Zuhal KURTYEMEZ Ruhu Yazı İle Ölümsüzleştirme Macerası…
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Ruhu Yazı İle Ölümsüzleştirme Macerası…
Zuhal KURTYEMEZ

Ruhu Yazı İle Ölümsüzleştirme Macerası…

Yazının mecra-ı hayatı incelemeye doğrudur. Hayatı incelemek… Hayatı incelemeye âşık birinden… Yazı dünyada ki en büyük mucizelerden olmalı…

Yazmayı ve okumayı çok seven biri olarak böyle düşünüyor olmam gayet doğal gibi… Yazmayı sevmek dedim de öyle kendi kendine sevmek değil bu sevmek, başkalarının da sevmesi, yazıyı sevmek için okumak dolayısıyla okumayı da sevmek… Kendi için yazılsa bu satırlar günlük içinde olmalıydı… Günlüklerin bile zaman zaman diğer insanlara açıldığı dünyaca ünlü klasiklerin içinde yer aldığı düşünülürse günlük olmadığı için sizlere açtığım iddiası da şu an geçerliliğini kaybetmiş durumda. O zaman bunlara hiç girmeden asıl amaçlananı yazmalı.

Bir şeyler yazmak dedik evet de nasıl şeyler yazmak ve o nasıl şeyleri nasıl yazmak? Sözcüklerle ne yapmak istiyoruz? Bunun cevabı verildiğinde izlenmesi gereken yol kendiliğinden önümüze çıkacaktır. Bu yazılacak bir şeylerin içinde insanlığa bir şeyler katmak varsa ‘sanat toplum için’ yoksa ‘sanat sanat için’ münazarası içinde bir karar kılmak. Sanatın hem sanat hem toplum için olduğunun seçilmesi daha yerinde gibi. Kimi zaman sözcükler anlaşılmak istemez gizemli bırakır kendini içine kapanık bir insan gibi kimi zaman ise ortada yaşar hayatını gizlemez kimseden bir şeyini.

 Bakmak lazım sözcükler ne şekilde yaşamak istiyor kamuya mal olan bir hayat mı yoksa kendine özel bir hayat mı? Sözcüklere hayat tarzlarını belirleme hakkı vererek yazmak. Dilediğinde seçmiş olduğu bu hayatı değiştirebilecek özgürlüğe sahip olduğu bilgisi ile onları serbest bırakmak. Özgür olan sözcükler kendi iradeleri ve vicdanları yönünde kendi istedikleri kadar kendilerini ortaya koyar ya da koymaz. Yazarın yapacağı kulaklarına onlarla ne yapmak istediğini fısıldayıp geriye çekilmenin sonunda sadece izlemek. Ne giyeceklerine makyaj yapıp yapmayacaklarına ya da örtünüp örtünmeyeceklerine kendilerinin karar vermesi. Onlara sadece nereye gidileceğinin söylenmesi. Kalkın bugün cenazeye gidiyoruz dendiğinde uzun elbisesini giyip Kuranını yanına alıp almamasına ya da kucak dolusu çiçek toplamasına ya da düğüne gidiyoruz dendiğinde allı pullu elbiselerini giyip bir beş sekiz kilo makyaj yapıp yapmamasına karışmamak. Böylelikle onlar yerlerini bulacak mutlu olacaklar ya da olmayacaklar ama nihayetinde kendi tercihlerinin sonuçlarını yaşayacaklar. Sözcükler tarafından hangisi seçilmiş olunursa olsun illa ki yazmak çünkü bilmek; “Ancak yazıya geçmiş düşüncenin değeri vardır; geri kalanlar boş çırpınmalardan, rüzgârın alıp götürdüğü bir saatlik hayallerden, başka bir şey değildir.”(Emile Zola)

Yazmak sayfalarca olur elbet istenilen sayfalarca yazmak mı yoksa bir iki sayfa yazılsa da anlaşılmak mı? Yazmanın içine herkes tarafından anlaşılır olmayı koyunca bu sefer de sözlerin sanatsallığının azalabileceği durumu çıktı karşıma. Hayatta her zaman yaşadığımız olay bu da yani aynı anda tüm güzelliklere sahip olamamak. Bir şeyi tercih ettiğinizde bir diğerinden vazgeçmeniz gerekmekte. Yaptığınız bu tercih yapmak istediklerinize nedenli cevap verebilecek onun değerlendirmesi sonunda ne onu buna ne bunu ona feda etmek, ikisinin arasında bir yolda gitmeye çalışmak en uygunu gibi geldi bana.

 Bizim hatıralarımız başkalarının hatıraları güzel olanların mutluluk vermesi, kötü olanların ders vermesi hepsinin önce bizi, önce sizi, sonunda ise bizim üzerimizden sizin üzerinizden toplumu ilgilendirmesi. Bundan hareketle aslında birimizin hatıralarının içinde hepimizi ilgilendirenler bulunmakta. O yüzdendir ki çoğumuz okuduğumuz kitaplarda kendimizden bir parça görür; Aa bu ben! Yazar burada beni anlatmış adeta deriz.

Evet, yazar orada bizi, kendini, toplumu anlatmıştır. Tabii ki bu demek değildir ki yazar her anlattığını kendisi yaşamıştır ya da yaşamalıdır. Yazdıklarının hepsini deneyimleyecek zamanı olanda vardır elbet ama çok büyük bir azınlıktır. Buna gerek de yoktur zaten o nedenle her yazılan yazarın bizzat yaşadığı değildir. Yazar başkalarının ağzından kendisini, kendi ağzından başkalarını konuşturarak bunları hikâyeleştirip sizlere bizlere sunabilir. O nedenle niyet zaman zaman “ben”, zaman zaman “o”, zaman zaman “onlar” diye kimliklerle oynayıp karınca kararınca bir şeyler yazmaya çalışmak.

İnsanın yaşadığı dünya çok karmaşık görünmesi içinde bir o kadar da basitliği barındırır. Bu basit olanı okuyucuya sanat içinde lakin sıkmadan en anlaşılır şekilde sunmak gerekliliğine olan inançtan hareketle köşe yazısını ‘köşe hikâyesi’ yapma tercihine gitmenin kimseye zararı olmayacağı bilakis anlamayı kolaylaştıracağından çok yerinde bir tercih olacağını düşündüm. Bu düşüncemin nedeni çok açıklayıcı gelmedi daha mı ayrıntı istiyorsunuz?

Neden ‘köşe hikâyesi’? Peki, istediğiniz gibi daha ayrıntılı cevaplayayım hatta cevabımı da sizlere dilerseniz bir hikâye ile vereyim;

 “Günlerden bir gün ‘Hikâye’ yolda yürürken ‘Hakikate’ rast gelmiş. ‘Hikâye’nin üzerinde kat kat, renk renk süslü giysiler varmış. Bin bir koku sürünmüş. Her tarafına türlü parlak mücevherler, tüyler, takılar takmış, takıştırmış, bu da yetmezmiş gibi giysilerinin uçlarından ziller, çıngıraklar sallanmaktaymış ki hali görülmeye değermiş. Her bir adım atışta şıngırtılı bir müzik eşlik ediyormuş yürüyüşüne adeta. Buna karşın ‘Hakikat ’in hali pek acıklı görünmekteymiş. Üstünde başında eskilikten rengi solmuş, yamalı giysiler, ipince ve bakımsız, yalnız başına yürüyormuş ‘Hakikat’. Hikâye her zamanki güler yüzüyle selam vermiş Hakikate ve dayanamayıp sormuş;

- “Bu ne haldir dostum, sen ki koca Hakikat ’sin, neden böyle perişan ve yalnız gezmektesin?” Hakikat de Hikâyeyi selamlamış ve cevap vermiş; -“Ne yapayım ki insanlar benden kaçıyorlar, hangi evin kapısını çalsam, kapılar yüzüme kapanıyor, kimse beni görmek istemiyor, baktım ki kendimi sevdiremiyorum, böyle avare dolaşıyorum. Uzun zamandır, herkesten uzak!” “Olur, mu hiç öyle şey!” demiş Hikâye, Sensiz kayıptadır insanlar! Sonra üstündeki giysilerin, süslerin, seslerin bir kısmını çıkarıp Hakikate hediye etmiş. Bak gör, bu yeni imajınla herkes seni nasıl sevecek, kapılar açılacak artık sana, anlaşılmama derdin kalmayacak bundan sonra” demiş Hikâye. Gerçekten de ‘Hikâye’nin giysilerine bürünen ‘Hakikat’ böylece insanlarla daha kolay arkadaşlık kurar olmuş ve o günden sonradır ki aramızda kabul görmeye başlamış…(alıntı)

 Neden köşe hikâyesinin cevabı işte; Bin bir ağır hakikatlere süslü elbiseler giydirip önce zihninize- zihnimize sonra yüreğinize- yüreğimize en sonu hayatınıza- hayatımıza girme arzusu ile ‘köşe hikâyesi’.

Eskilerde gazetelerin hayatı roman şeklinde anlatan bölümleri vardı (benim zamanımda olanlardan bazılarının gayet iyi olduğunu söylemeliyim) onun öncesinde de annemlerden duyduğum mecmualarda öyle dizi film gibi devam eden yazılar varmış,  gençlerin büyük bir kısmı merakla bu yazıları takip edermiş. Ne yazık ki eskilerde olanların çoğunun içinde topluma bir şeyler katacak şeylerin olmadığı mesela aşkın bir nevi nefsani sarhoşluk olarak gösterildiği de söylenir. Buna karşın insanları kendilerine getiren az çok insanlara bir şeyler katmış olanları da yok değilmiş elbet. Olsun hepsinden ayrı hepsinin olumlularına benzer bazen anlaşılan bazen anlaşılamayan, bazen güldüren bazen ağlatan, bazen tüm bu duyguları aynı anda yaşatan “Ruh, yazının icadından beri ölümsüz” diyen Cemil Meriç üstadın dediği gibi ‘ruhu yazı ile ölümsüzleştirme macerasına’ girişelim.

Yüce Allah’ı anarak başlanmayan her anlamlı söz veya iş, bereketsizdir sonuçsuzdur.” (1) HM8697 İbn Hanbel, II, 360) Yüce Allah’ı (cc.) anarak başlama yolunun adı ise; Besmeledir. Besmele çekip bir an önce yukarıda izah etmeye çalıştığım minvalde yazmaya başlamak öyle ise; “Bismillahirrahmanirrahim” (Rahman ve Rahim olan Allah’ın (c.c) adıyla) Hayatı doğru yerinden anlamaya çalışan, ruhu ölümsüzleştirme arzusundaki 'köşe hikâyelerinde’ buluşmak üzere…Maceranın sonunda Ve minallahi’t-tevfik!..(Muvaffakiyet sadece Allah’tandır.) Kulluğa, adalet sahibine yakışır insaflı ve haklı surette Ruşen (aydın) kalın inşAllah…

Zuhal KURTYEMEZ

  1. https://www.diyanet.gov.tr/tr-TR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert