bizans dönemlerine ait yapıtlar sergilenmektedir.

Müzenin Etnografya Bölümü’ndeyse, Bergama yöresinden derlenen giysi, dokuma halı ve kilimler sergilenmektedir.

Selçuk Arkeoloji Müzesi, 1929 yılında, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü Ogan’ın öncülüğünde açılmıştır.

1960’lı yıllarda yenilenen müzeye Ephesos’taki kazılarda bulunan yapıtlar taşınmıştır.

Ephesos buluntularının bir bölümüyse, İzmir Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir.

Çambel’in girişimiyle, 1957 yılında, Adana’da kurulan Karatepe Açık Hava Müzesi, Türkiye’deki ilk açık hava müzesi olup, Karatepe’de, kazılar sonucunda bulunan yapıtlar onarılarak, – kazı yerinde kurulan – bu müzeye konmuştur.

Narlıkuyu Mağarası’nda yapılan kazılarda, Roma döneminden kaldığı sanılan ve Üç Güzeller diye anılan mozaik, Narlıkuyu Mozaik Müzesi’nde sergilenmektedir.

Erdek yöresinde bulunan heykel ve kabartmalar ise, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde ve Erdek Açık Hava Müzesi’nde sergilenmektedir.

Malûmunuz üzere, Sualtı Arkeolojisi de ülkemizde gelişim göstermektedir.

Keza, Anadolu’nun güney kıyılarında yapılan arkeoloji çalışmaları, sualtı kazılarında öncü niteliktedir.

Ki; Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi, dünyanın en zengin sualtı arkeoloji müzelerindendir ve müzede, Türk balık adamların da katılımıyla, birçok sualtı arkeologu faaliyet göstermektedir.

Niye Bodrum?

Müzenin Bodrum’da kurulmasındaki neden; 1958 yılında, Gelidonya Burnu’nda, Tunç Çağı’na, İ.Ö. 14. yüzyıla tarihlenen bir batık bulunması ve bu batığın bugüne dek bilinenlerin en eskisi olmasından ileri gelmektedir.

Takriben yapılan kazılar sonucunda çıkan diğer batıklar da burada sergilenmektedir.

Gelidonya Burnu ve Şeytanderesi Batıkları’ndan çıkarılan eşyalar, müzenin Tunç Çağı Salonu’nda sergilenmekte olup, Antik Dünya’nın çeşitli cam yapıtları ve İ.S. 11. yüzyıldan kalma İslam Batığı’nın Cam Koleksiyonu önemlidir.

1967 yılında yapılan sualtı kazısı da bir akvaryum içinde, 1 / 20 ölçeğindeki maketle gösterilmiştir.

Cam Batığı olarak ünlenen Serçe Batığı Limanı Batığı’nda ise, İslam Cam Eşya Sanatı’nın özgün örnekleri bulunmuştur.

Buna ilaveten, Bodrum, 1970’li yılların başında, Bakanlıklararası Turizm Komitesi tarafından “Birinci Derece Öncelikli Turistik Merkezler” arasına dâhil edilmiştir.

Karar Kılınmıştır: Tarih Korunmalıdır

Türkiye’de, tarihöncesi ve tarihsel dönemlere ait bilim, kültür, din ve güzel sanatlarla ilgili taşınır ve taşınmaz tarihi eserlerin korunmasına ilişkin önlemler, ilkin 23 Nisan 1906 tarihinde, Âsar-ı Atika Nizamnamesi’yle öngörülmüştür.

Ki; bu nizamnameyi yürürlükten kaldıran 25 Nisan 1973 tarihli ve 1710 sayılı Eski Eserler Kanunu da 21 Temmuz 1983 tarihli ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu kabul edilene dek yürürlükte kalmıştır.

Yurtiçinde korunması gerekli kültür varlıklarını, yurtdışına çıkarmak yasaktır. (Madde – 32)

Yasa kapsamına giren taşınır ve taşınmaz eski yapıtların bulunması için gerekli araştırma, sondaj ve kazıları, Kültür ve Turizm Bakanlığı yapar. (Madde – 35)

 Gerçi, Bakanlık, bilimsel ve mali yeterliliğini onayladığı yerli ve yabancı kurul ve kurumlara araştırma izni verebilir. Öyle ki; sondaj ve kazı yapma iznini, Bakanlığın önerisi üzerine, Bakanlar Kurulu verir. (Madde – 35)

Aynı kazı kurul veya kurumuna birden fazla yerde kazı yapma izni verilemez. (Madde – 37)

Kazı izninin süresi, bir yıldır. Gerekirse, bu süre, her yılsonunda, başvurunun yenilenmesi koşuluyla uzatılabilir. (Madde – 40)

Türkiye’deki elçilik ve konsoloslukların mensuplarına sondaj ve kazı yapma izni verilemez. (Madde – 49)

EK – I

Mucizevî Define Anadolu ve Vaatleri

Yunanca, “Doğu Ülkesi” anlamında, “Anatoli” sözcüğünden ileri gelen Anadolu, günümüzden geriye doğru beş bin yıldan beri, pek çok ve yüksek düzeyde uygarlığa beşiklik etmiştir.

Dolayısıyla, çok eski çağlardan bu yana, birçok uygarlığın gelişmesi ve bunların birbirini etkilemesi sonucu, zengin bir Anadolu kültürü ortaya çıkmaktadır.

Churchward’ın derlemiş olduğu haritalar incelendiğinde, çağlar boyu medeniyetlerin beşiği olan Anadolu’nun Babil, Asur ve Grek Uygarlıkları ile etkileşiminden çok daha önce, Uygur Uygarlığı ile etkileşim içinde olduğu ve böylelikle, Uygur İmparatorluğu’nun yegâne harman yeri olduğu görülmektedir.

Bunun dışında, batık uygarlıklarla, Anadolu arasında oluşan bağlantı da oldukça dikkate değerdir.

Dünya genelinde bilinen en büyük tarihöncesi yerleşim yeri, ülkemiz toprakları içerisinde yer alan Çatalhöyük’tür.

Öyle ki; M.Ö. 6,250’ye dek, 6 binden fazla insan, bu bölgede yaşamıştır.

Batı Çatalhöyük’te de Kalkolitik Çağ’ın başlarına tarihlenen yerleşme izlenmektedir.

Buna ilaveten, yapılan kazılarda, insanın tüketici nitelikten sıyrılıp, üretici kimlik kazandığı, ilk kez yabani bitki ve hayvanların evcilleştiği, ilk üretim aşaması olan Cilalıtaş Çağı’na (Neolitik) tarihlenen yerleşmeler, günışığına çıkarılmıştır.

Bitki ve hayvanların evcilleştirilme kökeninin de yine Çatalhöyük yöresine özgü olduğu anlaşılmıştır.

Dünya genelinde, Hitit tarihine ilişkin bugünkü bilgilerin büyük bir bölümü de Boğazköy’de yapılan araştırma ve kazılar sonucunda bulunan çiviyazılı tabletlerden kaynaklanmaktadır.

Mısır Firavunu II. Ramses ile Hitit Kralı III. Hattuşili arasında imzalanan Kadeş Antlaşması’nın metni, Boğazköy’de bulunmuştur.

Kadeş Antlaşması (İ.Ö. 1,270), dünyanın en eski yazılı barış antlaşmasıdır.

Antlaşma, Akadça ve Mısırca olmak üzere, iki dilde yazılmıştır.

Ayrıca, Hitit Kralı III. Hattuşili’nin imzasının bulunduğu metnin öbür yüzünde, Kraliçe Puoluhepa’nın damga mührü yer almaktadır.

Ki; bu mühür, Anadolu’da kadına tanınan hakkın 3 bin yıl önce ne seviyede olduğunu kanıtlamaktadır.

Dahası, Kadeş Antlaşması, Hitit Uygarlığı’nın en az Mısır Uygarlığı kadar eski ve zengin bir uygarlık olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

20. yüzyıl başlarında, yine Boğazköy’de yapılan arkeoloji kazıları, burada Hititlerin başkenti Hattuşa’nın görkemli buluntularının varlığını ortaya koymaktadır ve Hattuşa, UNESCO tarafından Dünya Kültür Miras Listesi’ne alınmıştır.

Aynı şekilde, Maşathöyük de Hitit tarihinin aydınlatılmasında büyük önem taşımaktadır.

Kültepe’de ele geçen ve sayıları 14 bini aşkın tablet, silindir mühür tablet ve pişmiş topraktan zarf içinde bulunan mektuplar ile Anadolu’nun ilk yazılı ticari belgeleri ise, yörenin İ.Ö. 2. binyılının ilk çeyreğindeki sosyoekonomik yapısını ortaya koymaktadır.

Büyükkale’de de 3 bine yakın kil tablet bulunmuştur.

1986 yılında bulunan bir tunç tablet ise, dünyada bilinen ilk madeni tablettir.

İyon tapınakları içinde, en büyük ve zengin olanı, Didyma Apollon Tapınağı’dır.

Tapınak; Kutsal Emanetleri Hazineleri, Kutsal Kuyu ve Kutsal Defne Korusu ile tanınmaktadır.

Mezopotamya Ur Kral Mezarlığı keşfinden sonra, çağımızın ikinci en büyük keşfi Çatalhöyük Dorak Hazinesi ise, Troya II yerleşmesiyle aynı döneme (İ.Ö. 2,300) tarihlenmekte olup, İlk Tunç Çağı’na (İ.Ö. 3,500 – İ.Ö. 2,000) tarihlenen Alacahöyük Kral Mezarları’nda bulunanlardan daha zengin ve göz kamaştırıcıdır.

Troya Hazineleri’nde (İ.Ö. 2,300 – İ.Ö. 2,100) de silah, alet, takı ve kaplar, göze çarpmaktadır.

Ki, altın, gümüş ve elektrondan yapılmış olan bu eşyaların benzerlerine Güney Mezopotamya’da, Ur Kral Mezarları’nda rastlanmaktadır.

Bodrum – Ortakent yakınlarında, mezarlık alanda ele geçen buluntular (İ.Ö. 14 – İ.Ö. 12), Yunanistan dışındaki en büyük Miken yapıtları koleksiyonunu oluşturmaktadır.

Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi’nin Cam Salonu’ndaki yapıtlar ise, dünyanın dört büyük Cam Yapıtlar Koleksiyonu’ndan birini oluşturmaktadır.

Bulunan seramiklerden, Sardeslilerin 2. binyılın sonlarında, Yunan kültürüyle bağlantısı olduğu görülmüştür ve Sardes, gün geçtikçe büyüyüp, ününü tüm eski çağ dünyasına duyurmuştur.

Alyattes ve oğlu Kroisos dönemlerinde, Sardes, zenginliğin doruğuna ulaşmıştır ve böylece, Ön Asya’nın en önde gelen metropollerinden biri olmuştur.

Antakya, İ.Ö. 100’lü yıllarda, Roma’dan sonra, kültürü, sanatı ve ticaretiyle, Doğu ve Batı’nın buluştuğu bir sentez başkentiydi.

Pergamon, 150 yıl boyunca, Helenistik kültürün en önemli merkezi olup, Helenistik dönem heykel sanatı ve Bergama Heykelcilik Okulu’nun en görkemli örneklerini teşkil eden kabartmalarda, Yunan mitolojisindeki tanrıların devlerle savaşı konu alınmıştır.

Ankara İngiliz Arkeoloji Enstitüsü tarafından Beycesultan Höyüğü’nde, kesintisiz kırk kat saptanmıştır.

Dahası, Kalkolitik yapı katları bulunmuştur.

Tümü bir çanak içinden çıkan gümüş yüzük, orak, hançer ve taşçı kalemi ile gözlü iğne de İ.Ö. 5. binyılda, yörede, metal işçiliğinin oldukça geliştiğini kanıtlamaktadır.

Eski Çağ’da, Pamphylia Bölgesi’nin en önemli liman kenti Side’de de arkeoloji kazıları, yirmi yıl kesintisiz sürdürülmüştür.

Asurlar, Kaniş’te (Kültepe), ticaret kolonileri kurmuşlardır.

Ki; bu kolonileri, “Karum” olarak isimlendirmişlerdir.

EK – II
Höyükler Ülkesi, Medeniyetler Mozaiği Anadolu

Anadolu, Mezopotamya ile Batı Trakya ve Ege Uygarlıkları’nın yegâne sentezidir.

Ama, bununla asla yetinmemiştir.

Tarihçiler Yunan, Roma, Mısır ve Babil-Asur olmak üzere, dört eski çağ imparatorluğu olduğunu düşünmüşlerdir.

Alman arkeologu Schliemann ise, Anadolu’da, iki yeni uygarlığı daha keşfetmiştir. Böylece, dünya genelinde, tarihin ufkunu önemli ölçüde genişletmiştir.

Öyle ki; Yunan Uygarlığı’nın kökenlerini araştırmak amacıyla, Schliemann, 1871 yılında, Troya’da kazı yapmıştır ve Modern Çağ’da, Eski Yunan kültürünü, Anadolu’da, yeniden keşfetmiştir.

Hatta, aradığından daha fazlasını, burada elde etmiştir.

Keza, hem Homeros’un İlyada’sında adı geçen efsanevi kent Troya’nın kalıntılarını hem de birbiri üstüne kurulan, yedi ayrı kültürü temsil eden dört mimari katın oluşturduğu dokuz yerleşme ile Homeros’tan çok önce var olan bir Bronz Çağı yerleşmesini, yine Anadolu’da keşfetmiştir.

Dolayısıyla, Batı Uygarlığı’nın esin kaynağını ortaya koymuştur.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra hızla gelişen arkeoloji çalışmaları ve daha sistemli bir şekle giren arkeoloji kazıları da Anadolu Uygarlıkları’nı, ana hatları ile belirlemiştir.

Böylelikle, Anadolu kültürünün, komşu ülkelerle kıyaslamalı stratigrafi ve kronolojisi de yapılmaya başlanmıştır.

Ayrıca, arkeoloji kazılarına dayanılarak yapılan araştırmalarda, Anadolu’da, yalnızca Hitit veya Frigya değil, tüm tarih çağlarına ait kalıntılara rastlanmaktadır.

Büyükkale’de ele geçen yazılı kaynaklar, Hitit Uygarlığı’nın kökenlerini aydınlattığı kadar, Hititlerin komşuları ile Asur ve Mısır gibi, ilişkide bulunduğu başka uygarlıklar konusunda da önemli bilgiler vermektedir.

Alacahöyük ve Yümüktepe çanak çömlekleri ile benzerlik göstermesi ise, Ahlatlıbel’in, İlk Tunç Çağı’nın III. evresinde, Güney Anadolu ve Ege ile yoğun kültür alışverişi içinde olduğunu kanıtlamaktadır.

Türk arkeoloğu Mansel, Miken Uygarlığı’ndan Bizans’ın sonuna dek, üç bin yıl boyunca, Akdeniz’de gelişen tüm uygarlıklarla ilgilenmiştir.

Dahası, kaleme aldığı Ege ve Yunan Tarihi (1947; 3. Baskı, 1971), bu konuda kaynak kitap olmuştur.

İngiliz arkeoloğu Mellaart da Anadolu göçer kilimlerinde rastlanan kimi örgünün Çatalhöyük duvar resimlerinde de olduğunu kanıtlamıştır.

Buna ilaveten, 1983 yılında, Londra’da düzenlenen Uluslararası Halı Konferansı’nda, bu konudaki bildirisi, ilgiyle karşılanmıştır.

Yine Çatalhöyük’te bulunan bir dokuma parçasında, ipliklerin rengi ve geometrik desen, ayırt edilmektedir.

Kehribar, türkuaz, fildişi ve neceftaşı ile demir gibi, çok çeşitli ve emsalsiz malzemelerin bulunmasıysa, uzak ülkelerle ticaret yapıldığını kanıtlamaktadır.

Demircihöyük kültürünün de başta Anadolu olmak üzere, Bulgaristan ve Romanya kültürlerinin bir karışımı olduğu ileri sürülmektedir.

Sir Leonard Woolley, Mezopotamya kültürü ile Yunanistan ve Ege kültürleri arasında ilişki kurmaya çalıştığından dolayı, 1937 – 1939 ve 1946 – 1949 yılları arasında, Antakya’nın kuzeyinde kazı yapmıştır.

Kazıları sonucunda, küçük bir krallıkla, İ.Ö. 4. binyıla tarihlenen bir yerleşmenin çeşitli katlarını ortaya çıkarmıştır.

1960 yılında, Finike kıyılarında yapılan ilk bilimsel sualtı kazısı sonucunda bulunan batığın (İ.Ö. 1,200) da Suriye – Filistin gemisi olduğu saptanmıştır.

EK – III

Bir Tabir, Bir Dildir Anadolu

Anadolu, aynı zamanda, başlı başına bir dildir. Yüzyıllar boyunca yazılan ve konuşulan.  

Öyle ki; Finike Alfabesi, yazının Batı’dan Doğu’ya değil, Doğu’dan Batı’ya geçtiğinin belirgin bir ifadesidir.

Kanişliler ise, Asurların Anadolu’ya getirdiği çiviyazısı mührü ve Mezopotamya ikonografisini stilize ederek, kendi geleneksel damga mühürlerinde ve yeni silindir mühürlerinde kullanmışlardır.

Dil bilimci ve arkeolog Helmuth, Geç Hitit yerleşmesi Karatepe’de (Adana) yaptığı arkeoloji kazılarıyla, Hitit hiyeroglif yazısının okunmasını sağlayan iki dilli yazıtlar bulmuştur.

Bir diğer Alman bilim adamı Bossert de yine Karatepe’de, Fenike yazısı ve Hitit hiyeroglif yazıtlar bulmuştur.

Bilinen Fenike dilinin yardımıyla, Hitit hiyeroglif yazısını çözmüştür.

Ki; Bossert’in bu başarısı, o güne değin okunamayan yüzlerce belgenin okunabilmesini sağlamıştır.

Çek arkeologu ve dil uzmanı Hrozny ise, Hitit çiviyazısını sökerek, Yakındoğu’nun eski tarihine ışık tutmuştur.

Keza, Boğazköy’deki (Çorum) Hitit arşivlerinde yer alan tabletleri inceleyerek, Hititçenin Hint-Avrupa dil ailesine girdiğini ve İtalik, Pers, Kelt ve Slav dilleriyle akraba olduğunu kaleme almıştır (1915; Hititçe, Yapısı ve Hint-Avrupa Dil Ailesinden Oluşu).

Hrozny ayrıca, Hitit yasaları da dâhil olmak üzere, çok sayıda belgeyi Almancaya çevirmiştir. Dolayısıyla, Hititçeye dair görüşlerini kanıtlamıştır.

Buna ilaveten, Kültepe yakınlarında, Eski Asurca bine yakın tablet bulmuştur.

Buluntularını daha sağlıklı tarihleyebilmek amacıyla ve yörede en uzun yerleşimin burada olduğu varsayımıyla, 1931 yılında, kazılarına Büyükkale’de (Çorum) yeniden başlayan Bittel ise, daha ilk kazı çukurunda, Hititlerin binlerce tabletten oluşan Kraliyet Arşivi’ni bulmuştur.

Winckler de Boğazköy’de, Kraliyet Arşivi olduğu ama büyük bir yangın geçirdiği sanılan bir mekânın kalıntıları arasında, binlerce kil tablet bulmuştur.

Ki; bu tabletlerin çoğu, bilinmeyen bir dilde yazılmıştır.

Gerçi, bu dilin Hititçe olduğu anlaşılmıştır.

Nedeni şu ki; Winckler, aralarında Akadça çiviyazılı birkaç tabletteki metnin çevirisini yapınca, bunun Kadeş Antlaşması’nın metni olduğu ortaya çıkmıştır.

1931 – 1933 yılları arasında yaptığı kazılarda, Bittel, çiviyazılı yaklaşık 3 bin kil tablet ele geçirmiştir.

Hitit başkenti Hattuşa’ya (Boğazköy) yaptığı bir gezide, çiviyazılı Hitit tabletleri arşivinin bulunuşuna tanık oluşu, İngiliz arkeoloğu Garstang’ın da akademik yaşamında, yeni bir dönemin başlamasını sağlamıştır.

  Esat Beşer

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert
Advert