Hülya Bulut Gençlik nereye gidiyor?
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Gençlik nereye gidiyor?
Hülya Bulut

Gençlik nereye gidiyor?

Advert

-Gidiyoruz, Cehennemin dibine gelcen mi hoca?

Zaten sinirli tipleriz, tip tip sorular sormayın,

Bir friday black bir de bahtımız. Gerisini siz düşünün hoca! 

Korkmayın… Rahat olun, bi yere gitmez bu gençlik.

Günlerden pazartesi, yarıyılın başladığı o ilk gün, saat 12 civarı. Tam da okulun öğle arası, ortalık kalabalık. Bakışımı sözü söyleyen öğrencinin üzerinden almıyorum. İçimden ona kızmak hiç gelmiyor. Üzüntüyle karışık tuhaf bir utanç hissettiğim. Ama asla kırılmışlık değil. Aynı tarzda cevap versem, biliyorum ters tepecek.

Üç kez yutkunuyorum;

-E, hadi o zaman hep beraber gidelim, diyorum. Belli ki bir dertleri var; onların anlatamadığı, bizim anlayamadığımız! Bir yerlerinde bilmediğimiz acıları varmış gibi, acılarını alamadığımız. Bir dokunmalık hıçkırıklarına, dokunamadığımız…

Sözleri iyice hafızama yerleştiriyorum. Bir an da söylenen sözlerin, yapılan eylemlerin her zaman haklı gerekçeleri vardır.

-Allah Allah bi yere mi gidiyormuşuz? Bana niye söylemiyonuz bi yere gidiliyor da ben de gencim,

Nasıl yani gidiyo muyuz, diyen yaklaşıyor yanımıza.

-Gençlik olarak nereye gittiğimiz konusunda fikri olan var mı beyler?

- Nereye gidiyoruz abi?

-İyi bir yere gittiğimizi söyleyemicem, tekin olmayan yerlere gidiyoruz…

-Gel abicim, istikamet VIP olarak cehenneme, kişi başı bir zebani.

-Bindik bi alamete gidiyoz kıyamete ameninnn… -Ne zebanisi abi, huri değil miydi o?  

-Taharet yoluna gibi geliyor ya, du bi gidelim bakalım.

-Biz Mervelere gidiyoruz diyor, kızlar gülüşerek…

-Valla hocanım ben dişçiye gidicem, size yol ayrımına kadar eşlik edeyim; gençleri göstererek, bunlarında bu kafayla bi yere gideceği yok, diyor tarih hocası Mümtaz Bey.

-Mümtaz Hoca haklı diyor, Bahadır: Sayıyoruz hocam yerimizde, gittiğimiz yok bi yere.

-İyi bi yere gitmediğimiz kesin bence gelmeyin diyor biri,

-Burnumuzun dikine, belaya gidiyoruz; tabancamızı unutmuşuz helada diyor, en asi olanlardan diğeri,

Amaçsızca basıyorlar kahkahayı…

-Yusuf: Nere gitcem, okuldan eve, evden okula… Anlıcanız ben eve kaçar deyip, sapıyor yan sokağa.

-Onları bilmem hocam ben BİM’e gidiyorum. Annemin siparişi var, mantıya sarımsaklı yoğurt yapacakmış, yoğurt önemli deyip, ayrılıyor bonus Kaan’da.

Döküle döküle ilerliyoruz…

Hayatın en derin ayrıntılarının gizlendiği, kentin ölü sokaklarındayız. Kalbi durdu duracak sokağın. Oysa bin bir nefes karışmış havasına. Yağmacı bir dolu başıboş köpek sokağın yarı dolu çöp poşetlerini karıştırıyor. Ortalıkta poşet hışırtısından başka ses yok. İnsan, kırık dökük bu beton yığınları arasında nasıl yaşar? Yaşar yaşamaz dedikleri bu olsa gerek. Yaşadığını ispat için bin şahit gerek yaşam dökümü süren sokağın. Sözle inandıramazsın kimseyi, gelip görmek gerek. Gündüz değil de ay ışığında gelip görmek gerek.

Kaldırımsız sokağın orta yerinde güvensiz avara yürüyoruz. Üzerimizde kuşlar uçuşmuyor. Kimseyle de kesişmiyor yolumuz. Arkamızdan hişt hişt diyende yok. Sokağın yalnızlığını dinlercesine, uzunca bir zaman çıt çıkmıyor kimseden. Binaların yüzleri eskimiş, karınları paslı. Yıkılmamak için birbirine omuz vermişler. Sokağın göz yoran yorgunluğuna inat, yüzü aydınlık bir kadın, bahar şarkıları söylüyor arka balkon kapısında. Her günkü şarkım diyor gülümseyerek, küflü tenekelere diktiği kırmızı gülleri suluyor, biriktirdiği yağmur suyuyla. Saçlarındaki ışıltılar sönmemiş daha. O ışıltılara tezat, bulutlu yüzlerini dökmüş adamlar camlara.

Her şey ortada, can tüketiyorlar. Pul pul dökülmüş şehir buralarda. Bizden habersiz çocuklar ölüyor arka sokaklarda. Bunlar ayıp şeyler değil, söylenir. Abartmıyorum. Küçümsemek hiç değil. Kim istemez gözlerini kapatıp, Samsun’u dinlemek ve fıstıkların arasından beyaz bir ay doğurmak ve sevgilinin üzüm yeşili gözlerini yıkamak bu şehrin yağmurlarıyla. Olsaydı bir şehir masalı elbet anlatırdık, ama gerçeklerden söz ediyoruz. Ve gerçek şu ki; Şehrin yetimi gibi, Adalet Sokağı’nda adalet, serin serin uykuya dalmış.

Gündüz yarısı uykulu evleri arkamızda bırakıyoruz. Yolumuz bir ara caddeye çıkıyor, 

Ara caddenin tam köşesinde çocuksuz bir cep park.

Cebe sığdırılan parkta, hummalı bir kalabalık. Kavşağın giriş çıkışları zapt edilmiş. Cadde de sağlı sollu kepçeler, silindirler sıraya sokulmuş. Yaya geçidi olmayan yere, beyaz şeritler çiziliyor. Son seçimlerden beri dokunulmayan kaldırım taşları sökülüyor, asfaltın yüzüne yama yapılıyor. Zamanın tek parıltısı, seçim sezonu cilaları. Bu döşediklerini de sökecekler ki fazlaca sıkıştırmıyorlar. Yıllardır önü ya bir çöp konteynırıyla ya da bir ağaçla kesilmiş, kırık sarı bantlar da yenileniyor boydan boya.

-Göz boyamaca oynanıyor yine hoca, bizim yaş tutmuyor, siz söyleseniz de şehrin üzerini kapasalar, malum bu şehir ağlak. Yerli yersiz akıtıyor gök yaşlarını. Islanmayalım. Maksat vatandaşa hizmet dimi abiler. Gülüyor gençler halimize…

Sizi gidi şamatacılar sizi.

Üzerinde yaklaşmayın, ölüm tehlikesi yazan trafonun altında keyifle mırlayan kedileri gösterip, kedilerle savaşılır mı genşler?

İmdattttt! Kediler geleceğimizi çalıyorrr…

Gençlerin gülüşmelerine başlarını kaldırıp söktükleri sağlam kaldırım taşlarından bakıyor belediye işçileri, onlarda gülümsüyor hallerine. Mümtaz hoca da istemsizce gülüyor!

Şehrin tam orta yerinde kalmış, Asri mezarlığın küçük, yeşil kapısının önüne gelinceye kadar da silinmiyor yüzlerde ki gülümseme.  Üzeri demirden yeşil papatya motifleriyle bezenmiş, bu kilitsiz kapıyı herkes bilmez. Bir burada yatanları olanlar bilir, bir de benim gibi hep bir telaşla oradan oraya koşuşturan, şehrin tüm kestirme yollarını bilmek zorunda olanlar bilir! Malum, Mümtaz Hocayı diş hastanesine bırakacağız.

Dünya yıkılsa umurlarında olmayacakmış gibi duran gençler, başlarından aşağı bir kova buzlu su dökülmüş gibi irkiliyorlar. Karışmıyorum sohbetlerine. Dinlemek, anlamanın en iyi yoludur.   

-Dünyaya bakacağımız pencerenin manzarası, bu mekân olmamalıydı be hoca. Baksana diyor sağ tarafı göstererek, çocuk kuşlar uçmuş…

-Olum, bi besmele çekin beyaz ışığı görmüşlerin arasından geçicez; libidom sıfırlandı, içimin notaları çızladı yeminlen… 

-Vay bee hoca sen ne ettin?  Bu fazla realist bir yol oldu. Böyle kafalara böyle tıraş dedin, bizi trolledin. Keklendik gençler. Çok ilginç bi yere geldik. Dikkat edin, Tanrının ayak izlerine basmayın. 

 -Allah’ım sen koru, amen,

-Sus olum, densizlik etme, çarpılıcez. Bi duyan olur;

-Yarabbimmm feryadımızı duysan artık. Buradan seslenelim kesin duyar. Gudubet gençliğimizi yakıyoruz. Abi, kötü bir his var içimde… Bizim Tanrı duymuş mudur, bir de diğerlerinkine sesleneyim!

-Napıyon olumm sen?    

-Tanrıyla konuşuyorum.

-Nasıl yani, bundan benim niye haberim yok? 

-“Arada değil, öyle sürekli konuşuyorum. Hiç cevap verdiği olmadı. Ehh Tanrının işi de zor. Bunca denyoyla uğraşmak zor iş.

Mümtaz Hoca, huzursuzlanıyor, kısık sesle: İdrak eksikliyi var bunlarda. Düşünme, hissetme, algılama sorunları var. Bizim gönül coğrafyamızdan ne kadar da uzaklar. Şu gençleri gördükçe ruhum daralıyor. Konuşmalarını duyuyor musun hocanım? Diyor.  

Duymamazlığa geliyorum, benim kulağım gençlerde.  

-Beyin yakan görüntüler, şimdi fark ettim de bu yaşıma kadar hiç girmemişim buralara.  

-Yaş kaç abi?

-On yedi!

Gürültülü konuşmalar bıçak gibi kesiliyor. Ayak sesleri duruyor aniden arkamızda.

-Yakup, siyah okul çantasını omuzlarından aşağı bırakıyor. İki adım ötesindeki mezar taşına dikmiş gözlerini. Hepimiz çevirip başımızı aynı yere bakıyoruz.

Doğum tarihi: 16.02.1997 Ölüm tarihi: 05.02.2017

Duyarlılığın en üst noktası resimlenebilseydi, işte o resim bu olurdu! Yer ile gök şahitlik ediyor,

Baş edilmez denilen özgür ruhluların, ruhlarını yücelten hislerine.

Saygısız, umursamaz, dalgacı, kuralsız, duyarsız, tepkisiz, bilgisiz denilen nesil, edepten, inançtan uzak görülen nesil, bir an da tüm olumsuzlukları üzerlerinden yere bırakıp, Asri mezarlığın tam orta yerinde ki Türk bayraklarıyla donatılmış şehitliğe doğru yavaş adımlarla ilerliyor. Her biri bir şehidin mezarının mermerine incitmekten korkar gibi ürkek ilişiyor. Kızlar, okul formalarını çıkarıp çantalarından, örtüyor başlarını; erkekler şehit annelerinin çiçeklerle bezediği mezarın üstünden yabani otları temizlemeye koyulmuş. Hepsinin gözyaşları çoktan toprağa akmaya başlamış. Bizim dokunamadığımız bir hıçkırıklık yaralarına, orada yatan şehitler dokunuveriyor!

İyice hassaslaştıklarını gözlemlense de garip bir tuhaflıktalar.

-Varlığını Türk varlığına armağan etmek demek buymuş diyor, Deniz. Onların da bir hayatı vardı demi hocam. Onların da hayalleri, umutları vardı. Belki onlarında sevdikleri vardı. Belki de hiç söyleyemediler.

Yirmi yaşında kefen giymek nasıl bişeydir abi?

-Hani şehitler ölmezdi, Mümtaz hoca, bunlar şimdi ölü değil öyle mi?  Kaç paraları olsa burada yatmazlardı? Sorgulamamam gereken konulardan biri de bu değil mi? Peki, sorgulamıyorum. Fakat birileri çıkıp cevap versin, şehitleri kutsarken savaşları da kutsamış olmuyor muyuz? Öyle ya “Her şey vatan için.” Burada yatan gençler; “en büyük asker bizim asker” nidalarıyla havaya atılıp, paranın tutamadıkları…

Sustunuz.  

Verecek cevabı olmayanlar susar. Kim bilir yaşarken onlar da neler çek? Artık onlar konuşamazlar, sonsuz uykudalar. Ama ben buradayım. Konuşabilirim.

Neyiz biz sizin gözünüzde hoca?

Beş vakit kılamasak da putlara da secde ediyor değiliz. Canımızı sıkmıyoruz, anlatamadık kendimizi. Zaten anlamak isteyen kimsede yoktu karşımızda. Ne hayrı söylediniz, ne de sustunuz! Bildiklerinizle kibirlendiniz, ahretinizi dünyalık nimetlere sattınız. Kendi ayıplarınızı görmeyip, bizim kusurlarımızı gördünüz.

Tüm hücrelerim ağlıyor şu an görebiliyor musunuz?    

Göremezsiniz. 

… 

Deniz’in yüzünde gelmiş geçmiş tüm insanlığı suçlayan bir ifade vardı.

-Ve sizinle gerçekten uzağız. Biz kötümser moddayız. Kötü Çocuk romanını yazan da bizden. Okunmaz değil mi? Serçe bile öldüremeyiz biz, ama siz insan öldürüyorsunuz! Buna ne diyeceksiniz?

Fazlaca mesafe var aramızda. Siz ucuz mutluluklarınızla, bizi yok sayarak ilerliyorsunuz.

Yetersiz ve yapayalnız bırakılmışız.

Vay be… O kadar terkedilmişiz ki o kadar olur işte.

O yalnızlığı hissettiğimde 6 yaşımdaydım. 6 yaş nedir hoca? Sabahın kör vaktinde içim titreye titreye elimi bıraktıkları ilk gündü. O gün bu gündür yalnızım. Neyiz biz sizin gözünüzde, sivilceli ergen sürüsü…

Şaştınız kaldınız değil mi?

Allah Allah bunca kötü eylemi nereden öğrenmişiz?

Ben sizi tarif etsem var ya kendinizden soğursunuz. Hayatın detonesi sizlersiniz! Asıl imdat çığlığı atan sizlersiniz. Dikkat edin, sizin zaman geri sayıyor,… Derken gözü şehit mezarına kaysa da aynı hiddette devam ediyor sözlerine.

Sizin omurgalarınız kırılmış, kırıkların ciğerlerinize batıp, kan kaybından zortu çekmeniz yakındır. Zamanımız var, biz bekleriz.

Siz, be siz! Siz neyi doğru yaşadınız da biz de doğruları görmek istiyorsunuz?

Duman ettiniz gençliği…

Halen aklınıza düşeriz diye bekliyoruz. Hayatı zulmettiniz bize. Bizim ağzımızla, hayatlarımızın içine ettiniz. Bir gün aydınlığa çıkmak için karanlıklara gömdük kendimizi.

İnstagram storyleri gibi hayatımız; Kızlar Graties müptelası, erkekler manita yapma peşinde. Sadece wi-filerimizi açtığımızda erişebildiğimiz insanlarla sanal dostluklar yaşıyoruz. Kölesiyiz internetin. Rt yap, snap at, dm at, twet at… İban atınca mention atıyoruz. Hep bi taktik geliştirme halindeyiz. Kilitler, şifreler linç ediyoruz hayatı. Maksat zaman geçsin başkaca derdimiz yok! 11’inde dünyayı kurtaracaktık, şimdilerde Merkür’ün retrosu gibiyiz. Yakında gökten zembille inenlerle bezirgânbaşı oynucez…

Siyah bakkal poşeti bile bizden daha mutlu bu zamanda.  

İnşadfhkjfjfjs…

-Bu nedir bildin mi hoca?        

-Yeni bir dil mi?

-Yok, öyle bir dil hoca. Bu, aklından geçenleri kelimelere dökemeyenlerin ifade tarzı! Ne kadar acı değil mi? Ortak bir dilimiz bile yok. Konuşamıyoruz, kelimelerimiz tökezliyor.

Harbi harbi kendimize gömüldükçe daha bi anladım;

Dertler derya olmuş, ulan yaşımız daha on yedi;

Bırakın, ahlarla vahlarla geleceğimize ağlamayı. Korkun o gelecekten! Hem atladığınız bir konu var: Sizin özünüz olsaydı, biz de çıkardı o öz. Bu sözün de altını kalın çizgiyle çiz hocam.

Henüz on’lu yaşlardayız, yüz yaşında gibi hissediyoruz. Ne dünyayı, ne insanları görmek istemiyoruz. Yüzyıllık mutsuzluk bizimkisi. Kendimizden gitmişiz de dönmememizi bekliyoruz. O arada da hiç bir şey yapmama hakkımızı kullanıyoruz.           

 Bi hesap sormalar, bi aşağılamalar, kısıtlamalar,…

Sor abi, 80 yaşında ki, babamın babası nerdeymiş?

Evimize beş yüz metre uzaklıkta bir huzurevinde! Hani sevgi, hani fedakarlık, hani saygı…?  

Midemiz bulanıyor,

Bastırılmış duyguların öfke patlaması yaşadığımız, her şey normalmiş gibi, ama değil,   

Yap abi, daraldım emojisi…

Yaptıklarınız anlamsız gözümüzde. Mecburen katlanıyoruz size. Bir varmış bir yokmuşlu masallarla uyumadık biz. Pencerelerde gülen yüzlü kadınlarda beklemedi bizi.  Bizler çocuk sevgisiyle bakamadık dünyaya. Sevgi, korkunun olmadığı yerdedir hoca. Yazılmış bir kaderin içine doğduk, siz kurallar koydunuz, biz kurallara uymada sorun çıkardık.

Ne ektiyseniz onu biçiyorsunuz. Şimdi bunlar mantıksız isyan gibi mi geliyor?    

Bizim aklımızı sınayacağınıza, kendinizi sınayın. Kötülük de iyilik de bulaşıcıdır. İçimizde kötülükle doğmadık biz, siz öğrettiniz. Bu toplum öğretti bize kötülüğü. İdolümüz, çukurun psikopatı Saadettin Vartolu!

Daha nasıl açıklanır ki?  

Maalesef durum bu!

Kötülüğe karşı savunma mekanizması geliştirdik haliyle, iplemiyoruz dünyayı. Siz cennetin kapılarını, bu dünyayı cehenneme çevirip aralamaya çalışırken, biz kalabalıklar içinde derin yalnızlıklar çekiyoruz. Günü birlik kavgalarınızdan, sağlı sollu sallamalarınızdan bıktık. Kusurlarınız vardı, söylenmeyince hüner saydınız. Devam edin, boğazınızı temizleyip temizleyip höykürün.  

Şimdi bizler susuyoruz.

Çorap kokulu odalarımızda; tarlası yanmış köylüler gibi oturuyoruz, içimizdeki öküz nereye oturacağını şaşırıyor çoğu zaman. Sürekli “ss” alıyoruz, sonra unutuyoruz. Boş beleş bir zamana denk gelmişiz.

Ama

Sizin de devreniz bitecek. Angela’nın küllerinden biz yeniden doğacağız. İşte o gün son sözü biz söyleyeceğiz.

Dilimin kötülüğünden sığınacağım yeri biliyorum ben… Melekler, siz de duymayın şehitlerin gıyabında ettiğim duayı. Zira “âmin, aynısı sana da verilsin” duasının kabulünü yaşayabilecek olgunlukta değilim. Henüz on yediyim. Azrail yolu gözlemek gibi bir planım yok, ilk on yıllık kalkınma planımda.

Deniz, duruldu.

Mümtaz hoca dâhil hepimiz, buz dağının görünen yüzünden, dağın dibine düşen insan şaşkınlığında kalakaldık.

-Salmayın hemen öyle kendinizi vizyonsuzlar, Şu an aşırı ağlayasımız var, beş dakikaya kalmaz geçer. Yaşam gayemiz knock knock!

Eli iyi bitirmek için, Sstalklamak iyi değil Mathildalar, inanın sorgulamak daha iyi.

Kusura bakma hocam, çaresiz kafaların dile gelişi sana rast geldi. İyice dolmuşuz, içimizi dökecek bir kova oldun be hoca, sen number one.

Gençler hadi kalkın; hem burada yatan ölülere, hem nefes alan cesetlere birer Fatiha okuyalım,

Sonra kanatlarınızı takın,

Şşşşş çaktırmayın,  

Gençler,

Kelebek olmaya gidiyor…

Hülya BULUT

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER