Vehbi KARA Türkiye’nin Savunma Endüstrisi Ve Hain Naumların Engeli
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Türkiye’nin Savunma Endüstrisi Ve Hain Naumların Engeli
Vehbi KARA

Türkiye’nin Savunma Endüstrisi Ve Hain Naumların Engeli

Türkiye, savunma sanayi alanında çok önemli başarılara imza attı. Özellikle silahlı insansız hava araçları ( SİHA) konusunda dünyanın en ileri ülkelerinden bir tanesi olmuş durumdadır. TEKNOFEST Fuarında bunu görmüş olduk.

Fakat makalemizde bu konudan bahsetmeyip bunun yerine özel sektör-devlet işbirliği üretimine başlanan Altay tanklarından bahsedeceğiz. Zira son aşamada Türkiye’nin savunma endüstrisinde çok önemli bir aşamaya ulaştığı görülmektedir. ABD’ye bağımlı bir savunma endüstrisi yerine kendi milli sanayisini kurmuş bir ülke haline geliyoruz. Emeği geçenlerden Allah razı olsun.

Serbest piyasa ekonomisinin önemi herkesçe malumdur. Devletçi ekonomiler özellikle Sovyetler Birliği gibi komünizmin sembol toplumları ekonomik olarak iflas edip tarihin çöplüğüne atılmıştır. Buna karşın özel sektörün dinamik gücünden istifade eden Batı toplumları ekonomik olarak giderek zenginleşmiştir.

Eğer ürettiğiniz bir silahı satamıyorsanız bunun silah endüstrisinde değeri ve anlamı yoktur. İşte Altay tanklarının üretimi de her türlü yolsuzluğun ciddi rakamsal boyutlara ulaştığı devletçi bir sistemle yapılmayacak. Katar gibi yabancı ülkelerin de bulunduğu çok uluslu bir ortaklık tarafından hem üretilecek hem de ihracatı yapılacak. Tabii ki bunu bizim kafası devletçilikten başka bir şeye çalışmayan faşistlerin anlaması güçtür.

Bu maksatla öncelikle Milli Savunma Bakanlığı ile birlikte çalışacak Askeri Fabrika ve Tersane İşletme Anonim Şirketi (ASFAT) kurulmuş BMC firması ile birlikte çalışmaya başlamıştır.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin (TSK) yeni talepleri doğrultusunda geliştirilen Altay tankının ilk prototipleri de nihayet üretime başlamıştır. 2021 Yılında inşallah ilk tankları TSK'de görmek mümkün olacak. Bu güzel haberi, Türkiye'nin en büyük teknoloji etkinliği olan TEKNOFEST İstanbul Havacılık, Uzay ve Teknoloji Festivali'nde görmek mümkün oldu. Altay ana muharebe tankının seri üretim sürecindeki ilk konfigürasyonu olan Altay T1 sergilenerek büyük bir adım atılmış oldu.

Daha önce savunma sanayisi fuarlarında sektördeki profesyonellere tanıtılan Altay, böylece ilk kez geniş halk kesimlerine açık bir etkinlikte sergilenmiş oluyor. Seri üretim görevi alındıktan sonra şu çalışmalar gerçekleştirilmiş:

TSK'nin şu andaki istekleri daha farklı olduğu için seri üretim ihalesi sonrasında ilk prototip üzerinde tekrar geliştirme çalışmaları yapılmıştır.  Türkiye'nin büyük bir çok firması ile ortak çalışılarak tankın yeni prototipleri de üretilmeye başlanmış. Diğer taraftan da tankın motorunu yerlileştirmeye çalışılıyor. 1500 beygirlik, şanzımanıyla beraber motoru yerli bir motor üretimi planlanıyor ve bu motor 2023 tarihinde tankta kullanılmaya başlayacak. Tankın zırhı içinde özel bir çalışma sürdürülüyor. Fakat çok yeni bir teknoloji kullanılacağı için bu konuda ser verip sır verilmiyor.

Başlangıçta yurt dışından temin edilen sistemler bir müddet sonra tamamen yerli olacak. Artık yüzde 100 yerli, tamamen kendi milli imkanlarımızla üretilen tanklara kavuşacağız. Ülkeler arasında kriz olduğu zaman size mutlaka yansıyor ama bunlar aşılmayacak şeyler değil, aşıyorsunuz. Çünkü dünyada tek bir üretici yok, başka alternatifleriniz var, elinizde başka kuvvetli nüanslar var. Onlarla beraber gerekeni yapıyorsunuz. Şu anda öyle bir sıkıntımız yok." karşılığını verdi.

Altay, Katar'a teste gidecek

Öztürk, Altay tankına yönelik yurt dışından gelen taleplere ilişkin de bilgiler verdi.

Özellikle Orta Doğu'dan Altay'a çok büyük talep olduğunu vurgulayan Öztürk, "Hatta yılbaşında ortağımız Katar'a testlere gidecek, yarışmaya katılacak ve orada da birinci olacağına inanıyoruz. Orada da bir aksilik çıkmadan gelecek. Hatta Katar Savunma Bakanımızın bize sözü var, araç testlerden geçtiği zaman ilk 250 tane siparişi geçecekler." 

Tank Paletin sahibi resmen değişti. Yönetim,

Sözcü'den Erdoğan Süzer'in haberine göre, Cumhurbaşkanı kararıyla özelleştirilmesine karar verilen Sakarya'daki Tank Palet Fabrikası Milli Savunma Bakanlığı (MSB) Askeri Fabrika ve Tersane İşletme Anonim Şirketi'ne (ASFAT A.Ş) resmen devredildi. Devirle birlikte fabrikanı Sosyal Güvenlik Kurumu'ndaki (SGK) kayıtları da yenilendi.

Altay tankı için üretim başladı

Dev ihaleler alan KOÇ’un tank palet hazımsızlığı!

Altay tankının seri üretimi ihalesini kazanan BMC şirketine Tank Palet Fabrikası’nın 25 yıllığına tahsis edilmesini “özelleştirme” ve “fabrika satılıyor” diye yansıtan CHP ve avanesinin yalanlarla sabote etmeye çalıştığı sürecin altından Koç Grubu çıktı. 2011 yılında tank ihalesini kazanan ancak yıllardır hiçbir şey ortaya koyamadığı belirlenen Koç’un 2018’de yenilenen ihaleyi kaybedince, yaygara kopardığı tespit edildi.

Yerli tankın seri üretimi için düğmeye basan Türkiye’nin hamlelerini gölgelemek için Tank Palet Fabrikası üzerinden yürütülen yaygaranın altından Koç çıktı. Altay tankının seri üretimi ihalesini 2011’de kazanan ve üretimi yapamayan Koç’un, 2018’deki ihaleyi kazanamaması üzerine yalan furyasının başladığı kaydedildi. Uzmanlar, ihaleyi Koç’un yarı fiyatı teklifle kazanan BMC şirketine Tank Palet Fabrikası’nın 25 yıllığına tahsis edilmesini “özelleştirme” ve “fabrika satılıyor” diye yansıtan CHP ve avanesinin süreci yalanlarla sabote etmeye çalıştığını söylüyor.

CHP yine figüran

Sakarya’daki Tank Palet Fabrikası’nın “milli tank üssü” haline dönüşmesinin önüne geçmek isteyen CHP’li vekillerin bu kentte yürüttüğü eylemle halk provokasyona davet ediliyor.  Türk Harb-İş Sendikası’nın da CHP’ye çanak tutması dikkat çekiyor. İşçileri kışkırtan, topluma ise tuhaf bir milliyetçilik söylemiyle çığırtkan mesajlar veren CHP’liler, HDP/PKK ile olan ilişkileri nedeniyle samimi karşılanmıyor.

BMC ihaleyi kazanınca...

Tuhaflıklar silsilesinin arka planında ise Koç Grubu’na ait Otokar şirketinin olduğu belirtiliyor. 2011 yılında tank ihalesini kazanan ancak yıllardır hiçbir şey ortaya koyamadığı belirlenen Koç’un 18 Kasım 2018’de yenilenen ihaleyi kaybedince yaygara kopardığı tespit edildi. Uzmanlar, 18 Kasım 2018’deki ihalede 250 tank için 7 milyar dolar fiyat öneren Koç’un Otokar firmasına karşı, 4 milyar dolar fiyat sunan ve 3.5 milyara inen BMC’nin ihaleyi kazanması sonrası yalan ve iftira bombardımanının başladığını vurguluyor.

Ali Koç’tan tehdit

Altay muharebe tankıyla ilgili 2016 yılında açıklama yapan Otokar Yönetim Kurulu Başkanı Ali Koç, “Bizde hiçbir sıkıntı yok. Bunu ben söylemiyorum silahlı kuvvetlerimiz söylüyor. Böyle bakıldığında bunun başka bir firma tarafından yapılması projeyi en az 3 ila 5 sene erteleyecektir” demişti. Üstü örtülü tehdit yönelten Ali Koç’un bu söylemlerinin ardından başlayan yalan rüzgarı, Koç grubunun arka plandaki taktisyen olduğu görüşünü güçlendirdi.

Gezici’den ne beklenir!

Konuya ilişkin Akit’e konuşan Sakarya Üniversitesi Öğr.Gör. Prof. Dr. Ebubekir Sofuoğlu, şu değerlendirmede bulundu: “Türkiye Suriye meselesiyle, PKK, DAEŞ, Doğu Akdeniz’deki enerji meselesiyle mücadele ediyorken güvenliği konusunda ciddi tedbirler almalıdır. Böyle elzem bir süreçte süratle savunma sanayisini tamamlamak zorunda olan Türkiye, yıllardır Koç’un keyfini beklemektedir. Devlet savunma sanayimizi yerli kaynaklarıyla karşılama oranını yüzde 20’den yüzde 70’lere çıkarmıştır önce bunu görmek gerekmektedir. Altay tankı 2011’de Koç’a verilmişti ama Koç yürütemedi. 2011’den beri yapılmayan tankın hesabı da Koç’tan sorulmalıdır ayrıca. Gezi Parkı fitnesini destekleyenin bunlar olduğu bilindiğine göre burada ciddi şüphe içerisine girilmelidir. Türkiye, kendisini özellikle bekleten Koç’tan kurtulma fırsatını bu çareye başvurarak değerlendirmiştir.”

Tazminat açılmalı

Sofuoğlu, şöyle devam etti: “Koç, kendisi iş verdiği firmalara, verilen işi geciktirdiğinde onlara geciktirme maliyeti uygular. Peki Türkiye Koç’a geciktirme maliyeti uygulayacak mı? Koç’a tazminat açılmalıdır. Su tesisatçısı bile işini uzun süre bekletip yapmazsa o iş yeniden ona verilmezken devlet tank ihalesini neden tekrar Koç’a vermeliydi? Türkiye kasıtlı mı bekletilmiştir? Türkiye kendi vatandaşını ve kendi güvenliğini öncülemek zorundadır. Kirpi aracı şu an seri üretimle TSK’nın envanterine katılıyor ve bunu BMC sağlıyor. Birçok Avrupa ülkesi Körfez sermayesini ülkesine çekmeye çalışırken, bizler BMC’ye ortak olmuş olan Katar’ı geri mi çevireceğiz? Kısa sürede yerli ve milli tankımız Altay’ın seri üretimine geçileceği günleri göreceğiz

BİRİSİ TANK FABRİKASI MI DEDİ?

0-6 yaş grubu anlasın diye MASAL ANLATIR GİBİ ANLATACAĞIM. tekniğe, tarihe, detaya boğmadan.

Almanlardan zamanında tank aldık.

Zaten Alman ve Amerikan tanklarımız var. Altay daha proje. O da güney korenin K2 tankından teknoloji transferiyle geliştirmedir.

Almanlar dedi ki; bizim tanklarımızı teröre karşı kullanamazsınız. Kuzey ırakta? Olmaz, Pkk'ya karşı kullanamazsınız diye şart koştu.

Kaldık Abd tanklarına. Elimizde ikinci dünya savaşından kalma M48 tanklar var. M60 tanklarını aldık.

Ülke olarak bizi mahvettiler. Modernizasyonlarına servet ödedik. Yedek parçasına servet ödedik. Çevik Bir'e sorun.

Daha komiğini söyleyeyim; tankın namlusunun altında yakın emniyet için makineli tüfek olur. Devrin ileri zekalısı alımı yapan zabitimiz, elimizde eski tanklardan çıkma, değişik yerlerden kalma makineli tüfeğimiz var, bunların makineli tüfeğine gerek yok der. Fiyat düşürülecek ya..

Tanklar gemilere yüklenir gelir. O da ne. Eski tüfekler uyumsuz. Boyu, ebatı şekli farklı olduğundan olmuyor. Gavurdan silahlar istenir, olmaz derler. Yüklenir tanklar geri...

Tüfekten kar edelim derken tankın kendisi kadar daha maliyet çıkar. Orta yol bulunur, bir çözüm üretilir, sorun giderilir.

Tank meselelerinden gına gelince hadi kendimiz üretelim dediler.

Türkiye'nin savunma sanayisi dedikleri şirketler üç beş kişinin kontrolündedir. Koç, Kraça, haim nahumun dölleri vs. Onların hepsinin ipi de Abd, israil, ingiltere, fransa ve almanyanın elindedir. Tam bir mafya ortamıdır. Ajan kaynar.

Bu yapı, devleti milli tank üreteceğim diye oyaladı durdu. Çünkü üretmeyip montaj yapıyorlardı. Namlu bir yerden motor başka yerden vs. Devleti dolandırdılar desek yeridir. Kaynakları hortumluyorlardu ama bir türlü tank üretime geçmiyordu.

Türkiye BATI ile ipleri gerince parçaları tedarik edemediler. İş çıkmaza girdi.

Erdoğan olaya el koydu. Koçların başı çektiği o gruptan bunu aldı Ethem Sancak'ın BMC'ye verdi. Dedi ki motoru dahil siz üreteceksiniz. BMC buna yetecek param yok dedi, Katara, ortak ol para ver, sana da tank yaparız dediler. Katarın savunması yok. Suudiler biz olmasak katarı uçuracaklardı. Biz kurtardık. Şimdi herşeyleriyle bize bağlılar. Sıfırdan Tesis kurmak maliyetleri çok yükseltecekti. Bakım Fabrikasını tahsis ederek maliyetleri düşürdüler. 100 liraya mal olacak tank 30 liraya mal olacak. Devlet te ucuza alacak.

Bu işin sonunda devletin kendi tankları, tank fabrikası ve teknolojisi olacak. BMC ise devlet eliyle geliştirilmiş bir yerli sanayi firması haline gelip dünyaya açılacak. Tıpkı aselsan gibi.

Bağırtının iki temel sebebi var...

1- Türkiyenin, Abd-İngiltere-İsrail-Almanya-Fransa savunma sanayi köleliğinden sıyrılacak olması..

2. Bu devletlerin, içerideki vesayetçi uşakları olan sermaye şirketlerinin devre dışı bırakılarak, doğudan sağlanan para ile gerçekten yerli ve milli bir firmanın ağır abi yapılması..

İşgalciler ile vesayetçileri veryansın ediyor; Erdoğan Tank palet fabrikasını sattıııı.... diye. Ajanlar cirit atıyor, kan emici şirketler işçileri kandırıp kışkırtıyor. Algı üstüne algı yapıyorlar..

Bizim saftirik vatandaş ta gerçekten Erdoğan ülkenin "olmayan" tank palet fabrikasını sattı sanıyor.

Tüm bunları ne dersek diyelim fikri değişmeyecek olan camışgillerden öküz başlı antiloplar için anlatmadım.

Olayın aslını bilin de sizin de kafanızı karıştırmasınlar diye size anlattım.
Bi de şu çok bilmiş geçinen vatan haini prototipikleri aydınlatmak için

Fabrika daha önce askeri birlik statüsü taşıyan MSB 1'inci Ana Bakım Fabrika Müdürlüğü bünyesinde faaliyet gösteriyordu. 

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın imzasıyla özelleştirilmesine karar verilen Sakarya'daki Tank Palet fabrikası için 1105 sayı numarasıyla ikinci ve gizli bir kararname hazırlandığını belirtmiş ve fabrikanın bu kararnameyle Katar ortaklı BMC firmasına verileceğini açıklamıştı. Daha önce basına da sızan ancak Resmi Gazete'de yayımlanmadığı için resmi nitelik taşımayan ikinci kararnameyle Tank Palet Fabrikası'nın ASFAT A.Ş.'ye devredileceği, ASFAT A.Ş.'nin de ihaleye gerek olmaksızın fabrikadaki işleri yürütmesi için BMC firması ile anlaşma imzalayabileceği belirtilmişti.

KAYITLAR YENİLENDİ

Bu iddiaların ardından, ikinci kararnameyle yapılacağı söylenen devir işlemine ilişkin ilk resmi belge SGK'da ortaya çıktı. SGK Sakarya Sosyal Güvenlik Müdürlüğü, Tank Palet Fabrikası'nda çalışan işçilere ilişkin sosyal güvenlik kayıtlarını yeniledi. SGK'nın yeni kayıtlarına göre, daha önce MSB 1'inci Ana Bakım Fabrika Müdürlüğü tarafından işletilen Tank Palet fabrikası, içerisinde çalışan işçileriyle birlikte resmi olarak ASFAT A.Ş'ye geçti.

SGK kayıtlarında fabrikanın iş kolu, ‘Askeri savaş araçlarının imalatı, tank, zırhlı savaş araçları ve bunların parçaları' olarak tanımlanırken tehlike sınıfı, ‘Çok tehlikeli' olarak belirtildi. İşin mahiyeti de ‘Askeri savaş araçları imalatı' şeklinde yazıldı.

“KARARNAME İŞÇİLERE OKUNMUŞ” İDDİASI

Resmi Gazete'de yayımlanan 481 sayılı kararla Tank Palet fabrikasının özelleştirilmesine karar verilmiş, özelleştirme yöntemi olarak da işletme hakkı devri belirlenmişti. Daha sonra Tank Palet Fabrikası'nın işletme hakkının 25 yıllığına BMC'ye verileceği açıklanmıştı. Ancak hem işçilerden hem de kamuoyundan gelen tepkiler üzerine özelleştirmeden vazgeçildiği belirtilmişti. Tepkiler devam ederken fabrika yönetiminin, işçilerle bir toplantı yapıp fabrikanın ASFAT A.Ş'ye devrini sağlayacak yeni bir kararnamenin hazırlandığını açıkladıkları ifade edildi.

Toplantı sırasında kararnamenin içeriğinin okunduğu ancak işçilere verilmediği bilgisi kamuoyuna sızmıştı. Sızan bilgiler arasında, Tank Palet'in ASFAT A.Ş.'ye devredileceği, işçilerin kamu statüsünde kalacağı, ASFAT A.Ş.'nin de dilediği şirketle karşılıklı sözleşme imzalayabileceği ileri sürülmüştü.

Odatv.com

EŞŞEK kadar adamın, EŞŞEK kadar adamların yüzüne baka baka yalan konuştuğu ve yalan konuşan bu EŞŞEK kadar adamı, yalan konuştuğunu bile bile alkışlayan, EŞŞEK kadar adamların yaşadığı ülkeye , TÜRKİYE denir!!!

Ulan arkadaş,
KATAR devletinin, atıl durumda ki TANK-PALET fabrikasına NAKİT para yatırarak, FABRİKAYI modernize edeceği.
Bu fabrikada , hem TÜRKİYE CUMHURİYETİ devleti için, hem de KATAR devleti için 5. sınıf ağır savaş tankı üretimi yapılacağı.
Üstelik KATAR devletinin daha TANK üretimi dahi yapılamamışken , prototip üzerinden sipariş vermiş olduğu gerçeği ortada iken.
Üstelik fabrikanın üretim bandından çıkacak ilk tankların TSK için üretileceğini..
İlk üretilen TANKLAR sonrasında Kİ TANKLARDA, yerli motorun kullanılacağının anlaşması da yapılmış iken.
Hele hele TANK-PALET fabrikasının SATILMADIĞI, belirli bir süreliğine yapımcı firmaya İŞLETMESİ ve İSTENEN siparişleri bir an evvel üretebilmesi için devredildiği ayan, beyan ortada iken.
TÜM BUNLAR BİLİNİYOR, YAZILI OLARAK TESPİTLİ, AÇIK SÖZLEŞME HÜKÜMLERİ İLE ORTADA İKEN, TANK-PALET FABRİKASI İÇİN ISRARLA SATILDI KELİMESİNİ KULLANANA NE DEMEK GEREKİR Kİ?

İslam dini; alış-verişte kârı yasaklamadığı gibi, onun için bir sınır da koymamıştır. Ancak alış-verişlerde yalan, hile, malın kendisinde olmayan sıfatlarla övme veya satılacak maldaki bazı kusurları gizleme yasaklanmıştır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Birbirinizin mallarını bâtıl yollarla yemeyiniz. Ancak bu, sizden karşılıklı rızaya dayanan bir ticaret malı olursa müstesnadır” (en-Nisâ, 4/29). “Yeryüzünde yürüyen ve rızkını yüklenemeyen nice canlının ve sizin rızkınızı Allah verir” (Ankebut , 60)

Hz. Peygamber (asm) döneminde piyasaya müdahale edilmeyip, piyasa fiyatlarının serbest rekabetle meydana gelmesi önemsenmiştir. Zira satıcının kendi mülkünde mutlak tasarruf hakkı vardır. Alış verişlerde ise karşılıklı rıza esası getirilmiştir.

İslâm ticaret hukukunda çeşitli mallara yüzde hesabıyla bir kâr haddi belirlenmemiştir. Genel olarak arz ve talep kanunlarına bağlı, serbest rekabet esasları içinde kendiliğinden oluşacak fiyatlar ölçü alınmıştır. Rezzak olan Allah bir dest-i gaybi ile nice canlının rızkını vermektedir. Serbest rekabet esasını korumak ve insanların temel ihtiyaçlarının istismarını önlemek için faiz gibi haksız kazanç yolları ise yasaklanmış ve kapatılmıştır.

Medine Şehir devletinde arz ve talebin karşılaşması ile serbest rekabet sonucu, bir piyasada oluşan fiyatlar ölçü alınarak satış yapılmıştır. Kıtlık, mal darlığı, arzın kısılması veya tüketicilerin alım gücünün yükselmesi gibi sebeplerle veya ekonomik bir sebep olmaksızın sosyalnedenlerle piyasa fiyatları normalin üstünde artabilir. İşte böyle bir durumda dahi devletin fiyatlara müdahalesi doğru bulunmamıştır. Ekonomi; yüzyıllar sonra gelen klasik iktisatçıların öngördüğü gibi “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” anlayışı ile sürdürülmeye çalışılmış devletin müdahalesi uygun görülmemiştir.

Çünkü “Şüphesiz rızık veren mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan Allah’tır” (Zariyat, 58) ayetinde geçtiği üzere rezzak olan Rabbimiz tarafından besleniyoruz. “Dest-i Gaybi” adı verilen “görünmez el” rızkın insanlara ulaşmasını temin eder. Bu görünmez el; Allah’ın Rezzak elidir. İnsanların kirli eli karışmadıkça ve karıştırmadıkça daima en zayıf canlılara dahi Allah’ın rızkı ulaşır.

İslam’dan öğrenmiş olsa gerek 1700’lü yıllarda yaşamış Adam Smith’de devletin piyasaya müdahalesine karşı çıkmıştır. İslam’daki “dest-i gaybi” ifadesini değiştirmeden “görünmez el” teorisi ile açıklamıştır.

Bu görüşe göre bir görünmez el, ekonomiye yön verir. İnsanların kendi menfaatleri gereği piyasalara devletin  müdahale etmesine gerek kalmaksızın düzene kavuşur. Bu konuda sayısız bilimsel çalışma yapılmış ve “görünmez el” teorisi geniş çevrelerde kabul görmüştür. Batı dünyasının ekonomik ve sosyal gelişmesinin en önemli nedenleri arasında bu teorinin çok önemli bir yeri vardır. Batılılar İslam dünyasından çok önemli kazanımlar elde etmiş öğrenmiş oldukları ticari kuralları kendilerine tatbik ederek güç ve kuvvet elde etmişlerdir.

Peygamber Efendimizden (asm) hemen sonra Dört Halife Döneminde de serbest piyasa modeli uygulanmıştır. Bu konuda en çok bilinen olay; Hz. Ömer’in halifeliği döneminde fiyatlara müdahaleden kaçınmasıdır.

Ebû Hanîfe ve İmam Şâfiî (r. anhüm) narh koymanın yani fiyatlara bir sınırlama getirmenin meşrû olmadığı görüşündedir. Çünkü narh; ticaret yapanları kısıtlamaktadır. Devlet hem tüketicilerin, hem de esnaf ve tüccarın maslahatını gözetmek ve dengelemekle yükümlüdür. Fiyatları narh yoluyla ucuzlatarak tüketicilerin yararını gözetmek, pahalılık yaratarak satıcıların maslahatını gözetmekten farksızdır.

Bu konudaki temel anlayış yani mal sahibini razı olmadığı bir fiyatla satışa zorlamak, alış verişte karşılıklı rızayı şart koşan ayete zıttır. Fıkıh uzmanlarının büyük bir çoğunluğu da bu görüştedir. İslâm hukukçularının büyük çoğunluğu, narh koymanın zulüm olacağı görüşündedir.

Bu hükümlerin uygulandığı Emevi ve Abbasi döneminde Müslümanlar, ekonomik olarak çok güçlü bir hale gelmiştir. Hilafetin merkezi olan Bağdat, dünyanın en zengin şehri olarak ortaya çıkmıştır. Yaklaşık bin yıl boyunca Müslüman tacirler serbest piyasa modeli ve ahlaklı tutumları ile bütün dünyaya örnek olmuşlardır.

İslam’ın çok hızlı bir şekilde dünyaya yayılması “tevhid” yani Allah’ın bir olması inancı ile izah edilmektedir. Gerçekten de İslam, çok tanrılı inanç sitemlerini bir bir ortadan kaldırmıştı. Bundan başka diğer bir önemli husus ise Müslümanların güzel ahlaklı olmaları idi. Sanılanın aksine İslamiyet kılıç yolu ile yayılmamış güzel ahlak sayesinde İspanya’dan Çin’e kadar çok geniş bir coğrafyada hâkim olmuştur.

Müslümanların, İslam’ın emrettiği üzere ticarette dürüstlüğe önem vermesi, asla yalan söylememesi, teknolojiyi en yüksek seviyede kullanması ve temizlik gibi özellikleri; bütün dünya toplumlarını hayran bırakmıştı. Selçuklu, Endülüs ve Osmanlı dönemleri İslam’ın dünya üzerinde hakim olduğu yıllardır.

Bu dönemlerde Avrupa’da İslami eserler Latince başta olarak yerel dillere çevrilmiştir. Ortaçağ karanlığı denilen ve veba gibi salgın hastalıklardan milyonlarca insanın öldüğü yıllarda; Müslüman toplumlarda  modern tekniklerle tıp alanında birçok hastalığa çareler bulunuyordu.

Batı dünyasını sadece sömürgecilik ile zenginleştiğini söylemek son derece yanlış bir izah tarzıdır. Mülkiyet esasını ve serbest piyasa ekonomisini canlı tutarak bugün dahi dünyanın en zengin devletleri olan; Batılı ülkelerdir. Elbette sömürgeci ve köleci yöntemlerle insanlık dışı uygulamalardan da sorumlu olan bu ülkeleri değerlendirirken ticarete, denizciliğe verdikleri önemi de unutmamak gerekir.

Sovyetler Birliği, katı devletçi tutumu ve özel sektörü yok saymasından dolayı 1991 yılında parçalanarak yok olmuştur. Bu durum; devletçi yönetimin yani piyasaya tamamen devletin hakim olmasının ekonomik hayata verdiği zararı tespit etmek açısından son derece önemlidir.

Batı dünyası hırsızlık yaparak İslam’ın güzelliklerine sahip çıkarken İslam ülkeleri ticaretten uzaklaşıp memuriyet ve askerliğe dönmeye başlamıştır. Hadiste geçen “rızkın onda dokuzu ticarettedir” düsturu son döneme kadar unutulmuştur. İşte Müslümanların iktisadi hayatta gerilemelerinin en önemli nedeni budur.

Ticarette ise esas olan serbest ve rekabetçi piyasa modelidir. Eğer Müslümanlar bu yöntemi yeniden ihya ederler ise beşyüz yıl önceki ihtişamlı dönemlerine dönebilirler, vesselam…

İşte böyle bir ortamda iş başına gelen Ak Parti hükümeti kısa zamanda alınan ciddi önlemler sayesinde krizleri sona erdirdi. Faizlerini dahi ödeyemediğimiz dış borçlar ödendi ve halkımız rahat bir nefes aldı.

Ülkemiz 2001 yılında kişi başına düşen 3084 dolarlık gelirle sürünürken; 2008 yılına geldiğimizde 10931 dolar ile gelişmekte olan ülkelerin yıldızı haline dönüşmüştü. 6 yıllık iktidarda kalarak böylesine büyük başarılar kazanılmasının en önemli nedeni olarak “yolsuzluğu önleme” gösteriliyordu. Gerçekten de israf edilen bütçe gelirleri ve kamu kaynakları düzene konulmuştu. İşte yapılan en önemli icraat buydu. Kaynak israfının önüne geçilmişti. Hepsi bu kadar…

Ülkemizde bu denli büyük başarılar elde edilirken yapısal değişiklikler ne yazık ki yapılamamıştı. Halkımızı soyup soğana çeviren Sabetay Yahudileri gibi çok küçük bir azınlık, darbeci generaller tarafından destekleniyordu. Buna daha sonra FETÖ örgütü de katılmıştı. Her yerde yolsuzluk ve rantiyecilik almış başını gidiyordu. İşin daha kötüsü kamu kaynakları, devletçilik denilen bela yüzünden “Yağma Hasan’ın Böreği” denilerek çarçur ediliyordu.

Orta gelir tuzağı denilen ve kişi başına düşen 10 bin dolarlık bir noktada saplanıp kalmıştık. İlk defa 2008’de bu miktarı aşmamıza rağmen geçen 10 yılda ilerlemeyi bırakın gerilemeye başlamıştık. 2018 rakamları ile kişi başına düşen milli gelirimiz 9385 dolara düşmüştü.

Orta gelir tuzağına neden yakalandığımızı daha önceki yazılarımda izah etmiştim. Tekrar etmekte yarar görüyorum. Bu tuzağın en önemli sebebi devletçiliktir. Serbest piyasa düzeni yerine her taşın altında devletin bulunması büyük bir rantiye sınıfı meydana getirmiştir. Ak Parti döneminde kısmen azalmış olsa dahi bu modern yağmacılar hala güçlü bir şekilde halkımızı sömürmeye devam etmektedirler.

Eğer Ak Parti hükümeti serbest piyasa ekonomisi yerine artık çağdışı kalmış devletçi anlayışı sürdürmeye devam ederse; 2023 seçimlerini kazanmasına imkan ve ihtimal yoktur. Özel sektör güçlendirilmezse taşıma suyu ile değirmen dönmez misali bu ekonomi gelişmez; olduğu yerde çakılıp kalır. Bu konuyu biraz detayları ile izah edeyim. Konuya meraklı olanlar uzun çekmiş olsa da yazının devamını okuyabilirler…

Bugün hala en büyük işveren devlettir. Devlet ile iş gören rantiye sınıfı muazzam paralar kazanırken alın teri ile para kazanmaya çalışan küçük işletmeler ve esnaf; milli gelirden daha az pay almaya devam etmektedir. İşte ekonomik problemler burada başlamaktadır. Sovyet Rusya’nın ve Mao’nun Çin’inin yerinde yeller eserken bizde hala devlet eliyle sanayileşme ve kalkınma modeli yürütülmeye çalışılmaktadır.

Bunun zararlarını Adam Smith 300 yıl önce söylemişti. Devletin piyasaya müdahale etmesini eleştirmiş “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” diyerek özel sektörün güçlenmesi gerektiğini öne sürmüştü. Görünmez el teorisi ile serbest piyasanın sorunları kendiliğinden çözeceğini iddia etmiş ve başta ABD olmak üzere bu fikirlerin uygulandığı Batı ekonomileri dünyanın en güçlü ekonomisi olmuştu.

Smith, görünmez el teorisini (invisible hand) muhtemelen İslam dünyasından aşırmıştı. Zira “dest-i gaybi” adı verilen görünmez el; Rezzak olan Allah’ın elidir. İslam dünyasında serbest piyasa ekonomisi meşru olup devletin piyasaya müdahale edilmesi asla kabul edilemez.

Bu görüşe göre bir görünmez el, ekonomiye yön verir. İnsanların kendi menfaatleri gereği piyasalara devletin  müdahale etmesine gerek kalmaksızın düzene kavuşur. Bu konuda sayısız bilimsel çalışma yapılmış ve “görünmez el” teorisi geniş çevrelerde kabul görmüştür. Batı dünyasının ekonomik ve sosyal gelişmesinin en önemli nedenleri arasında bu teorinin çok önemli bir yeri vardır. Batılılar İslam dünyasından çok önemli kazanımlar elde etmiş öğrenmiş oldukları ticari kuralları kendilerine tatbik ederek güç ve kuvvet elde etmişlerdir.

1952 Hür Subaylar Devrimi ile aslında tüm Mısır’ın sahibi haline gelen generaller, zaman içerisinde yarı liberal kapitalist yapının yeni şartlarına adapte olarak farklı bir ekonomik imtiyaz alanı oluşturdular. Görece düşük vergi ve ücretsiz istihdam kabiliyeti ile sahip oldukları şirketlere avantaj üretip, kapitalist sistem içerisinde yer aldılar. Emlak alım satımları başta olmak üzere (Mısır Toprak Planlama Otoritesi’ne göre, ülke topraklarının %87’lik kısmı üzerinde ordunun defacto kontolü var ve bu alanlarda tüm sivil projelerin yürütülmesi ulusal güvenlik çerçevesinde ordunun insiyatifinde) enerji, elektronik, temizlik, eğlence, gıda ve ağır sanayi sektöründe faaliyet gösteriyorlar. Bu anlamda, Mısır’da alalade bir alışveriş merkezinde askeri kıyafetli çalışanların temizlik malzemesi sattığını ya da bir bilardo salonunda fiş kestiğini görmek mümkün. Türkiye’deki karşılığı ile söyleyecek olursak, onlarca ‘OYAK’ ve ‘Ordu Pazarı’ Mısır’ı sarmış durumda.

Mısır Orudusu’nun yönettiği ekonominin büyüklüğünü tam olarak bilmek mümkün değil. Uluslararası basın ve Mısır’daki yaygın söylemle, ordunun GSYH’nın %25-40’ını kontrol ettiği düşüncesi ancak bir efsane görüntüsü veriyor. Bu konuda şimdiye kadar açıklanmış ciddi bir araştırma yok. Mısır GSYH’sı 2012 itibariyle yaklaşık 255 milyar dolar. Bu anlamda ordunun 100 milyar doları her yıl yönetiyor olması gerekir ki, ciddi mübalağalı bir rakam. Daha rasyonel değerlendirmelerle bu oranın %10-15 bandında olabileceği öngörülebilir.

Ayrıca Dünya Bankası verilerine göre, Mısır askeri harcamaları ciddi anlamda düşüş trendinde. 1998’de GSYH’ya oranı %6.5 olan rakam, 2010’da %2 ve 2011’de %1.8 gerilemiş durumda. Bu rakamlara ABD tarafından Camp David Antlaşması’nın teşfik primi niteliğinde her yıl Mısır Ordusu’na verilen 1.3 milyar dolar da dâhil.

ORDU KENDİ ALANINA ÇEKİLMELİ AMA ŞİMDİ Mİ? 

Nihayetinde, ideal açıdan Mısır’da hem askerin kendi aslî faaliyet alanında etkinliğini artırabilmek, hem de demokratik konsolidasyonun sağlanabilmesi için ordunun ticari faaliyetlerini hazineye devretmesi ve sivil siyasetçe belirlenen şeffat hesap verilebilir bir bütçeye sahip olması gerektiği açık.

Ancak Mısır’daki reel-politik bize şu anda başka şeyler söylüyor. 

Cumhurbaşkanı Mursi ve İhvan post-devrim sürecinde fülul, oligarşik yargı ve liberal/seküler muhalefet ile boğuşurken, orduyu karşısına alacak bir hamle yapmak istemediğinden, siyasete müdahil olmaması karşılığında ordunun ekonomik imtiyazlarına dokunmama eğilimi gösterdi. Yeni Mısır Anayasası’nda ordu hâlâ kendi bütçesini belirleyip denetleyebiliyorken, ticari alanda yürüttüğü faaliyetlerle de ekonomik imtiyazlarını sürdürmeye devam ediyor.

Bu bağlamda aslında ordunun ekonomik gücü onu rasyonelleştiren bir sonuç da üretiyor denilebilir. Mısır’da İlk Meclis Seçimleri’ni İhvan ve Selefi hareketlerin kazanmasından bu yana sistemli bir şekilde ordu siyasetin içine çekilmek isteniyor. Hatta El-Baraday gibi liberal siyaset ürettiğini iddiaa eden muhalif aktörler dahi orduya müdahale etme çağrısı yapabiliyorlar. Ancak generaller (diğer faktörlerin yanında) yönettikleri dev şirketlere zarar verebilecek bir askeri müdahale sürecine taraftar değiller.

İhvan da askerin ekonomik gücüne dokunmayıp, biraz da bu kartı sahibinin aleyhine işlemesi için zemin hazırlıyor. Böylelikle devlet bürokrasisini sivil siyasetin lehine genişletmeye çalışıyor. Hatalı bir siyaset ile böl-yönet politikasını liberal-seküler muhalefete karşı uygulayamayarak onları birleştiren İhvan, askeri kendi ekonomik alanına kısmen de hapsederek, yargı, emniyet ve diğer devlet bürokrasisi ile mücadelesine bu sefer daha başarılı bir şekilde yoğunlaşabiliyor.  

Her şeyden önce, birçok ülkedekinin aksine ABD savunma sanayii özel şirket ağırlıklı. Bu özel kuruluşların en büyük hedefi de doğal olarak kendi kârları. Ayrıca savunma şirketleri ürünlerini ağırlıklı olarak devletlere satar, barış zamanlarında devletlerin bu ürünlere ihtiyacı azalır. Dolayısıyla bu şirketler için “savaş iştir” (War is Business).

ABD savunma sanayiinin dikkat çekici başka bir özelliği de, birkaç firmanın etrafında oluşan sermaye yoğunlaşması. 1990’ların başında, dünyada oluşan ve kısa süren ılımlı uluslararası güvenlik ortamında savunma sanayi şirketleri, küçülmek zorunda kaldı. Küçülen şirketler de ayakta kalmak için birleşerek dört – beş ana şirket haline geldi. O dönemde hâkim olan fikir, Soğuk Savaş’ın da bitmesiyle birlikte Amerika’nın dünyadaki tek süper güç haline geldiği ve artık daha fazla savunma harcaması yapmasına gerek kalmadığı yönündeydi.

Fakat 11 Eylül 2001 ile birlikte başlayan “Teröre Karşı Savaş” kavramıyla birlikte bu fikir ortadan kalktı. Silahlanmaya tekrar hız veren Amerikan ordusunun ihtiyaçlarını işte bu dört-beş ana şirket karşılamaya devam ediyor.3 Dahası bu firmalar kara, hava ve deniz kuvvetlerinin ihalelerini paylaşarak tekelleşmeye yakın bir sistem de oluşturdu.

Tüm bu özellikler, Amerikan savunma sanayii lobisini de haliyle diğer lobilerden ayrı bir yere koyuyor.

Milli güvenlikte önceliği belirleyen kim?

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Başkan Roosevelt’in özel sektörün savaş eforuna katkı sağlamasını istemesiyle bu alana giren şirketler, Amerikan müesses nizamındaki yerlerini özelikle Kore Savaşı’ndan sonra iyice pekiştirmeye başladı.

Bu eğilimin farkında olan Başkan Eisenhower’ın, 1961’deki veda konuşmasında, askeri – endüstriyel kompleks olarak tanımladığı  kapı için “Aman hükümet işlerinde çok da etkili olmasınlar” demeye getirmesi şaşırtıcı değil. O günden beri yaşanan gelişmelere bakınca Eisenhower’ın uyarısının dikkate alınmadığı da bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor. Yine de onun bu uyarısı ABD’deki savunma sanayii – devlet ilişkileri denince akla ilk gelen şeylerden biri olmaya da devam ediyor.

Elbette, milli güvenliğin sağlanması için ülkenin savunma sanayii ile devlet kademeleri arasında yakın bir ilişki olması elzem. Fakat bu ilişkide öncelikleri belirleyen, vatandaşların güvenliğinden sorumlu yetkili devlet kademeleri olmalı. Yani savunma sanayii ülkenin dış ve güvenlik politikasına tâbii olmalı. Zira aksi halde, savunma sanayii çıkarlarının dış politika ajandasının önünde tutulması, başka yollarla halledilebilecek krizlerin çok sayıda ölüme yol açacak çatışma ortamları ve savaşlara dönüşmesine yol açabilir.

Bürokratlar mı savunma sanayiine çalışıyor, savunma sanayii bürokratlara mı?

ABD savunma sanayii şirketleri ülkelerinin dış politikasını etkilemek için üç ana lobi faaliyeti kullanıyor. Bunlardan ilki, seçim dönemlerinde Kongre adaylarının kampanyalarına bağışlar yapmak. Para yardımı, hem savunma sanayii şirketlerinin politikalarını destekleyecek politikacıların seçilmesi, hem de seçilen politikacılar üzerinde bir sonraki seçim süreci üzerinden baskı yapmak için kullanılıyor. İkinci yöntem de, özellikle savunma sanayiinin toplumun önemli bir kesimine istihdam sağladığı bölgelerde, seçmenler üzerinden politikacılara yapılan baskı.

Bu iki yöntem de aslında diğer birçok sektör tarafından da kullanılır ama savunma sanayii lobisini diğerlerinden ayıran çok önemli başka bir özelliği var: Emekli asker, bürokrat ve politikacıları işe alması. Generallerin ve üst düzey bakanlık veya Kongre çalışanlarının işlerini bırakıp savunma sanayii devlerinde çok yüksek maaşlarla işe başlamaları çok sık görülüyor.4 Bunun karşılığında da savunma Bakanlığı ve Kongre’nin nasıl işlediğini birinci elden deneyimleyen ve çok değerli ilişki ağlarına sahip bu çalışanlar, özel şirketlerin ülkenin dış politikasını etkilemesine yardımcı oluyor.

Ülkenin en büyük beş savunma sanayii şirketi, Pentagon ile yalnızca yönetimsel olarak iç içe geçmekle de kalmıyor, bu şirketlerin binaları da Pentagon’a yürüme mesafesinde.

Hatırlayın; 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında, ABD’nin başlattığı ve “Teröre Karşı Savaş” dediği kampanya sürecinde aktif bir rol üstlenen Dick Cheney, -ki hem savunma bakanlığı hem de başkan yardımcılığı yaptı- Halliburton savunma sanayii şirketinin eski CEO’suydu.5

Önemli yerlere gelen savunma sanayii yöneticilerine en son örnek, S-400 konusunda Türkiye’ye yolladığı mektup ile anılan eski geçici Savunma Bakanı Patrick Shanahan. Bu görevden önce hiçbir kamu tecrübesi olmayan Shanahan, otuz yıl boyunca ABD’nin ikinci en büyük savunma şirketi olan Boeing’de çalıştı. Geçmişte de S-400’lere alternatif olarak önerilen Patriot’ların satış sözleşmelerinde görev aldığı biliniyor.6 Kısa görev süresi boyunca da, eski şirketi ile tam anlamıyla kopmayan ilişkileri yüzünden sıkça eleştirildi.

‘Yürüme mesafesinde’ milyonlarca dolarlık lobi

Savunma sanayii şirketleri lobi faaliyetlerini direkt olarak kendileri veya sayısız lobi grupları aracılığıyla yapıyor. 2018’de açıklanan lobi harcamalarında, Boeing 15 milyon dolar, Northrop Grumman 14 milyon dolar, Lockheed Martin 13 milyon dolar, General Dynamics 12 milyon dolar ve United Technologies 10 milyon dolarla en çok harcama yapan ilk 30 firma arasında yer aldı.7

Bu harcamaların bazıları American Defense International (ADI) ve McKeon Grup gibi lobi firmaları aracılığıyla yapıldı. Bu lobi gruplarının yönetici kadrosunda eski Kongre üyeleri, askerler ve Pentagon çalışanları var. Aslında bu grupların müşterilerine dikkatlice bakıldığında, dış politikayı nasıl etkiledikleri de daha iyi görülebilir. Örneğin, McKeon grubu, hem dev savunma sanayi firmaları hem de Suudi Arabistan gibi dünyanın en büyük silah ithalatçısı adına lobi faaliyetleri yürütüyor.8 Bu tarz, yani hem alıcıyı hem de satıcıyı temsil eden lobi firmaları karar alıcılar üzerinde ekstra etkiye sahip oluyor haliyle.

İşte Eisenhower’ın ‘aman ha’ diyerek vaktiyle uyardığı bu yapı, bugün gerek Kongre gerekse Savunma Bakanlığı’ndaki etki alanını ve yöntemlerini iyice geliştirmiş durumda. Ülkenin en büyük beş savunma sanayii şirketi, Pentagon ile yalnızca yönetimsel olarak iç içe geçmekle de kalmıyor, bu şirketlerin binaları da Pentagon’a yürüme mesafesinde.

ABD savunma sanayiinin Bakanlık üzerindeki etkisini azaltan yeni bir unsur var: Gelişen siber tehditler. Pentagon ile teknoloji şirketleri arasındaki ilişki her geçen gün, savunma sanayii şirketlerinin hayal bile edemeyeceği rakamlarla derinleşiyor.

Yeni dönem, yeni teknolojiler

Bu sistemin yakın gelecekte değişmesi beklenmiyor. Öte yandan, savunma sanayiinin Bakanlık üzerindeki etkisini azaltan yeni bir unsur var: Gelişen siber tehditler.

Uluslararası güvenlik konusunda siber alanın her geçen gün artan önemi, Pentagon’u Silikon Vadisi’nin dev teknoloji firmalarıyla iş birliğine yöneltiyor. Örneğin, Pentagon tarihinin en büyük ihalesi olan Jedi (Joint Enterprise Defense Infrastructure plan) için son aşamaya kalan iki aday, Amazon ile Microsoft.9

Jedi projesinin amacı, yapay zekâ kullanımıyla harbe hazırlık ve çatışma koşullarında daha fazla ve daha hızlı veri akışı sağlayacak bir bulut sistemi kurmak. Projenin toplam değeri de 10 milyar dolar. En popüleri Jedi projesi olmakla birlikte, Pentagon ile teknoloji şirketleri arasındaki ilişki her geçen gün, savunma sanayii şirketlerinin hayal bile edemeyeceği rakamlarla derinleşiyor.

Teknoloji firmaları da ABD’nin dış politikasını yeni dönemde etkilemeye kalkar mı? Ya da ne kadar ve hangi yönde etkilemeye kalkar? Bu soruların yanıtını şimdilik bilmiyoruz ama geleceğe yönelik bazı ipuçları da yok değil. Örneğin, Google’ın Pentagon için geliştirilmeye başladığı yapay zekalı drone projesi bazı çalışanların tepkisine neden oldu. Google çalışanlarının bir kısmı, projeyi etik bulmayarak istifa etti.10 Bazıları da şirketlerinin savaş teknolojisi geliştirmeme yönünde etik karar almasını talep eden bir dilekçeye imza attı. Ama yine de gelecekte, teknoloji firmalarının, Pentagon tarafından önerilen devasa bütçelere karşı bu etik prensiplere ne kadar sadık kalacakları muamma.

Bu yazı ilk olarak Fikirturu web sayfasında yayınlanmıştır. 

Referanslar:

Vehbi KARA

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert
Advert