Hülya Bulut Bandırma Vapuru’nun Ruhu
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Bandırma Vapuru’nun Ruhu
Hülya Bulut

Bandırma Vapuru’nun Ruhu

“13 Kasım 1918 tarihi, müttefik devletlerin İstanbul’ a girdiği günlerdir. İngiliz donanmasına ait zırhlılar, İstanbul Boğazı’na girip buraya demirlemiş, toplarını Osmanlı Devleti’nin merkezi olan Dolmabahçe Sarayı’na çevirmiştir. İşte bu sırada yaveri, Salih Bozok’un gözyaşları içinde Mustafa Kemal'e dönerek, boğaza demirlemiş İngiliz zırhlılarını göstermesi üzerine, Mustafa Kemal:

“Geldikleri gibi giderler” demiş, böylelikle ülkenin bir gün bağımsızlığına kavuşacağına dair inancını dile getirmiştir.

Bu inançla, 16 Mayıs günü denize ilk indiğinde adı “Trocadero” olan, 1893’te Osmanlı denizcilik kuruluşu “İdare-i Mahsus” tarafından satın alınan ve ismi “Panderma” olarak değiştirilen, 1910’da da “Osmanlı Seyrüsefarin İdaresi” nin adını “Bandırma”ya çevirdiği posta vapuruyla, 19 kişi tarihi yolcuğuna başlar. Bandırma Vapuru söylenenlerin aksine ne eski, kırık dökük, pusulası dahi olmayan bir takadır ne de kaptanı İsmail Hakkı, Karadeniz sularını tanımayan acemi bir kaptandır! Bandırma yelken ve buhar donanımlı, demir uskurlu,279 grostonluk yolcu ve yük gemisi olarak inşa edilmiştir!

İsmail Hakkı (Durusu) tarihi yolculuğu, seyir defterine şöyle kayda geçer: “Hareketimizden bir gün evvel Paşa beni idareden Harbiye’deki dairesine çağırtmıştı. Gittim ve kabul buyuruldum. Sureti hareketimize dair bir takım izahatta bulundular. Lazım gelen cevapları verdim. Ertesi gün de öğle üzeri hareket edileceğini ve geminin hazır bulundurulmasını emir buyurdular. Filhakika o gün zevalde gemiyi teşrif ettiler. Kontrol heyeti geldi. Hemen hareket edebileceğimizi söylediler. 

Derhal hareket ettik. Boğazdan çıkarken müthiş bir fırtınanın icrayı hüküm etmekte olduğunu gördük. Ne kadar şiddetli fırtına olursa olsun, yolumuza devam kararı vermiştik. Maiyetlerindeki zevatı deniz tutuyor ve herkes birer birer kamaralarına yatıyorlardı. Mamafih Paşa bir köşeye dayanmış oturmakta ve kendilerinde fıtri bir haslet olan harikulbeşer metaneti kalbiyelerinin asarı olarak bilafütur ve daimi bir tefekkür içerisinde bulunmakta idiler. Son hızımız olan yedi mil ile Karadeniz’in biaman dalgaları arasında yuvarlana yuvarlana İnebolu ve Sinop’a uğrayarak, bin türlü müşkülat içerisinde bir gün şafak vakti Samsun’a vardık.”

 “…1335 (1919) senesi Mayısının 19´uncu günü Samsun´a çıktım.´´ “Ben Samsunu ve Samsun halkını gördüğüm zaman, memlekete ve millete ait bütün tasavvurlarımın yerine getirilebilir olduğuna bir defa daha inandım.” dedi Atatürk.

Geldi, gördü, inandı!  

İlk İstanbul’a akabinde tüm yurda Samsun’dan bir telgraf çekildi!

“…Halk yüreğinden doğan bir hareket başlıyor, bunu özellikle vurgulayın!” Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır!

 “Efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı; o da milletin egemenliğine dayalı, tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak. İşte daha İstanbul’dan çıkmadan düşündüğümüz ve Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamasına başladığımız karar, bu karar olmuştur. Bu kararın dayandığı en sağlam düşünce ve mantık şuydu: Temel ilke, Türk milletinin onurlu ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ancak tam bağımsızlıkla sağlanabilir. Ne denli zengin ve refah olursa olsun bağımsızlıktan yoksun bir millet, uygar insanlık karşısında uşak olmaktan daha yüksek bir işlem görmeğe layık olamaz! Yabancı bir devletin himaye ve korumasını kabul etmek insanlık vasıflarından mahrumluğu, güçsüzlüğü ve beceriksizliği kabul etmekten başka bir şey değildir. Oysa Türk’ün onuru, kendine güveni ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet, tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir.”

“Öyleyse ya istiklal ya ölüm!”

İşte, kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktır.

Parolasını alan, Bağdat’tan Viyana’ya, Podolya bozkırından Afrika çöllerine kadar durmadan pala sallayan Anadolu insanı, son lokma ekmeği ve son damla kanı ile vatanını müdafaaya koyuldu.

Yoksulluk içinde, yorgun bir halk, dünya emperyalistlerine tek başına bayrak açtı… Yapılan kongreleri, yayınlanan tamimleri, çekilen zorlukları, savaşın seyrini ve kayıplarımızı zaten çok iyi biliyoruz. Her şeye rağmen bir millet, millet olma şuuruyla ayağa kalktı ve dünyada emsali görülmemiş bir kurtuluş destanı yazdı…”

Mustafa Kemal Atatürk ve 18 silah arkadaşının tam 100 yıl önce, Samsun’da karaya ilk adımını attığı; Tütüncü İskelesindeyim. Bandırma Vapurunun kaptanı İsmail Hakkı Durusu’nun anılarını okuduğum kitabı kapatıp, akıllı karışıklık içerisinde; Tütüncü iskelesinden, Mıntıka Palas’a uzanan yola bakıyorum… Ortalık sakin.

Bu şehrin asıl hikâyesini başlatan, o günleri yaşamış birinden dinlemek, zamanın ruhunu daha iyi anlamış olmak, iyi geliyor!

Sabah’ın erken saatlerinden beri gökyüzü koyu bulutlarla kaplı. İnsanı bunaltan bir hava.

Uygun adım arkamdan gelen, görünmeyen ayak sesleriyle irkiliyorum. Tanrısız kuşlar uçuşuyor, hırçınlaşan uçsuz bucaksız denizin üzerinde. Poyraz sertleştiriyor, denizin dalgalarını. Budala rüzgâr, önüne katmış takaları sürüklüyor açık denize. Salter’in nutku tutulmuş olacak ki, Rum tercümanın sesi yankılanıyor, Samsun Sancağında:

-“Taburum emrinizdedir!”

Ey Salter, “hasta adama” tabur emanet etmek sonradan çok dokunmuş olmalı. Vay! Eteklerini toplayıp iki ökçesi üzerinde geri dönenler; o utanç verici dönüşü biliyoruz hiç unutmadınız! Geçmez o kuyruk acısı…

Gülerek, tarihin içinden geçiyorum. 

Kurtuluş yolunun ortasında, Kâtip Memduh Efendiyle karşılaşıyorum. Elinde geminin kayıp seyir defteri. Telaşla şifreli mesajları gösteriyor. Anlıyorum, acelesi var. Yolundan çekiliyorum. Şehrin yeni hikâyesi bu değil diyor, Memduh Efendi hızlıca yanımdan uzaklaşırken: Gereken tedbirlerin alınması, milletle iç içe çalışmak ve memleketin saadeti ve bağımsızlığını tehlikeye sokan durumları bu memleketin bir ferdi olarak rapor etmek bittabi görevim.

-Oysa oyun bu şehirde bitmiş, düşman mat olmuştu!  

Bir büyük yıkılışı bu şehirde kurtuluşa çevirmiştik, bu şehir de hasta diye tabir edilen ülkeyi ayağa kaldırmış,  ülkeyi bir daha ölmeyecek şekilde diriltmiştik,

 Belli ki eski zaman acıları vardı, Memduh Efendi’nin göğsünü titreten! Çok şeyler yitirmişliğin acısını, yaşamayan ne bilsindi.

-Mazur görünüz acelem var; Ana çekirdek kırılmalı. Mevzu derin, telgrafların şifrelerini çözüp, karargâha ulaştırmam gerek.

Sakine Hanım siz izah ediniz, diyor: Her işin bir görünen bir de görünmeyen tarafları olduğunu.

Bir kadın hastane yönünden koşarak yanıma geliyor. Elleri dolu. Cephede ki askerleri sıcak tutsun diye dokuduğu çamaşırları denklemeye çalışırken konuşmuyor. Bakışlarıyla bir şeyler anlatmaya çabalıyor. İşaret ettiği yöne bakıyorum;

Hindi besleyip, patates yetiştiren bir kadın, tahta barakasından çıkıyor. Elinde tahta bir sandık. Sandığın içi kafaları koparılmış hindilerle doldurulmuş. Kızıl bir erkek tahta sandıkları sırtına vurup, bizim semt pazarında satmak için uzaklaşıyor.

Koruyucu büyük kanatları altında, pazarımızı karıştıracak yine kızıl çekirge surat ile işbirlikçileri. Sahte kızıl bir korku kaplıyor şehrin üzerini. Sahil yolunu aşağıdan yukarıya, yeşil ağaçlar sarmış. 13 yapraklı Akasya ağacının altındaki bir mezardan Hiram Usta’nın ölüsünü kaçırıyor, Anka kuşları.    

Sıkıntı büyük!

Bu gün verdiğimiz savaşın tarifi yok. Düz bir zeminde ilerlerken, zemin altımızdan çekilmeye çalışılıyor. Bir biri ardına yediğimiz şoklardan, psikolojik felç geçirdik. Yapacak çok şeyimiz var, gidecek başka yerimiz yok!

Tarih şahidimiz. Mutlak gücün biz de olduğunu anladığımız an, bozduk tüm oyunları. Bir kez başardık, yine başarabiliriz.

Sahil boyu bakışlarımı dolaştırıyorum;       

Bandırma Vapuru burada olmalıydı, diyorum. Parçalanmış, jilet yapılmış olsa da yeniden inşa edilmiş olan, burada gözümüzün önünde olmalıydı. Üzerine çökertilmeye çalışılan sis perdesine rağmen, o sislerin arasından doğan güneş gibi, tarih güneşinin doğduğu bu şehri, o kucaklamalıydı.

Bunlar değil derken;

Sanki şehrin sembolüymüşçesine, şehrin tam karşısına dikilmiş, şehre tepeden, tehditkâr bakıyor gibi duran, şekilsiz binaya bakıyorum. Az ötesinde ters döndürülmüş üçgen çatılı çadırlar. Garip bakışlı kadın heykeli, nöbete durmuş aslanlar. Dilini anlamadığım yabancılar. Parayı onlara Tanrı’nın verdiğine inananlar için yapılmış top fırlatma alanları, hemen berisinde beyaz yelkenler, uğuldayan sesler… 

Şehrin kenar mahallelerinde nefesi kesiliveren yoksul bedenler, başlarını eğerek geçiyor, kutsanmış zenginlerin önünden.

Ne yani? 

Fetihlerle aldığımız topraklarımızı, şimdi daha iyi yaşamak için mi veriyoruz?

Kızıl çekirge suratın sesi geliyor pazar yerinden:

-Hepimiz kardeşiz. Barış içinde, eğlenerek yaşayalım. Bırakın artık vatanseverlik gibi saçma duygusallıkları diye bağırıyor, önündeki kafaları koparılmış hastalıklı hindileri, ilahiler söyleyerek satmaya devam ederken. Görüntüde dindar, sekiz imanlılar dinliyor.

Tahta sandıklara bakıyorum, hindiler neredeyse bitmiş!

Korkunç efsunlu yeni hikâyeler dinlerken, oyun yeniden kurulmuş. Şah ilk hamlede kaçmayı başarsa da vezirini ve kalelerini vermek zorunda karşılığında. Sonrası kaçınılmaz son: iki fil bir atla devirecekler şahı! Bir piyonla hücuma kalkıp, bitirmek varken oyunu, oyun uzadı!  

Şimdi nasıl yapmalı da şahı ve halkı uyandırmalı?

Tam yüz yıl önce söylenmiş sözü hatırlat diyor, Sakine Hanım denkleme işini bitirip, veda ederken.

“Kollarımızda bir hasta adam var, nasıl olsa ölecek. Onu bir an evvel nasıl paylaşırız ona karar verelim”

-Tam yüz yıl sonra, o sözü yine söylediler.

Hasta adam!

Hasta adam mı?

Nasıl yani?

Dönüp dolaşıp aynı yere mi geldik şimdi…

Ya!

Mevsimsiz yıllarını, bu vatan için feda edenlere,

Ne cevap vereceğiz?

Çok yoruldular bu vatan için, bu vatan için gittiler.

İçimde bir yerler daha derin acıyor! Bir insan ömrü iki büyük işi başarmaya yetmezmiş. Onlar ömürlerini bu ülke için savaşarak geçirdiler. Türk Milletinin böylesi çok zor dönemleri oldu, bu millet bir büyük kurtuluş mücadelesi verdi ve kazandı.

Bu gün sıra bizdeydi,

Biz ne yapıyoruz?

 Eksik kalıyoruz bir yerlerde.

Bir yerlerde hata yapılıyor… Kimse düşünmek istemese de;

Adalet mülkün temeli değil artık!

Hayat damarlarımız bir bir koparılıyor. Yaşam gerçekleriyle yüzleşemez olduk. Üsttekiler itibardan tasarruf etmedi, alttakiler açlığa şükretmeyi öğrendi. Kırılgan bir bütünlükte gelecek korkusu sardı içimizi. Sonsuzlukla kurduğumuz ilişkimizi bozdular. İkiz yasalarda mı 16. Çukurda mı oyun? Göremiyoruz. Çöktük mü çöküyor muyuz? Dilimizde kelimeler ağlar oldu. Tehlikeleri gördük. Sabırsızlandık, çığlık attık, bağırdık. Acı acıyı getirdi dur diyemedik. Kırıldık. Ötekileştirildik, ayrıldık. Dayatıldı, öfkelendik. Sövdüler, unuttuk. Kalp atışlarımıza endişelenir olduk. Korkutulduk, kısıtlandık. Yağmalandık, talana uğradık. Çiftçi perişan, işçi perişan, emekli perişan. Esnaf zorda. Hastalar ilaçsız. Toprağımız üretmez, fabrikalarımızın dumanı tütmez oldu, sustuk. Susmalarımız ihanetti. İhanetleri sorgulamadık. Hukuksuzluklara dur diyemedik. İhbarlar; savcılar, suçlamalar, kod adları, kafesler, terör, lobiler, dalgalar, yeşiller, küçükler, organize suçlar, kökenler, gizli kasalar, gergin gelişmeler…  Şamar oğlanına döndürdüler halkı, deli gömleğimizin yerini sorduk.  Ezber bozan beddualar ettik. Olmadı, sesimizi duyuramadık. Duyarsızlaştık. Minareden düşsek bile dik düşelim dedik. Düştüğümüz yerde, öylece kala kaldık. Üzerimize felaket yağmurları yağdı, biz yine şükrettik…

Tarih önünde utanacaksınız. Biz de utanacağız. Kırdık geçmişimizi, küstürdük geleceğimizi. Koruyamadık bize emanet edilen Türkiye Cumhuriyetini.

Neler oluyor?

Sevr mi hortladı, topraklarımız mı bölünüyor?

Tekinsiz sokaklarda, isimsiz korkularımız var.

Herkes bir başına,

Herkes yorgun, herkes yok.

Memduh Efendi şifreli mesajları gösteriyor uzaktan, belli ki çözmüş.

Bandırma Vapuru’nun ruhu diyor ve kayboluyor sisler arasında. 

Gerçek ile fantezi düşler arasında dünya ülkeleri satranç oynuyor topraklarımız üzerinde. Arenada dolaşan tabiriyle ülkemiz, milliyetimiz, inancımız ve Türklüğümüz üzerine kurulan bu oyunda zayıf ve ayakta uyuyan oyuncular için kurulmuş-dört hamlede- çoban matı olmak üzereyiz!        

Rakiplerin tehdidini görmeliyiz. Zig zag atağa düşüp, kendi isteğimizle çatala gelmeyelim… Daha sözümü bitiremeden, surattan mat oluyorum.

Bol ışıklı alışveriş merkezinin bol ışıklı tabelalarına takılıyor gözlerim.

Bu memleket bizim mi, onların mı?

Geldikleri gibi gitmişlerdi,

Gittikleri gibi geri mi geldiler yoksa?

Şahın ve oyuncuların tek bir şansı var şimdi!     

Bakalım o şansı kullanabilecek miyiz?

Hülya BULUT

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER