Fehmi DEMİRBAĞ Emperyalizmin ve cehaletin kıskacındaki milli eğitimimiz!
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Emperyalizmin ve cehaletin kıskacındaki milli eğitimimiz!
Fehmi DEMİRBAĞ

Emperyalizmin ve cehaletin kıskacındaki milli eğitimimiz!

Bir yeriniz ağrıyorsa bu bir nimettir. Diyor ki ağrıyan yeriniz; "Tedbir için son merhaledesin. Müdahalede bulunmaz isen hayatını bile kaybetme riskiyle karşı karşıyasın. Gerekli tedbirleri almadın, bak hastalandım." Batılı kafayla yetişen Doktor diyor ki "Hemen ağrı kesici kullanmalısın." Ağrıyı saklamalısın yani. Bu tavır, hastalığı tedavi etmeye yönelik değildir, amma. İşte bu batının kafasının yaradılışı anlama ve yorumlamasının tezahürüdür. Oysa bizim inancımız hasta olmamanın yollarını arar, önerir. Batı ise durumdan vazife çıkartır. Herkesin haklı, herkesin haksız olduğu durumları yaratır. Buna kaos der ve kaostan beslenir beşeri yapılanmalar. Mevcudiyeti bizim fitne dediğimiz kaosa bağlıdır. Halbuki fitneyi uyandıran mel'undur.

Konuyu açalım.
Batı uygarlığının egemen yani hegemon hayat anlayışı başta bilim olmak üzere her konunun da hakimi olmuştur. Bilumum dinler bile kontrolleri altındadır. Kendi anlayışını da diğer anlayışlara karşı dikte etmiştir.
Bu olguyu ise eğitim müesseseleri üzerinden yapmıştır. Başta okullar olmak üzere tektipleştirme mekanizmaları bu hususta devlet erkininde katkı ve zorlamasıyla yeryüzü tanrılarının işlerini kolaylaştırmıştır. Hele ki diğer algı müesseseleri yani eğitimin bir başka ayağını oluşturan informal-yaygın düzen aynı zamanda endüstrileşerek dünyanın en ücra yerindeki insanları da etkilemeyi başarmıştır. Kitaplar, müzik, spor, tv ler, sinema hasılı ne var ne yoksa bütün bunlar insana hakikate çağrı materyalleri değildir. Aksine nefsini, heva ve hevesini putlaştırmış insanın tanrısallaşma macerasının mecralarıdır.
Geleneksel döngü ile çoluk-çocuk sahibi olan bireyler aynı yalanların söylemcisidirler. "Çocuklarımızı okutmalıyız" emziğine sarılmış yetişkinler bilmezler ki kendileri yıkılası düzenlerin yılmaz bekçileridirler.
De ki okuttun çocuğunu...
Doktor oldu diyelim. Tıbbın babasını Hipokrat olarak bildi, Lokman peygamberden, İbn-i Sina'dan habersiz. Ki bilse de artık onun adı Avicienna. Hastaneler medikal, medicine, hospital. Hızır Acil çoktan ambulance oldu. Bir Azrail kaldı adı değişmedik. Ki onunda elinde tırpan var simsiyah kıyafetler içerisinde beynimize kazınmış resmiyle. Şeker, kolesterol, tansiyon ilaçlarıyla her daim hastayız.
Okudu çocuğumuz Hukuk fakültesini...Kul hakkı yazmaz kitaplarda lakin. Belki biraz "kişinin özgürlüğü başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biter" diyen Rousse'nin pozitivizmi dillerdedir, vicdanlarıyla-cüzdanları arasında kalmış bukleli yargıçların. Hangi hukuk? Üstünlerin hukuku elbette! Burada ne gezer hakkın ve hakikatin gölgesi, nerededir yarı çıplak hatunun eşindeki adalet terazisi? Yasama, yargı ve illa ki yürütme!
Deki mimar oldu! Betona boğacak o da memleketin diğer okumuş çocuklarının attıkları imzalarıyla berbat ettikleri şehirler gibi, yeni yaşam alanlarını. Site site oyulacak değerlerimiz.
Ya da ilahiyat okuyacak. Teoloji yani. Peygambersiz bir dinin peşine koşacak. Fetvalarının bir fiyatı olacak. Sanat okuyacak, sinema televizyon. Yengesine yan gözle bakan yakışıklı oğlanların suratlarıyla bezeyecek ekranları.
25 milyon öğrencisi olan bir ülkeyiz ya...Hani eğitim pek mühim ya!
İktisat okuyacak bereketi, nasibi, kısmeti bilmeden?
Silah üreten mühendisler, enva-i tür ölüm makinaları okullardan!
Zalim yöneticiler okullardan!
Okullardan yetişiyor çocukları eğitemeyen öğretmenler!

Hani bir de 25 milyon nüfusumuz 12 yaş altıya. Yani 12 yaşa kadar kıydık zaten çocuklarımıza.
Onları Hande Yener şarkılarıyla, Aleyna Tilki'nin ciyaklamalarıyla ninnilendirdik ya. Masalları Hansel Gratel'den. Mickey Mause' dan çizgi filmleri. Kafka'yla dolar ergenlikte kafaları. Hiç’liğin peşine düşer Niçe’yle! Markalarla kimliklendirmeye çalışırız çocuklarımızı. Kendimize benzetiyoruz onları da.
Kapatın artık bütün okulları!
Okullara göndermeyin çocuklarınızı.
Ya da görün artık olan bitenleri de yıkın artık şu kahrolası düzeni!
Düzenin müminleri nasıl da sadıklar dinlerine!
Biraz beşeriyet! Biraz ideoloji. Her daim nev zuhur putlar!
Ülkede basılan kitapların %90 nı tercüme. Kilise kafalı müslüman çocuklar elde etmek muasırlaşma serüvenimiz. Buna çanak tutan aydınlarımız, daha bir karartmaktalar hayatlarımızı. Ellerimizde domuz sosisli sandviçler besmele soslu.
Gardiyanlarımız bizden olduğunca sorun yok, mapushanede olduğumuzun farkına varmak ta pek mühim değil.
Barby Bebek rol modellerinde yetiştirdiğimiz kızlarımızdan bir de Hz. Fatıma tavrı bekliyoruz ya...Acınasıdır halimiz bizim.
Oğlan internette bilmem ne craft oyununa takılmışken Mus'ab Bin Umeyr'den bahsetmiyor musunuz; komiksiniz vesselam. Tanrı Thor cezanızı verecek son pagan olarak. Mutant Müslümanlar; ınınınnnnn...Haftaya sinemalarda!
Bütün gençler Mervelerde; doğum günü partisinde! Mezuniyet törenlerinde...
Zina yaşı 12 lerde...Uyuşturucu kullananlar 9'larda. 9 u 5 geçiyor atam! Sana demedim sarışın! Ah be Sultan Alparslan!
Çocukları kendilerine benzetiyor yetişkinler; İMDAAAT!
Kapatın artık okulları!
Fişini çekin televizyonların.
Kitapları yakın!
Sinemalara doldurun insanları topluca öldürün!

Salla be deprem İstanbul’u. Erişebileceğin en büyük rihter ölçeğinde. Belki arda kalanlar tevbe ederler.
Ah vahşice mi oldu bu çağrım! İyi ama siz ruhlarını çalmıyor musunuz milyonların! Tabi ya ağır ağır öldürün diyecektim. Cargille besleyerek, GDO'lu ürünlerle! Beyaz ekmek'ten öte cinayet aleti mi var hem? Beslerken öldürün! Sularla zehirleyin! Aşılayın bebeleri, kimyasallarla, sentetik fikirlerle, vazgeçilmez alışkanlıklarla. Alıştırın lüzumsuz her ne herze varsa; ona, buna, şuna!
Sakın ama sakın bütün bunları yaparken üzerinizden kravatınızı çıkarmayın. Takım elbiseli katiller ordusunun neferi olmaktan vazgeçmeyin. Banka hesaplarınız Allah'ın hesabına denk düşer mi bilmem!?
Terörist Fetö'nünde elemanlarını okullardan devşirdiğini hatırlatarak. Bütün Kominist teröristlerinde...
Bildiğim tek şey; Allah nurunu tamamlayacaktır, amenna!
Biz yine de körler kasabasında aynanın varlığından bahsetmeye devam edeceğiz, sabrla!

Bugünkü
üniversitelerin durumunu anlamak için...1930, 1960 ve 1980 dönemlerini iyi bilmemiz gerekir. 1933 Üniversite
Reformu olarak adlandırılan döneme bir göz atalım hele. 
Bu dönem Avrupa'dan Alman Nazizminden kaçan
Yahudi kökenli bilim adamlarına kucak açtığımız dönem olarak bilinir.
1930'ların başında Belçika'da Bilim Adamları Derneği adıyla kurulmuş olan bir dernek vardı. Bu derneğe başvurularak öğretim üyesi istenebilirdi. Bu yolla çağrılan bilim
adamları oldu. Ancak bir kural vardı, gelenler Türkçe ders anlatmak zorundaydı.
(Bugünle karşılaştırıldığında; bugün, İngilizce makale yazmak ve yabancı bir dergide yayınlatmak öğretim üyesi olmanın ön koşulu haline getirilmiştir.)
1933’de ülkemize getirilen bilim adamları için 500 profesörlük kadrosu boşaltıldı!
Yanlış duymadınız; 500 kadro… Üniversiteden alınan bu 500 öğretim üyesi bahçıvanlık, ortaokul öğretmenliği, su işleri, hastane doktorluğu gibi geri hizmetlere alınmış
ve enteresandır ki bunların durumdan şikayet ettiklerine dair hiç bir kaynağa rastlanmamış.
Öte yandan Yahudi kökenli bilim adamlarına verilen kadrolara iki-üç katı maaşlar tahsis edilmiş. Üstelik Bilim Adamları Derneğinin kuralları arasında, birlikte geldikleri aile
yakınlarına da iş verilmesi kuralı varmış.
Bu 1933 reformu(!) sırasında üniversitede kalanlar olmuş ve bu kalan öğretim üyelerinin Mason oldukları belirlenmiş.

-1980 askeri yönetimiyle birlikte Mason localarını yaygınlaştırma sürecini yaşadık.
Bir çok bilim adamı terfi etmek için, bir çok sanatçı tırmanmak için, bir çok diş hekimi varsıl kesimden müşteri bulmak için bu localara, rotaryan ve liyons kulüplerine akın etti ve hepsi de
Atatürkçü olarak kendini gösterdi. Bu yollarla ülkemizde aydın insanımız beyninden mi esir alınıyordu?
- Kafamdaki bir başka soru: Atatürk 1936'da Mason localarını kapattıktan sonra hasta tanısıyla Ankara'dan uzaklaştırıldı, adeta Savarona'ya hapsedildi, bulaşıcı bir hastalığı da
olmadığı halde en yakın silah arkadaşı İsmet İnönü bile kendisiyle görüştürülmedi. Hasta haliyle Hatay'a giden bir insan, mücadelesine devam eden bir insan, meclis çalışmalarından
habersiz bırakıldı. Bu durumu Bülent Ecevit'in hasta diye Başkent hastanesine yatırılıp
siyasetten el çektirilmesi sürecine benzetmek çok mu yanlış olur?
-"Beni Türk doktorlarına emanet ediniz" sözüyle Mustafa Kemal Avrupa'dan gelen öğretim üyesi doktorlara olan güvensizliğini ifade etmiş olmuyor muydu? Hani onlara kucak
açmış ve onları en bilir kişi kabul etmiştik 1933'de?! Yoksa bu bir tuzak mıydı ve Atatürk bu
tuzağı fark etmiş miydi?
Avrupa'dan getirilen bilim adamlarına metafizik bir üstünlük etiketi takıldı, batılı bilim adamı bizim bilim adamımızdan
üstündür kavramı yerleştirildi.
Nasıl, sizin de kafanızda sorular oluşmaya başladı mı? 1960 Devriminin lideri Cemal Gürsel’in 27 Mayıs’tan 3 gün sonra Kore taburunu geri çektiğini, ABD büyükelçisinin
kendisine “Bunu ABD’ye sormadan mı yaptınız?” sorusu üzerine büyükelçiye çevirmesi için
Dış İşleri Bakanı Selim Sarper’e dönerek “Söyle bu a..’ya benimle böyle konuşmasın” dediğini ve bir yıl sonra ABD’ye sağlam götürülüp komada döndüğünü anımsadınız mı?

Kantin ve Kafeterya üniversitelerimizin halini bir düşünelim bu arada. 
Ne kadar çok sorgulanması gereken şey var yakın tarihimizde.

CEMAAT CANAVARINI MİLLİ EĞİTİMİN YETERSİZLİĞİ DOĞURDU!

TİCARET BESLEDİ...SİYASET BÜYÜTTÜ! FETÖDE AĞALARININ EMRİNE AMADE ETTİ!

Doğduğu andan itibaren TV reklamları ve çizgi filmlerle büyüyen, ilgisiz ve hep mazeretler üreten anne babalar, okulda kalabalık sınıflar, halinden dert yanan ve memnun olmayan, idealistliğini yitirmiş, tek derdi maaş olan, öğretmenlikten başka her işi yapan (servis, kantin, kırtasiye, arıcılık, seracılık, özel ders,vb...) çocuklar yetişmiş yetişmemiş, kazanmış kazanamamış umrunda olmayan, sıkıştığında, işine gelmediğinde mazeretler üreten, anında raporu patlatan, mesaisine riayet etmeyen, ama bir kuruşunu da es geçmeyen, tatilini 3-5 ay öncesinden en detaylı bir şekilde planlayan, ama eğitim öğretim dönemi geldiğinde hazırlık seminerlerine 1-2 saatliğine takılan, ramazan, kurban ve resmi tatilleri anında birbirine ekleyen, aldığı maaşı beğenmeyen, kendinden başkasını düşünmeyen, hep yukarılara bakıpta, kendinden aşağıdakilerin durumlarını görmeyen (tekstil işçileri, inşaat işçileri, dershane öğretmenleri, bir çok alanda çalıştırılan vasıfsız elemanlar ne kadar ücret alıyor, sigortaları yatıyor mu, iş garantileri var mı? ) bir öğretmen, bir memur kadrosu olduğu müddetçe çocuklarımız üzerinden suistimal mekanizmaları hep devrede olacaktır, kahrolası bu düzen böylede devam eder gider. (ki tam tersi durumda olanlar da tabi ki var ama maalesef baya bir azınlık durumunda ve onlar da zamanla eriyip kaybolup gitmekte. Bu durum neticesinde bu ülke daha bu kaotik şekilde daha ne kadar devam eder, bilinmez diyemeceğim; çünkü görünen köy kılavuz istemez.
Gençlerimizi illa ki üniversite mezunu yapacaksak; bunu yeteneklerine, ilgi alanlarına ve ihtiyaca göre yönlendirmelerle yapalım…ve hemen üniversiteden mezun etmeyelim. Maalesef bazı üniversiteler ve bölümleri hariç %95 öğrencimiz çok özür diliyorum, adeta yatarak ve iyi yetiştirilmeden mezun oluyorlar. Üniversite kantinlerinin ahvalini podyumlara benzetmek ise içler acısı olacak. Ahlaki dejenerasyona kim kulak verir onu da bilemem. Sonra da ben üniversiteyi bitirdim hadi bana devlet iş versin oluyor.
Çocuklarımız maalesef evlerde ilgisizlikten, okullarımızın yetersizliğinden küçük yaşlardan itibaren televizyon, internet, cep telefonu, bilgisayar oyunları, diziler sayesinde kendi içlerine kapanmış, apayrı bir dünya kurmuş durumdalar. Marka tutkuları had safhada, büyüklerini dinlememektedirler. Bir çok çocuğumuzun eğitimle-öğretimle alakaları kalmamış durumda. (Maalesef tüm okullarda -ilkokul, ortaokul, lise, üniversite- kopya olayları artık çığırından çıkmış durumda. Böyle olunca kim çalışır derslere...Bu şekilde yetişen bir nesil de haliyle ders bazında her hangi bir temeli olmayan, saygı, sevgi, edep barındırmayan, büyüğünü-küçüğünü bilmeyen, sadece ve sadece kendini düşünen, vb…bir nesil oluveriyor.)
Maalesef okullarımız işlevini yerine getirememekte. Bir çok nedeni var. Binalar yeterli değil ki yeterli binalar olsa da kimin umurunda. Görevli personelin amacı maaş almak, işsiz kalmamak, idealist insan bulmak ne mümkün. Bilirsiniz ki hangi iş olursa olsun idealist olunmadıktan sonra, fedakarane çalışılmadıktan sonra, herkes sahip olduğu işe kendi işi gibi sahip çıkmadıkça, sarılmadıkça olmaz ki. Kendimizi kandırmayalım lütfen. Devlet dairelerinde afedersiniz ama en alt seviyedeki memura bile güç yetmiyor, söz geçirilemiyor ki. Siz düşünün bakalım bu şekilde nasıl olacak bu işler. Tabi ki içlerinde istisnai durumlar olabilir. Çok iyi niyetli çalışan, idareci, yöneticilerin olduğu kurumlar var. Ama yeterli mi? Tabi ki hayır.
Öyle bir sistem olmalı ki kişilere bırakılmamalı. Trafik Polisleri şimdi vatandaştan bir şeyler alabiliyor mu? hayır. Neden? Artık radar var, kayıtlar var, teknoloji kullanılıyor, yeni yetişen polisler öncekilere göre daha kaliteli ve daha idealist vb...
Bir defa performansa dayalı bir yapı kurmalıyız çalışanlar için. Tabi en önemlisi artık Devlet Memurluğu diye bir şeyin olmaması lazım.
Çalışan, gayret eden, iyi niyetli olanla, çalışmayan, bankamatik memurluğu yapan, yan gelip yatan ayırt edilmeli. Ülkemizin geleceği için bu böyle olmalı. Lütfen bir araştırılsın bakalım devlet çalışanlarından kaçı ya eşi üzerinden ya da bir yakını üzerinden veya direkt kendisi ek iş yapıyor. (Özel ders, Kantin, kırtasiye, servisçilik, arıcılık, seracılık, tarım, hayvancılık, ticaret, oto alım-satım vb. emekli olduktan sonra yapılan veya yapılacak işlere alt yapı oluşturuluyor. Dolayısıyla mesaisini, zihnini bu şeklide parçalayan bir personelden ne kadar istifade edebilirsiniz ki. Ne yapıyor bu insanlar raporları patlatıyorlar, yıllık izinlerini parçalı kullanıyorlar…)
Niçin ek iş yapıyor acaba? Parası yetmediği için mi, yoksa niçin?
Evet neyse eğitim olayına tekrar dönelim.
Yetenekli çocuklar varsa sporda, sanatta, fen-teknoloji alanında ve sosyal bilimler alanında vb. tüm imkanları sunarsınız, yatılı kalma imkanı veya gelip gitme imkanı gibi her imkanı sunarsınız. Hatta ailesinin taşınması gerekirse, taşınma işlemleri, işe yerleştirilmesi vb…tüm işlerinde yardımcı olunabilmeli… Bu tür öğrenciler ailelerine, kampus yönetimine bırakılmamalıdır. YANİ ENDERUN SİSTEMİNE İHTİYAÇ VAR! ÖZEL ÖĞRENCİLERE ÖZEL MUAMELE...
Bu kampüste kimler görev alacak?
Tabi ki artık her ilimizde üniversitelerimiz var. Üniversitelerimizle, Üniversite personeliyle birlikte bu işleri görecektir. Ben hiç Sınıf Öğretmeni Prof. görmedim, ben hiç üniversiteler haricindeki eğitim kurumlarında doçent görmedim. Niçin yok?
Akademik kariyeri olanlar sadece üniversitelerde mi görev alırlar? İşte bu yapı kırılırsa hem üniversitelerimiz artık aşağılarda neler oluyor bilebilirler, hem de diğer eğitim kurumlarımızın çalışanları da daha kaliteli hale gelirler. Doçent Anaokulu, sınıf öğretmeni, ortaokul öğretmeni, Prof. müzik, beden eğitimi öğretmenlerimiz olur.
Bu kampüsleri, profesörlerimiz, doçentlerimiz yönetirler. O alanla ilgili uzmanlarımız buyursunlar sahneye insinler, artık oturdukları yerden tez yazmasınlar, sahaya insinler uygulasınlar, akademisyen yetiştirsinler, öğrenci yetiştirsinler kendileri pratikte uygulama imkanı bulsunlar, hodri meydan. İlkokul matematik öğretimini nasıl yapacaklarını göstersinler buralarda. Buyursunlar nasıl yapılırmış örnek olsunlar.
Biz de eğitim üniversitede bitiyor. Ama yanlış. Eğitim olayı hiç bir zaman bitmemeli. Çalışan arkadaşlarımızın tamamı kendilerini daima yenilemeli, geliştirmeli ve bunun sistemi kurulmalı.
Performans sisteminin bir parçasını teşkil etmeli.
Devam edecek olursak kampus sistemine;
Anaokuluna başka bir profesör ve akademik ekip, ilkokulun başına bir prof. ve akademik ekip, ortaokula, Fen Lisesine, Sağlık Meslek Lisesine, Güzel Sanatlar, Spor Liseleri, Sosyal Bilimler Liseleri vb...aynı şekilde uzman kadrolar altlarına da öğretmenlerimiz, onların yardımcılıklarına da asistanlar, üniversitede o bölümü okuyan öğrenciler verilmeli...Bakın nasıl oluyor...Çocuklarımız yeteneklerine göre nasıl yetişiyorlar...Yabancı dil öğrenemeyen, Matematik ve Fen Teknolojiyi beceremeyen, sevmeyen, bir alanda sanat icra edemeyen, bir kaç branşta spor yapamayan çocuğumuz kalıyor mu...(Bu şekilde olmazsa Milli Takımı kurmak için Avrupa'daki gurbetçi çocuklarımızdan almaya devam edersiniz)
Tabi bu eğitimi alacak çocuklarımıza Kur Sistemine dayalı bir eğitim uygulanmalı. Yeteneklerine göre ve artı sabit bazı branşlar seçilmeli. İlk 4 kur mesela her öğrenciye verilmeli, daha sonra yetenek ve kabiliyetlerine göre başarılı olduğu branşlarda yaşına bakılmadan kur sistemine göre 5. kurdan itibaren devam ettirilmelidir.
Kurulacak mükemmel bir takip sistemiyle çocukların gelişimi doğduktan itibaren takip edilmeli, yönlendirilmeli ve yeteneklerine göre, adam kayırmadan, objektif bir şekilde bu vatanın evlatları hak ettikleri donanımlı eğitimleri alabilmelidirler.
Bakın bakalım o zaman bizim çocuklarımız tv, bilgisayar, facebook, diziler, aşk meşk peşinde mi koşuyor, yoksa donanımlı bir birey olarak dünyaya açılıp Dünya'nın tozunu dumanına mı katıyor?
Bilirsiniz insanları boş bırakırsanız boş işlerle uğraşırlar. Biz çocuklarımıza bir şey sunmuyoruz ki, sunmamışız ki.
Okula gidiyor mu evet doğru gidiyor, Ama sonuç ortada. Dil bilmiyor, kendini ifade edemiyor, kitap okumayı sevmiyor, matematiği sevmiyor ve haliyle yapamıyor, her hangi bir branşta veya branşlarda spor yapamıyor, bir sanat dalıyla amatör seviyede kendini gösteremiyor. Enteresan değil mi sizce? Bu kadar yetenekli çocuklarımız var ve biz dünyayı ağzı açık izliyoruz. Halbuki spor, sanat, bilim vb.. diğer alanlarda yetiştireceğimiz değerleri dünyaya sunsak, dünya bizi ağzı açık izlese olmaz mı? Bence hiçte zor değil.
Peki o zaman biz çocuklarımızı bu okullara niçin gönderiyoruz?
Anne- Baba aman çocuk evden uzak olsun diye okula gönderiyorsa, öğretmene, idarecilere soruyorsun bin bir türlü mazeret sunuyorsa, Sonra nasıl olacak? Bu çocuklarımız donanımlı olarak yetişmezlerse kabak kimin başına patlayacak? Aynı gemide değil miyiz? Gün gelecek bunların hesabı tek tek sorulacak. Hesabı da hep beraber öderiz artık. Çünkü zamanımızda artık geçmişle çok rahat bir şekilde hesaplaşılabiliyor.
O yüzden geç kalınmadan acilen yukarıda anlattığım çerçevede tüm sistemler tepeden tırnağa yenilenmeli ve eğitim sistemi ve onun bileşenleri asrın gerektirdiği ölçeklerde yapılandırılmalıdır. Buna zihinsel değişimlerde dahil. Ve tüm alanlarda bu sisteme göre şekillendirilmeli.

DERSHANE KEPAZELİĞİNDEN SONRAKİ BOYUT KPSS
KPSS dedik; insanlar atanmayı bekliyorlar. Üniversiteyi adeta yatarak, hatta uzaktan kolayca bitiren gençlerimiz ve aileleri, haklı olarak iş diyorlar. Neden üniversiteyi bitirdiler ya. Alışmışız rahat bir iş bulup, maaşımızı zamanında alalım, hafta sonum olsun, sigortam garanti yatsın, hem de en üst limitten. Nerde var böyle bir imkan, tabi ki devlette. Niçin insanlar devlet kapısına yöneliyorlar. Özel sektörde güç kalmadı ki veya öyle bir istismar var ki, adeta insanlarımız köle gibi çalışmak durumunda bırakılıyor. Fazla iş saati, eksik sigorta, hatta yatırılmıyor, yapılmıyor, alınamayan maaşlar vb... daha bir çok nedenden dolayı, yani bunun sistemini bir türlü kuramadığımız için, ki bu olay devlet eliyle olacak gibi değil, bununla ilgili özerk bir kurum, kuruluş olmalı, firmaların, çalışanların herkesin hakkını teslim edecek bir yapı kurulmalı.
Ki ülkemizde bir işyeri açacaksın, bin bir dereden su getirilyor. Olmadık engellemelerle karşılaşıyorsunuz, prosüdürden geçilmiyor. Tabi zorluğu herkes aynı oranda yaşamıyor. Aslında öyle bir sistem olmalı ki, ne iş yapılacaksa, o şehir merkezi önceden çok iyi bir şekilde planlanmalı, (ki yurt dışında bu böyle) ve insanlara siz buraya bu kurumu açmak istiyorsunuz ama şuraya açarsanız şöyle daha iyi olur, şöyle avantajınız olur, şu kadar müşteriniz olur, şu kadar geliriniz olura kadar yardımcı olunmalı. Bunu bırakın, örneğin çiğköfte dükkanı açıyorsunuz. Sabah geliyorsunuz bir de bakmışsınız etrafınızda 5 tane çiğköfte dükkanı. Bu hep böyle oluyor maalesef. Serbest piyasa deniyor.!!! Yazık değil mi bu kadar yatırım yapan bu insanlara veya diğerlerine, hepsi birden 3 ay sonra kapatıp gidiyor. Boşa giden paralar, emekler, umutlar. Yazık bu ülkenin insanına.
Evet bir çok gencimiz haliyle devlet kapısına yönelmekte haklı değil mi? Sözleşmelileri, mütaahhit elemanlarını kadroya alınca haliyle herkes bir yolunu bulup katılmak istiyor bu kervana. Bir de gençlerimiz KPSS ile atanacağım diye beklesin dursunlar, aradan ihaleyle, mütaahhit kanalıyla, hizmet alımıyla bir çok insan kamu kurum ve kuruluşlarına (belediyelere, il ilçe müdürlüklerine vb daha bilmediğimiz hangi kurumlara...) alınmakta. Denebilir ki bunlarda kanuni, tabi ki ama o zaman KPSS niye yapılıyor??? İnsanlar atanacağım diye beklesin dursunlar. Kul hakkı diyoruz, ama ne yapalı kanunsuz bir şey yok ki kul hakkı olsun deniliyor. Onu ahirette göreceğiz.

Herkes okumak için çalışıyor. Herkesin çocuğu Doktor, Subay, Polis, Mühendis, Hakim, Savcı, Avukat vb... olacak ya. Ne yapsın diğer alanlardan garanti iş, sosyal statü, garanti para yani kısacası gelecek garantisi yok ki. Ne yapsın insanlar? Haliyle okutacak tabi ki. KPSS sınavına girecek evinde atamayı bakleyecek. ne yapsın? Alışmış hazıra, yemeğini annesi yedirir, ödevini, performansını, projesini annesi yapar, notlarını öğretmeniyle görüşüp babası yükseltir, işe bir yakınını bulur sokar, vb... Niye kılını kıpırdatsın, niye üretsin, niye düşünsün ki. Daha önemli işleri var gençlerimizin Facebookta video paylaşak, twiterde twit atacak, mesaj yazacak,. Zaten yeterince insanımızda bol, hangisine hangi imkanı sağlayacaksın ki. Ne yapalım imkanlarımız bu kadar, keşke daha fazlasını yapabilsek gibi klişe cümlelerde bol.
Niye bir mesleğe yönelsin ki, orda da torpil, adam kayırma sonuna kadar mevcut. Bizim memleketimizde hem okuyup hem de yeteneklerini geliştiremezsin ki. Dediğim gibi mezun olduğun bitirdiğin üniversitenin ne anlamı var ki. İşletme-iktisat, Ziraat Fak.mezunu öğretmen oluyor, eğitim fakültesi mezunu polis oluyor bu memlekette. Hiç bir okulu bitirememiş vatandaşımızda şoför oluyor bir otobüse, tıra, müteahhit oluyor binalar yapıyor, parasıyla değil mi kardeşim diyor. Direksiyonu tutmasını bilmeyen ehliyet alıyor, trafiğe çıkıyor, hiç bir eğitimi olmayan fırında usta oluyor, lokantada yemek yapıyor. Diğer taraftan çocuklarımız meslek liselerinde istedikleri kadar aşçılık okusun, bilmem ne okursa okusun. Ne önemi var ki. Sağlık meslek lisesinde okuyan hemşire çocuğumuz fakültesini kazanamasın, Kız Meslek lisesinde Çocuk Gelişiminde okuyan bir çocuğumuz anaokul öğretmeni olacağım diye hayaller kurup dursun. Herhangi bir anadolu lisesinde okuyan çocuğumuz elini kolunu sallaya sallaya üniversite de hemşireliği, anaokulu öğretmenliğini kazansın, ne ala. Niye açıyorsunuz madem bu liseleri? Niçin bu çocukların hayalleriyle oynuyorsunuz, niçin ümitlerini yok ediyorsunuz diye sorsalar verilecek cevap elbette vardır. Eğitim seviyeleri iyi değilse o zaman niçin kapat mıyorsunuz? Ya da başka çözümler üretilmeli. Çocuklar boş hayallere kapılıp meslek liselerine yönlenmemeliler?

Herbir kurum ve mekanizma gözden geçirilmeli...

A. Okul öncesi Öğretim Kurumu; Personelin yetiştirilmesi de dahil olmak üzere, çocuk daha doğmadan ele alacak. Anneyi eğitecek, çocuğun annesinin karnındaki gelişimin takip edecek. Doğduktan sonra hemen ele alacak, 6 yaşına kadar ki tüm eğitim, öğretim vb... etkinlikler bu kurum tarafından verilecek.

B-İlkokul Öğretim Kurumu; İlkokul 4 yıllık dönemi takip edecek bir kurum. Sınıf Öğretmenlerinin yetiştirilmesi de dahil olmak üzere, diğer yardımcı personelinde kaliteli yetişmesi sağlanmalıdır.

C-Ortaöğretim Kurumu; Lise dönemini kapsayan bu dönemde meslek liseleri ayrı, genel liseler ayrı, fen Liseleri ayrı,

D-Yüksek Öğretim Kurumu; Üniversiteleri kapsayan bu yapıda gelen insanların dört dörtlük yetiştirilmesi sağlanmalı, hak edenler mezun edilmelidir. Ancak bu kurumların halka tepeden bakan, kendini ayrı bir yerde gören yapısı kırılmalıdır. Adeta kendilerine şatolar yapılmakta, halktan, insanlardan kopuk bir şekilde projeler gerçekleşmekte. Sadece şehir protokolünün haberi olmakta. adeta kendin çal kendin oyna olayları cereyan etmektedir. Yapılan etkinliklerde belki salonlar dolmaktadır ama salona gelenlerin kim olduğuna hiç bakılmamaktadır. Yani halkın dikkatini çeken, halkın kangren olmuş problemlerine çözümler olacak iş işlemleri bu kurumlardan beklemekteyiz. Bu kurumlarda çalışmakta olan personele de performans sistemi uygulanmalıdır.

Sözün özü siz öğretmeninize, personelinize hesap soramıyorsanız, bu arkadaşlarımıza ne yaptırabileceksiniz ki. Hal böyle olunca dershane denen bir kurum ortaya çıkmış ve büyük bir açığı kapatma iddiasında bulunmuş. İşte FETÖ denilen yılanda bu inde yıllarca semirmiş te semirmiş.Dershaneler arasında da işini layıkıyla yapmaya çalışanlarda anlamamışlar büyük tuzağı. MEB deki arkadaşlarımız da bu durumu ne oluyor ya biz yetiştiriyoruz dershaneler kaymağını yiyor demişler ve onlarda sahaya inmişler.

Bu arkadaşlarımızda hafta sonları okul kursları, evlerinde veya kiraladıkları bir dairede özel ders vermeye başladılar. Ve o kadar ileri gidildi ki adeta tehditle (not tehdidi) bu kurslara, derslere öğrenciler devam etmek zorunda bırakıldılar ve maalesef hala bu şekilde devam etmekte. Adeta dershane gibi çalışılmakta olan bir sürü öğrencisi olan bu arkadaşlarımız bir kuruş vergi vermemekte, istihdam sağlamamaktadırlar.
Dolayısıyla haksız bir rekabet söz konusu. Her alanda olduğu gibi. Maalesef piyasada sektörel haksızlıkları anında önleyecek, haksız rekabete müsaade etmeyecek, kaliteli hizmet verilmesini sağlayacak, kurumları kollayacak, yatırımlarını kollayacak, hizmet alanların haklarını kollayacak bir yapı yok veya tek bir elden yürütülemiyor. Bunu takip eden tek bir kurum olmalı, tek elden takibi yapılmalı.

Dershaneler kapandıktan sonra milli eğitim aval aval bakınırken oluşan boşluğuda belediyeler doldurmaya başladı. Bunuda yorumlamaya kalkışırsak sanırım sayfalar yetmeyecek bu konuya.

Olsun! Meydanlardayız!

Ha bir de;
Üniversitelere fetö nasıl yerleşti diyecek olursanız...

Uzun yıllardır üniversitelerde yapılanıyorlardı ama 1 Temmuz 1996 tarihli lisansüstü eğitim öğretim yönetmeliği ile yabancı dili baraj yaptılar. Anadolu’da yetişen kendi imkanları ile yabancı dil öğrenme şansı olmayan binlerce öğrencinin bir anda önünü kesmiş bulundular kendi kolejlerinde ileri düzey yabancı dil eğitimi alan fetöcüler rahatlıkla yüksek lisans ve doktora programlarını doldurmaya başladılar arkasından da akademik kadroları ve belki de bütün yabancı dil sınavlarında kendi taraftarlarına ayrıcalıklar sağlayarak bunu yıllarca sürdürdüler.
Yabancı dil puanı birçok başarı kriterinden biri olabilirken baraj olarak kullanıldı.
Yani belli düzeyde bir dil puanına sahip olmayan kimselerin diğer tüm akademik başarıları yok sayıldı.
Bu şekilde aynı anda birçok kişinin önü kesildi.
Akademik yükselmelerde de durum böyle
Örneğin %25 dil puanı %25 akademik yayınlar % 25 alan sınavı % 25 akademik mezuniyet puanları gibi başarı kriterleri yerine yabancı bir dil puanını ön koşul yapmışlarsa bu durumun değerlendirilmesi incelenmesi gerekir diye düşünüyorum.

Gözümüzün önünden kayıp giden o kadar çok şey var ki. Çoğu insan kendi

bulunduğu noktadan bir kısmını görebilmekte ancak olanlara bir anlam verememektedir.

Yapılanlar kaçınılmazmış gibi ve iyi bir şeymiş gibi sunulmakta, çok iyi perdelenmektedir.

Olan biteni kendi zaviyemden anlatayım ki  “haberim yoktu” diyen kalmamalıydı.

“Herkes bir taş koyarsa biz bu seli önleriz” dedim; gazetelere, dergilere ve internet sitelerine

yazdım.  Kendimce Çanakkale’de bir siper kazıyorum, düşene kadar devam edeceğim; benden sonra

gelenler hazır kazılmış bir siper bulmalı. Unutmayalım ki  “Risk almadan vatan kurtulmaz!” 

EĞİTİMDE EMPERYALİST KUŞATMA

Batılılaşma hedeflerinde olan Cumhuriyet devrimleriyle birlikte her yeni yönetimle birlikte eğitim programları değiştirilmekte, yapılan yeni programlar toplumda tartışmaya dahi açılmadan uygulamaya konulmaktadır.

Mazisinde dünyanın en değerli eğitimcilerini yetiştirmiş ve örnek eğitim sistemlerini oluşturmuş olan ülkemizin eğitim birikimi bir kenara itilmekte, Atlantik ötesinden model getirtilmektedir. Osmanlıyı yiyip bitiren Jön-Türk kafası aradan şunca zaman geçmesine rağmen özellikle eğitim camiası(sektörü) içerisinde zindeliğini korumaktadır.

Eğitim programlarımız değiştirilirken yabancı şirketleri doğrudan iş başında görmekteyiz. Beri yandan yapılan değişikliğin iyi yönde olduğuna inandırma gayreti içindedirler.

Eğitim ordusunun önünde yürümesi gereken duyarlı olması beklenilen öğretim üyelerinin bir kısmı değişimin iyi yönde olduğuna inandırılmış görünmektedir.

Türk Milli Eğitimi iki ayrı kanaldan aynı anda kuşatılmıştır. Biri ABD üzerinden diğeri AB üzerinden gelen bu dayatmalara biraz dikkatle bakıldığında aslında her ikisinin de ABD kaynaklı olduğu fark edilecektir. Müslüman Türk toplumu iflas olmaz bir akaid sapmasında çırpınmaktadır.

YÖK içerisinde bulunan Dünya Bankası temsilciliği tarafından yürütülmekte olan bu kuşatma ile Amerikan eğitim modeli ülkemize dayatılmaktadır. İdeolojik kılıfı, Amerikalı H.Gardner’in siparişle yazmış olduğu “Çoklu Zekâ” kuramıdır. Eğitimi piyasa kurallarına göre düzenlerken (eğitimi özelleştirirken/sektörleştirirken) beynin parçalı olduğunu kabullendirmekle başlar, daha sonra bundan hiç söz edilmez.

Bilinen çalışmaları üç başlıkta toplanabilir:

Fakülteleri: Eğitim fakültelerinde verilen dersler ve öğretmen adaylarının Amerikancı mantıkla yetiştirilmesi bu birimden yönlendirilmektedir. Okulların serbest piyasa ekonomisine kazandırılmasını hedefleyen Çoklu Zekâ Kuramı (neo liberal dünya görüşünün eğitimdeki karşılığıdır) öğretmen adaylarına ders olarak okutulmaktadır. Genç öğretmenler bu mantıkla yetiştirilir.

Eğitim fakültelerinde yapılan doktora ve yüksek lisans tezleri H.Gardner’in kuramıyla başlatılmazsa onay alamaz. Tezler, besmeleyle başlar gibi “Gardner diyor ki zeka sekiz parçalıdır; …” cümlesiyle başlar.

SPAN Danışmanlık Şirketi: SPAN şirketi Talim ve Terbiye Kurulunun üzerinde tam yetkili olarak çalışmaktadır. Şirketin verdiği direktifler Talim Terbiye Kurulu tarafından yerine getirilir. Şirket, Paul Vermeulen, Johan Gademan, Theo Savelkouls ve Marjan Vernooy imzasıyla Temel Eğitime Destek Programı adı altında bir rapor hazırladı (30 haziran 2004).

Müfredatın hafifletilmesi ve ulusal niteliklerinin törpülenmesi, ders kitaplarının buna göre yazdırılması gibi işler YÖK tarafından Hollandalı bu şirkete ihaleyle(!) verildi. Şirketin parası Dünya Bankası tarafından ödenmektedir. Bu para 20 yıl vadeli borç hanemize yazılmaktadır.

Şirketin hazırlamış olduğu söz konusu raporda “Hükümetin kararlılığı ve plânlanmış çalışmaları” başlığı altında bu direktifler sıralanmaktadır. 100 pilot okulda yeni uygulama, ders materyallerini 2005 Eylül’üne kadar hazırlama, 2005 Eylül’ünden itibaren tüm yurtta bu programa geçme, kamuoyunu hazırlama gibi yapılması istenen her iş bu raporda belirtilmiştir.

Raporun alt başlığı “Eğitim Materyalleri İçin Esaslar ve Taslak Çerçeve, Ankara 27 Temmuz 2004”dir. Bu rapor özel yayınevi sahipleriyle yapılan toplantıda dağıtılmış, yayınevlerinden 2005 Ekim’inde tüm okullarda kullanılacak olan ders kitaplarını bu çerçevede yazmaları istenmiştir. Rapor bir çeviri metnidir ve metnin sonunda SPAN Danışmanları tarafından çevirmenlere teşekkür edilmektedir.

CarlBro Şirketi: Danimarka şirketidir. SPAN Şirketinin önerdiği tanıtım, bilinç oluşturma, basın, yayın, konferans gibi işleri düzenler. AB’ye bağlı çalışan Ulusal Ajansla birlikte organizasyonlar yapar. Masrafları Dünya Bankası tarafından ödenmekte ve yine 20 yıl vadeli borç hanemize yazılmaktadır.

Türk Milli Eğitimine AB üzerinden kuşatma:

AB kanalı ulusal müfredatları proje (etkinlik tasarımı) karşılığında para vererek kırmaktadır. Şöyle ki; proje sahibi “Ulusal Ajans” adlı Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı, Avrupa Birliği Eğitim ve Gençlik Programları Merkezi Başkanlığına baş vurur, onay ister.

AB, onay alan projeye mali destek verir. Proje sayısına bağlı olarak sınırsız mali destek vardır (bkz.internet sitesi: ua.gov.tr). Bununla “AB’nin istediği etkinliği yaparsan para alırsın” denilmektedir. Bu yolla okullar mali olarak dışarıya bağlanmakta ve ulusal müfredat dışına çıkartılmaktadır.

AB üzerinden gelen organizasyonların birer özel isimleri vardır.

1-Sokrates: Genel Eğitim; 7 den 77 ye toplumun tüm birey kurum ve kuruluşlarını kapsar.

2-Leonardo da Vinci: Mesleki Eğitim

3-Youth: Gençlik

Sokrates genel eğitim programları kendi içinde şu alt başlıkları içermektedir:

Grundtvig: Yetişkin Eğitimi; belediyeler, dernekler, vakıflar, halk eğitim merkezleri, sendikalar, meslek örgütleri, üniversiteler, hapishaneler, kütüphaneler, müzeler, resim galerileri, cezaevleri.

Çıraklık ve yaygın eğitim kurumları, Pratik Kız Sanat Okulları, Olgunlaşma Enstitüleri, yetişkinler Teknik Eğitim Merkezleri, Halk Eğitim Merkezleri, Özel Kurslar ve Özel Dershaneler, Özel Eğitim Merkezleri, Açık Öğretim ve Açık Lise öğretmen ve öğrencileri, gece öğrenimi yapan okulların öğretmen ve öğrencileri, okul aile birlikleri, kurumsal ya da bireysel başvurabilmektedir.

Bu programda bazı faaliyetler Avrupa Merkezli kabul edilmekte ve Brüksel Teknik Yardım Bürosuna başvuru yaptırılmakta, ayrıntı için internet adresi “socleoyouth.be” verilmektedir.

Minerva: Açık ve Uzaktan Öğrenim ile Bilgi İletişim alanına yönelik programdır. Açık Öğrenim Lisesi, Açık İlköğretim Okulu ve Meslek Lisesi, Teknik Açık Öğretim Okulları.

Eurydice: Avrupa Eğitim Bilgi ağının adıdır. Merkezi Brüksel’dedir. Tüm Avrupa ülkelerinde bu programların nasıl uygulandığını gözlemek üzere kurulmuştur.

Comenius: Hizmetiçi eğitim kursları (Okul eğitim personelinin eğitimi.) Arion ve Lingua (Dil öğretimi ve öğrenimi) alt faaliyetleri vardır. Brüksel merkezli çalışır. Ana sınıfından liseye kadar olan okullar yönelik çalışır.

Erasmus: Üniversiteler arası öğrenci ve öğretmen değişimi, hareketlilik yapar. TÜBİTAK’la işbirliği içindedir. Belirlenmiş konularda birlikte proje üretmeyi hedefler. Örneğin gelir düzeyi ile bağlantılı AIDS, sıtma ve tüberküloz hastalıkları. Erasmus programını eleştiren Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr.Ramazan Biçer, 20.3.2005 tarihli Cumhuriyet Bilim Teknik dergisinde şöyle demektedir:

“Proje yap, para kap. Sistem böyle işliyor. Proje için bir Avrupalı eş bulunacak, sonuçta proje Avrupa’nın olacak. Yani bilgi Avrupa’sına katkıda bulunmuş olacağız. Ancak işin bir başka boyutu ise; bizleri yoksulluk içinde yetiştiren halkımıza hareketlilik sağlamayan Avrupa, biz eğitimlilerin hareketliliğini niçin desteklemektedir? Bundan batıya beyin göçü anlaşılmıyor mu?“

Bu projelerden köylerde kurulan sosyal yardım vakıflarının da yararlanması teşvik edilmektedir. AB fonlarından yararlanmak isteyen vakıflardan biri olan Kırkısraklılar Sosyal Yardımlaşma ve Kültür Vakfı’nın başvurusunda şöyle denilmektedir:

“Hedef grupları: Sarız ve civar köylerdeki ilköğretim okullarının 6,7,8. Sınıf öğrencileri ile lise öğrencisi gençler, işçi gençler, işsiz gençler, yöredeki gençlere hizmet eden kurumlar.

Projenin amacı: Sarız ve civar köylerde yaşayan 14-25 yaş arası gençlerde Avrupa bütünleşmesi sürecinin yararları konusunda bir aydınlatma faaliyetidir. Avrupa-Türkiye ilişkilerinin gelişimine sivil toplum düzeyinde olumlu bir etki yapmak AB’nin tanınmasına kendi yöremizden katkıda bulunmak projemizin temel ekseni olacaktır. Yörede yaptığımız anketin sonucuna göre pek çok genç Türkiye’nin AB’ne katılmasını istememektedir. Bu gençlerin zihnindeki dağınıklık bilgi eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Projeden sonra ilçe genelinde ölçülebilir düzeyde bilgi artışı beklenmektedir. Bu bilgi artışı AB’nin görünürlüğünün kendi bölgemizden artırılmasına vesile olacaktır…

Ana etkinlikler: Konferanslar, doküman hazırlanması ve dağıtımı, film gösterimleri, fotoğraf sergisi, basın bülteni, yaz kampı, yaz okulu, internet sitesi.”

Öte yandan yetkililer tarafından sıkça dile getirilen “Havuza koyduğumuz para boşa gitmesin” ifadesini açmak gerekir. AB fonuna yatırılmış olan bir para vardır. Buna havuz denilmektedir. Proje karşılığında alınacak olan para gerçekte kendi paramızdır. Bunun anlamı kendi ulusal müfredatını kendi paranla delmek ya da kendi ipinle asılmaktır.

AB ülkelerinde benzer sorunlar:

Sokrates programı 25 AB ülkesi ve aday ülkelerini kapsamakta ve bu ülkelerde ulusal müfredatları kırmaktadır. O zaman sorulması gereken sorular vardır:

- Sermayenin serbest dolaşımının (küreselleşmenin) önünde Avrupa’da da engeller mi var?

- Bu ülkelerde eğitim iyiydi de niçin değiştirilmeye çalışılıyor?

- Alman okullarında kuzey-güney farkını nasıl halledecekler?

- Portekiz’de devlet okullarında müzik dersi yok, İspanya’da Andaluza bölgesine hiç müzik öğretmeni atanmıyor, Hollanda’da resmi müzik dersi yok. Bu ülkelerde Avrupa standardı nedir?

- Laik eğitim yapılan Fransa ile diğer ülkelerin bir sorunu mu var?

- Avrupa okul müfredatlarında Türk Milli Eğitimindeki gibi ulusal özellikler mi var?

-Tüm Avrupa’da ve Türkiye’de ulusal müfredatlar sermayenin serbest dolaşımı önünde engel mi oluşturuyor?

-Macaristan’da müzik ders kitaplarından ulusal marşlar ve kahramanlık şarkıları çıkartılıp yerine Kilise şarkıları neden konuyor?

Temel Eğitime Destek raporunda anahtar sözcükler:

-Çoklu Zekâ Kuramı (Zekâ çok parçalı olarak kabul ediliyor.)

-Öğrenme stilleri (Duyular parçalanıyor.)

-Öğrenci merkezli eğitim (Bireyci ve yalnız insan yetiştiriliyor.)

-Az olan iyidir. (Okullar diplomalı cahilleri mezun ediyor)

-Davranışçı yaklaşım bitti. (Eğitim yok, sadece öğrenme var.)

-Her çocuk tek bir alanda başarılı olabilir.(9 yaşındaki çocuk ders seçmek zorunda.)

-Yeni neslin ders kitapları. (Daha geri bir nesil “yeni nesil” olacak.)

-Endüstri toplumundan bilgi toplumuna geçtik. (Üretim ve tasarım bitti, bilgiyi internetten al!)

-Konstraktif yaklaşım. (Eğitimde birlik bitiyor, çocuk okul dışına yönlendiriliyor.)

-Yerel öğrenme. (Kulüpler, sivil toplum örgütleri, dernekler vb okul dışı kurumlar öğrenci üzerinde etkili hale getiriliyor.)

-Bilgi teknolojisi (Bilgisayar kullanımı ve satışları hedefleniyor.)

SPAN Raporunda konstraktif yaklaşım ile yerel öğrenme kavramı birlikte geçmektedir; ”Konstrüktivist / Yapılandırmacı(!) eğitim materyallerinin, çeşitli bireysel farklılıkları olan öğrencilere hitap etmesi; öğrenmenin gerçekleştirileceği yerel ve bireysel öğrenme ortamında farlılıklardan akıllıca yararlanması gerekecektir”. Buna uygun bir karar gerçekleşti; 18.3.2005 tarihinde rehberlik öğretmeni olarak okullarda çalışan psikologların okul dışında bir merkeze alınacakları açıklandı. Bir sonraki adım, bu öğretmenlere “gidin büro açın, sağlık ve emeklilik sigortanızı kendiniz yatırın” olacaktır.“Talep varsa hizmet var, parasını veren aile isterse bu hizmeti okul dışında alır” piyasa kuralı gereği bu hizmetin önce okul dışına çıkartılmış olması gerekmektedir.

Tebliğler Dergisinin Şubat 2005 sayısında Eğitsel Kollar Yönetmeliği yürürlükten kaldırıldı, yerine kulüp ve sivil toplum kuruluşlarıyla proje çalışma ve danışman öğretmenlik getirildi.

Pilot okullara Mart 2005’de öğretmenler için diz üstü bilgisayarlar (parası maaşlarından kesilmek üzere) gönderildiği açıklandı. Daha sonraki adım öğretmeni evinde bilgisayar ve internet kullandırarak çalıştırmaktır; İngiltere örneğinde bu yaşanmıştır.

Eğitim konferanslarında ve kurslarda yabancılar:

Sokrates programı çerçevesinde gerçekleştirilen konferanslara yabancı konuşmacılar katılmaktadır. Örneğin, TED İstanbul Kolejinde 7 Kasım 2004’de düzenlenen „Eğitimde

Avrupa Boyutu“ konulu konferansa katılan 3 TTK üyesinin yanında 4 yabancı (İngiltere, Belçika, Fransa, Brüksel) konuşmacı yer aldı.

TED Ankara Koleji’nin 2000 yılında matematik, Türkçe, Fen Bilgisi ve Müzik derslerine özel müfredat yaptırmış ve bu müfredatlar TTK tarafından onaylamıştı. Bununla TED Türk Milli Eğitim Müfredatını kıran, “Eğitimde birlik” ilkesini delen ilk kurum olmuştur. Sokrates programı kapsamında en fazla etkinlik yapan okul olma özelliği devam etmektedir.

Ankara TED’in Müzik müfredatı önce Kanadalı bir müzik eğitimcisine ücret karşılığı başlatılmış, onun yarım bıraktığını daha sonra Nezihe Şentürk (GÜGEF Müzik Böl.Öğ.Üyesi) tarafından ücret karşılığında tamamlamıştır. Bu müfredat değişikliğinin 2000 yılında TTK’dan geçmiş olması ilginçtir!

Bilgisayarlı okullarda öğretmenlere verilmekte olan “İntel Gelecek İçin Eğitim Kursu“ (Aralık 2004, Ankara), daha önce MEB bilgisayar öğretmenleri tarafından verilmiş olan programların aynısı olduğu halde, merkezi Hollanda’da bulunan İNTEL adlı bir şirketin

elemanları tarafından yeniden verilmektedir. Şirketin parası da Dünya Bankasının 20 yıl vadeli borç hanesinden ödenmektedir.

Bilgi toplumu(!) olmak:

“Endüstri toplumundan bilgi toplumuna geçtik “.

Bu söz “artık üretmeyen ve tasarlamayan insanlar yetiştireceğiz” demektir. Bu, sadece internet üzerinden sunulmuş hazır bilgiye erişmeyi öğrenmek (öğrenmeyi öğrenmek)

bilgiye ulaşmak için yeterlidir açılımını içerir. Oysa insanı üretim ve tasarımdan dışlamak onu çağlar gerisine döndürmektir.

Bu nedenledir ki üretim ve tasarımın doğrudan kullanıldığı sanat eğitimi derslerinin kaldırılması küreselleşmenin gündemindedir. Çocuğu 4. sınıftayken ilgi istek ve becerisine göre çalgı öğrenmeye yöneltmek, çocuğu toplu müzik dersinden mahrum etmek, insanın insanla buluştuğu ve bu sırada en kutsal çalgı olan kendi sesini kullandığı ortamı yok etmektir. Ki, tüm çalgılar insan sesine eşlik etmek için vardır. Buna göre çocuk herhangi bir çalgının özel (yerel ve bireysel) dersini aldığı taktirde okulda toplu müzik dersi alması gerekmeyecektir. Yani ulusal şarkı dağarcığına sahip olması, İstiklâl Marşını söylemesi, kendi şarkılarını birlikte söylemesi gerekmeyecektir. Bu durumda müzik öğretmenlerine gerek yoktur ve bu bölümler kapatılmalıdır ve sadece pedagojik formasyon dersi alan çalgıcılar yetiştirilmelidir. (ABD, İngiltere ve Hollanda’da bizde olduğu gibi doğrudan müzik öğretmenliği bölümleri yoktur, çalgı bölümleri vardır.)

Üniversitelerimizde bu yolda yapılanmaya doğru adımlar başlamıştır. Müzik ve resim bölümlerinden alınan öğrenci sayısının 60’tan 40’a düşmesi, mezun olan 60 kişiden sadece 5 tanesinin tayin edilmesi, öte yandan çalgı öğretiminin müzik öğretmenliğinden daha önemli konuma getirilmesi vb durumlar neyle izah edilebilir? Doğaldır ki toplu müzik dersi ilköğretim okullarında bitirildiğinde buraya öğretmen yetiştiren lisans programlarına talep düşecek ve er geç bu bölümler kapatılacaktır. Sanat derslerini seçmeli paralı hale getirmek bu derse öğretmen yetiştirmemeyi birlikte getirir. Resim, müzik ve beden eğitimi öğretmenliği meslek olarak yok olma sürecine girmiştir. Üretim ve tasarımın bitmesi insanoğlunun insanlaşma serüveninin bitmesi demektir. İnsanoğlu buna razı gelmeyecektir ve küreselleştik diyenler bu noktada yanılmaktadırlar.

Oynatılan çiviler:

MEB tarafından alınan bazı kararlar okullara ulaştıkça tepeden inme değişiklikler birer birer karşımıza çıkmaktadır. 21.9.2004 tarihli, pilot illerde (Ankara, Antalya, İzmir, Bursa, Gaziantep, Samsun, Van) bulunan ilköğretim okullarına gönderilen yazıda branş öğretmenleri tarafından okutulacak derslerin tanımı şöyle değiştirildi:

”İlköğretim okullarının 4.ve 5. sınıflarında okutulan özel bilgi, beceri ve yetenek isteyen Beden Eğitimi, Resim-iş, Müzik, Din Kültürü ve Ahllâk Bilgisi, Y.Dil, İş Eğitimi ve Bilgisayar derslerinin branş öğretmenlerince okutulması...“

80 yıldan beri temel ders olan resim, müzik ve beden eğitimi dersleri bir yazı ile özel

bilgi beceri ve yetenek isteyen ders oluverdi. Bunun bir sonraki adımı bu dersleri ilgisi ve parası olan çocuğa göre düzenlemektir. Bu dersler okulda öğretilmeyecek, isteyen okul dışında bu bilgiye ulaşacaktır.

Türk Dili Edebiyatı dersi kendi içinde parçalanarak seçmeli dersler haline getirilmekte, ana direğin, yani Türkçe’nin çivisi oynatılmaktadır(11.12.2004 Cumhuriyet).

Türkçesiz okul, Türk ulusunu dilsiz bırakmaktır.

Üretim ve tasarım derslerinden biri olan İş Eğitimi dersinin işlevsel olmadığı gerekçesiyle kaldırıldığını da bu yazıdan öğreniyoruz. Ancak bu ders 2005-2006 ders yılında bu yıla mahsus olmak üzere zorunlu seçmeli 3 saatlik ders olarak bırakıldı. Bir sonraki yıl kaldırılacağı bellidir.

Aynı gazete haberinde “Drama ve diğer sanat dersleri seçmeli olacak“ ifadesi yer aldı. Diğer sanat dersleri; Resim ve Müzik, bir de varsa Sanat Tarihidir. Ülkemizde drama öğretmeni yetiştiren bir okul bile yokken bu dersi kâğıt üzerinde seçmeli ders yapmak, var olan 80 yıllık resim müzik derslerinin çivisini sökmektir. Üretim ve tasarım buradan da bitiriliyor.

Din Kültürü dersinin seçmeli hale getirilmesi ile « Aleviler için Din Dersi kitabı yazdık » basın açıklamasını birlikte düşündüğümüzde, öğrencileri dini inançlarına göre ayrı sınıflarda veya ayrı okullarda toplamaya doğru gidileceğini görmek mümkündür. Dersler parçalanırken toplumu parçalama beraberinde gelmektedir. Bir çivi de bu şekilde oynatılmaktadır.

15 Şubat 2005 tarihli resmi yazıyla eğitsel kol faaliyetleri kaldırıldı, yerine kulüpler ve sivil toplum örgütlerinin faaliyetlerine katılma getirildi. Kulüpler parasını veren çocuğun üye olduğu okul dışı yerlerdir. Sivil toplum örgütleri de okulun denetimi dışındaki yerlerdir. Çocuklarımız denetimi Milli Eğitimin elinde olmayan kurum ve kuruluşlara teslim edilecektir ; bu da ulusal müfredatın kırılmasında yeni bir yol olarak karşımıza çıkmaktadır.

Okullarda bulunan rehberlik servisleri okul dışına çıkartılarak bir merkezde toplama kararı alındı (18 Mart 2005 Cumhuriyet). Danışman öğretmen sistemine doğru geçilirken bu hizmetin kaldırılması kaçınılmazdı. Rehber psikologlara özel rehberlik merkezleri açmak üzere yetki kararı çıkartılacak ve öğrencilere buralarda paralı hizmet verilecektir ; talep varsa ders var mantığı bunu gerektirir.

Görüldüğü gibi, öğrenci her alanda okul dışına, yani piyasaya doğru yönlendirilmektedir.

 

Programın basında yer alma şekli:

TEDP raporunda değişim programının iyi hazırlanmış bir basınla tanıtılması « Bilinç Oluşturma » başlığı altında yer almaktadır.

Haziran 2004’de TRT 4’den canlı yayınlanan egitim semineri bilinç oluşturmanın örneği idi ; soru sormak isteyen telefonlar bağlanmadı, destekleyen telefonlar bağlandı vb. O tarihten sonra gazeteler değişim programına sıkça yer verdi. 11 Aralık 2004 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yer alan «MEB’den ürküten rapor; Ezber çok yorum yok » başlıklı haber incelendiğinde yapılacak değişikliği iyi bir şeymiş gibi sunma hazırlığı hissedilmektedir.

Adı geçen gazetede « Ürküten Rapor » yazısının üst kısmında « İşlevsel olmayan ders ve konular elenecek » deniyordu. Kim neye göre belirlemişti işlevsel olmayan dersleri ? Zaten « sertifikalı diplomalılık » yoluyla okulların içi de boşaltılacaktır. Böylece okullar iki kere boşalmış olacaktır.

Aynı sayfada özel okullarda iyi eğitim verildiği mesajı fotoğraflı olarak yer almaktadır. Örnek okul ise Fevziye Mektepleri’dir. Bu okulun on gün sonra (21 Aralık 2004) yeniden aynı sayfada resimli haber yapılması bir tesadüf olabilir mi?

Bu yöntem devlet okullarından ümidi kestirip özel okulları kurtarıcı olarak göstermek programın bir parçası olarak görünmektedir. Gazetenin okuyucusu, lise programında yapılan

değişikliği bu özel okul reklamı ve sıfır çekilen sınav haberiyle birlikte düşünsün

istenmektedir.

Benzer şekilde Türk Eğitim Derneğinin basın açıklamaları eğitimde felaket senaryolarının bir kopyası niteliğindedir ve bu demeçlerde çözüm olarak özel okullar gösterilmektedir.

Basında, Türk Dili ve Edebiyatı dersinin sınıf geçme zorunluluğunun kaldırılacağından, kendi içinde parçalayarak (şiir, çağdaş edebiyat, divan edebiyatı, öykü, roman vb) her birinin seçmeli ders haline getirilerek bitirileceğinden hiç söz edilmemektedir, oysa bu ders parçalanarak bitirilecektir.

ABD’de en itibarsız meslek öğretmenlik:

ABD’nin Washington eyaletiyle Türk hükümeti arasında yapılan anlaşmaya göre bu eyaletin matematik öğretmeni açığı Türkiye’den karşılanacaktır (13 Mart 2005, Ulusal Kanal Ana Haberleri). Şimdilik 15 matematik öğretmeni gönderilecekmiş. Tablo oldukça düşündürücüdür.

ABD’nin, yani bize örnek gösterilen ülkenin eğitim sistemi öğretmen açığı vermektedir. En zengin eyaletlerden biri olan Washington’un varoşlarında, yoksul zencilerin, küçücük evde 15 kişinin yaşadığı varoşlardaki devlet okullarıdır sözü edilen okullar. ABD’de devlet okulu 4 ana dersin öğretmenini devletin verdiği, diğer dersler için çocuğun para ödediği okul demektir. Üstelik matematik dersi müfredatı en hafife indirilmiş derstir, ABD’de iki ile ikiyi toplayamayan çocuklara diploma verilir. Çünkü “Her çocuk bir alanda başarılı olur” denilmektedir; öğrenci asgari başarı için bile zorlanmaz, istemiyorsa öğrenmek zorunda değildir.

Öğretmenlik öylesine ayağa düşürülmüştür ki artık öğretmenliğe talep düşmüştür. Orada, bize şimdi getirilen liyakat sistemiyle terfi ve sözleşme yapılmaktadır; parasını veremeyip de yüksek lisans yapamayan öğretmen karın tokluğuna çalıştırılır, sigorta ücretini bile ödeyemez. Bu nedenle öğretmenlik mesleği ABD’de en itibarsız meslektir.  Bize dayatılan modelin ne olduğunu anlamak için ABD eğitim sistemine bakmak yeterlidir.

2005-2006 ders yılında 10 aylık sözleşmeli yirmi bin öğretmen alınması ilk örnektir. Bu sözleşmenin şimdilik bakanlık tarafından yapılacağı açıklandı; gelecekte yerel yönetimlere ve okullara bırakılacak demektir.

ABD’de temel eğitim zorunlu değil :

ABD’de 30 milyon okuma yazma bilmeyen, 50 milyon okuduğunu anlamayan insan yaşamaktadır. Sadece Los Angeles şehrinde 50 bin çocuk çeşitli nedenlerle okula gitmemektedir. Temel eğitim herkese eşit ve parasız olmaktan çıkartılınca kendiliğinden zorunlu olmaktan da çıkmıştır. Bizde de böyle olması istenmektedir. Paran varsa eğitim hakkın var olacaktır.2005 yılında hâlâ Dünya Çocuk Hakları Sözleşmesini imzalamamış olan ABD

hükümetleri çocuklarını eğitimsiz bırakmakta bir sakınca görmemekte, böyle bir nedenle kendilerine BM tarafından her hangi bir yaptırım uygulanmamaktadır. Benzer şekilde Kanada ilköğretim programında çocuklar okulda oyalanmakta, sanat dersleri verilmemekte, bu yüzden Türkiye’den giden göçmenler çocuklarını orada okutmak istememektedir.

Türk Milli Eğitimin Amaçları açısından bakınca :

Türk Milli Eğitiminin Amaçları 14.6.1973 tarihli ve 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunuyla düzenlenmiştir. Genel amaçlar (Madde 2) bölümünden ;

1. “...demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek ; “

Eğitimin amacı istendik davranışlar kazandırmak yerine bilgi öğrenmeyle sınırlandırılınca bu amaç nasıl gerçekleşecek ?

2. “...gerekli bilgi, beceri, davranışlar ve birlikte iş görme alışkanlığı kazandırmak suretiyle hayata hazırlamak... ;” Davranış kazandırmak amacı olmayan, bilgiyi depolayan, öğrenci merkezli bireysel öğrenmeye dayalı bir eğitim modeliyle birlikte iş görme alışkanlığı nasıl kazandırılır?

3. “... Eğitimde hiç bir kişiye, aileye, zümreye ve sınıfa imtiyaz tanınamaz.” Talep varsa ders var mantığı ile yola çıkılan bir sistemde parası olmadığı için talepte bulunamayan çocuklar ne olacak? Seçmeli paralı dersler koymak, seçemeyen çocukları eğitimden mahrum bırakmak olacaktır. Bu, parası olan çocukların daha iyi eğitim alma imtiyazına sahip olduğu anlamına gelir; toplumda çatlama ve çatışma, eğitimsiz yığınlar ve kendini eğitilmiş ayrıcalıklı bulanların diğerleri üzerinde egemenlik kurmaları sonucunu yaratır.

Bu durum, 1.maddede sözü edilen demokrasiye ve sosyal hukuk devletine olan inancı sarsar, insanları demokrasi dışı arayışlara yöneltir.

4. “ Milli eğitim hizmeti... Türk toplumunun ihtiyaçlarına göre düzenlenir. “

(Madde 5)

Eğitimi serbest piyasa ekonomisine göre düzenleyen yeni sistem bu maddeyle de çelişir. Üniversite bahçelerinde kurulan teknokentler buna örnektir ; üniversiteler, bilim adamı değil şirketlere teknisyen yetiştirmeye geçmiştir. Bir diğer örnek; toplumun sanat ihtiyacı vardır (Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.

Cumhuriyetin temeli kültürdür.) ve piyasa ekonomisi sanat okullarına eleman siparişi vermez, sadece sözüm ona sanatçıyı sokaktan yarıştırarak toplar ve bu sırada da para kazanır. Bu nedenle piyasa mantığında okullarda sanat dersleri olmasa da olur, parasını veren varsa alsın demektedir.

5. Eğitim Hakkı : “İlköğretim görmek her Türk vatandaşının hakkıdır.” (Madde 7)

İlköğretim 8 yıldır ve ancak bazı çocuklar 4.sınıftan itibaren ilköğretimin bazı derslerini ve temel bilgilerini alabilecektir. Büyük çocğunluk bundan mahrum kalınca kanunun bu maddesiyle çelişecektir.

6. Fırsat ve imkân eşitliği : “... herkese fırsat ve imkân eşitliği sağlanır.” (Madde 8)

Parası çok olanın daha çok fırsat ve imkân bulacağı bir yapılanmada eşitlik maddesi ihlâl edilmiş olacaktır.

Milli Eğitim Temel Kanunu ile çelişen bütün bunların yanında bilinmesi gereken bir husus daha vardır ; eğitimin özelleştirilmesi demek olan okulların yerel yönetimlere devri ergeç gündeme yeniden getirilecektir. Yapılmakta olan tüm değişikliklerin tam olarak uygulanabilmesi için okulların yerel yönetimlere devredilmesi gerekecek ve bu doğrultuda bir yasa değişikliğine gitmek zorunda kalınacaktır. İşte o zaman gerçekten ulusal eğitim

parçalanacak, eğitimde birlik ortadan kalkacaktır.

Yapılmakta olan yönetmelik ve müfredat değişiklikleri eğitimin yerel yönetimlere devredilmesinin öncesinde bitirilmesi istenen işlerdir. Bu nedenle söz konusu yasanıntamamen iptal edilmesi ulusal bir görev olarak önümüzdedir.

Çocuk Hakları açısından bakınca :

Henüz dokuz yaşındayken, gelişimini daha tamamlamadan, kendisi için neyin daha iyi olacağına karar veremeyeceği kadar küçük bir yaşta “öğrenci merkezli eğitim” adı altında çocukluk kaprislerine göre bir çocuk ders seçmek zorunda bırakılırsa, bu durum çocuğun aleyhine işleyen bir süreç olacaktır.

Yeni yapılanmada aile karar verme sürecine etkince katılmaktadır. Özellikle okul dışında “yerel öğrenme, konstraktif yaklaşım” olarak sözü edilen konu aileyi ilgilendirmektedir ; kulüpler, bireysel dersler, kurslar gibi. Bir çok aile bu sürece katılmayı maddi veya manevi çeşitli nedenlerle red edebilir. Çocuğun eğitimi toplumun geleceği açısından ailesine bırakılmayacak kadar önemlidir.

Okul dışındaki kurumlara çocuğu yönlendirmek ona iyilik değildir. Piyasa canlansın, para dönsün derken kaybettiğimiz çocuklarımız yani ülkemizin geleceği olacaktır.

Yeni program çocukları okul dışına iterken sokağın tehlikelerine karşı savunmasız bırakacaktır. Bu durum çocuk haklarına aykırıdır.

Bir diğer yanlış da çocuk pedagojisine aykırı olarak getirilen “ harften başlayan okuma yazma “ öğretimidir. Bu yöntem onları zorlayacak, okuldan soğutacak, daha başarısız hale getirecektir. Çocuklar savunmasız varlıklardır, tepkilerini öğrenmeyi ve okulu reddederek belli ederler.

Resim-iş, Müzik ve Beden Eğitimi dersleri kaldırılıyor :

Pilot okullardan biri olan Ankara -Yenimahalle -Demetevler Emin Sağlamer İlköğretim Okuluna TTK’dan gelen bir resmi yazıda (Mart 2005) yeni müfredata göre derslerin dağılımı yer aldı (bkz.Ek.Talim ve Terbiye Kurulunun Önerisi). Bu çizelgeye göre 4-8. sınıflarda artık müzik dersi yapılmayacağı, sadece ilkokul 1.2.3. sınıfta sınıf öğretmeni tarafından okutulan müzik dersi saati programa konulacağı belirtilmektedir. Buna ilişkin bir görüş isteniyor, ama sadece sınıf öğretmenlerinden görüş isteniyordu. Müzik öğretmenlerinin artık adı yok.

Yeni yazıya göre; Türkçe ders saati 6’dan 4’e indirilip İngilizce ile eşitlendi. Pilot okulun Türkçe öğretmenlerine göre dilbilgisi konuları ilkokul sınıflarında kaldırıldı. Harften başlatılan okuma yazma öğretimi pilot okullarında ders yılı başından beri uygulanmaktadır.

Çizelgede ana seçmeli dersler adı altında 3 ders görünmektedir.

Bilgisayar: İlkokul 1,2,3 (1 saat) ve 4,5,6,7,8. sınıf (3 saat)

Sanat Etkinlikleri (Drama, Tiyatro, Halk Oyunları, Enstrüman, Resim,

Fotoğrafçılık, Heykel vb.): 1,2,3 (1 saat) ve 4,5,6,7,8. sınıf (3 saat)

Spor Etkinlikleri (Güreş, Futbol, Basketbol, Satranç vb.) Saatleri yukarıdakilerle

aynı. Görüldüğü gibi ilköğretim çağındaki çocuğa güreş dersi getiriliyor.

Bu üç ana seçmeli dersten birini alan diğerlerini alamaz denilmektedir. Yani 3 saat

bilgisayar dersine giren çocuk sanat ve spor etkinliklerinin hiç birini alamaz.

“Enstrüman“ sözcüğüne açıklık getirelim; bireysel seçmeli çalgı dersi kastedilmektedir, toplu yapılan müzik dersi bitti demektir. Çocuk istediği çalgının dersini okul dışında alabilecektir.

Tebliğler Dergisinin Şubat 2005 sayısında eğitsel kolların kaldırıldığı, yerine “Sivil

toplum örgütlerinin kulüp faaliyetlerine katılma“ geldiği duyurulmuştu; bununla okulda koro

ve orkestra grupları oluşturmak da bitmişti.

Peki ulus gençliği ne olacak?  1968 müfredatında müzik dersinin amaçları bölümünde “Ulusal şarkı dağarcığı oluşturmak” yazardı, bu bilinçle öğretmenlik yapılırdı. Van’daki çocukla Edirne’deki çocuğa aynı şarkılar öğretilirdi, bir araya geldiklerinde birlikte söyleyecekleri ortak şarkıları olsun istenirdi. Artık ulusal şarkı dağarcığı oluşmayacak.; İstiklâl Marşı,  türkülerimiz, evrensel çocuk şarkıları...

Cumhuriyetimizin ve ulusal birliğimizin temelinde müzik öğretmenlerinin harcı vardır, emeği vardır. Bu harç yok edilmek istenmektedir.

Din Kültürü dersi parçalanarak kaldırılıyor :

DİN KÜLTÜRÜ ve AHLAK BİLGİSİ Dersi parçalanarak kaldırılacak, yerine seçmeli “Halk Kültürü/Kültürel Değerler” Dersi getirilecek Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı tarafından 2005 Eylülünden itibaren İlköğretim Okullarının 4.sınıfında başlatılmak üzere önerilen ders programında “Halk Kültürü/Kültürel Değerler” adıyla yeni bir seçmeli ders yer almaktadır.

TTK Başkanı (Şimdinin bakanı) Ziya Selçuk, Gazi Üniversitesinde verdiği konferansta “Kültürel Değerler adında bir ders koyduk ama içini neyle dolduracağımızı biz de bilmiyoruz” şeklinde

talihsiz bir açıklama yapmıştı (28 Mart 2005).

Aynı günlerde Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesine bağlı Halk Bilimleri bölümü öğrencilerine öğretmenleri tarafından müjdeli bir haber verilmiş; “İlköğretim

okullarında zorunlu seçmeli ders olarak Halk Kültürü Dersi konuluyor, siz bu dersin öğretmeni olacaksınız” denilmişti. Hatta, TTK Başkanlığı, bölüm öğretim üyelerinden dersin kitabını yazmalarını istemişti, komisyon kurdurmuştu. Ancak, kitabın içeriğiyle ilgili bir anlaşmazlık doğmuş olmalı ki kurulan komisyon kitabı yazmadan dağıtıldı.

Bu bilgiyi bir kenara not ettikten sonra dönelim okullarda KÜLTÜR sözcüğünün geçmekte olduğu tek bir derse; Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersine. İlginç bir zamanlamayla, yabancı bir şirket olan SPAN Danışmanları tarafından hazırlanan Temel Eğitime Destek Programının 5 Eylül 2005’den itibaren yürürlüğe girmesine birkaç ay kala, Alevi Bektaşi Federasyonu ve Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu tarafından “Zorunlu Din Dersine Hayır” kampanyası başlatılmıştır. Bu iki sivil kuruluş yayınladıkları ortak imzalı bir kitapçıkta demekte ve eylemlerini 12 Eylül’e kadar sürdüreceklerini belirtmektedirler.

Talim ve Terbiye Kurulunun gelecek yıl uygulanmasını istediği ders programında zaten parçalanarak kaldırılacak olan bu ders, Alevi ve Bektaşi dernekleri tarafından da kaldırılsın istenilmektedir; zamanlama dikkat çekicidir.

Ağustos 2004’den itibaren İlköğretim Okullarına giden resmi yazılardan adım adım bu dersin kaldırılacağına doğru işaretler vardı. Önce bazı derslerin tanımı “özel bilgi, beceri ve yetenek isteyen dersler” haline getirildi. Bu tanım söz konusu dersleri seçmeli hale getirmenin ilk adımıydı.

“İlköğretim okullarının 4 ve 5 inci sınıflarında okutulan ÖZEL BİLGİ, BECERİ ve YETENEK İSTEYEN Beden Eğitimi, Resim-İş, Müzik, Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi, Yabancı Dil, İş Eğitimi ve Bilgisayar derslerinin branş öğretmenlerince okutulması…”

“Uygulamanın sonuçlarına göre yaygınlaştırılması planlandığından uygulamayla ilgili olarak birinci ve ikinci dönem sonunda hazırlanacak raporun İlköğretim Genel Müdürlüğüne gönderilmesi.”

Bu yazıdan beş ay sonra (Tebliğler Dergisi, Şubat 2005) eğitsel kollar kaldırıldı, bunun yerine Kulüp Faaliyetlerine ve Sivil Toplum örgütlerinin faaliyetlerine katılma getirildi. Yukarıdaki tanımda yer alan “özel bilgi beceri ve yetenek isteyen ders” ifadesi hedefini bulmuştu; isteyen varsa gider parasını verir bu dersi bireysel olarak alır… Bu sırada resim, müzik ve beden eğitimi öğretmenlerinin kol faaliyetleri resmen kaldırılmış oluyordu.

Aynı tanıma sığdırılan Din Kültürü dersi için nasıl bir yol izleneceği merak konusuydu.

Seçmeli dersler arasına yeni katılan Halk Kültürü/Kültürel Değerler Dersi bu noktada dikkatleri üstüne çekiyordu. Yine seçmeli, yine isteğe bağlı ama bu sefer istediği etnik veya dinsel grubun kültürünü almak bu yolla mümkün olacaktı. Çok demokratik görünüyordu, ancak 4.sınıftaki çocuğu ayrıştırmak mı yoksa kaynaştırmak mı gerektiği hiç konuşulmuyordu. Çocuğun “çocuk” olduğu göz ardı ediliyor ve “Çocuk bireydir” deniyordu.

Bu sırada bir başka belgede yer alan “İnsan biyolojik, psikolojik, sosyal, kültürel ve duygusal varlıktır” tanımı akla geliyor. İnsan tanımına “kültürel ve duygusal varlıktır” gibi bugüne kadar olmayan iki tanım daha ekleniyordu. Bu tanımın derse yansıtılması nasıl gerçekleşecekti?

İşte bu noktada Halk Kültürü/Kültürel Değerler Dersinin açılımı karşımıza çıkmaktadır; her çocuk ait olduğu etnik veya dinsel grubun kültürünü veya duygusal nedenlerle ilgi duyduğu başka bir kültürü (yabancı mezhep, tarikat, vb) öğrenmek isteyebilecektir.

Dikkat edilmesi gereken nokta, çocuğun kültürel seçim yapmak zorunda kaldığı yaşın 9 olduğudur.

Sorulması gereken bir çok soru vardır. Bu derste yabancı ülkelerdeki din dersleri de isteğe bağlı olarak seçilebilecek mi? “Bu dersler uzman öğretmenlerince verilir” ifadesine bağlı olarak ülkemizde misyonerlik yapmakta olan papazlar okullarımızda ders verir hale gelecek mi? Din Kültürü dersini gerçekte kim kaldırıyor? Toplumumuzda farklılıkları derinleştirmek kimin işine gelir?

2005-2006 ders yılı başında dağıtılan ilköğretim okullarının ders çizelgesinde yer alan seçmeli dersler içerisinde Halk Kültürü adıyla bir ders yer aldı. Yukarıda sözü edilen program üzerinde ufak tefek oynamalar yapıldığı, kamuoyunda gösterilen tepkilerin yumuşatılmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır.

Yeni ders çizelgesinin ekinde seçmeli derslerin gelecek yıldan itibaren yürürlüğe gireceği ek madde olarak yer aldı.

Bazı siyasi liderlerin basında yer alan İlahiyat Fakültelerinin kaldırılacağı, İlahiyat Hatip Meslek Liselerinin kurulacağı yolundaki açıklamalardan anlaşılacağı gibi, din bilgini yetiştirmenin de önü kesilmek istenmektedir. Mevlit okuyucu, cenaze levazımatçısı, mezarlık hizmetleri, Kuran okuyucu gibi iş kollarına ayrılan meslek lisesinden mezun olanlar kendi işlerini yapıp kendi sigortasını yatırıp devlete yük olmayacaklar. Yani, piyasaya göre eğitim modeli dini bütün insan da istemiyor.

Bu sürecin bir diğer boyutu da “ben daha iyi cenaze yıkarım”, ben daha iyi mevlit okurum” gibi piyasada yarışan din işçileri dönemini başlatmak olacaktır. Bu yolla din hizmetlerinde birlik bitecek, bu hizmet kolunda çalışanların dayanışması da kalmayacaktır.

 “PİYASAYA GÖRE EĞİTİM“ MODELİ

23-27 Haziran 2004 tarihleri arasında Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı tarafından TRT 4 televizyonu aracılığıyla öğretmenlere yönelik bir eğitim semineri verildi.

Bu seminerde yapılmakta olan değişiklikten söz edildi. Konuşmalarda altını çizdiğimiz bazı ifadeler oldu:

Artık eğitimi piyasa belirleyecek. Bırakınız yapsınlar dönemi bitti. Eğitim toplumun ihtiyacına göre değil piyasanın ihtiyacına göre düzenlenecek. Piyasaya göre eğitim modeline geçiyoruz.”

“Tüm derslerde müfredatı hafifletiyoruz. Bu kadar çok bilgi batıda üniversitelerde veriliyor. Bilgisayar ve İngilizce ağırlıklı olacak.”

“Tüm dünyada müfredat ve eğitim yeniden düzenlenirken Türkiye bunun dışında kalmamalı. Şimdiye kadar dünyada yapılmış olan eğitim reformlarını ıskaladık, bu kez başaracağız.”

“Büyük bir projenin küçük bir parçasıdır bu anlattığımız. Büyük fotoğrafta olanları görmek lazım. Metodolojileri değiştiriyoruz. Bildiğiniz bütün doğrular değişiyor.“

“Öğrenci merkezli eğitim getiriyoruz. Görsel, işitsel, kinestetik ve dokunsal öğrenme stillerinin kullanıldığı etkinlik örnekleri hazırladık.”

“İlköğretimde seçmeli ders sistemi getiriyoruz.“

“Ortaöğretimde sertifikalı diplomalılık getiriyoruz. Öğrenci birikmiş sertifikalarını getirip puan karşılığı diploma alacak.”

“Performans (öğretmenin başarısı anlamında kullanılmış) ölçme ve değerlendirme, maaş zammı, terfi ve derecelendirme değişiyor. Teftiş sistemi değişiyor, teftiş kurulu kalkıyor. Öğretmen sınıfta teftiş edilmeyecek Herkes birbirinin gözetleyeni olacak. Veli, öğrenci, müdür, belediye başkanı ve çevrenin ileri gelenleri sicil verecek Öğretmen çevresiyle iyi ilişki içerisinde olacak.”

“Terfi ve ödüllendirme için sınav, liyakat ve sicil puanları belirleyici olacak.”

Bütün bu ifadelerin ne anlama geldiğini biraz açalım:

Talep varsa ders var:

“Bırakınız yapsınlar“ söylemi kapitalizmin serbest rekabetçi döneminine aittir. Artık eğitimi piyasa belirleyecek. Bırakınız yapsınlar dönemi bitti“ demek, tekelci sermayenin mutlak egemenliğini ilân etmektir; özgürlükler bitmiştir. Artık hangi derslerin okutulacağını piyasa belirleyecek. Veli çocuğunun hangi dersleri almasını istiyorsa o dersin parasını verip dersi satın alacak. Velinin talebi piyasadır. Diğer bir deyimle, veli, parası kadar bilgi satın alabilir.

Parçalanmış zihin:

Eğitimde değişim programları Gardner’in çok parçalı zekâ (Multiple Intelligence) teorisine dayandırılmaktadır. Daha bugüne kadar zekânın tanımı bile yapılamamışken, Gardner, “Her çocuğun farklı öğrenme zekâsı vardır” diyor ve zekâyı sekize bölüyor. Bu bir öğretim metodu da değildir, sadece teoridir. Sınıfta uygulanabilirliği olmadığını fark eden öğretmenler var, ancak onlar da sadece sınıfta uygulanamadığını dile getirmektedirler, yanlış

bir kuramdır demiyorlar. Oysa kuram, insan doğasına aykırı bir şekilde beyni parçalayıp piyasa canavarına teslim etmeyi tasarlıyor.

Piyasa ekonomisine uygun olarak çok şık bir ambalaj içerisinde Çoklu Zekâ Kuramı adıyla sunulan teori, seçmeli paralı derse geçişin ideolojik kılıfıdır. Dersleri de kendi çerisinde parçalara ayırıp her bir parçayı bireysel öğrenme, - öğrenci merkezli öğrenme adıyla satışa çıkartacaktır (ABD ve İngiltere örneği) . Çevirisi de hatalıdır; Türkçe’de çoklu-azlı gibi sözcükler yoktur. Belli ki çoklu demekle zekânın parçalanmış olduğu imajı göz ardı edilmek istenmektedir

Çocuğun zihinsel fiziksel ve ruhsal gelişimini destekleyen eğitimden artık söz edilmiyor, çocuğu sosyal varlık olarak tanımlama bitiyor. Çocuğun tüm zihinsel güçlerinin geliştirilmesi görevi bitiyor, “çocuğun ilgi istek ve yeteneği doğrultusunda“ adı altında ve her çocuk tek bir dalda başarılı olabilir savıyla diğer dallarda temel eğitim almadan yetiştirilebilecek zannediliyor.

Dağılmış beş duyu:

Seminerde “öğrenme stilleri”nden söz edildi; görsel, işitsel, kinestetik ve dokunsal yoldan öğrenme. Her çocuk bir başka yoldan öğrenme özelliğindedir, öğretmen sınıfındaki çocukları bu özelliklerine göre gruplara ayrılmalı, onlara bu özelliklerine göre materyal sunmalıdır denildi. 

Şimdiye kadar bilinen, “Tam öğrenme beş duyunun devreye sokulması ilegerçekleşir” söylemine ters düşen bir durumla karşı karşıyayız. Çocuğun bir duyusunu kullanıp diğerlerini devre dışı bırakmak insanın doğasını bozmaktır. Duyuların çalıştırılması ve geliştirilmesi diye bir konuları yok. Pedagojik formasyon dersleri bunun için verilir. Zaten dikkat edilirse terimler çocuğun gelişimi ve eğitimi üzerine oturtulmuyor, sadece öğrenmeden söz ediliyor.

Oysa bu güne kadar küme çalışması yapmakta olan bir öğretmen çocukları algılama düzeylerini dengeleyerek ortalama gruplar oluşturmaktaydı. Doğrusu da budur. Drama yöntemini bilen bir öğretmen ısınma ile derse başlarken özellikle ayrıntıyı fark ettirmek üzere işitme, görme ve dokunma duyularını çalıştıran oyunlar oynatır. Koklama ve tatma duyularını da olabildiğince devreye sokar. İşte söz konusu teoride drama eğitimcilerinin kabul etmediği hususlardan biri de budur; beş duyu parçalanıyor ve bağlantısız hale getiriliyor.

Beyni parçalayan bir kuram duyuları parçalamadan edemezdi elbette. Duyuların parçalanması doğrudan para kazanmak hesabıyla açıklanamaz. Görünen odur ki insanoğlunun doğasıyla oynanmaktadır

Akıl dışlanıyor:

Doğada her şey birbirine bağımlıdır ve birbirinin devamıdır, bu holistik yapı insanın biyolojik yapısı için de, insanın beyni için de geçerlidir. Doğada milyonlarca yılda oluşan ekolojik denge vardır ve halkanın biri koparsa diğerleri de yok olur. İnsan beyni de böyle oluşmuştur, parçalar ayrılır koparsa hiç biri oluşamaz. Parçalardan her biri diğerlerinin varlığına bağlıdır.

Çok parçalı zekâ teorisine göre daha büyüme çağındayken çocuk zekânın sadece bir parçası ile muhatap edilmektedir. ”Her çocuk bir alanda başarılı olabilir“ denilmekte ve diğerleri yok kabul edilmektedir.

Bu kuramla, olaylar arasında bağ kurabilme yetisi, yani akıl dışlanmaktadır. Böyle bir eğitimin sonunda bütünü algılamayan, olaylar arasında bağ kuramayan insan olunur.

Aklını kullanamayan köle ruhlu insanlar yetiştirmek ise ortaçağa dönüştür.

Mesleki bütünlük parçalanıyor:

Her öğretmen hak etse bile terfi edemeyecektir. %10 başöğretmen, %20 uzman öğretmen, gerisi aday ve öğretmen olur deniyor. Aynı işi yapan öğretmenler arasında ast üst ilişkisi getirecek olan bir anlayış öğretmenler arasında gereksiz iç çekişmelere, mesleki dayanışmanın yok olmasına neden olacaktır.

Terfi için üç ayrı değerlendirme esas alınıyor; sınav, liyakat ve sicil.

 Sınav: Sözleşmesi yenilenecek öğretmen sınava girmiş olmalı. Sözleşme bkonusundan seminerde söz edilmedi, ancak biliyoruz ki sözü edilen büyük fotoğrafta bu var.

Öğretmenliği iş güvencesi olmayan meslek yapmak onu bugüne kadar kazandığı tüm haklarından geri götürmektir. Beri yandan, resim müzik ve beden eğitimi gibi derslerin öğretmeni başarısını kağıt üzerinde nasıl ispatlar? (Sınıfta teftiş bitiriliyor.)

Liyakat: Eğitim fakültelerinde yüksek lisans ve doktora yapmaktan söz ediliyor. İngilizce bilen, yabancı dergide makalesi yayınlanan tek tip bilim adamlığı(!) getiriliyor.

Ülkemizde kaç öğretmen bunu gerçekleştirebilir? Taşrada çalışacaksın, iyi derecede İngilizce öğreneceksin, ön sınavı alacaksın, sana yüksek lisans için kadro açan fakülte bulacaksın, o şehre taşınacaksın, çoluk çocuk geçindireceksin, 2004 fiyatıyla 2,5 milyar yüksek lisans ders ücreti yatıracaksın, iyi derecede İngilizce öğrenmek için iyi para harcayacaksın, doktora için 10 milyar harcayacaksın ve yine de sana açılmış kadro bulursan 150 tl maaş farkı için usta öğretmenliğe terfi edeceksin.

Bir terfi uğruna ömür boyu para harcamaya, “yaşam boyu eğitim” gibi yaldızlı bir isim de konuldu. Aldığın parayı sürekli harca ki piyasa ekonomisi canlı kalsın demek. Ya da, çok parası olan çok harcasın ve sadece onlar terfi etsin demek gibi. 

Sicil: Herkes herkesin gözetleyeni olacak, üst astı, öğretmeni veli, öğrenci, müdür, belediye başkanı ve çevrenin ileri gelenleri(!) gözetleyecek ve puan verecek. Ne korkunç! Öğretmen ayaklar altında, toplumun en aşağısında. Öğretmenin itibarı hiç bu kadar düşürülmedi. Sicil puanı öğretmeni el etek öpmeye yöneltecektir.

Öğretmenin sicil puanında belirleyici olmak üzere bakanlıkça yürütülen etik

değerleri belirleme komisyonlarının elindeki anketlere bakılırsa, etik değerler, olması gereken “Cumhuriyet değerlerine sahip olma” üzerine oturtulmamaktadır. Öğrencisinin etnik ve diğer farklılıklarını dikkate alıp almadığı koşul olarak getirilmektedir. Öğretmenin  birlik, ortak ülkü, ortak değer yargıları, ulusal dağarcık, yurttaşlık bilinci verme, bilimi yol gösterici kabul etme ve bu hususlarda sosyal etkinlikler yapma gibi çabaları onun artı puanı olmayacak, tam tersine olumsuz sicil almasına neden olacaktır. Çünkü onlara göre okul/şirket bilimsel çalışmaktadır ve bilimsel çalışmaların içinde bağımsızlığın yeri yoktur.

Öğretmenliğin değeri düşüyor:

  Eğer öğretmen bu kadar aşağılanıyorsa, aşağılanan gerçekte devlettir, millettir. Bunu biraz açmak ve öğretmenliğin meslek statüsü kazandığı Fransız devrimine kadar gitmek gerekir.

Bizim Cumhuriyet devrimi bir çok bakımdan Fransız devrimini örnek alır. Fransız devriminin dünyamıza getirdiği en büyük değişiklik aklın özgürleştirilmesi ve laiklik kavramıdır. Çünkü demokrasi, özgür aklın egemenliğidir.

Fransız devriminden sonra öğretmenlere devrimi halka anlatma ve kazanımlarını koruma görevi düşmüştü. Öğretmenliğe meslek statüsü o zaman verildi ve göreve başlarken devrime bağlılık yemini yaptırılırdı; laikliği koruma ve savunma görevi öğretmenlerindi.

Bu arada laik kime denir noktasına bir açıklık getirelim. Eski Yunanlılarda üç sınıf vardı; askerler (kral ve ordusu), papazlar (ruhban sınıfı) ve laikler. Laikler, asker ve papazların dışındaki tüm halkı oluşturanlara denilirdi. Yani, çiftçi, tamirci, dokumacı, işçi, tüccar, yani halk. Halk iktidarı laiklerin egemenliği demekti. Aklın özgürleştirilmesinin önündeki en büyük engel ruhban sınıfı ve krallardı.

Bunları siyasetin dışında bırakmak bir gereklilikti; din, devletin ve okulların dışına çıkartıldı. Bu nedenle öğretmenler laiklerden yana olmakla meslek statüsü kazanmışlardı. Laik olmak halkın iktidarını savunmak, özetle cumhuriyetçi olmaktı. Egemenliğini yitiren feodal beyler, efendiler ve papazlar laikleri asla affetmedi, laiklerin öncüsü olan öğretmenlere hep saldırdı.

Aklın özgürleştirilmesi iddiası, Mustafa Kemal’in devriminde “En büyük yol gösterici bilimdir” şeklinde ifade bulur. Çünkü bilim durağan değildir, sürekli ilerler. Yine, “Yeni nesil

sizin eseriniz olacaktır” sözü ile Mustafa Kemal’in öğretmene verdiği misyondur. 40’lı yıllarda, Köy Enstitüleri projesi ile öğretmenler demokratik devrimin makinisti konumuna getirildi.

1950’lerde kısmî karşı devrim  yaşanıldı  ve dini yapılara dayalı siyaset dönemi başladı. Öğretmenler Anadolu’da karşı devrimin boy hedefi oldu, mesleki itibarlarını yitiriş süreci başladı. Devrimden uzaklaşma ile paralel bir durum. 1970 ve 1980 askeri yönetimlerinde öğretmenlerin üzerinden buldozerle geçildi. Mesleki itibar sıfır noktasına geldi. Cumhuriyet devriminin kazanımlarını savunan öğretmen ve öğretim üyeleri traşlandı. Artık öğretmenlik eksilerde…

2005-2006 ders yılında yirmi bin sözleşmeli öğretmen alındı. 10 aylık sözleşmeli öğretmenlik dönemi başlatıldı; yüzlerce yıllık emek mücadelesi eksiye düşürüldü.

Çalışanların en zavallısı öğretmen oluverdi. Sözleşmeli öğretmenin iş güvenliği yoktur vesendikalı olması da mümkün değildir.

Okullar boşaltılıyor:

Ortaöğretimde sertifika toplayarak diploma almaktan söz edildi. Gençler okul dışında gidecekleri paralı kurslardan toplayacakları sertifikalarla lise diploması alacak. Bu kursların ne kadar denetim altında olacağı tartışma konusu olacaktır. Herkes canının istediği kursta bilgi edinme yoluna giderse eğitimde birlik / ortak kültür nasıl sağlanır?

Böylece öğrenci piyasanın kucağına atılacak, devlet bir çok branş  için öğretmene maaş ödememiş, emeklilik ve sağlık sigortasına para ayırmamış olacak. Öte yandan devlet kurslardan vergi toplayacak.

Çocuğuna bu dersler okulda verilsin isteyen veli o zaman parasını ödemelidir; “Dışarıda bunu bedava alabilecek miydiniz?” yanıtı hazırdır.. İlk örnek olarak rehberlik servisleri okulun dışına çıkartıldı(Mart 2005). Piyasa mantığı geçerlidir, “Paran varsa rehberlik hizmeti var”.

Benzer durum resim müzik ve beden eğitimi bölümleri için söz konusudur. İngiltere ve ABD örneğinde olduğu gibi resim müzik drama, beden eğitimi gibi seçmeli derslere öğretmenlik talebi düşecek ve eğitim fakültelerinde bu bölümler kapanmaya başlayacaktır.

Açıklaması basit; “piyasa bu, talep yok.”

İçi boş müfredat:

“Tüm derslerde müfredatı hafifletiyoruz” denildi ve verilen örnekte “Matematik dersinden havuz problemlerini kaldırıyoruz” açıklaması yapıldı.

Matematik dersinin fen bilimleriyle, jeoloji, deprem bilimi, mimarlık, inşaat, fizik, kimya, biyoloji, gıda gibi tüm mühendislik bölümleriyle ilk bağını kuran havuz hesaplarıdır.

Olayları matematiksel düşünme mantığı verir.

4.sınıfta başlatılan Cumhuriyetin kuruluşu ile ilgili bilgiler 6.sınıf Vatandaşlık Bilgisi dersine aktarılıyor. Öteleniyormuş, kaldırılmıyormuş!. Oysa ki 6.sınıftan itibaren derslerin seçmeli ders haline getirilmesiyle bu ders fiilen kaldırılacaktır. Öte yandan Vatandaşlık kitabının kapağında da görüldüğü gibi çocuklarımız kendi tarihinden kopartılıp Amerikan tarihiyle yakınlaştırılmaktadır. Bir çok sınıf öğretmeni yeni müfredatla birlikte öğretecek konu bulamamaktan şikayet etmektedir.

İlköğretim fiilen 3 yıl oluyor:

8 yıllık temel eğitim, herkese eşit anayasal hak olmaktan çıkartılmaktadır. Bu noktada yasaların ihlalinden söz etmek gerekir. Türk Milli Eğitim Temel Kanunu ortadan kaldırılmaktadır.Kendisi için neyin daha iyi olacağına karar veremeyecek bir yaşta olan 9 yaşındaki çocuk ders seçmek zorunda bırakılmaktadır. 3.sınıftan sonra ders seçimi sisteminin anlamı temel eğitimi 3 yıla indirmektir.

İlköğretim zorunlu olmaktan çıkartılıyor:

2004-2005 ders yılında devam zorunluluğunun da kaldırılmasıyla birlikte ilköğretim fiilen zorunlu olmaktan çıkartılmıştır. “Velisinin bilgisi dahilinde çocuk dilediği kadar devamsızlık edebilir” ifadesi kullanılmaktadır. Bu nedenle üç ay devamsızlığı olan ilköğretimokulu öğrencilerine bile sınıf geçirilmiştir.

Öğrenme stilleri:

Çocukları sınıfta öğrenme stillerine (!) göre ayırarak oturtmak öneriliyor. Görerek öğrenen bu masada, işiterek öğrenen o masada, kinestetik yolla öğrenen çocuklar öteki masada… Öğretmen onlarla nasıl başa çıkacağına kafa yormakla dersi bitirecektir. Çünkü kinestetik öğrenme stili(!) olan çocuklar hareketli, hatta hiperaktif çocuklardır ve yeni yaklaşım onları bir grupta toplamayı önermektedir. Sınıf öğretmenleri haklı olarak bunun

uygulanmasını mümkün görmemektedir.

Çocukları duyularına göre gruplandırmak çocuğun diğer duyularını çalıştırmamak demektir. Zekâyı parçalamakla yetinmeyen Gardner ve ardılları bir de insanın duyularını parçaladılar ki bu durum insanın doğasına aykırıdır; gözü var görmez, kulağı var duymaz, elleri var dokunmaz bir insan olmak insandan uzaklaştırılmış bir yaratık demektir.

Öğrenci merkezli dersler:

Öğrenci merkezli eğitim ile anlatılmak istenen, çocuğun seçip parasını verdiği dersi okul dışında da alabilmesidir. Bununla toplu eğitim bitirilmektedir. Eğitim bu yolla okul dışına taşınmış olacaktır. Adı “Konstraktif Yaklaşım”dır. “Yapılandırmacı” çevrimiyle kullanılıyor. Açılımında bilgiyi okul dışında bireysel yolla (kendi paranla) almak vardır;

öğretmen yok öğretici vardır, pedegojik formasyon gerekmez, usta-çırak şeklinde de öğrenilebilir.

Okul dışında kurs veya özel ders sisteme dahil ediliyor. Müzik dersi kendi içinde çok parçaya bölünerek çalgı derslerine, beden eğitimi dersi spor derslerine, resim dersi heykel, grafik vb derslerine dönüşecektir. Öğrencinin bu yolla aldığı paralı derse “öğrenci merkezli” demektedirler.

Geriye dönüş sinyalleri:

Parçalanmış zekâ kuramını uygulayan ülkelerde geriye dönüş sinyallerinden söz edilmektedir. Beynin geri geri yürüme komutları vermemeye başladığı, beyin kas koordinasyonunda önemli gerileme gözlendiği tıp kongrelerinde dile getirilmektedir.

Ülkemizde beden eğitimi öğretmenleri her yıl daha geri düzeyde ders yapmak zorunda kaldıklarını, Gardner’e göre söyleyecek olursak kinestetik zekânın giderek

gerilemekte olduğunu gözlemektedirler. Televizyon, bilgisayar, hazır paket oyuncaklar; sonuçta, insan geriye dönüş yolunda… Bir de çocuğun hiç beden eğitimi dersi almayacağını düşünmek çok ürpertici!

İngiltere’de eski sömürgelerinden gelen gençler en yüksek puanlı bölümlerde okurken İngiliz anneler “Bizim çocuklarımız mühendislik fakültelerine giremiyor, İngiliz çocuklar bu kadar aptal mı?” diye soruyor.

ABD’de son otuz yıldan beri hiç sanat dersi almadan liseyi bitirmiş gençlerin oranı %95 olarak açıklanmaktadır. 2004 Dünya Müzik Konferansında ABD’li öğretim üyelerinin bu konuda verdiği yanıtlar “Maalesef öyle, verecek cevabımız yok, üzgünüz” olmuştur.

2002 ve 2004 PİSA raporları piyasaya göre eğitim modelini uygulayan ilk ülke olan ABD’de çocukların giderek nasıl daha geri sıralara düştüğünü göstermektedir 2003 yılında geçirilen bir yasayla ABD halk okulları asker devşirme ve hapishane endüstrisine suçlu yetiştirme yuvaları haline getirilmiş, ordunun Asker Devşirme Merkezi’nin hazırladığı 2004 yılı raporunda bu yıl hedeflenen sayının üzerine çıktıkları açıklanmıştır.

PISA 2004 RAPORUNUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

“PISA 2004 Raporu” açıklandığından beri üzerinde konuşulmaya devam ediliyor.

OECD’ye bağlı 40 ülkede yapılan uluslar arası kıyaslamalı sınav sonuçlarına göre matematikte Türkiye 34, ABD 28 ve Almanya 19. sırada yer aldı.

Finlandiya, Hong Kong ve Japonya gibi ülkelerin ilk sıraları aldığı bu raporda nedense Türkiye’nin örnek aldığı ve tüm eğitim sistemini benzetmeye kalkıştığı ABD’nin neden 28. olduğu üzerinde hiç durulmamakta, Türk eğitim sistemi hakkında felâket senaryoları yazılmaktadır.

Öte yandan Türk İlköğretim Müfredatının dünyanın en önde gelenlerden biri olduğu UNESCO tarafından bilinmektedir. Türkiye’de yetişen bir ilkokul 2. sınıf öğrencisi ABD’ye gittiğinde 5. sınıfa alınmakta, ABD’de 5. sınıf okuyan bir öğrenci Türkiye’ye getirildiğinde ise 2. sınıfa alınmaktadır.

Keza Almanya’da 4.sınıf okuyan bir öğrenci Türkiye’de 2. sınıfa alınmaktadır.

Türkiye’de ilköğretim 7. sınıf okuyan bir çocuk (dil sorunu olmayan) Almanya’da süper liseye alınmakta, sınıf atlayarak yaşıtlarından önce Alman üniversitelerine gidebilmektedir. Almanya’da yaşayan ve bunu bilen pek çok Türk ailesi çocuklarını ilköğretim çağında Türkiye’ye yollamış, 7.sınıftan sonra Almanya’ya götürmüş ve en iyi liselere yazdırmıştır.

Türkiye’de 1980’den beri giderek hafifletilen 1968 müfredatı hâlâ bir çok yönden değerlidir. Çocuğun doğasına uygun olan “Tümden Gelim” yöntemiyle okuma yazma öğretimi ve hayat bilgisi dersini merkeze oturtan Mihver Ders (Finlandiya ve diğer başarılı ülkelerde kullanılan) kavramı, ortalama seviye grupları oluşturarak küme çalışması yapmak gibi pek çok pedogojik doğruları içermektedir. Resim, müzik ve beden eğitimi dersleri

ABD’deki gibi özel bilgi beceri dersi haline getirilip seçmeli ders olarak değil, her çocuğun alması gereken temel ders olarak müfredatta yer almaktadır.

Raporun basında yer alma şekli:

2004 raporunun tartışma konusu olması doğaldı; sıralamada sonlardaydık. Ayrıca üniversite sınavlarında sıfır çeken genç sayısı da fazlaydı.

Basınımız, başarısızlığın nedenlerini irdelemek yerine daha çok başarısızlığın kendisiyle ilgilendi. Gerçekten bu kadar vahim durumda mıydık? Yoksa birileri felâket tellâllığı mı yapıyordu?

Özellikle 1980’den beri giderek artan bir hızla halkçı-devletçi eğitim politikalarını terk ettiğimizden kimse söz etmedi. Bir AB dayatması olan Sokrates programının tanıtımında yer alan “Amacı ulusal müfredatları kırmaktır” ifadesinden kimse söz etmedi.

Ulusal müfredatları kırmanın yolu okulları uluslar arası sınavlarda başarısız göstermekten geçerdi. Basın adeta dışardan yönlendirilmiş gibi başarısızlığı manşetten verdi.

Öte yandan devlet okullarının KİT’lerle olan benzerliği ortadadır. KİT’lerde, eski makineler yenilenmez, teknik destek verilmez ve sonunda “Zarar ediyor, satalım” denir.

Okullar için de “Bakın böyle olmuyor” dedirtmek gerekirdi; “Parası olana eğitim hakkı getirdik, ulusal müfredatı değiştirdik” demek pek kolay değildir.

Ulus ötesi tekelci sermayenin Türkiye’de istediği eğitim modelini getirmesinin bir başka ön şartı daha olmalıdır; eğitimin ulusal niteliklerinden arındırılmış olması. Bu noktada metropol ülkelerdeki eğitim sisteminden farklı düşmekte olduğumuz gerçeğini onlar da bilmektedir. Kamuoyuna bu değişikliği haklı göstermek, ileriye yönelik bir değişim olarak algılanmasını sağlamak ve bunu halkın isteğiyle yapıyor görünmek kolay olmasa gerek.

Kamuoyunu değişime hazırlamak için en uygun yol uluslar arası kıyaslamalı sınav sonuçlarını tartışmaya açmaktı; bu sınava göre felâket ortadadır, çocuklarımız başarısızdır.

Psikolojik hazırlık tamamlanmıştır. Kamuoyu bundan sonra kurtarıcıyı beklemeye başlayacaktır. Benzer bir süreç ABD’de 1980’lerde yaşandı.

ABD’de yaşanan süreç:

ABD’de 1981’de ulusal eğitimin ne durumda olduğunu saptamak üzere 26 kişilik “Eğitimde Mükemmellik Ulusal Komisyonu” adıyla bir komisyon kuruldu. Başkanı Utah Üniversitesi Rektörü David P. Gardner’di. Komisyon iki yıl çalıştı ve “TEHLİKEDEKİ ULUS” adıyla bir rapor hazırladı.

Gardner, 26 Nisan 1983’de ABD Eğitim Bakanına verdiği bu raporun girişinde şöyle der:

“Ulusumuz tehlikede. Ticaret sanayi, bilim ve teknolojik yenilik alanlarında bir zamanlar rakip tanımayan üstünlüğümüz dünyadaki rakipler tarafından devralınıyor...”

“Düşman tavırlı dış güçler bugün varolan bayağı eğitim performansını Amerika’ya empoze etmeye çalışsaydı bunu pekala bir savaş olarak kabul edebilirdik…”

“Bu rapor Eğitim Bakanlığı için hazırlanmış bir rapor olduğu kadar Amerikalılara hitap eden bir mektuptur da. Gereken bilgileri edinen Amerikalıların kendi çocukları için ve gelecek nesiller için doğru olanı yapacağına güvenimiz tamdır…”

Raporda, 1982’de ABD başkanı Reagan’ın halkın eğitim açlığından söz ettiği konuşması da yer alır. “Halkın Devlet Okullarına Karşı Tutumu” başlıklı Gallup anketinden söz edilir, aileler özel okullara yönlendirilir.

Bu rapordan iki yıl sonra 1985’de Howard Gardner bir kuram ortaya attı; Multiple İntelligence (Çok Parçalı Zekâ Kuramı). Eğitim sistemi buna göre yeniden şekillendirildi;

eğitim piyasanın ihtiyacına cevap verecekti, talep varsa ders var mantığı geçerliydi. Dersler kendi içinde parçalara ayrılacak, alıcısına göre yeni dersler seçmeli ders olacak, veli isterse okul dışından ders aldırtabilecekti. Okul dışında öğrenmenin adı da konuldu; konstraktif

yaklaşım ya da öğrenci merkezli eğitim. Bu kurama itirazı olanlara basın hiç yer vermedi. Çünkü küreselleşme sürecine girilmiş, basın sermaye gruplarının eline geçmiş, özgür basın bitirilmişti. Uygulamaya ve kurama itirazı olan bilim adamları sorumluluk duygusuyla kendi kitaplarını yazdılar; kitapları görmezlikten gelindi.

New York Polytechnic ve Industry Engeneering öğretim görevlilerinden Güldal Sakman ve Sabahattin Sakman gidişin kötüye doğru olduğunu fark edenlerdendi. Birlikte “Eğitim Prensipleri, New York 1995” adlı bir kitap yazdılar. Kitapta bilinen doğruları eğitimle ilgili insanlara anımsatmak istediler.

ABD’de tek doğru Gardner’in kuramıymış gibi hareket edildi. Ya da piyasa mantığına göre düşünürsek, bu kuram Gardner’e sipariş verildi.

Bugün gelinen noktada Amerikan eğitim sistemi “ikiyle ikiyi toplayamadıkları” için Japonların alay konusu olmuştur.

Almanya’da süreç işliyor:

Senaryonun uygulanmaya başlandığı bir diğer ülke Almanya’dır.

Spiegel Dergisi 2002 yılında çıkardığı özel ekini buna ayırdı. Ek, “Alman Eğitim Sisteminin Çöküş Nedenleri ve Çözüm Önerileri” başlığı ile verildi. İlk sayfada göze çarpan PISA raporuna göre Almanya dünya sıralamasında 21. olmuştu.

Spiegel’in özel ekinden bazı bölümler: 

“Son aylarda Almanya’daki ebeveynler, öğretmen ve politikacılar Alman eğitim sistemindeki başarısızlığın şokunu yaşıyorlar. Nedeni ise 32 ülkeyi kapsayan uluslar arası PISA araştırması sonucuna göre, Alman öğrencilerin Polonya ve İtalya gibi ülkelerin öğrencileriyle listedeki son sıraları paylaşıyor olması.”

“Bu kötü sonuçlar derginin yan ürünü olan Spiegel Special’in bu konuyu ele almasına neden oldu. Sonuçta anaokulundan üniversiteye kadar Almanya’daki acı eğitim manzarası ortaya çıktı, ama aynı zamanda gelecekteki eğitim düzeyini yükseltecek öncelikler, modeller ve projeler de araştırıldı.” 

“Ülke sınırlarının dışına göz atıldığında ise, Alman profesör ve üniversite öğrencilerini kıskançlık kaplıyor. Sekiz milyar doları geçen servetleri, dünyaca ünlü profesörleri, üst düzeyde motive olmuş zeki öğrencileri ile ABD’deki eğitim seviyesini Alman yüksek eğitimcileri hayal bile edemiyorlar…” Bu paragrafta örnek alınması istenilen ülkenin ABD olduğu açıkça ve hatta Alman profesörleri aşağılanarak verilmektedir.

“PISA sonuçlarına göre çocukları on-onbir yaşındayken kabiliyetlerine göre ayıran Alman sistemi kökten yanlış. Zayıflara en kötü davranan sistem…”

“Öğrencilerin liseye devamı 4. sınıfta kararlaştırıldığından, veliler yetersiz gördükleri çocukları için daha 2.sınıftan itibaren özel ders alıyorlar. Özel ders günümüzde bir sektör haline gelmiştir… Anaokulu öğretmenleri fakülte mezunu değillerdir, çocuklar ehliyetsiz öğretmenlerin ellerindedir…” gibi, eleştiriler yapılmaktadır.

Dergide, Alman eğitim sistemi ile dünya sıralamasında birinci olan Finlandiya ve ilk ona giren İsveç gibi devletçi eğitim politikaları uygulayan kuzey komşuları kıyaslanıyor.

Finlandiya ve İsveç’te başarı nedenleri olarak tam gün eğitim, genel lise, 7.sınıftan itibaren karne verme, okulda ücretsiz öğle yemeği, hiçbir çocuğu dışlamama, proje yöntemiyle ders işleme gibi faktörler sıralanıyor. Buna rağmen dergide bu ülkeler örnek olarak önerilmemekte, okuyucu Kaliforniya’daki Stanford Üniversitesine yönlendirilmektedir.

Spiegel’in özel eki burada belirgin bir çelişki içindedir. ABD’de örnek verilen okul bir üniversitedir. Almanya’da başarısızlıkla suçlanan alan ise ilk ve orta öğretim kurumlarıdır.

Dergiye göre, Almanya’nın güney eyaletlerinde başarı yüksektir. Burada devlet okulları yaygındır ve bu okullarda işçi ailelerinin çocukları okumaktadır. Kuzey Almanya’da önemli ölçüde özel okullar vardır, kendi deyimleriyle çocuğun her türlü kaprisi ona özgürlük adına yerine getirilmektedir; aileler çocuk merkezli olmuştur ve başarı düşüktür. Buna rağmen dergi güneydeki okulları kuzeyde yaygınlaştırmayı önermemektedir.

Dergide, Finlandiya’daki temel eğitim okullarında kullanılan proje yönteminden övgüyle söz edilmekte, ancak bu yöntem Alman eğitim sistemine önerilmemektedir. Bu yöntem Türkiye’de 1968 müfredatında yer almış olan “Mihver Ders” kavramının karşılığıdır.

OECD raporlarının kapsamadığı eskiden sosyalist olan ülkelerde ve Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde proje yöntemi halen kullanılmaktadır.

Almanya’da iki yıl önce yapılan bu felâket tellâllığı şu an nereye vardı bilemiyoruz,

ancak Türkiye’de Gardner’cilerin bir hayli yol aldığı ortadadır.

Türkiye’de süreç:

1981’den beri adım adım gelinen noktada 2001’den itibaren adımlar sıklaştırılmış, son olarak yabancı şirketler doğrudan işin başına getirilmiştir. Bu süreci aşağıdaki gibi sıralamak mümkündür.

1. On yıldan beri tüm eğitim fakültelerinde Gardner’den alıntı yapan tezler itibar görmektedir. Öğretmen adaylarının beyinleri bu kuramla doldurulmaktadır.

2. Talim ve Terbiye Kurulu’nun üstünde tam yetkili olarak çalışan SPAN Danışmanlık Şirketi eğitimde değişim programını yürütmektedir. CarlBro adındaki bir diğer yabancı şirket değişim programına teknik hizmet vermektedir.

3. SPAN ve CarlBro şirketlerine bu iş YÖK tarafından ihale ile verilmiştir. İhaleye Türkiye’den katılan bir başka şirket yoktur. Üniversitelerden yardım istenmemiştir. Yabancı şirketlerin parası Dünya Bankası (WB) tarafından ödenmekte olup borç hanemize yazılmaktadır.

4. Talim ve Terbiye Kurulunun başına “Çok Parçalı Zekâ” kuramını savunan ve bir özel ilköğretim okulu olan Ziya Selçuk (Şimdi bakan) getirildi.

5. Altı ilde 100 pilot okulda müfredat hafifletildi, harften başlayan okuma-yazma

öğretimine geçildi. Diğer yandan getirilmekte olan konstraktif yaklaşımla Mihver Ders kavramı da kendiliğinden kaldırılacaktır.

6. Hafifletilmiş müfredata göre yeni ders kitapları yayınevlerine yarışma şeklinde sipariş verilmiş, 2005 Eylül’ünden itibaren tüm Türkiye’de uygulanmak üzere hazırlıklar hızlandırılmıştır.

7. Sokrates programı ilköğretimden üniversiteye kadar uygulanmaya başlanmış, okullar proje bazında mali destek almak üzere tek tek AB’ye bağlanmıştır. 15 Şubat 2005’te okullara gönderilen resmi yazıyla, AB Eğitim Programlarına (Sokrates/Genel Eğitim, Leonardoda Vinci/Meslek Eğitim, Youth /Gençlik) ilişkin her okulun mutlaka en az bir faaliyetle yer alması istenmiş, proje başvuru adresi olarak Başbakanlık Devlet Planlama

Teşkilatı, Avrupa Birliği Eğitim ve Gençlik Programları Merkezi (Ulusal Ajans) gösterilmiştir.

8. Okullarda yürürlükte olan eğitsel kollar kaldırıldı (Şubat 2005 tarihli Tebliğler Dergisi /MEB internet sayfası). Yerine kulüplerin (para veren çocuk kulübe üye olabilir) ve sivil toplum örgütlerinin okullarda faaliyet göstermesi getirildi. Bu yolla denetimi Milli Eğitim Bakanlığında olmayan bir takım odakların okullara girmesine ve müfredatı kırmasına olanak yaratıldı.

9. Okul yönetimleri okul çevresinden varlıklı insanların okula katkıda bulunması için sürekli uyarılmakta, okul yönetimlerinden bununla ilgili sürekli rapor istenmektedir. Bu istek okulları satışa hazırlamak, İngiltere örneğindeki gibi yoksul mahallelerdeki okulları yarı yarıya özelleştirerek mütevelli heyetleri oluşturmak, öğretmen sözleşmelerini ve okutulacak derslerin seçimlerini onlara yaptırmak için ön adımdır. Bu yolla, ulusal müfredatı okul okul parçalamaya zemin hazırlanmaktadır.

10. Bizzat TTK Başkanı tarafından konferanslar verilmekte (28 Mart 2005, GÜGEF), değişim in gerekçeleri anlatılmaktadır. “Küreselleşme rüzgarına katılmayan uluslar yok olurlar”, gibi anlamsız bir gerekçe kullanmaktadırlar. Ulusal olanla küresel olanın çatışması değişimin önündeki engel olarak gösterilmekte, ulusal direnme noktalarının kırılması gerektiği anlatılmaktadır. TTK başkanı bu toplantıda kendisine SPAN şirketinin raporunu aynen anlatmakta olduğu söylendiğinde bu şirketi tanımadığını ifade etmiştir.

Felaket haberlerinin belli kurumlar tarafından basında gündemde tutulmasında Nisan 2004 boyunca Türk Eğitim Derneği başkanı tarafından verilen demeçler dikkat çekti. Çözümün okulları özelleştirmek olduğunu önermesi ilginç benzerlikti.

PİSA Raporları

PİSA raporları ülkemizde yapılmakta olan müfredat değişikliğine psikolojik destek için gündeme getirilmektedir. Eğitimin yerel yönetimlere devredilmesiyle birlikte okullar hızla satışa çıkacaktır. Ancak bundan sonra her okul kendi mütevelli heyetinin seçmiş olduğu

dersleri ve istediği müfredatı uygulayabilecektir. Eğitimde birlik o zaman tamamen ortadan kalkacaktır. Şu anda yapılmakta olan değişiklikler yerel yönetimlere devredilmeden önce yapılması gereken işlerdir.

Türkiye bu noktaya 1980’den beri adım adım getirildi. Serbest olan sadece kuran kursları değildi; beş yıl kullan at ders kitapları, popüler kültürün müfredata girişi, 1402’likler olarak anılan açığa alınmış öğretmenlerin özel dershaneciliğe kaydırılması, özel dersin sektör haline getirilmesi, devlet okullarında sınıf mevcutlarının seksene vardırılması, İngilizce’nin Türkçe’den daha itibarlı hale getirilmesi, öğretmen ihtiyacının ehliyetsizlerden karşılanması, özel okul açmaya devlet desteği gibi daha nice yollarla eğitim sistemimize bombalar yağdırıldı.

Dünyada eğitim harcaması en yüksek olan ülke ABD’dir ve buna rağmen 2002’de 19, 2004’de 28. sıradadır. Gardner’in zihinsel güçleri misket bombası gibi dağıtan “Çok Parçalı Zekâ Kuramı” kendi ülkesinde denenmiştir ve sonuçları ortadadır. Uluslar üstü sermaye, onu acımasız yapan tek kuralı, “Yıkarken para kazan, yaparken bir daha kazan!” kuralını hem kendi ülkesinde hem diğer ülkelerde uygulamaktadır. Bunu küreselleşmenin

gereği olarak yapmaktadır. Bugün sözü edilen başarısızlığın nedenlerini ortadan kaldırmayan, tam tersine, başarısızlığın koşullarını daha da ağırlaştıran bir eğitim sistemi reçete olarak önümüzdedir.

Basında tartışılması gereken budur ve hiç tartışılmadan uygulamaya konulmaktadır. Eğitimin piyasaya göre düzenlenmesi ile çok parçalı zekâ kuramı birlikte önümüze getirilmiştir. Yapılanlardan ve resmi duyurulardan anlaşıldığına göre bir hayli mesafe kat edilmiş durumdadır.

Yetiştirilmek istenen nesil bütünü göremeyen, parçalar arasında ilişki kuramayan, yaptığı işin sosyal boyutuyla ve insanla ilgilenmeyen, bireyci, yalnızlaşmış ve beceriksiz bir nesil olacaktır.

Ders programları hafifletilirken, teftiş sistemi değişirken ve eğitim sistemi piyasaya uyarlanırken kaybettiğimiz şeyler piyasanın kazanacağı paradan çok daha değerli şeyler olacaktır.

Tehlike sadece ulusumuz için değil tüm insanlık için gündemdedir. Yenilik diye getirilen yaklaşımlarda insanoğlunun doğasına aykırılıklar ve algılama sisteminde milyonlarca yılda geldiği noktadan geriye dönüşün işaretleri vardır. On yıllık bir uygulamanın sonuçlarını telafi etmek için bile birkaç on yıl gerekecektir. Tehlike göründüğünden daha büyüktür.

Öğretmenlerin ve anne babaların, durumun farkında olması tehlikeyi bertaraf etme açısından önemli bir adım olacaktır. Eski müfredatları atmayalım, eski ders kitaplarını birer hazine gibi saklayalım; tekrargerekecektir.

PİYASAYA GÖRE EĞİTİM MODELİNİN SÖYLEMİ

Kavramsal Araçları

Küreselleşme sürecinde ulus devletlerin karşı karşıya olduğu bir sorun da ulusal müfredatlara dışarıdan müdahale edilmesidir. Batı bu müdahaleyi yaparken bilinen kavramları kullanamazdı. Önce kendisi gibi düşünen insanlar yetiştirmesi gerekiyordu, bu da yeni kavramlar gerektiriyordu. Bunun için bir yandan yeni kavramlar üretildi, diğer yandan bilinen kavramların içeriği değiştirildi, bir yandan da oturmuş eğitim kavramları kullanımdan

uzaklaştırılarak hafızalardan silinme yoluna gidildi. Batı aslında bu yanılsatma tekniklerini daha önce de kullanmıştı. Örneğin 1.Dünya Paylaşım Savaşında cepheye süreceği askerleri “Demokrasi İçin” savaştıklarına inandırmıştı.

Bir diğer örnek “Anzaklar” şeklinde dilimize giren sözcüktür. Hepimizin hafızasına zavallı Avustralya ve Yeni Zelanda’nın yerli halkı gibi bir çağrışımla yerleştirilen ANZAK askerleri, gerçekte paralı asker çalıştıran bir şirketti ve şirketin adı Australian and New Zeland Army Company sözcüklerinin baş harfleriydi. Aradan 90 yıl geçtiğinde görüyoruz ki Çanakkale Arıburnu koyunun adı Anzak Koyu olarak haritalara girmiş. Aynı Batı bugün 3.Dünya Paylaşım Savaşını “Demokrasi İçin” yalanıyla ve yine Avustralya ve Yeni Zelanda’dan asker alarak başlatmış, bedelleri hükümetlerine ödenmiştir.

Türk askerini Kore’de cepheye sürerken de söylem aynıydı ve askerimizin bedeli 15 kuruş (25 sent) idi. Geçen yüzyıldan örnekler kuşkusuz çoğaltılabilir. Eğitime dönecek olursak; beyinleri esir almanın yolu kendi kavramlarıyla düşünen insanlar yetiştirmekten geçerdi. Eğitim

fakültelerinde 1990’lı yıllardan beri yapılan dersler bu kavramlar üzerine oturtuldu. Genç öğretmenler bu kavramlarla düşünmeye başlamıştı ve artık 2004 yılına gelindiğinde sıra bu kavramları kamuoyuna mal etmeye gelmişti, çünkü yeni programı başka türlü anlatmaları mümkün görünmüyordu. Öğretmenlere yönelik hizmet içi eğitimler ve pilot okul çalışmaları hep bu kavramları yerleştirmek üzere yapıldı.

İhale yoluyla (başka katılan şirket olmadı) ülkemizde eğitim sistemini tümdendeğiştirmeyi gerçekleştirmek üzere iş alan SPAN Eğitim Danışmanlık Şirketinin 24 Haziran

2004 tarihinde Ankara’da yayınevi sahipleriyle yaptıkları bir toplantıda dağıttıkları broşürde bu kavramlar sıkça kullanılmakta ve danışmanların isimleri yer almaktadır. 47 sayfalık metnin sonunda bu danışmanlar çevirmenlere “iyi bir iş başardınız, teşekkür ederiz” diyerek bitirmektedirler. İmza sahipleri; Paul Vermeulen, Johan Gademan, Theo Savelkous, Marjan Vernooy. (Temel Eğitime Destek Programı, Eğitim Materyalleri için Taslak Esaslar ve Çerçeve - Rapor. Tarih: 30 Haziran 2004). Demek ki bu program bir çeviri metnidir.

Yayınevi sahipleriyle yapılan toplantının ve kendi deyimleriyle “bilinç oluşturma” konferanslarının diğer bir başka Batı’lı şirket olan CarlBro tarafından düzenlendiğini yine bubroşürden öğreniyoruz.

Önümüze konulan ve 2005 Eylül’ünden itibaren tüm Türkiye’de yürürlüğe girecek olan eğitimde değişim programını hazırlayanlar küreselleşmenin söylemini ve kavramlarını kullanmaktadır. Bu nedenle bildiri metnimizde, SPAN şirketi tarafından hazırlanan, Türkçe’ye çevrilerek Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı tarafından bastırılmış olan 47 sayfalık bu kitapçıktan sıkça söz edilecektir.

Bu kavramların açılımı yapıldığı zaman, kavramların çocuğu/aileyi piyasadan bilgi almaya yönlendirmek üzere ortaya atıldığı, eğitimin toplumun ihtiyacına göre değil, piyasa ekonomisinin istediği “talep varsa ders var” mantığına göre düşünüldüğü anlaşılmaktadır.

Küreselleşme sevdasına tutulan Batı, bu uğurda çocuğun/insanın doğasıyla oynamaktan çekinmemektedir.

Çoklu Zekâ: Beyne atılan bombadır. Parçalara ayırır, sonuçları on yıl sonragörülmeye başlar. Olaylar arasında bağ kurmayı engeller. “Her çocuk tek bir alanda başarılı olabilir” ifadesini kullanır. Çocuğun beynini parçalayıp velisine satma amacı vardır.

Bu yolla daha 4.sınıftayken çocuk tek bir alanı seçerek diğer alanlarda hiç bir şey öğrenmeden üniversiteye kadar gidebilir. Örneğin 4. sınıftaki bir çocuk güreş kulübüne üye

olmuşsa, diğer derslerde asgari ölçüde de olsa başarı göstermesi gerekmemektedir. Bu yolla okuma yazma öğrenmeden üniversite diploması bile alınabilecektir. Bu durum SPAN broşüründe şema ile gösterilmektedir.

Öğrenme stilleri: Duyuları parçalar. Sınıfta çocukların görme işitme özelliklerine göre ayrı ayrı oturtulmasını önerir. Çocuğun/insanın doğasıyla oynar; örneğin, gördüğü ile işittiği şey arasında ilişki kurmayı, yani tam öğrenmeyi engeller. Oysa “Tam öğrenme” beş duyunun kullanılmasıyla gerçekleşebilmektedir.

Konstraktif yaklaşım: Dersleri parçalar, çocuğu okul dışına iter. Okulu çocuğun sosyalleştiği yer olmaktan çıkartır. Eğitim sözü burada geçerliliğini yitirir. Bilgiye ulaşmak için okul şart değildir, bilgi bilenden alınır. Hatta sertifikalı diplomalılıkla birlikte kurs veren her yerden gidip sertifika karşılığı bilgi alınır. Okul dışındaki bu kurslar ve kulüpler öğretmen olmayan insanlar tarafından da çalıştırılabilir.

Açılımında “bireysel öğrenme”, “yerel ve bireysel olanakları kullanma” ifadeleri vardır. Çocuk yalnızlaşmaya itilir. Söyleminde “Çocuk okul dışında da bilgiye ulaşabilir”

vardır. Diğer bir söylemi “öğrenmeyi öğrenmek” olarak geçer. Broşürde sözü edilen “Davranışçı modelden konstrüktivist modele geçiş“ sözüyle anlatılmak istenen de budur.

Bireysel öğrenme: Yine broşürde geçen ”Konstrüktivist eğitim materyallerinin, çeşitli bireysel farklılıkları olan öğrencilere hitap etmesi; öğrenmenin gerçekleştirileceği yerel ve bireysel öğrenme ortamında farlılıklardan akıllıca yararlanması gerekecektir  “ ifadesiyle, çocuğu okul dışına/piyasaya çekmeye kılıf yaratılmaktadır.

Yerel Öğrenme: Spor Kulüpleri, sivil toplum örgütleri ve dernekler gibi okul dışı kurumlar öğrenci üzerinde etkili hale getiriliyor. Ulusal eğitim müfredatının dışında olan bu kurumların devreye girmesiyle eğitimde ulusal birlik bir kez daha parçalanır. Bu kurumlar Milli Eğitim Bakanlığının denetimi dışındadır. Müfettişlik sisteminin kaldırılma gereği de buradan doğmuştur; çocuğun okul dışında bilgiye ulaşmasını denetlemenin anlamı yoktur!... Çocuk parasını istediği bilgiye verir, bunun için müfettişten onay alması onunözgürlüğüne engeldir!...

Okullar öğrenme yerine dönüşecek : Okulların eğitim yeri olduğundan artık söz edilmiyor. “Eğitim” yerine “öğrenme” kavramı kullanılıyor. Eğitimin bilinen tanımında öğrenciye istendik davranışlar kazandırmak vardı, bunun yerine “Davranışcı yaklaşımı terk ediyoruz” ifadesiyle karşılaşıyoruz.

Sertifikalı diplomalılık: Okul kavramı değişti, orta öğretimde sertifikalı diplomalılık kavramı getirildi. Bu yolla okulların içi boşalacaktır. Öğrenci, okul dışından aldığı sertifikaları okula getirip diplomasını alabilecektir; aldığı bilgi değil, getirdiği belge itibar görecektir. Bu durumda öğrencinin hangi eğitsel davranışları kazandığını test etmenin gereği yoktur; çünkü davranışçı model terk edilmiştir. Diplomalı cahil yetiştirme yolu açılmaktadır. Örneğin bir spor kulübüne giden öğrencinin diğer derslerden başarılı olmasına gerek kalmayacak, okuma yazma bilmeden

üniversiteye kadar gidebilecektir. 

Öğrenci merkezli eğitim: Öğretmen merkezli eğitime karşı duruşu ifade için kullanılır. Bireysel öğrenmeyi teşvik eder. Oysa çocuk yetişkinlerin ona sunduğu ve gelişimini destekleyen bir ortamda eğitilir. Yani öğrenme öğretmen merkezli olmak durumundadır.

Çocuk bireydir: 9 yaşındaki çocuğu ders seçmeye yönlendirmek için bu bir tuzaktır. Bu ifadeyi çocuğu yalnızlaştırmak için kullanır. Oysa çocuk çocuktur, birey değildir. Birey olduğu anda seçme ve seçilme yaşına gelmiş demektir. Bir ülkenin geleceği 9 yaşındaki çocuğun kaprislerine göre şekillendirilemez. 9 yaşında ders seçmeye başlatan bir eğitim sistemi temel eğitimi 3 yıla indirmiş demektir.

Oysa, çocuk bireydir ama toplum içerisinde bireydir, yani çocuk sosyal varlıktır. Eğitimciler bilmelidirler ki; doğada her şey birbirine bağımlı ve birbirinin devamıdır. Bu durum ağaç ile orman ilişkisine benzer. Yalnız bir ağaç her türlü dış tehdide ve erozyona açıktır.

Yeni neslin ders kitapları: İçi boşaltılmış bir nesildir söz konusu. Daha iyi eğitilmiş bir nesil yetiştirilecekmiş gibi çağrışım yapması hedeflenir.

Müfredatı hafifletmek: “Düsturumuz az olan iyidir!” ifadesini kullanır. Derslerin ve okul kavramının içini boşaltır. Sanat dersleri kaldırılır, fiilen ilköğretim 3 yıla indirilir.

Çocukları geleceğe hazırlamak değil o gün çocuğun ne istediği dersi belirler.İlk 5 yılda dilbilgisi kaldırıldı, matematikten havuz hesapları kaldırıldı. Oysa havuzun içinde su vardır, matematiğin fen bilimleriyle bağını kurar. Bu temel bilgiyi almayan çocuk ileride fen derslerine ve mühendisliğe ilgi duyamaz.

Çatışma stratejileri: Üniversitelerde “Çatışma Yönetimi Stratejileri Ölçeği” başlığıyla yapılan anketlerde kullanılan bir kavramdır. Amacı öğretim üyeleri arasında görülebilecek görüş ayrılıklarını derinleştirmektir. Birlikte çalışan insanların ayrışmasını amaçlar. Anket soruları bu amaca yönelik kasıtlı sorulardır. Alan çalışmalarını içermez.

Sorunlarıma bakış: Çocuklara uygulanan sözde problem tarama anketlerinin adıdır.

Bu anketlerde yer alan sorularla çocuk ailesiyle, arkadaşlarıyla ve öğretmeniyle barışık yaşamayacak şekilde yönlendirilmekte, yaşadığı sorunları çözme değil derinleştirme hedeflenmektedir. Okullardan rehberlik hizmetlerinin kaldırılması ve bu anketlerin yapılması aynı süreçte görülür.

Yeni test sistemi: Çatışma stratejilerinden birini içerir. Sorularla çocuğu bunalıma sokmayı hedefler, sorunlara/çatışmaya çözüm üretmez, sorunu derinleştirir. “Bireyler arasındaki ilişkilerin yeniden düzenlenmesi” şeklinde açılımı vardır.

Yeni test sisteminin bir diğer örneği çoklu zekâ anketleridir. Öğretmenler tarafından doldurulur. Veliye ulaştırılmaz. Bir çeşit fişleme yoludur. İnternet ortamına kaydedilen bu bilgilerle birlikte çocuğun kimlik numarası ve kan grubu da kaydedilir.

Okullar ileride belediyelere devredildiğinde ön işlemler şimdiden tamamlanış olmalıdır; başarısız ve sorunlu aile çocuklarını ileride askeri kamplara ve hapishaneye götürebilmek için 6 yaşından itibaren çocuklar fişlenmeye başlanır.

Başarıyı ölçme yerine başarısızlığı ölçme ve disiplin suçlarını affetmeyerek bunları fişleme esastır. Liselerin 4 yıla çıkartılmalarının arkasındaki bir neden de budur.

ABD’deki uygulamasında, “cezasız suç kalmayacak”, “hiçbir çocuk arkada kalmayacak” söylemi kullanılmaktadır. Asker devşirme subayları belediyelerde görev yapar, asker kamplarına çocuk devşirmek üzere liselere giderler, çocukla yüz yüze görüşüp onu

devşirme zamanı geldiğinde okul müdürü devşirme subayını geri çevirme hakkına sahip değildir, aksi halde belediyeden okula verilen para kesilir.

Türkiye’de belediyelerin Dünya Bankasına bağlandığı düşünüldüğünde böyle bir durumda çocuklarımızın ve okul yönetimlerinin karşısına yarın Dünya Bankası çıkabilecek demektir. İleride ABD’nin Türk liselerinden asker toplamasına olanak sağlayacak yasal değişikliklerin yapılma ihtimali vardır. Çünkü, ordunun sektör haline getirilmesi her an gündeme alınabilir görünmektedir.

Bilgi toplumuna geçtik: “Bilim anlayışı değişti, endüstri toplumundan bilgi toplumuna geçtik” ifadesiyle karşımıza çıkar. İnsanı insan yapan üretim ve tasarım süreci bitti, hazır bilgiyi kullanma dönemi başladı denilmektedir.

Sanat eğitimi derslerinin kaldırılması bu bağlamda özel önem arz etmektedir. Düşünen ve üreten insan yetiştirme, toplumun ihtiyacı olan yaratıcı insanlar yetiştirme artık eğitim programlarından dışlanmaktadır.

Eğitim toplumun ihtiyacını değil piyasanın ihtiyacını karşılamak üzere yeniden şekillenmekte, tüketici insan yetiştirmeye odaklanmaktadır.

Toplam kalite: “Özel yetenekli çocuklar” ve “üstün zekâlı çocuklar” söylemine çok itibar eder. Bu amaçla ayrıştırılmış ve ayrıcalıklı okullarda eğitim gören çocuklar yaratılır.

Kaliteyi artıran unsurlar bir araya getirilir, diğerlerinin ne olacağı kimsenin umuru değildir. Bu durum seçilmişler-döküntüler gibi bir ayırımla ileride toplumda kastlarınyaratılmasına neden olacağı hiç sorgulanmaz.

Oysa seçilmiş çocuklar henüz gelişimini tamamlamamış olan diğer çocuklardan ayrılırsa, onların gelişimi daha da yavaşlayacaktır; çocuklar birlikteyken birbirini ileriye doğru taşırlar, birbirine güç verirler, güçlerini birleştirerek zayıf olanların hızla ilerlemesine katkı verirler.

Özetle toplam kalite, birilerini dışlama pahasına bir avuç çocuğu palazlandırmak demektir; çocuğu sosyal varlık kabul eden 1968 Türk Milli Eğitim İlköğretim programı ve Finlandiya eğitim programı dünyanın en ileri programlarındandır.

Bilinç oluşturma: Broşürde “Öğretmenler, okul yönetimleri ve veliler değişiklikler üzerinde bilgilendirilmelidir” ifadesiyle açılım bulmaktadır. “Bütün bunlar için dikkatli bir giriş hazırlanmalıdır. İyi planlanmış bir medya (gazete ve televizyon) kampanyası başlatılabilir” denilmektedir.Haziran 2004’den beri yetkililerin verdiği tüm demeçler, TRT 4’den yapılan öğretmenlere ve velilere yönelik hizmet içi eğitim seminerleri ve bir çok gazete haberi SPAN

şirketinin isteği doğrultusunda gerçekleştirilmiştir. 2005 yılının ilk aylarında TED dernek başkanı tarafından basına yapılan açıklamaların da bu kapsamda düzenlenmiş olduğu anlaşılmaktadır.

İtibarlı “Hak” Kavramları

Küreselleşme sürecinde ulus ve yurttaşlık bilincinden yoksun olan, etnik ve dinsel bağlarını öne çıkartan, üreten yerine tüketen insan rolünü yüklenen insan modeli gündemde tutulur. Entelektüel bilgi ölçüsü bu haklardan söz edebilen insanla özdeştir. Toplumsal ve sosyal kavramlar geri itilerek unutturulur. İnsana “önemli olan sensin” denilmektedir. İnsanları bu role hazırlayan bir takım “hak”lardan söz edilir.

Tüketici hakları: Küreselleşmeyle birlikte dünyada üretici hakları hiçe sayılırken “tüketici hakları” diye bir kavram itibar görmeye başladı. “Defolu mal satın almayınız” demek ister, oysa piyasayı canlı tutmaktır asıl maksat. Üretici hakları unutturulmuştur, hatta köylünün tarlasını boş bırakması tercihleridir.

İnsan hakları: Etnik, kültürel ve dinsel ayrımcılığı körüklemek üzere ortaya atılmış bir hak türüdür. Oysa insanı sosyal varlık yapan özelliği üretim ilişkisi içerisindeki yeridir. Çalışan insanı kendi sınıfından ayrı düşürmek ve bu doğrultuda düşüncesini şekillendirmek üzere ortaya altmış bir kavramdır.

Almanya’da 2.Dünya savaşından sonra sıkça dillendirildiği görülmüştür. Amacı, sosyalist ülkelerde insanların özgür olmadığını, ülke dışına çıkmalarının yasak olduğunu yaymak ve bu nedenle batıya kaçmak isteyenlere yardım etmek, onlara iş ve ev vermekti. Daha sonra bu kavram emperyalist blok dışında kalan diğer bağımsız ülkeleri parçalamak amacıyla kullanılmaya başlandı.

Küreselleşmenin en itibarlı kavramıdır; insanı toplumdan soyutlamak, bireye indirip  yalnızlaştırmak için etkin bir silahtır. Yeni programla birlikte okullarda ders olarak okutulması gündeme getirildi; “Ben Türküm” demek, Türk olmayanlara saygısızlık olarak kabul edilecek kadar ileri gidildi,

“Arkadaşlarının temel hak ve özgürlüklerine saygısızlık etmek” şeklinde bir açılımla davranış bozuklukları arasında sayıldı. Davranış bozukluğu ifadesi içerisinde bir başka pedagojik yanlış daha yapılmaktadır;

“Hatalı davranışın düzeltilmesi” biçiminde bir yaklaşım getirilmesi gerekirken, çocuğun kişiliğini hedef alan “Davranış Bozukluğu Gösteren Çocuk” üst başlığı kullanılmaktadır. Oysa, yanlış olan çocuk değildir, davranışıdır.

Eğer çocuk davranış bozukluğu(!) içerisinde ise onun iyileştirileceği yer psikologun danışmanlık bürosudur; getirilen modelde çocuk bu merkezlere (piyasaya) gönderilmek üzere kurgulanmaktadır. Rehberlik öğretmenlerine verilen hizmet içi eğitim seminerleri buna yönelik bilgilerle doludur. “Davranım Bozukluğu” gibi çarpık bir tanım da kullanılmaktadır. 

Kültürel haklar: “İnsan biyolojik, psikolojik ve sosyal varlıktır” tanımına “insan kültürel ve duygusal varlıktır” sözcükleri eklendi. Bu eklemeyle birlikte insan hakları kavramının içeriği genişletildi. Ulusal müfredatın eğitimde birlik ilkesi buradan yola çıkarak delindi; “çocuk kültürel varlıktır, kendi kültürünün dışındaki bilgileri, şarkıları, oyunları, dersleri almaya zorlanamaz” şeklinde yoruma açık hale getirildi.

İnsanlar arasında kültürel farklılıkları derinleştirerek parçalamayı hedefler.

Kadın hakları: Cinsiyet ayırımcılığını öne çıkartır. Kadın-erkek ayırımcılığını körüklemek, bu yolla da toplumda dayanışma ruhunu geriletmek, sanal düşmanlar yaratarak insanların dikkatini küresel saldırılardan uzaklaştırmak ister.

Gerçekten çalışan veya işsiz annelerin haklarıyla ilgilenilmez. Çalışan kadınların sosyal hakları, çocuğuna süt içirme hakkı, çocuklarının temel besinlerini kolaylıkla bulma hakkı onların ilgi alanı dışındadır.

Çocuk hakları: Küresel saldırılardan en çok yara alanların çocuklar olduğunu gözden uzaklaştırmak üzere ortaya atılmış kavramdır. Çocukları tüketici yapmanın yollarını açmak üzere ortaya atılmıştır. Çocuğun sosyal varlık olduğunu unutturmak, birey olarak varolduğunu gündemde tutmak ister.

Çocuk haklarından söz edenler gerçekte çocukların eğitimde piyasa canavarına teslim edilirken uğradığı zararları ve doğasıyla oynandığını görmezler.

Çocuk, yetişkinler tarafından korunmak ve eğitilmek zorundadır. Halkçı ve devletçi politikaların olmadığı toplumlarda çocuklar her zaman birilerinin sömürüsüne maruz kalacaktır.

Azınlık hakları: Ulus devletlerin dağılmasını hızlandırmak, halkın dayanışmasını zayıflatmak ve toplumu etnik ve dinsel olarak olabildiğince küçük parçalara ayırmak üzere ortaya atılmıştır.

Küreselleşme sürecinde dünyamız tek kültüre doğru, “kullan at” öz cümlesinde ifadesini bulan tüketim toplumuna doğru sürüklenirken azınlık haklarının sözde kalacağı gerçektir. Çok kanallı televizyonda sunulan birbirinin kopyası programlar tek kültüre gidişin açık örneğidir.

Dünyada, küresel merkezlerden yayılan pop kültürün egemenliği altında hem klasik sanatların hem de halk kültürlerinin yok olmakta olduğu açıkça görülmektedir. Dünya halkları bir küresel asimilasyonla karşı karşıya getirilmişken onlara azınlık haklarından söz eden aynı Batı, iki yüzlü davranmaktadır.

EĞİTİMDE Toplumsal Cinsiyet Eşitliği:

Ebced falan değil ha! Yanlış yazmış sanmayın. Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği yani ETCEP!

İstanbul sözleşmesinden, 6284’ten, feminizmden kadın derneklerinden sonra bu da kırkıncı kırılan yumurta…

Nasıl yani! Toplumsal cinsiyet eşitliği de ne demek! Kadın erkek eşitliği gibi desek, öyle bile değil! Yani kızların erkeklere, erkeklerin kızlara benzemesi, unisexortak cinsiyet, cinsiyet karışması, kız mı erkek mi belli olmayan çift cinsiyetli gibi bi şey olsa gerek ve bu okullarda uygulanmaya başlanıyor, başlanacak başlandı…

Ha bir de öğretim demek bi şeyi teorik olarak öğretmek demek. Biyolojideki gibi. Yani onun teorik olarak öğretilmesine öğretim diyoruz. Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği (ETCEP) zırvasındaki eğitim ise daha çok davranışa, yönelik uygulamaya yönelik, bizzat hayata dair olan bir kelime. Yani eğitim kişide istendik davranış değişikliği oluşturma çabası olarak tarif ediliyor! Yani toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda kişilerde davranış değişikliğine yönelik bir eğitim gibi bir şey…

Bilmiyorum neye çalışılıyor, ne yapılmak isteniyor! Yıllardır kadınını ve erkeğin eşit olmadığını her yarışmada, her rekorda, her alanda görüyor ve duyuyoruz. Kadınla erkeğin, öğrenme yöntemleri, kıyafeti, yürüyüşü, sesi bedeni, saçı kaşı gözü her şeyi farklı, bu bilinen görülen bir gerçeklik… O halde ne yapılmak isteniyor! Hollanda erkek başbakanının eşcinsel erkek eşinin! Bayan first ladyler fotoğraf çektirirken aynı karede yer alması ve demek ki böyle de olabilir anlayışının yaygınlaştırılması göz aşinalığı olması gibi bir durum mu isteniyor. Ya da hemen her diziye konulan unisex kadınsı erkek tiplemeleri gibi normal hale mi getirilmek isteniyor?

Kadına benzemek isteyen erkeğe ve erkeğe benzemeye çalışan kadına lanet olsun diyen Nebi amma ileri görüşlüymüş demekten kendimi alamıyorum. Bundan birkaç yıl önce pantolon giyen açık kadınlara bile bir garip bakardık! Şimdi kapalılar bile giyiyor! Artık alıştık mı ne! Yırtık modası ilk çıktığında çok garibimize giderdi. Hatta komşum kızına bir kot almıştı da kız kapının önünde kotu taşların üzerinde diğer bir taşla delik deşik edip öyle giymiş, bunu gören babası kızı falakaya yatırmıştı! Şimdi yırtık kotu erkekler de giyiyor kızlar da ve alışıldı pek garip karşılanmaz oldu nedense… Erkekler küpe takıyor, kadınlar jiletle başını kazıtıyor, her yerine dövme yaptıranların, pirsing taktıranların haddi hesabı yok! Zaten şeklinden şemalinden birisinin kız mı erkek mi olduğu konuşunca bile zor anlaşılıyor!

O cinsiyeti Allah seçmişse onun tercihine saygı duymak gerekmez mi? Yoksa kendi bedeninin cinsiyetinin yaratılmasında seçilmesinde hiçbir katkısı olmayan mı kendi cinsiyetini seçme, değiştirme hakkına sahip?

İtibarsızlaştırılmış Kavramlar

Kamu: Halkın adı yoktur, cemaat ve etnik gruplar, azınlıklar vardır. Kamu yararına yapılacak bir şey de yoktur, varsa bu işler kamuya açık vakıf ve dernekler tarafından yapılır. Ulusal Egemenlik: Adeta unutturulmuştur. Ulus devletler parçalanıp bitirilirken, egemenlik ulus ötesi güçlere devredilirken ulusun egemenliğine itibar edilemezdi. Efendi köle ilişkilerini insanların beynine yerleştirmek varken öz güveni yükselten, kendi kendinin

efendisi olma fikrini yayan bir sözcük kullanım dışına çekilmek durumundaydı.

Küreselleşme sürecinde bu nedenlerle Ulusal Egemenliği onurlandıran milli bayramlar şenliklere ve ticareti canlandırmak üzere pop şarkıcı konserlerine dönüştürülür.

Sosyal sınıflar: Demokrasinin üzerinde oturduğu, haklarını gözetmek zorunda olduğu emekçiler, işçiler, köylüler, emeğiyle geçinen kitleler artık yoktur, onların yerine etnik kimlik arayışındaki insan grupları vardır. Sosyal sınıflar ırk din dil ayırımı gözetmeyen, üretim ilişkileri içerisindeki insanın yerini belli eden kavramlardır ve birlik olmayı, dayanışmayı çağrıştırırlar.Oysa küresel sermayenin istediği, insanları olabildiğince parçalama ve ayrıştırma, bu yolla dayanışmalarını önlemektir. Aksi halde dünya üzerinde egemenlik kuramaz, küreselleşemez. Bu nedenle sınıf ekseninde güçlü birlikler yerine etnik küçük gruplar olmayıkörükler.

Sosyal haklar: Bireyi ön plana çıkartırken onun sosyal bir sınıfa ait olduğu unutturulur. Bireyin sosyal hakları olmaz, parasını verdiği sürece her hakkı vardır… Yani

insan tüketici olduğu kadar hakka sahiptir; paran kadar sağlık, paran kadar eğitim gibi. 

Bağımsızlık: Küreselleşen dünyada ulus devletler parçalanırken bağımsız olunmamalıydı. Ekonomiler dışardan yönetilirken bağımsız kararlar alınmamalıydıBağımsız olmayı aklından geçirmek bile küçümsenecek bir durum haline getirildi.

Milli: Küreselcilere göre eğitim ve bilim evrenseldir, öyleyse bunların milli olmasının ne gereği vardır? Hatta uluslar arası antlaşmalara göre kararlar alıp uygulandığına göre milli olması gereken bir şey kalmamıştır.

Sosyal devlet: Devletin halkı kucaklaması ve eğitimi toplumun ihtiyaçlarına göre planlaması artık gereksiz kabul edilmektedir. Onlara göre birey kendi ihtiyaçlarını karşılamalı, parası kadar ve talep ettiği kadar hizmet almalıdır. Eğitim ve sağlık özelleştirilmeli, yükü devletin sırtından kalkmalıdır.

Devletin bu sosyal işlevi sona erdikten sonra ortada devlet diye bir şey kalmayacağı kesindir. Bu hizmetleri devletten almayan toplum doğal olarak bir yandan çözülme-dağılma sürecine girerken, diğer yandan aşiret, tarikat, çete vb. menfaat grupları gibi çağ dışı birliklereyönelecektir, merkezi otoriter bir yönetime kayılacaktır. Küreselleşme bu noktada merkezi egemenlikte kendisini görmektedir.

İçeriği Değiştirilen Kavramlar

Demokrasi: Küreselleşmenin söyleminde demokrasi tanımı bilerek çarpıtılır, ulusal egemenlik kavramından uzakta ve sadece kendini ifade özgürlüğü hakkı olarak sınırlandırılır.

Etnik, dinsel ve kültürel farklılığı ön plana çıkarmanın adı ifade özgürlüğü olur. Düşünce özgürlüğü bununla sınırlandırılır ve adı demokrasi olur. Ne kadar çok farklı grup varsa o kadar demokratik bir toplum olunacağı zannedilir.

Demokrasi adına, demokratikleşme adı altında toplumda yatay ve dikey parçalanma hedeflenir, sosyal sınıfların temsilcisi olması gereken partiler etnik ve dinsel grupların temsilcisi haline getirilir.

Diğer yandan hemşeri derneklerinden hobi derneklerine, “…hak” derneklerinden demokrasi(!) vakıflarına kadar toplum yatay olarak yüzlerce kere bölünür. Sivil toplum örgütleri bu demokrasinin vazgeçilmez parçaları olur.

Bu kurumlar bir çeşit rehabilitasyon klinikleriydi, insanlar orada rahatlayarak evlerine dönüyor, iktidara olan tepkileri yumuşatılıyordu. Demokrasi adeta şöyle bir şeydi; “Yönetimi değiştirmeye kalkmadığın sürece her şeyi konuşabilirsin, demokratik(!) olarak sorunlarını dile getirebilirsin.”

Oysa demokrasi, özgür aklın egemenliğidir ve cumhuriyet bu egemenliğin yönetim şeklidir. Demokratikleşme ise, özgür aklın önünde engel teşkil eden ağalık, krallık, derebeylik, şeyhlik, dedelik gibi gerici kurumları ve tüm ulusun özgürce karar almasını engelleyen emperyal güçleri tasfiye etme sürecine denir. Özetle toplumun çağ dışı kurumlardan temizlenmesidir demokrasi. Ki çoğu zaman bunu gerçekleştirmek için devrim yapmak gerekir.

Bu nedenle bağımsızlık ile demokrasinin birlikte algılanması gerekmektedir.

Devlet: “Modern devlet” tanımı terk edilir, yerine “regülatör devlet” tanımı getirilir. Toplumun ihtiyacına göre işleri planlayan sosyal devlet, yani halkı kucaklayan devlet artık devrini kapatmıştır, devlet para piyasasını düzenlemekle görevlidir. Bunun için “Regülatör devlet” tanımını kullanırlar. Oysa küreselleşme sürecinde devlet regülatör bile olamamaktadır. Çünkü uluslar arası serbest piyasa ekonomisine ulus devletlerin müdahale yetkisi sınırlıdır; belirleyici olan ulus ötesi para piyasasıdır. Ulus devletler küresel efendilere boyun eğmedikleri zaman terörist devlet ilan edilirler, şiddetle cezalandırılırlar; ambargo, kota, dışlama, aşağılama, tecrit ve yalnızlaştırma, provokasyonla suçlu duruma düşürme, eski defterleri karıştırıp durma, uluslar arası kamuoyunda mahkûm etme, sudan bahanelerle bombalama ve savaş gibi cezalarla hizaya getirilmek istenir.

Küreselleşme: Küreselleşmenin eğitimde kullandığı söylem bildirimizin ana konusudur. Küreselleşme, kendi bakış açısını yerel düzeyde daha kolay kabul edilecek bir

söylem kullanır; küreselleşme enternasyonalizmdir, yapısal yeniden düzenlemedir, demokratikleşmedir, gibi. Bizzat küreselleşmenin kendisi iyi bir şeymiş gibi algılansın istenir. İyi yanları gösterilir, bilginin her yere anında ulaşmasından söz edilir. Gerçek tanım tek kutuplu bir dünyaya doğru sermayenin önündeki engellerin savaş dahil her yöntemle ortadan kaldırılmasıdır.

Özgürlük: TTK Başkanı Ziya Selçuk’un TRT4 ‘den Haziran 2004’de yayınlanan ve Haziran 2005’de de yinelenen seminer konuşmasından öğrendiğimize göre “Bırakınız yapsınlar dönemi bitmiştir”. Böylece özgürlüklere yeni tanımların yüklendiği döneme geçtiğimiz anlaşılmaktadır.

Küreselleşme sürecinde insanı tüketici yapmak için özgür insan kavramını değiştirmeye gerek vardı; üretmede özgürlük bitti, tüketmede özgürlük dönemi başladı. Mesaj şudur; tüketici olarak cep telefonu, bireysel sigorta, banka kredi kartı vb para harcadığın sürece ve ulus ötesi tekellerin mallarını kullandığın sürece her yerde sınırsız özgürlüğün vardır. Vatanın özgürlüğünü savunmak hariç… Üretmek ve çalışmak özgürlüğün hariç…

Özgürlüğün ulus devletteki karşılığı ulusal egemenliktir. Bireysel özgürlükler bu tanımı yıkmak için bugün ön plândadır. Ulusun özgürlüğünü ulusötesi şirketlere devretmesi için de özgürlük tanımının değiştirilmesine gerek vardır.

Örneğin, Soros Vakfı tarafından finanse edilen ve Tarih Vakfı tarafından yapılan “Mevcut ders kitaplarında insan hakkı ihlalleri” konulu bir çalışma raporunda (2005) ulusal

marşlarımız insan hakkı ihlali olarak görülmektedir. Ders kitaplardan atılması önerilen bazı bölümlerden örnekler:

“Birlik ve beraberliği bozmak…”

“Vatan için fedakârlık yapmak..”

“Türk askeri vatanı için seve seve canını verir…”

Raporda “Yurtseverlik”, “milliyetçilik” gibi kavramlar, “Mili Güvenlik Dersi”,

“Mehmet Akif”, “Şahin Bey”, “Sütçü İmam” gibi vatansever kahramanlar ve bağımsız bir ülke kurmanın onurunu çağrıştıran insan hakları ihlallerinden sayılmaktadır. Bu kavramlar Türk olmayanların, ki burada Türk olmak etnik bir temele dayandırılmaktadır, temel hak ve özgürlüklerini ihlâl sayılmaktadır. Bu bağlamda ulusal şarkı ve marşların ders kitaplarından çıkartılması önerilmektedir.

“Temel hak ve özgürlükler” tanımının içeriği değiştirildiği içindir ki öğrencilerin hatalı davranışları açıklanırken “arkadaşının temel hak ve özgürlüklerine saygı göstermeyen” çocuklar diye yeni suç tanımları getirilmektedir. Böyle çocuklar “DAVRANIŞ BOZUKLUĞU” gösteren çocuk olarak belirlenip psikolojik danışmanlık hizmeti alması gereken çocuk olarak “Rehberlik “Merkezlerine” gönderileceklerdir. Bu durum eğitimde “Çocuğun hatalı davranışının düzeltilmesi” yaklaşımının terk edilmesi ve bunun yerine çocuğun kişiliğini hedef alan “Davranış bozukluğu içerisindeki çocuk” tanısıyla psikologun özel bürosuna gönderilmesine yol açan yeni ve geri bir yaklaşımdır.

Reform:Toplumu daha ileriye taşıyıp taşımadığına bakılmaksızın yapılan her değişikliğe reform adı verilmektedir. “Kamu reformu”, “Sağlık reformu”, “Eğitim reformu” adı altında yapılan değişiklikler eğer insanları sosyal güvenceden yoksun, halk çocuklarını okulsuz ve temel eğitimin içini boşaltarak 3 yıla indiriyorsa bu değişimin geriye doğru yapılıyor demektir. Reform sözcüğü bu durumda değişimin ileriye doğru olacağı duygusunu vermek üzere kullanılmaktadır.

Devrim: Piyasaya göre düzenlenen her yasa, halkçı ve devletçi düzenlemeleri ortadan kaldıran her program bir devrim olarak sunulmaktadır. Gerçekte karşı devrim olarak kabul edilmesi gereken her şeye devrim yaftası takılmaktadır.

Benzer şekilde “devrim” kavramı gerici ayaklanmaların tanımı olarak “kadife devrim” olarak karşımıza çıkabilmektedir. Kadife devrimleri(!)ne insanları hazırlamak üzere sivil itaatsizlik eylemleri dış destekli olarak devleti zayıflatmakla başlatılmaktadır.

Yanılsatma Kavramları

Yeni programı kamuoyunda kabul edilir hale getirmek üzere yapılan konferanslarda ve pilot okullara gönderilen yönetmelik değişikliği yazılarında sıkça yanılsatma yoluna gidildiği görülmektedir. Halk deyimiyle “kandırma”, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesinde kullandığı ifadeyle söyleyecek olursak “hileyle”, bir çok tanım, kavram ve özlü söz bilerekçarpıtılmış, Batı’ya hizmet edecek çağrışımlara dönüştürülmüştür.

Değişim: Bilinç oluşturma konferanslarında sıkça kullanılmaktadır. Öyle bir cümlenin içerisine yerleştirilir ki o cümle asıl anlamından uzaklaşırken saygınlığını bu yeni çağrışıma devreder. Bu yolla yanılsatma yapılmaktadır. Değişimin ileriye doğru olacağını anlatmak ister.

Talim ve Terbiye Kurulu başkanı Ziya Selçuk tarafından verilen Bilinç Oluşturma konferanslarında Atatürk’ün çok önemli bir sözü “Fikri hür irfanı hür vicdanı hür nesiller için değişim şart!” haline getirildi. Bu cümle aracılığıyla kendi istedikleri mesaj verilmekte, açıkça yanılsatma yapılmaktadır.     

Aynı konferanslarda kullanılan “Masa başında olmayan bir değişim!” ifadesi de yine bir yanılsatma örneğidir.

Öğrenmeyi öğreniyorum: Çocuk ne öğrenmek istediğine kendisi karar verince bilgiyi nereden alacağına da kendisi karar verir denilmektedir. Satranç istiyorsa istediği kursa gider, istediği insandan öğrenir, işi bilen herkes öğretebilir, çocuk da kimden isterse ondan öğrenir gibi bir açılımı vardır. Çalgı istiyorsa kursuna gider, basket istiyorsa kulübe gider. Çocuğun öğrenmek istediği şey için para ödemesidir önemli olan, bilgiyi kimden aldığı önemli değildir, bu insanın pedagojik eğitim almış bir öğretmen olması gerekmemektedir.

Ezberci eğitime son: Yapılan değişikliğin ezberci olmayacağını algılamaya yönelik sıkça başvurulan bir kavramdır. Öte yandan müfredatın içi boşaltılmakta, temel eğitim 3 yıla indirilmektedir.

Getirilen Yabancı Dil ağırlıklı program tamamen ezberciliğe dayanmak zorunda olacaktır. Bir yandan da duyuları parçalayan, olaylar arasında bağ kurmayan bir sistemde çocuk ezber bile yapamaz hale gelecektir. Türkçe okuma yazmayı harften başlatan bir program konuşan çocuğu kekeletecek, okuma hızını da kaybettirecektir.

Yaşam boyu eğitim: Eğer işinde yükselmek, terfi etmek ve maaş artışı istiyorsan, kendini sürekli eğitmelisin demek ister. Ancak bu eğitim için yabancı dil öğrenmeye, internet kullanmaya, hazır bilgileri indirip dosyalamaya, bütün bunlar için para ödemeye ve ayrıca bir yüksek okula da para ödemeye mecbursun.

Çalışanlara hizmet içi eğitim verilmez. Sözleşmeli personel olmak için küreselleşmenin hazır bilgi depolarından parayla bilgi almalısın, kazandığını bunun için harcamalısın.

Gündüz çalışan insan akşamları eğitim almalıdır, kendine ayıracak zamanı kalmamalı, her an birilerine para kazandırmalıdır. Para harcamıyorsan insan değilsin mantığı burada da egemendir, para harcamıyorsan terfi edemezsin.

Özel bilgi, beceri ve yetenek isteyen dersler: Bazı temel derslerin tanımları değiştirildi. Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığının 10.9.2004 tarih ve 8947 sayılı yazısına ve 119 sayılı kararına (Tebliğler Dergisi Ağustos 2004 -2563) atfen pilot illere gönderilen 21.9.2004 tarihli yazıda şöyle denilmektedir:

“İlköğretim okullarının 4 ve 5 inci sınıflarında okutulan ÖZEL BİLGİ, BECERİ ve YETENEK İSTEYEN Beden Eğitimi, Resim-İş, Müzik, Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi, Yabancı Dil, İş Eğitimi ve Bilgisayar Derslerinin branş öğretmenlerince okutulması…”

Adı geçen derslere yeni bir tanım getirilmiş, bu yolla insanları bir sonraki adıma hazırlamak üzere yanılsatma yapılmıştır; bu yazıdan beş ay sonra eğitsel kollar kaldırılmış ve resim, müzik ve beden eğitimi dersleri 4.sınıftan itibaren seçmeli ders haline getirilmiştir.

Artık ilköğretimin 8 yıl olması da bir yanılsatmadır. Çünkü 3. sınıftan sonra ders seçmeye başlanan bir eğitim sisteminde temel eğitim 3 yıl demektir.Din Dersinin yanına “kültür” sözcüğünün eklenmesiyle bir başka yanılsatmanın yapılmış olduğu yeni programla ortaya çıktı. Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinin yeni tanımı onu isteğe bağlı seçmeli ders yapabilecekti. Çünkü getirilen seçmeli dersler arasında HALK KÜLTÜRÜ/KÜLTÜREL DEĞERLER adlı bir ders vardır ve Din Kültürü dersi parçalanarak kaldırılacaktır. Etnik ve mezhepsel farklılıklar seçmeli “Kültür Değerler” dersi

adı altında verilebilecektir.

İnsan kültürel ve duygusal varlıktır: Bilinen “İnsan biyolojik, psikolojik ve sosyal varlıktır” tanımına, küreselleşme döneminde “insan kültürel ve duygusal varlıktır” tanımı eklendi. Ulusal birliği bozmak amacıyla icat edilmiş bir tanımdır. Bu tanım “azınlık hakları” kavramıyla bağ kurularak düşünüldüğünde toplumda etnik ve mezhepsel ayrılıkların derinleşmesini 9 yaşında ve okulda/sınıfta başlatmayı hedeflediği görülür. 

Bu yolla yabancı ülkelerdeki din dersleri de isteğe bağlı olarak seçilebilecek, “bu dersler branş öğretmenleri tarafından verilir” ifadesine bağlı olarak ülkemizde misyonerlik yapmakta olan papazlar okullarımızda ders verebilecektir.

Finlandiya modeli: “Bilinç Oluşturma” toplantılarında yapılan yanılsatmanın en uç örneği ise, PİSA dünya birincisi Finlandiya’nın eğitiminden övgüyle söz edip, “Biz de Finlandiya modelini uygulayacağız!” denilmesidir. Oysa bize dayatılan modelin ABD ve İngiltere’de uygulanan piyasaya göre eğitim modeli olduğu herkes tarafından bilinmektedir.

Burada, Finlandiya’nın birinciliğiyle kendisini özdeşleştirme yanılsamasından medet umulmaktadır.

Öte yandan Finlandiya’da dışlanan tek bir çocuk yoktur, sosyal devlet hâlâ geçerlidir,öğle yemeği okulda her öğrenciye parasızdır, tümden gelim yöntemi ve 1968 Türk Milli Eğitim Müfredatında olduğu gibi MİHVER DERS uygulaması vardır. Liselerde bile Genel Lise uygulanmaktadır, ayrıştırma üniversiteye giderken ve sınavsız geçişle lise öğretmenlerinin kararıyla olmaktadır. Böylece öğretmen merkezli eğitim üniversiteye kadar devam etmektedir.

Küresel savrulma: Yine TTK Başkanı tarafından verilen “Bilinç Oluşturma” konferanslarında “Küresel savrulmaya kendini bırakmayan uluslar yok olurlar” ifadesi kullanılmaktadır. Oysa küreselleşmenin ulus devletleri parçalayarak yok etmekte olduğu bilinen bir gerçektir. Burada açıkça yanılsatma vardır.

Bilinç Oluşturma konferanslarında Ulusal Direnç Noktalarının kırılması amacıyla bu yola başvurulduğu anlaşılmaktadır. TTK Başkanının, kitapçığını bastırdığı SPAN Şirketini tanımadığını söylemesi açık bir yanılsatma örneğidir.

“Ulusal” Ajans: AB üzerinden gelen dayatmaların koordinasyon merkezinin adıdır. Başbakanlığa bağlı bu merkez, 7’den 77’ye Sokrates programlarına katılmak isteyenlerin başvurularını inceler ve hangi projenin kabul edildiğini belirler, “kardeş!” okulları buluşturur.

Hedefi ulusal müfredatları kırmak olan AB Sokrates programının merkezine “ulusal” sözcüğünü eklemek bu sözcüğü asıl anlamından uzaklaştırmak ve insanları yanılsatmaktır.

Benzer şekilde ulusötesi kurumlarla birlikte yapılan organizasyonlara ULUSAL adının verildiğine eğitim alanının dışında da rastlanmaktadır.

Ulusların kaderlerini tayin hakkı: Cümlenin içeriği değiştirilmiş, “Halkların birbirinden parçalanarak ayrılma hakkı” olarak algılanması sağlanmıştır.

Başlangıçta emperyalist sistemden kopmak isteyen ulusların sömürülmeden yaşama hakkını ifade eden bu ünlü söz, küreselleşme sürecine girildiğinde bir ulusu oluşturan kaynaşmış kardeş halkların ayrışmasını çağrıştırır hale getirildi.

Bu yolla halkları zayıf, güçsüz ve yalnızlaştırmak, sürekli parçalayarak kolay yutulur lokmalar haline getirmek, küresel kralların egemenliğini güçlendirmek için gerekliydi. Bu durumu tanımlayan taktiğe “Böl, parçala, yönet” denir.

Eğitimde Değişim Programının Gerçek Nedeni

Broşürde “Değişime duyulan ihtiyaç” başlığı altında değişimin küreselleşmenin bir gereği olduğu anlatılmaktadır.

Dünyadaki bu değişimle birlikte eğitim sistemlerinin de değişime uğratılmakta olduğu broşürde açıkça dile getirilmektedir . Yani eğitimde değişim programı küreselleşmenin dayattığı bir programdır.

Rapordan alıntıyla bu değişenlerin neler olduğuna bakalım: -Bilgi kavramı değişmekte, “bilim” anlayışı da değişmektedir. -Demokrasi ve yönetim anlayışları ve metotları değişmektedir.

-Globalleşme endüstri toplumundan bilgi toplumuna doğru değişimi getirmiştir. -Bu değişimle ilgili güçlükler yaşanmaktadır.

Son cümleden anlaşıldığına göre küreselleşmenin önündeki güçlüklerin aşılması için eğitimde değişime gerek duyulmaktadır. Değişimin asıl gerekçesi işte bu cümlede açılımını bulmaktadır.

Gerçekte sosyal devletlerin bitirildiği, her şeyin piyasanın ihtiyacına göre düzenlendiği bir sürece girildiğini gözden kaçırmak için değişim bir ihtiyaçmış gibi sunulmaktadır. Evet, bu değişim bir ihtiyaçtır, ancak toplumun ihtiyacı değil, küresel sermayenin ihtiyacıdır.

Küreselleşmenin şekil verdiği alan sadece ulusal eğitim müfredatları değildir. 

- Yiyeceklerimize şekil veriliyor; hayvan ve bitkilerin genetiğiyle oynuyor.

- Bilim kurumlarına müdahale ediyor, onları siyasallaştırıyor.

- Uluslara yeniden şekil veriyor; parçalıyor.

- Medyaya şekil veriyor; tekelleşiyor, kalitesizlik evlerin içine kadar giriyor.

- Devlete şekil veriyor; küçültülüyor, halka hizmetten uzaklaştırıyor.

- Sanata şekil veriyor; klasik sanatlar kaybolurken postmodernizm egemenleşiyor.

- Sanatçıya şekil veriyor; sokaktan sanatçı topluyor.

- Konser repertuarlarına şekil veriyor; ahlakî çözülmeyi destekliyor, ödüllendiriyor.

- Ödülleri şekillendiriyor; sanatçının siyasi duruşuna göre veriyor.

-Bilim adamına şekil veriyor; onları şirketlere teknisyen yapıyor.

ZİHNİN DOĞASI

Zihinsel Güçlerimiz:

İnsan, doğanın kendisine bahşettiği zihinsel güçlere sahiptir. Bu güçleri doğru kullandığında ona “akıllı”, aklını hızlı kullandığında ona “zeki” denir.

Aklın bir diğer tanımı olaylar arasında bağ kurabilme yeteneğidir. Zekânın doğrudan bir tanımı yoktur, ancak göstergeleri vardır; aklını kullanabilme becerisi veya aklını kullanabildiği kadar zekâsı olduğu kabul edilir.

İnsanın zihinsel güçlerini konuşma-dil, matematik, resim, müzik ve bedensel hareket olarak beş temel yeteneğe ayırabiliriz. Bunlar doğuştan getirilir. Her bir yetenek diğeriyle birlikte vardır ve diğerleriyle iç içedir. Zekâ bunların hepsine birden kumanda eder; zekâ tektir, diğerleri yetenektir.Doğada hiçbir canlının mutlak özgürlüğü yoktur. Tüm varlıkların birbirine olan bağımlılıkları ve iç içe oluşları insan doğasında da karşımıza çıkar. İnsan, doğanın devamı ve kopyasıdır. Bu nedenle insanın ve zihnin doğasını tanımlarken doğadan örneklendirmek doğru bir yaklaşım olacaktır. Zihinsel güçlerimizin birbiriyle olan ilişkisini açıklarken doğa kuralları bize yardımcı olur.

Ağaç ile orman ilişkisi çok belirgin örnektir. Ağaç tek başına vardır, ancak orman varsa ağaç vardır. Tek başına bir ağaç kendini yaşatmaya yetmez, hayatın zorluklarına direnemez, havayı nemlendirip bulutları getirmeye gücü yetmez, tür oluşturmaz vb. İnsan da tek başına vardır ama toplum içinde vardır. Söz konusu çocuk ve onun eğitimi ise onun sosyal varlık olduğu çok daha önem kazanır; onun tek başına hayatı göğüslemesi çok daha uzun ve zahmetli bir süreci gerektirmektedir.

Bahçemde iş yaparken doğa kurallarını rayına oturtmak için bunları yaptığımı düşünürüm. Çiçekleri basmasın diye otları ayıklarım, birbirinin güneşini kesen dalları

budarım, düzenli sularım, toprağı eşeler havalandırırım vb. Bu eylemlerin güzel sanatlarla benzerliğini düşünürüm. Çiçeklerim daha canlı açarken ben de güzel duygularla beslenirim, yeniden can bulurum, hayata daha güçlü olarak devam ederim, yaşam enerjisiyle dolarım; onlara verdiğim can dönüp bana ulaşır. Onları koklarken, tazeliğini içime çekerken, onlara dokunurken ruhumun yüceldiğini hissederim; güzel sanatların işlevi de zaten bu değil midir? Bunları yaparken bedenimi kullanırım, bedensel hareket gücüm artar, zindeleşirim. Bahçemizdeki çiçeklerin serpilip büyümesi için nasıl ki belli bir çaba harcamak isterse, insanın zihinsel güçlerini geliştirmek için de onları beslemek, emek vermek ister. Bu eğitimdir. Çiçeği kendi başına bırakmak onu ayrık otlarının basmasına, susuz ve güneşsiz kalmalarına fırsat vermek demektir. Çocuk için de böyledir. Öyleyse zihnin doğasını bilmek eğitimcilerin işlerini doğru yapmaları için ön koşul olmak durumundadır.

Günümüzde çocuklar her gün daha fazla şiddet içeren film izlemekte ve şiddet içeren bilgisayar oyunları oynamaktadır. Şiddet oyunları oynamanın insan beynini şiddete koşullandırdığı, beyinde bu devreleri güçlendirdiği, benzer bir durum karşısında saldırgan tepki verme yönünde eğittiği artık bilinmektedir. Çocuğun beynine şiddet tohumu ekilmesi ve bu tohumların her gün beslenmesi insanoğlunun doğasıyla oynamaktır.

Benzer şekilde her gün pop müzik / kirli müzik bombardımanı altında olan çocuklarımızın beynini ayrık otları kaplamaktadır. Şiddet ve kirlilik tohumlarının yerleştiği bir beyinde zihinsel güçlerin ve yeteneklerin zayıflaması kaçınılmazdır. Sosyal yaşamları bozulan bakterilerin yaşamadığı gibi, uygun koşullar yaratılmazsa bir canlının bir başka ortamda yaşayamayacağı gibi zihnin doğası bozulduğunda zihinsel güçlerin yok olma riski

hep vardır.

Eğitimin İnsan Doğasına Uygunluğu:

Bilinen tanımların dışında bir yaklaşımla “Eğitim doğuştan getirdiğimiz zihinsel güçlerin desteklenmesi eylemidir“ diyebiliriz.

Eğitimin hedefi, çocuğun kendini güçlendirmesi ve hayatın zorluklarını akıllıca aşması için onu hayata hazırlamaktır. Yani eğitimin merkezinde hayatın değiştirilmesi vardır,

yani çocuğun yaratıcılığını kullanabilmesi, aklını kullanabilmesi vardır. Yani çocuk doğuştan getirdiği tüm yeteneklerini güçlendirmeli, onları tanımalı, onları koordineli bir şekilde

kullanabilmeli ve onlara kumanda edebilmelidir.

Bu noktada yeteneklerine kumanda edebilme gücüne zekâ demekte bir sakınca yoktur. Değişik alanlar arasında bağ kurabilme gücü arttıkça çocuğun zekâsı da artacaktır. Bu bağlamda eğitim, çocuğun temel alanlarda bilgi ve beceriyle donatılması etkinliğidir de denilebilir.

Eğitimin bilinen bir tanımında şöyle der; “Hayat problem çözme sürecidir, eğitim bu problemleri çözmek için vardır”. Bu tanımda “hayat” ve “problem çözme”, doğru bir sunumla, birlikte yer almaktadır.

“Hayat problem çözme sürecidir ve güzel sanatlar bu problemlerin arasında soluk aldığımız, yeniden güç kazandığımız anlardır.”

Kimi veliler bilmeden bir doğruyu söyler; “ Çocuğumuz müzik / resim / beden eğitimi dersinde bir nefes alıyor. Sınıf öğretmeni bu dersi neden yapmıyor?” Veliler, sınıf öğretmenine bir sitem olarak bu eleştiriyi yapmakta haklıdırlar. Bu derslerin insanın ve zihnin doğasıyla ilişkisini bilmeden öğretmen olunuyorsa burada öğretmen yetiştirmede de bir eksiklik var demektir.

Eğitim sistemindeki bir yanlışın göstergesi olarak, hayatta başarılı olmakla okulda başarılı olmak çoğu zaman farklı şeyler olarak karşımıza çıkabilmektedir. Aklını kullanma, zihinsel güçlerini geliştirmeyle doğru orantılı bir şekilde problemlerin üstesinden gelme başarısıdır. Eğer okulda verilen eğitim, başarıyı Amerikan eğitim sisteminin dünyaya pazarladığı ezberci test sistemi ile ölçüyorsa, daha baştan yanlış yola girilmiş demektir. Temel derslerin bir kısmı test çözmeye ayrılıyorsa, öğretmen çocuğun testteki puanlarını kendi başarısı olarak görüyorsa, bu öğretmenin kendisi sınıfta kalmış demektir.

İnsan, bedenini kullanmadan aklını kullanabilme özelliğinde değildir, ikisi birbiriyle sürekli bağlantı halindedir; akıldan geçeni beden yapar, bedenin yaptığını akıl belleğe kaydeder, bu bilgiyi ileride yeniden kullanmaya hazır tutar. Olaylar arasında bağ kurabilme, yani aklın kullanılması, belleğe kaydedilmiş bu bilgilerin sentezlenerek yeniden eyleme dönüştürülmesi işlemidir.

Zihnin bütünselliğini gözeterek bunu temel alan eğitim sistemlerinin yerine parçalı zihin teorisini temel alan eğitim modelinin belli bir merkezden dünyaya adeta dayatılmakta olduğu 2000’li yıllar, eğitim tarihinde ilkel topluma dönüş yılları olarak ve insanın doğasını bozan yıllar olarak anılacaktır. Bu tehlikeli süreci 30 yıldan beri yaşamakta olduğumuz içindir zihnin doğasını ve eğitim kurallarını yeniden dillendirmek gereği duyulmaktadır.

Dengeli Beslenme - Dengeli Eğitim

Gelişim çağında temel besinlerden bir kısmını hiç almamış olan bir çocuk fiziksel olarak bunun acı sonuçlarıyla karşılaşır. Benzer şekilde, temel eğitimde bazı dersleri hiç almamış olan çocuk da bunun acı sonuçlarını görür.

Dengeli beslenme, temel besinlerin tüm çeşitlerinden belli miktarda ve belli sıklıkta (ritmik) alınmasıyla doğru orantılıdır. Benzer şekilde temel derslerin de belli miktarda ve belli sıklıkta alınması gerekir. Buna “dengeli eğitim” diyebiliriz.

Dengeli eğitim, çocuğun zihinsel güçlerini eşit ve dengeli bir şekilde geliştirmeyi hedefler.Temel dersler, çocuğun zihinsel, fiziksel ve ruhsal gelişimine cevap veren matematik, dil (konuşma-okuma-yazma), resim, müzik ve beden eğitimi dersleridir. Bu dersler çocuğun olmazsa olmazlarıdır.

Bu derslerin doğayla bağını kurmaya çalışalım:

Evrende yaşamın devamı onun ritmik hareketine bağlıdır. Etrafımızda belli bir ana ritme bağlı alt ritimler yumağı vardır, biz insanlar bu ritimler yumağının bir noktasında ortaya

çıkmışızdır. Bir ritmin durduğu yerde ona bağlı tüm alt ritimlerin yaşamı biter. Bütün bilimler evrendeki yaşamın ritmik kurallarını araştırmak için vardır ve bilimsel çabalarla bu ritmik dengenin devamı için öneriler geliştirilir. Bu ritmi durdurmaya yönelik, yani doğanın dengesini bozmaya yönelik yapılan işler insanlığa aykırı işler olarak kabul edilir, reddedilir ve yasal önlemler alınır. Çünkü doğanın dengesi bozulduğunda neler olacağı bilinmektedir.

Çünkü doğa, ritmini yok edeni yok eder. Bu kural doğanın değişmez kuralıdır.

Bilimsel araştırmalarda ulaşılan sonuçlar bir doğa kuralı olarak bir yere not düşülür, bu notlar artık kullanılmaya hazır bilgilerdir.

Bu notlardan biri de şudur; “İnsan beyni ritmik olmayan şeyleri algılayamama özelliğindedir.” Düz cümleye çevirirsek, insan beyni ritmik olan şeyleri algılayabilme özelliğindedir. Somut bir örnek; çarpım tablosu bir ritim tablosudur.

Dünyamızdan örnek verelim; dünyanın kendi etrafında dönüş hareketini gözleyerek “bir gün 24 saattir” diye bir saptama yapılmış ise, bu her gün dünya 24 saatlik bir ritimle dönüyor demektir. Bu saptamadan sonra insanoğlu ertesi güne ve sonraki günlere ait varsayımlar, hesaplar, matematikler yapabilmektedir. Eğer bir gün 25 saat, öbür gün 30 saat olsaydı burada yaşam olmazdı. Bir kerecik olsun bu ritim bozulursa dünyada yaşam biter ve

buna bağlı tüm diğer alt ritimler ve yaşamlar da biter. Demek ki hareket yaşamın temelidir ve hareketin ritmik olması da onun devamı için zorunludur.Zihnin doğasında ritmik olan şeyleri algılayabilme özelliği varsa bunun güçlendirilmesi, beslenmesi gerekir. İşte bu noktada ritim eğitimini doğrudan veren müzik ve beden eğitimi dersleri temel ders olmak durumundadır. Bu nedenledir ki ilköğretimin genel amaçları içerisinde “Ritim duygusunu geliştirme” maddesi yer alır. Evrende hareketin ritmik olması bir başka şeyi daha beraberinde getirir;

DENGE.

Hareket-Ritim-Denge:

Evrendeki hareket-ritim-denge üçlemesi tüm alanların ortak paydasıdır. Bu üçlemenin olağanüstü uyumu, insana, insanın beğenilerine kadar her şeye şekil verir. Güzel dediğimiz şey gerçekte içindeki bu üçlemenin varlığı kadar güzeldir. İnsanoğlu bu üçlemeyi sezme yeteneğine sahiptir. Sanat eğitimi dersleri bu sezgiyi güçlendirmeye yönelik derslerdir.İnsan bedeni ve yaşamı için dengenin ne anlama geldiği matematiksel olarak da karşılığını bulmaktadır; bir denklem iki tarafın dengelenmesiyle sonuçlanır.

Drama eğitimcileri ısınma çalışmalarının içerisine bilerek denge hareketleri koyarlar; çünkü insan, bedenini dengede tutabildiği ölçüde yaşantısını kolaylaştırabilir. Sağlıklı yaşamın temelinde denge vardır; omurların dizilişi, başın boyun üzerinde duruşu, doğru oturuş, kasların doğru çalıştırılması vb ısınma çalışmaları hep denge kazanmak içindir. Denge eğitimi beden eğitimi dersinin alanına doğrudan girmektedir. Dengesini bulamayan bir beden ritmik hareket edemeyecektir, ritmik hareket etmedikçe denge kurulamayacaktır. Bu, evrendeki hareket-ritim-denge üçlemesiyle örtüşen bir durumdur.

Halk danslarını hareket-ritim-denge açısından ele aldığımızda mükemmel sonuçları görülür.

Yoga gibi bazı bireysel beden çalıştırma teknikleri de denge hareketleri üzerine kurulmuştur. Bunlara spor denilmez, bunlar yarışma için yapılmayan kültür fizik hareketleridir. Bu tür kültür fizik hareketlerinin felsefesinde “denge insanı mutlu eden şeydir” ifadesi geçer.

Müzikte denge dil ile doğrudan bağlantılıdır; şarkılar, hecelerin uzunlukkısalıklarının matematiksel toplamları eşit olan ölçülerle yapılır. Vuruş sayıları denk müzik cümleleri defalarca yinelenir, bu sırada binlerce kez ritmik nabız atışları beyne nakşedilir ki bu da ritmik algılamayı besleyen en güçlü eğitim olmaktadır.

Müzik-Dil-Matematik bağlantısı bilinen en güçlü zihinsel bağlantılardır. Dildeki ritim, ezginin ayakları üstünde dengede durmasını sağlarken, aynı sözün anlamını kendi ses telleri aracılığıyla ezgileyerek dışa vurmak ve bu yolla iletişim kurmak zihinsel faaliyetin en üst noktada gerçekleştiği anlardır.

Şarkı söylemenin bir diğer özelliği de insana yücelme duygusu tattırmasıdır ki iyileştirici yanı kuşkusuz ağır basar. Yücelme duygusunu insana yaşatmak kadar eğitimin başka ne amacı olabilir ki! Birlikte şarkı söylemekse, insan beynini kirlilikten ve ayrık otlarından temizleyen en büyük arındırıcı etkinliktir.

Keza bir müzik aleti çalmak, bedeni dengeli tutmayı, iki eli bağlantılı ve dengeli çalıştırmayı ve tüm duyuları birlikte çalıştırmayı beraberinde getirdiği için bütünsel bir zihinsel faaliyettir. Bir çalgıya kumanda etmek keza otokontrol geliştiren ve iyileştirici yanı olan bir durumdur.

İnsanoğlunun kendini insanlaştırma serüveninde müziğin ve diğer sanatların yeri bu kadar açıkken sanat eğitimi derslerini temel ders olarak düşünmemek insanın kendine saygısını yitirmesi anlamına gelir.

Temel Derslerin Doğayla ve Zihnin Doğasıyla Bağlantısı:

Evrendeki ritmin; sayılarla ifadesi MATEMATİK, konuşarak ifadesi DİL, seslerle ifadesi MÜZİK, çizim ve renklerle ifadesi RESİM, bedensel hareketle ifadesi BEDEN EĞİTİMİ derslerinin alanını belirler. Bu dersler insanın doğayla uyumundan ortaya çıkmış alanlardır; her biri diğerini besler, birinin geliştirilmesiyle diğeri de gelişir, birinin eksik kalmasıyla diğerleri olumsuz etkilenir. Hepsi de insanın doğuştan getirdiği yeteneklerdir.

Matematik ne kadar yetenekse müzik de o kadar yetenektir, dil de o kadar yetenektir, resim de… Matematik dersi alan bir çocuk nasıl ki matematik profesörü olacak demekdeğilse, müzik dersi alan bir çocuk da müzisyen olacak demek değildir. Dil dersi alan bir çocuk nasıl ki romancı, şair, yazar olacak demek değilse, resim eğitimi alan bir çocuk ressam, beden eğitimi dersi alan bir çocuk da sporcu olacak demek değildir.

Bütün bu dersler çocuğun doğal temel gereksinimleridir. Bu derslerin ortasında bunların bileşeni olan bir ders daha vardır ki adı HAYAT BİLGİSİ dersidir. Tüm dersler çocuğu hayata güçlü bir şekilde hazırlamak içindir. Çocuk Hayat Bilgisi dersinde okulda aldığı bilgilerin hayatla bağını kurar, olaylar arasında bağ kurmayı öğrenir, kendini gelecek yaşantısına hazırlar. (Bu noktada, gelecek yaşantıdan kastedilen şeyin yalnızca para

kazanmak üzere yapılan iş hayatının olmadığı, tüm yaşam süreçlerini kapsadığı bilinmelidir.)

Temel derslerin doğayla ve zihnin doğasıyla bağını kurmaya resim dersiyle devam edelim.

Daha beş yaşındayken çocuk eline kalemi aldığında bir şeyin resmini çizmeye çalışır. Demek ki çocuğun doğasında resim yapmak var. Peki çocuk bu resmi yaparken zihinsel olarak hangi işlemleri gerçekleştirmektedir, bunu analiz edelim:

1. Büyük bir nesneyi küçülterek kâğıda aktarmaktadır; mühendisin matematik bilgisiyle ve alet kullanarak çizdiği projeyi o bilmeden zihinsel matematik yaparak küçültmüş, zihinsel orantı kullanmıştır.

2. Ayrıntıyı gözlemiş ve gözlemini kâğıda indirmiştir.

3. Beyin kas koordinasyonu kurmuş, eline kumanda etmiştir ve tamamen kendi gücüyle bir işi başarmıştır.

4. Uzun, kısa, ne kadar uzun, ne kadar kısa, yuvarlak, kare, dik, üçgen, silindir, yatık, eğri, düz, geniş, dar açı, geniş açı, oran, simetri vb tüm geometrik ve mantıksal işlemi zihinsel olarak yapmış ve bunu somut olarak göstermiştir.

5. Çocuğun beynine ekilen resim kültürü sayesinde ileride bu kültürün üzerine ekilecek fen bilgilerini onun beyni orada tutmaya hazır hale gelir. Çünkü bilgi, uygun kültür ortamı olmadan zihinde kök salamamaktadır. Tıpkı tohum-toprak ilişkisi gibi; sert bir zemine ekilen tohum toprağa karışamaz, orada kök salamaz. Toprağın havalandırılmış olması, kültür, tohum için ön koşuldur. Resim dersinin temeli çizimdir; ressamlık eğitimi sırasında buna desen denilmektedir. Çizimin renklerle yapılması resim sanatıdır, renkler ise doğanın bir başka uyumunu içselleştirmektir ki doğadaki uyum insana huzur verir. Doğadaki dengeyi resimle ifade etmek insanın iç dengesini bulmasına zemin hazırlar, hayatı anlamlı ve keyifli hale

getirir. Çocuğu hayattan zevk alır hale getirmek onun ileride yaşayacağı problemlerinin üstesinden gelmesine en büyük yardımdır. Çünkü hayatı güzelleştirmek hayatı kolaylaştırmanın, problemlerin üstesinden gelmenin yoludur.

Zihnin Doğası Nasıl Bozulur?

Dünyamızın hızla kirlendiği bir dönemde doğa nasıl ki acımasızca yok ediliyorsa, doğanın dengelerine insan eliyle nasıl ki müdahale ediliyorsa, aynı şekilde zihnin doğasına da insan eliyle acımasızca müdahale edilmektedir.

Bir yandan genetiğiyle oynanmış yiyeceklerle insanın beslenme şekli değiştirilirken buna paralel olarak zihnin doğasına aykırı biçimde eğitim sistemleri değiştirilmektedir. Bu konuda metropol ülkelerde bir hayli mesafe kat edilmiştir. Aynı eğitim programı paketler halinde diğer ülkelere gönderilmektedir.

Eğitim sistemine müdahale çok sistematik bir şekilde gün gün birer maddesi kamuoyuna açıklanarak uygulanmaktadır. Her bir açıklama bir sonrakini gözden uzak tutmak üzere ustaca hazırlanmış görünmektedir. Kimsenin itiraz edemeyeceği şekilde, iyi bir şeymiş gibi yaldızlı ambalaj içerisinde sunulmaktadır.

Tüm insanlığın önüne konulan bu ilkel eğitim programında belli yanlışlardan yola çıkılmaktadır:

a- İlk adım zihnin parçalı olduğunu savunmakla başlıyor; “Multiple Intelligence / Parçalı zekâ”. Her bir yeteneğin ayrı bir zekâ olduğunu söyler.

b- Duyuları parçalar ve her çocuğun farklı öğrenme stili olduğunu söyler. Duyularınbütünselliğini yok eder. Örneğin, gördüğü ile işittiğinin arasında zihinsel bağ kurmayı engeller.

c-Dersleri parçalar ve her çocuk tek bir alanda başarılı olabilirmiş gibi daha dokuz yaşındayken ders seçme başlatır. Derslerin birbiriyle bağı ve hayatla bağı kopartılır. Ayrıca bu yolla eğitimde birlik bozulur, belli bir konuda ortak fikrin oluşması engellenir.

d- Okul dışındaki kurslarda öğrenmeye yönlendirir, bunu “yerel olanaklardan yararlanma / Konstraktif yaklaşım” adı altında getirir. Okul eğitim kurumu olmaktan çıkartılır, okulun içini boşaltılır. Bu yolla çocuğun hiç bir sosyal grubun üyesi olmasına fırsat vermez, çocuk yalnızlaştırılır.

e- Öğretmeni eğitimin plânlayıcısı olmaktan uzaklaştırır. Bilgisayarı öğrenmenin en etkili aracı kabul eder.

f- Temel dersler kendi içinde parçalara bölünerek seçmeli ders çeşidi çoğaltılır; temel derslerin bütünselliği yok edilir.

g-Getirilen sözde seçmeli dersler paket programlar halinde belli dönemlere ayrılarak bir daha parçalanır; eğitimde süreklilik ve ritmik tekrar kuralı bir daha çiğnenir. Böylece temel dersler hem dikey hem de yatay olarak iki kere bölünür.

h- “Az bilgi iyidir” diyerek temel derslerin içi bir daha boşaltılır. Fen bilimlerine temel oluşturan, fen bilimleri kültürünü eken üniteler ayıklanır, atılır. Tarih bilinci oluşturulmaz; birbiriyle bağlantısız olaylar üstelik tarihsel sıralama yapılmadan verilir.

i- Başlangıç eğitiminde okuma yazma öğretilirken harften öğrenme yaptırılır; tümden gelim pedagojisi kaldırılır. Konuşarak okula gelen çocuk kekelettirilir, böylece hızlı okuma engellenir, harfleri görmeye çalışmaktan sözcüğün anlamı kaybettirilir. Dildeki akış, matematik, ritim ve duygu yükü (ezgiye karşılıktır) yok edilir.

j- Yabancı dil öğrenme ana dilden daha önemli hale getirilir, kendi ana dilinde düşünme ve zihinsel faaliyet yavaşlatılır.

k- Her çocuk bir alanda başarılı olabilir diyerek daha dokuz yaşındaki bir çocuğun örneğin seçtiği bir spor dalında üniversiteye kadar gidebilmesi için diğer derslerin hiç birinde başarılı olması istenmez. Böylece çocuğun olaylar arasında bağ kurabilme gücü iyice zayıflatılır.

l- “Çocuk bireydir” der. Çocuğu çocuk olarak ve sosyal varlıkolarak kabul etmez. Kaldı ki birey olmak, bağımsız karar verebilmeyle ve empati kurabilme olgunluğuna erişmeyle ilgili bir durumdur. Bütün bunlardan sonra çocuğun eline verilen diploma boş bir kâğıt parçası olacaktır

ve ancak üniversitede yüksek lisans yapma şansı bulabilen az sayıdaki çocuk (elit tabakanın çocukları için okullar zinciri getirilir) bir iş sahibi olabilecektir.

Şimdi önümüze bir müfredat programı geliyor ve orada diyor ki: 

- “Çocuğa soralım neyi öğrenmek istiyor?” Ne yiyeceğini çocuğa soralım mı?

-“Bazı dersler yetenek-ilgi-istek dersidir, çocuk bunların içinden seçsin.” Tahıl, sebze, meyve, et ve sütten oluşan temel gıdaların bir grubunu isteğe bağlı yiyecekler diye ayırmak olur mu?

-“Seçtiği çalgı dersini 3 ay alsın, sonraki 3 ay isterse görsel sanatlar dersi alsın.” Çocuğa 3 ay peynir, sonraki 3 ay da yumurta verilir mi? Bu ders resim dersinin yerine getirildi; bilgisayarda animasyon yoluyla yapılmış insansız filmler için teknisyen yetiştiren güya sanat dersi. Elektronik müzik ne kadar müzik sanatının karşılığı ise görsel sanatlar da o kadar resim sanatının karşılığıdır.

-“Bilgisayar dersini seçen çocuk sanat ve spor etkinliklerine katılmak zorunda değildir.” Çocuğun önüne çikolata koyup diğer yemekleri yemesen de olur denir mi?

-“Çocuk bireydir, kendisiyle ilgili kararları kendisi almalıdır.”

Hangi besinlerle beslenmesi gerektiğini çocuk nasıl bilebilir?

Bu beslenmeyle sağlam çocuğun beden sağlığını ne kadar koruyabilirsek, bu eğitimle onun zihinsel sağlığını da o kadar koruyabiliriz. Şimdi soruları değiştirelim:

Kötü beslenmenin çocuğunuzda açtığı zararları fark ettikten sonra ne kadar sürede bunu düzeltebileceğinizi düşünürsünüz? Bu şekilde bozulmuş bir sağlığın dengesini yeniden bulması sizce kaç yıl sürer?

Diyelim ki sağlıklı doğmuş bebeğinizi bir doktora danışarak büyütüyorsunuz ve o size yukarıdaki beslenmeyi öneriyor, ne yapardınız?

Aynı tepkiyi zihin sağlığı yerinde doğmuş çocuğunuza yukarıdaki eğitimi vermek isteyen eğitimcilere de gösterir miydiniz?

Doğanın bozulan dengesini bulması sizce kaç yüz yılın işidir?

Doğası bozulmuş bir zihnin yeniden dengesini bulması sizce kaç yıl sürer?

Son soru: ZİHNİN DOĞASI BOZULSUN MU?

Çocuklar çiçeklerimizdir, onların eğitimi biz yetişkinlerin işidir. Onlar tek başlarına neyin kendisi için daha iyi olduğuna karar veremezler. Onların doğasını bilecek ve doğasını bozmadan onlara bu desteği vereceğiz.

SANATTA KÜRESEL KİRLENME

Tüm sanat dallarında dikkati çekecek düzeyde hızlı bir kirlenme gözlenmektedir. Kirlenmenin temelinde “Kullan at, hızla tüket” ekonomi anlayışı vardır. Bu

ekonominin adı neo liberal ekonomidir ve son otuz yıldan beri batı kapitalizmi buna göre programlanmıştır. Neo liberal ekonominin sanattaki ideolojisi postmodernizmdir.

Modern ötesi demek olan postmodern sözcüğüne açıklama getiren kimi eleştirmenler, içi boş anlamında fosmodern benzetmesini yapmakta haklı gözükmektedirler. Çünkü artık kalıcı olan modern sanat eserlerinin yerini postmodern-içi boş eserler almaktadır. “Fast food” adıyla dilimize giren ayaküstü beslenme gibi ayaküstü tüketilen sanat ürünlerine müşteri olmamız istenmektedir.

 “Eğer edebiyat acıları yazmaksa, adliye arşivleri bu acıların yazıldığı dosyalarla doludur. Alın, kitap yapın. Edebiyat bu olmasa gerek” der.Neyin sanat eseri olup olmadığı üzerine iki önemli ipucunu burada görmek

mümkündür; gayeli ve edebi anlatımı olan eser.

Günümüzde sanatta kirlenme şu şekillerde ortaya çıkmaktadır:

Eseri yozlaştırma, çarpıtma. 

Sokak kültürünü sanatın içine sokma.

İçini boşaltma.

Sanatçıyı teslim alma.

Sanat piyasasını ele geçirme.

TV kanallarını pop kültürle doldurma.

Klasik sanatlara talebi azaltma.

Ulus ötesi tekellerin egemenliği.

Teknolojiyi insanın önüne geçirme.

Kullan at piyasa ekonomisini egemen kılma.

Ahlaki değerlerin çiğnenmesi.

Kavramları tüketim ekonomisine hizmet edecek şekilde değiştirme.

Klasik sanatları sokağa indirme.

Edebiyatta:

Edebiyatçılar, postmodern ürünlere "Omurgasız eser, başı sonu birbirine bağlantısız roman, sokak dilini edebiyat sanmak, sözcük oyunlarıyla anlamsız diyaloglar, estetik sezgiden ve estetik doyumdan uzak bireyci bunalım şiiri, kalemin gittiği yeri bilmeyen kurgusuz anlatımlar, sanatsal formların kırıldığı denge oluşturulmamış eser" gibi açıklama getiriyorlar.

Bu tür eserlerin, günlük tüketime yönelik olduğunu, kalıcı olmayacaklarını ve bu nedenle postmodern yazarların aynı zamanda popülist olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.Dildeki kirlenmenin örneklerini sanat dünyasından vermek gerekirse, İngilizce hakimiyetine örnek Fazıl Say’ın son CD’sine “Black Earth” adını verdiği Kara Toprak türküsüdür; o şimdi “Siyah Yer kabuğu” oldu. Erovizyon şarkı yarışmasına İngilizce katılmak gibi. Karlo Domeniconi’nin Koyunbaba’sı, Gilbert Biberyan’ın “Haydar Haydar’ı gibi örnekler ise bu alanda etik duruşları sergilemektedir.

Resimde:

Ressamlar, postmodernizmin resimdeki karşılığının, klasik bir eserin kalıplarını kırarak ondan yeni bir eser meydana getirmek olduğunu ifade ediyorlar ve soyut resimle karıştırılmaması gerektiğini ekliyorlar. Sanat adına estetik beğeniden uzak ürünler verilmesinden yakınıyorlar.

İstanbul bienallerinin ne kadar estetikten uzak olduğu malumunuz.   O eserler için eser denilebilir mi, tartışıldı; geleceğe kalmayacak, o gün için yapılmış, bir başka sanat ortamında bir daha sergilenmeyecek olan ürünlerdi. Öte yandan İstanbul Beyoğlu resim galerileri kapanmış durumda.

Resimde postmodernizm, boş bir tablonun camına konan sineklerin bıraktığı pisliği çağdaş sanat olarak sunmaya kadar varabiliyor. Kırmızı boş bir tablo çağdaş sanat eseri sayılabiliyor. Çağın gereği budur yutturmacası boş çerçeveleri sanat eseri diye sattırıyor.

Almanya’da Modern Sanatlar Müzesinde, ziyaretçilerin en beğendikleri eşyalarını duvara fırlatıp parçalaması isteniyor. Duvara fırlatma işini yapan bir makine sanat eseri olarak sunuluyor.  Makineye “dost ateşi” adını vermişler. Bu deyim, Irak’ta Amerikan askerlerinin yanlışlıkla İngiliz askerlerini vurdukları durumlarda kullanılıyordu.

Neoliberal ekonominin ideolojik bombardımanı sanat müzelerine kadar girmiş durumda. Eğitim programlarında resim dersini kaldırıp yerine bilgisayarda animasyon çizimini getirmeyi hedefleyen müfredat değişikliği dönemi resim sanatı bitirilişinde son aşama olarak görünmektedir. Ayrıca çizgi romanın eğitimdeki önemini anlatmak deveye hendek atlatmaktan daha güç.

Mimaride:

Mimaride kirlenme tarihsel olarak diğer sanatlardan önceye rastlar. Postmodernizme ilk isyan edenler mimarlar olmuştur. Şehirlerin çevresini kuşatan gecekondular, daha sonra bu gecekonduların ortasında yükselen gökdelenler gibi. Sahilleri kaplayan beton bloklar,

doğayla uyumsuz binalar. Örneğin Mersin sahillerindeki çok katlı yazlık siteler, denizden gelen nemli rüzgarı kestiği için arkada kalan limon ve narenciye bahçelerini perişan etmiştir.

Büyük şehirlerde, ana caddelerde on katlı binaların hemen bir arka sokağında 4 kattan fazla sıyasaktır. Ayrıca yapılan binalara, sitelere, yerleşim yerlerine yabancı dilde isimler kullanmakta işin bir başka acı yönü.

Şehir planlamada mimarların rolleri sıfırlanmış, kap kaçcı müteahhitlere teslim edilen şehirler estetikten uzak beton yığınlarına dönüşmüştür. Konya’da yıkılan binada ve depremlerde yıkılan pek çok binada görüldüğü gibi betonun içi de boşaltılmıştır. Bir kez sanatın içi boşlamaya başladı mı malzemenin de içi boşalır, bunu gördük.

“Binayı giydirme” adıyla yapılan inşaatların binaları insansızlaştırma olduğu görülmektedir; bina dışarıdan simsiyah korkuluk gibi durmakta ve içinde insan olduğu hissettirilmemektedir. Bu postmodern binalar insana korku duygusu vermekte, dışarıdaki insanı bu binanın içine ulaşamaz duygusuna sevk etmektedir. Sanatı insandan soyutlama, teknolojiyi insanın önüne geçirme taktiği burada karşımıza çıkmaktadır.

Karikatürde:

Karikatür sanatında son yıllarda görülen serseri tipler, sapıklar, cinsel imajlar, argo, bozuk Türkçe, çizgiden çok konuşma, alt kültürü öne çıkarma, düşündürmek yerine alay

etme, bayağılaşma, laf cambazlığı, vb. popülist yaklaşımlar egemendir.

Operada:

Benimsemediğim bir sanat türü olan Operada bile sanatın içini boşaltma çoğu zaman eseri bugüne uyarlama adına yapılabilmektedir. Örneğin; 2000 yılında Ankara’da sahnelenen, C.F.Gounod’nun Faust adlı operasında oyuncuların giysileri Doktor Faust’un yaşadığı dönemin giysileri değildi.

Sahnede bugün sokakta giyilen blucinler, penye gömlekler, pijamalar vardı. Dinlediğimiz aryalar, koro şarkıları aynen duruyordu. Mimikler, şarkı söyleme biçimleri de duruyordu.

Ortada giysileri bugünün, giysi dışındaki her şeyi ikiyüzyıl öncesinin olan bir oyun vardı. İzlerken bizimle dalga mı geçiyorlar diye düşünüyor insan. Estetik bütünlük yok, uyum yok.

Rejisör "Faust bugün yaşasaydı" düşüncesinden yola çıktı diye açıklanıyordu. İzmir’de sahnelenen, Karmen operasında da aynı şey yaşandı. Yine "Karmen bugün yaşasaydı"dan yola çıkıldı. Bugüne uyarlanmış giysilerin yanında, Karmen’in sevişme sahnesinde pornoya kaçıldı, üzerindeki giysiler tek tek çıkartılarak magazin basınının ilgisini çekecek bir sevişme sahnesi canlandırıldı. Oysa opera estetik boyutun en yukarıda tutulduğu

sanattır.

Klasik bir operayı bugüne uyarlamak, halk türküsüne piyano eşliği yazmak gibi değildir. Tüm sanatsal ögelerin klasik formda olmasını gerektirir. Bir türküyü opera tarzında söylemek, türküyü evrensel sanat ortamına taşır ki bu çağdaşlıktır, insana yakışan bir durumdur. Klasik bir eseri, alt kültürün malzemesi yapmaksa ona katkı değil, onu yozlaştırmak, bozmak, değerini düşürmektir, popülizm yapmaktır.

Ünlü opera sanatçısı Pavorotti dev hoparlörlerle meydan konserleri verdi ve bu operayı halka indirmek adı altında yapıldı. Pavorotti’nin öğrencisi olan Hakan Aysev de onun yolunda; “Operayı yüz binlere dinletmek için Pavorotti gibi stadyumlarda söylemekistiyorum” dedi.   Pop opera, rok opera, caz opera ve şimdi yeni albümünde de Türk Müziği ile birlikte opera yaptığını söylüyor. Opera sanatıyla popçuların terimi olan albüm (kullanıp atılacak bir deste şarkı) bir araya geldi. Güzel sanatların bu en güzide olanı kaset piyasasına böyle hizmet eder hale getirildi.

Unutulan bir husus; operalardan seçilmiş aryaları solo söylemek opera değildir. Opera bir eserin bütünüdür; libretto, drama, koro, orkestra, bale, dekor, kostüm, reji, koreografi gibi sahne sanatlarının tüm özelliklerini bir arada bulundurmayı ve salonda dinlemeyi gerektirir. Salondan yücelmişlik duygusu ile çıkmak ister. Opera sanatının dinleyiciye vereceği ruh güzelliğine, sokak konserinde sakız çiğneyerek, yanındakiyle şakalaşarak ulaşılamaz.

Pavorotti, müzik teknolojisinin dev tekellerine iyi para kazandırdı ve şimdi sesini kaybetmiş durumda opera sahnesini terketmek zorunda kaldı. Yani onu kullanıp attılar.

(Mikrofonda söylemekten işitme eşiği yükseldi ve sonunda giderek ses telleri yıprandı) Operanın sırtından meydanlarda para toplayanlar, iki yüzlü bir şekilde operaya dinleyici çekeceklerini söylediler. Sonuçta, önce opera sanatının içi boşaltıldı, sonra opera salonları.

Reklamlarda:

Reklamlarda her türlü çarpıtma var. Türkçeyi bozuk kullanma, reklamı oyunun içerisine sokma, kadını aşağılama (Ülker biskrem), Gençlik Marşı gibi ulusal bayramlarınrepertuarına girmiş milli ve tarihsel değeri olan bir ezgiyi kâr için kullanma, bayağılaştırarak ve sözlerini bozarak söyleme (Cola Turca reklamında) çıktı karşımıza.

Özgür kadın imajını cep telefonuna yükleyerek özgürlük kavramının içini boşalttıklarını gördük. Sanatın dünya tekellerinin hizmetine geçmesiyle birlikte etik değerlerin çiğnendiğini görüyoruz. Yakın zamana kadar radyoda, televizyonda, oyun içerisinde kullanılan bir ürünün adı reklam olmasın diye gösterilmez, benzer bir ürünü satan diğer üreticiye haksızlık olmasındiye adı gizlenirdi. Bu yerleşmiş bir kuraldı. Herkesin eşit olduğu bir üretim anlayışı etik değer olarak topluma yerleşmişti.

Bir televizyon dizisi içerisinde cep telefonu reklamı yapmak etik değildir. Oyundaki çocuk oyuncuya cep telefonu reklamı yaptırılıyor. Aynı reklamda kullanılan rep müziğin içerisinde dilin kirlenmesini de görüyoruz.

Tiyatroda:

Tiyatro yerine gösteri sanatları deyimi kullanılmaya başlandı. Gösteri sanatlarında ‘Talk şov’ gibi sanatsal olmayan bir türe tanık olmaktayız. Meddah ya da tek kişilik oyunla hiç ilişkisi olmayan bu konuşma gösterisi, tiyatro sanatını yozlaştırmaya örnektir. Oyun demek mümkün değil; baştan sona bir konu veya metni olmayan, kopuk kopuk, belli bir

konuya yoğunlaşma gerektirmeyen, izleyici ile alay eden, aşağılayan, derinliği olmayan sıradan magazinleştirme, herşeye gülüp geçilen bir şey.

TV’daki gösteri programlarında son örnekte, dil önemini yitiriyor ve konuşma özürlü bir erkek oyuncu komedi yaptığını sanıyor. Hem tiyatronun içi boşalmış hem dilin. Ki, dilde yaşanan kirlenmenin tüm sanatlara yansıdığı ortadadır. Benzer şekilde sadece “nane” sözcüğünü defalarca tekrarlayarak şarkı yaptığını zannedenlere ekranda yer verilebiliyor.

Tiyatroda empati kurabilmeyi sağlayan evrensellik ögesi kaldırılıyor. Örneğin 2005- 2006 sezonunda Ankara Altındağ Tiyatrosunda oynayan İşte Hayat adlı oyunda Yunan bayrağı uzun süre sahnede tutuluyor. Oyunda batının AB üzerinden dayatması olan bir talep öne çıkartılmakta, tiyatro sanatının çocuk müsameresine indirildiği görülmektedir.

Televizyonda:

Televizyonun kendisi kirlenmenin aracı olarak sahneye çıkıyor. Küreselleşmenin en büyük aracı olan televizyonun kanal sayısındaki artış ve zaplama, programlardaki kalitenin düşürülmesiyle birlikte ortaya çıktı. Zaplama, hızlı tüketimin ürünüdür. Hızlı tüketilen teknoloji beraberinde insanın doğal yapısını bozma tehlikesini yarattı. Böylece neo liberal ekonominin istediği insan modeli yaratıldı.

Zaplama teknolojisinin insan üzerindeki olumsuz etkilerini araştırmak üzere yapılan bir çalışmada ilginç sonuçlara ulaşıldı.  

Fransa’da yapılan bu araştırmaya göre, birçok kanalı arka arkaya izlememizi, yâni zaplamamızı isteyen teknoloji, insanın dikkat yoğunlaştırmasını ortadan kaldırmaktadır.

Zamanı bölerek kullanma, haberin reklamı, reklamcılığın nüfuzu, keserek anlatma, sansasyonelleştirme, sunucuyu starlaştırma, yapay bilgi aktarımı, analiz yokluğu ve benzeri durumlar araştırılmış ve bunların günlük yaşantımıza aşağıdaki şekillerde yansıdığı saptanmıştır:

1. Toplumda çatlama ve dağılma

2. Tecrit ve yalnızlaşma eğilimi.

3. Dikkat yoğunluğu kaybı.

ABD’de günde 500 kanalı aynı anda izleme deneyleri yapılıyor. Bilgi akışında dev otobanlar tasarlanıyor. Bu teknoloji ile beyni boşaltılmış robotlar yetiştirme işi hızlandırılacaktır.

Televizyon haber kanalları insanları yanıltmaya ve korku psikolojisine sokmaya yöneldi. Bu yolla silah satışlarında artış ve en son teknolojinin ürünü silahları kullanmaya piyasa yaratıldı. Körfez savaşında olduğu gibi, savaşların canlı yayınlarına kadar bu silah reklamları yapıldı. Füze kalkanı projeleri yaşama geçirildi, medeniyetler çatışması teorileri geliştirildi ve ikiz kulelerin yıkılışında olduğu gibi, kıtalar arası füzelerin satışını artıran provokasyonlar canlı yayınlarla verildi. Irak savaşı sırasında, falan marka bomba düşünce yüzde kaç patlamadı oranları yayınlandı. Televizyon, en kötü amaçlarla insanın varlığını tehdit eden, insanın en temel hakkı olan yaşama hakkını elinden alan savaşın aracı olarak kullanıldı. Postmodern filmlerde insanlara sunulan senaryolar birer birer gerçek yaşamdan görüntülere dönüştürüldü.

Televizyon haberleri arkası yarınlaştırıldı; ünlüleştirilmiş kişilerin kirli yaşamları “yarın bakalım ne olacak” dizilerine dönüştü.

Sinemada:

Sinemada bilimdışı kurgular, aksiyon filmleri egemenliği dönemi yaşanıyor.

Bilgisayarda üretilen insansız filmler dönemi başladı. Teknoloji insan için olmaktan uzaklaştı, insana karşı teknolojiye dönüştü. ABD’li yetkililer, silah sanayisine harcadıkları kadar film sanayisine harcadıklarını söylemektedirler. Bu filmler şiddet içermektedir. Hayali bir düşman yaratılıp onunla son model silahlarla savaşılmaktadır. İyi ile kötünün kavgası işlenirken iyinin elinde bir haç işareti hep görüntüye getirildi. Efendiler-köleler teması gündemde tutuluyor.

Kadından efendi bilim dışı filmleri bizde de taklit edilmeye geçildi; kadın ağa dizileri başladı. Brezilya dizilerinin yerini bunlar aldı; ev kadınlarına ninni filmleri. Pembe dizileri

Yugoslavya’ya sokamayan Amerika, Güney Afrika’dan siyah dizi getirip soktu. Sinema insanları uyutmak üzere araç edildi. Sinema sanatı burada da insana karşı. Hep savaş ve düşmanlık kavramlarıyla büyüyen bir kuşak yaratıldı. Dostluk, kardeşlik, barış içinde birlikte yaşama kavramları unutturuldu. Batıl inançlar, bilimdışı kurgular, Hristiyan ve Yahudi köktendinci tarikatların efsaneleri medeni batının çağdaş sinema senaryoları olarak insanlara sunuldu, CIA planları film senaryolarının ana malzemesi oldu. Postmodern özellikler taşıyan bu senaryolar, Amerika’dan dünyaya pazarlandı ve dünya sinemasının %93 ünü kapladı.

İnsansız sinema dönemi başladı. Teknolojiyi insanın önüne geçirmeye bir başka örnektir; Yüzüklerin Efendisi gibi, bir bölümü bilgisayar ortamında üretildi, animasyon

sinemaya girdi, hayali kahramanlar oyuncu olarak sunuldu. Oyunda kiminle empati kurulacağı belirsiz, bilimdışı kurgular. Dini hiç bir açıklaması olmayan, insanüstü bir takım varlıkların insanlara hükmettiği filimler. Dev sanayisi var. Aksiyon filimleri ile meşhur ettikleri birisini vali de yapabiliyorlar; Vurdu kırdı Arnold Schwardzeneger gibi.

Son savaş filmi örneği Truva filminin yönetmeni NTV’de açıkça söyledi; “Önümüzdeki yıllar büyük savaşların olacağı yıllardır, insanların savaşa alışması için bu filmi çektim”. Filmi izleyen film boyunca kafasının üzerinde çarpışan şak şak kılıç-pala sesleri duyar, filmin müziği budur.

İnternet ve sosyal medya:

İnternet bilgi kirliliğinin ve manipülasyonun en önemli etken yüzü. İnternet oyunlardan pazarlamaya kadar geniş bir yelpaze sundu insanlara. Özellikle genç kuşakların yaşam biçimi haline geldi. Deep web denilen karanlık yüzünü görmezden geldiğimizde aşikar. Hele bir de sosyal medyayı ve paylaşım siteleri üzerinde uzun uzadıya konuşmak gerekir. Bilgisayar bağımlılığı bir hastalık artık.

Teknolojiyi insanın önüne geçirme:

Sony firması, “Orio” adlı bir şef robot, Toyota firması da trompet çalan robot yaptı.

Orio adlı robotun Tokyo Filarmoni orkestrasını yönettiği gazetelerde yer aldı.  Robotun gözlerinin içine kamera ve notalar yerleştirilmiş, bütün ritimler, tempolar oraya kaydedilmiş. Bu haberi televizyonda izleyen

Bir robot ne kadar insani duygularla yönetebilir ve müzisyenler onunla ne kadar iletişim kurabilir?

Küreselleşme döneminde, sanatla insan ilişkisini biraz daha özele indirelim. Fazıl

Say’ın dört el için düzenlemiş olduğu piyano eserine gelelim. Elektronik kayıttan piyanonun

biri çalıyor, ikinci piyanoyu ise kendisi çalıyor. Birincisini de kendisinin kaydetmiş olması,

müziğin teknoloji ürünü olmasını engellemiyor. Dinlerken iki piyanisti de karşınızda görmek

istiyorsunuz. Çalanı karşınızda görmediğiniz için empati kuramıyorsunuz. Yâni orada

dışlanmışsınız. İki piyanistin birbiriyle iletişiminden yoksun bir yorum ortaya çıkıyor ve Fazıl

şov izliyorsunuz. Fazıl monolog oynuyor, sanatçının biri sanal. O zaman, Fazıl tek başına

oynamak istiyor diye düşünüyor, popülist bir yaklaşım hissediyor ve rahatsız oluyorsunuz.

Fazıl Say’ın İstanbul Yedikule’de Mercan Dede ile çalması giderek popülerleşme

gösterdiğinin işaretidir. Mercan Dede’nin teknolojiyi çok iyi kullandığı bir gerçek. Ama

teknoloji insanın önüne geçiyorsa burada bir yanlış var demektir. Kimin neyi çaldığı

görülmediğinde, çıkan sesle insanın varlığı arasında bir kopukluk yaşanır. Dinleyici

kendisinin dışlandığını hissetmeye başladığında kalkıp gitmek ister ki öyle de oldu.

Sanatçı, kendini insandan ve toplumdan koparmaya başladığında, yaptığı sanat

tartışılmaya başlanır. Fazıl Say, politik görüşünü küresel sermayenin görüşüyle birleştirdiğini

açıkça söylemeye başladığından beri, sanat çizgisi doruk noktasından aşağıya doğru bir düşüş

göstermektedir. Bu durum, klasik müzik sanatında postmodernizmin ve popülizme kaymanın

örneğini oluşturmaktadır.

Artık, “insana rağmen teknoloji” kavramı kullanılmaktadır. Sinema salonları buna

örnektir; bir buçuk saat boyunca çok yüksek derecede ses bombardımanı altında

kalınmaktadır. Yüksek ses, iç kulaktaki ince seslere duyarlı sinir uçlarını köreltmektedir.

Benzer şekilde dev hoparlörlü konserler ve kulaklıkla kaset dinlemek de bu sonucu

yaratmaktadır. Tiz seslere duyarlılığını yitirenler bazı mesleklere giremiyor; hava kuvvetleri

veya hava alanları işletmelerinde, deniz altında, radyo ve televizyon ses kayıt stüdyolarında

olduğu gibi. Dahası, iç kulakta çınlamalar başlamakta, bu çınlamalar tedavi edilememekte ve

genç yaşta intihar vakalarına rastlanmaktadır.

İşitme eşiğinin yükselmesi sonucu ses tellerinde tahribat ve şarkı söyleyememe

sonuçları görülmektedir.

 

Sanatçıyı teslim alma:

Ödüllerle, konser imkanıyla, meşhurlaştırma. Fazıl Say’ın, Newyork’taki piyano

yarışmasında, kendisini yedi dakika dinleyen jürinin diğer yarışmacıları kırk dakika

dinlemesine şaşırmamasını başka neyle açıklayabiliriz? Kendi ifadesiyle daha Avrupa

yarışmasındayken jüri, kendisi hakkında karar vermiş imiş. Kendisini birinci seçmek üzere

hazırlanmış bir yarışmayı neden protesto etmedi? Paris Yahudi lobisinin kendisini parlatacağı

vaadini neden önemsedi? Başka piyanistlerle eşit olmayan bir meydan güreşine neden çıktı?

Ki, Nevyorkta daha önce böyle bir yarışmanın hiç yapılmadığı, daha sonra da yapılmadığı, bir

kereye mahsus yapıldığı belli iken.

Almanya’da, piyano konseri vermeye giden Ankara Devlet Konservatuarı öğretim

üyelerinden tanınmış bir piyanistimize yapılan ahlâksız teklif kirlenmenin bir başka boyutunu

gösterir. Salonun doldurulması karşılığında gazetecilere vermesi istenen “PKK bir realitedir”

demeci anlamlıdır. Piyanistimizin reddetmesi üzerine az bir dinleyiciye konser verilmiş ve

basında başarısız bir konser olarak yer almıştır. Almanya’da Almanca öykü yazan Aysel

Özakın gibi Türk yazarlara ödüller verilmesi de sanatçıyı ödüllerle teslim almanın bir başka

örneğidir.

 

Müziğin içini boşaltma:

Elektronik müzikte dünyanın önemli isimlerinden John Cage’in “4.33” adlı eseri

postmodern müzik örneğidir. Bu eseri(!) iki kez konser programına almış bir festival

konserini izledikten sonra üzerinde düşünme ve bu müziği irdeleme gereği duydum. Sanatın

içinin nasıl boşaltıldığını gördüm. Eserde hiç müzik yok. Dört dakika otuzüç saniye salondaki

sessizliği dinliyorsunuz. Salondaki öksürük, tıksırık, nefes alma, hışırtı, her şey o anın

doğaçlama bestesi kabul ediliyor. Peki bu bir eserse nerede bestecinin emeği, doğaya kattığı

enerjisi nerede, sanatçının müdahalesi nadir, neyi şekillendiriyor? Kocaman bir hiç. Hiçlik ise

insanoğlunun kabullenemediği tek şeydir. Bu bir eserse geleceğe kalmak üzere kayıt

yapılabilmelidir, notası yazılabilmelidir. Yazılamaz, kayıt bile yapılamaz. Dinleyici sadece

bekliyor, sanatçı da sahnede öylece bekliyor. Ortada yaratılan hiçbir şey yok.

Eseri çarpıtma:

Klasik müzik eserinin fon müziği olarak kullanıldığı bazı yerlerde bilerek yapılmış

bir yapaylığa veya çarpıtmaya rastlayabiliyoruz. Buna postmodern montaj da diyebiliriz.

Örneğin 9.Senfoni bu tür çarpıtmaya en çok uğrayan eserdir. Barış ve kardeşlik amacının

dışında kullanıldığı her yerde asıl anlamını unutturma ve değer kaybına uğratma söz

konusudur.

Böyle bir çarpıtma örneği 9.Senfoninin ikiz kulelerin yıkılışına fon müziği

yapılışıdır. Orada tam bir postmodern montaj yapılmıştır. Eser, Avrupa’da feodal krallıkların

yıkılışını devrimci bir ruhla destekleyen Ludvig van Beethoven’in bestesidir. Shiller’in

 “Özgürlüğe Övgü” şiirinden esinlenilerek yazılmıştır. Türkçe’ye “Neşeye Şarkı” olarak

çevrilmiştir. ABD TV kanalları tarafından, 11 Eylül iç darbesinde yıkılan ikiz kulelere fon müziği

yapılması asla affedilmeyecek bir çarpıtma ve eserin içeriğini boşaltma örneğidir.

Klasik eserleri poplaştırma:

Geleneksel müziklerimizin pop müzik haline getirilip kaset piyasasının hizmetine

sunulması, popülerleştirilip hızla tüketilmesi ülkemizde yaşanan bir başka kirlenme örneğidir.

Pop müzik adı üstünde, günlük kullan at anlamındadır. Pop demek, popcorn

(patlamış mısır) gibi oyalan, karnın doymasın demektir. Postmodern ürünlerin özelliği de

budur. Pop müzik alanında nasıl bir kirlenmenin yaşandığı bilinmektedir. Kirlenme, kalite

düşüklüğü, sokak dilini şarkı sözü yapma, argo, küfür, etik değerlerin kayboluşu, cinsel

sapmaların ön plana çıkartılışı, popülerleşme uğruna magazin basınında manşet olma

kavgaları, reklam için her yol mübah, vb. ortak özellikleridir. Bugün, arabesk, halk müziği ve

geleneksel Türk müziği pop müziğin potasında birleşmiştir. .

Kullan at teknolojisine paralel bir müzik sanayisi bu alanda egemendir ve bu yolla

evlerimiz kaset, CD çöplüğüne döndürülmektedir. (Beyaz eşyada on yıllık ömür

sınırlandırması yapıldığı gibi.) Ayda bir değişen çok satan kasetler dönemi yaşanıyor.

“Yeni albümünüze bol şans” radyo ve TV programları yapılıyor. Radyo ve TV

programları konularını ve konuklarını piyasadan alıyor.

Pop müzik 1980 askeri yönetimi döneminde müzik dersi öğretim programına ve ders

kitaplarına girmiştir. Yani, çocukların pop müzik tüketicisi olmasını kitaplara soktuk. Kalıcı

olmayan, kullan at müziği ile insan eğitimi olmaz. Bir sonraki nesille ortak şarkı dağarcığı

pop müzikle oluşturulamaz.

 

Popüler çocuk şarkısı:

TRT Çocuklar Koroları için Popüler Şarkı yarışması düzenlendi.  Ancak bu şarkılar eğitim müziğine yönelik sözlerle yapıldı, çünkü yarışmaya katılan besteciler pop müzik bestecisi değildi. Bu şarkıları poplaştırmak için Garo Mafyan vb. pop aranjörlerine cıstaklı, birbirinin kopyası stüdyo eşlikleri yaptırıldı. Bizde tutmadı, çünkü radyo çocuk koroları söylüyordu şarkıları. Oysa pop şarkıyı koro söylemez, pop ağzıyla bir solist söyler.

 

Pop müzik ödülleri:

Ödül en iyi şarkı söyleyene değil, en fazla satan kasetlere verildi.

Belli müzik tekelleri istediği imajı yayan pop şarkıcılara bu ödülleri vermektedir. Bu

yolla tekeller dünya gençliğine istedikleri yönde "Siz de böyle olun” kalıpları sunmaktadır.

Eşcinsele, tacizciye, kadın düşmanlarına ödüller yağmaktadır. En büyük ödüller sanatsal

ölçütlere göre değil, şirketlere en çok para kazandırana verilmektedir. Örneğin, 2004 Grammy ödül töreninde “Göğsünü açan kadın” mesajı ve yönlendirmesi yapılmış, gelecek yıl ödüllerin buna göre verileceğinin işareti verilmiştir.

Athena grubunu 2004 Erovizyona hazırlayan Avrupa ve Amerika müzik

marketleridir.  “Müzik marketleri şunu satacağım, ona göre müzik yapın” diyor. Yani beğenileri piyasa belirliyor, tıpkı moda rengi boya sanayisinin belirlemesi gibi.

 

Sinema ödülleri:

Ödüllerde skandallar dönemi başladı. Kirli ilişkilerle meşhurlaşma yolları açıldı.

Sanki ödül verilmeden önce pornocu oldukları bilinmiyormuş gibi davranıldı. Oysa asıl oyun,

ödülden sonra filmin manşette kalması için geçmişi bilinen birilerini starlaştırma oyunuydu.

Açıkça kirli ilişkilere prim verilmekte, gençlerimiz kirli yollara özendirilmektedir.

Klasik müzik bestecilerinin önünü kapatma:

Ulus ötesi müzik lobileri tarafından “Sizde yok benden al” anlayışıyla klasik müzik

alanında hakimiyet kuruldu.

Türk bestecilerinin önü kesilmek istenmektedir. Sezonda en az %20 oranında Türk

eseri çalmak zorunluluğu varken, son yıllarda senfoni orkestralarımızda çalınan Türk eseri

sayısı giderek düşmüştür.

Lobi halinde çalışma dikkati çekmektedir. Belli lobilerin

şef ve solistleri hemen bütün senfoni orkestralarında alanı kapatmış gibidirler.

Öte yandan Londra’da Cats müzikali bitti. Berlin’de 7 senfonik orkestra kapandı.

ABD’de senfoni orkestraları çoktan kapısına kilit astı.

Kötü müziklerin TV kanallarını doldurması:

Bu yolla klasik müziğe talep azaltıldı. Oysa klasik sanatlar salon kültürünü

beraberinde getirir, pijama terlikle sanat bir arada olamaz. Sanatçının emeğine saygı o salona

kadar zahmet edip gitmeyi gerektirir.

Televizyon dizilerinden de bu arada söz etmek gerekir. Eğlendir oyala dizileri,

şarkıcıları oynatma, sokaktan alıp meşhurlaştırılan birilerini dizide oynatma, “emeksiz sanat”

tacirleri dönemi getirildi. Bu dönemde sözde yarışmalar, gözetleme evlerinde aylarca tutulan

kişilerin sığ yaşantıları bir dizi film gibi izlettirildi; artık ne sanatçı eğitimine, ne senaryo

yazmaya gerek kaldı, adeta “fareyi koy kapana her anını izle” denildi.

Sokaktan çağırılan anneli-oğullu gelinli-kaynanalı bol dedikodulu, kavgalı, ödül ve

evlendirme vaadli günlük programlar yanında, kişiyi sokaktan alıp tepeye kadar tırmandırıp

orada intihar ettirip ya da öldürtüp mezara koyana kadar gösterip en çok izlenme rekorları

yaratmak… Korku filmini canlı ekranda yaşatan televizyonculuk anlayışı moda oldu.

Bütün bunlarla gerçek yaşamdan kopuk izleyici kitlesi yaratıldı. Bir Acun gerçeği var ki bugün kü yozlaşmanın en önemli aktörlerinden.

Okullarda sanat derslerini yok etme:

ABD ve İngiltere’de resim, müzik ve drama dersleri, paralı ve seçmeli ders haline

geldi. Son 30 yılda, ABD’de hiç sanat eğitimi almadan mezun olma oranı %90’dır. Çok az bir

varsıl grup bu eğitimi alabilmektedir. Eğitimsiz ve parasız gençler uyuşturucu ve pop kültür

bombardımanı altında savunmasız bırakılmıştır. Sonuç olarak klasik sanatların eğitimi yapılan

derslere talep olmayınca bunların öğretmeni olmaya da talep azaldı, sanat öğretmeni yetiştiren yüksek okullar kapanma aşamasındadır.

Sanatsız, duyarsız, estetik beğenisiz, seçici olamayan, iyiyi güzeli ayırt edemeyen,

sürüleştirilmiş bir gençlik yaratıldı.

Aynı program ülkemizde 2005 yılından itibaren uygulanmak üzere hazırlıklar

yapıldı.

Okullarda devam zorunluğu kaldırıldı, velinin bilgisi dahilinde çocuk dilediği kadar

okula devam hakkı getirildi (2003-2004). İlköğretim zorunlu olmaktan fiilen çıkartılmış oldu.

Bu anlamda okullar postmodern okula, öğrencisiz okula dönüşme yolu açıldı. Talep varsa

ders var mantığı ile derslerin parçalanarak yok edilmesi süreci başlatıldı.

Konser salonlarını kirletme:

Sakızın konser ve tiyatro salonlarına girmesi ile belirginleşti. Sakız kullan at

ekonomisinin ve pop kültürün simgesidir. Çin’e ilk giden ABD başkanı parkta çocuklara

sakız dağıtmıştı, oradan başlıyorlar. Tüketimde ödüllendirme yada rüşvet imajı verir.

Sakızın içinde bir oyuncak rüşvet vardır, bununla daha çok tüketirsen daha çok

kazanırsın fikri aşılanır. Liberal ekonominin en büyük yalanıdır bu.

Sponsor olan şirketlerin reklamları mimariye uyumsuzluklarına ve izleyicinin

konsantrasyonunu bozduklarına bakmadan tarihi mekanların en çarpıcı duvarlarını kapladı.

 Gerçek sanatçılar işsiz dururken pop şarkıcıları klasik eserlerde solist yapıldı.

Pop müziğin bizdeki seyir defteri:

Pop müzik deyimi sanıldığı gibi popüler kültürden, yani halk kültüründen gelme

değildir. Patlamış mısırdan, POPCORN’daki pop takısından gelir. Yani balon gibi içi boş,

şişirilmiş, sakız gibi patlayan, gazoz, karın doyurmayan, oyalayan, o an yaşanılıp bitirilen,

kalıcı olmayan, geçici olan anlamındadır.

Pop müzik bugün tüm diğer müziklerin alanını daraltmış durumdadır. Geçmişte

arabeskin en yaygın olduğu cangıllarda bile egemen olabilmektedir. Arabeskle beğeni düzeyi

düşürülmüş insanlara pop müziği kabul ettirmek zor olmamıştır.

Müzik sanatında kirlenme, önceleri arabeskle, yoksullaştırılma ve köyden kente

göçle başladı. Temelinde tarımın çökertilmesi vardır. O dönemde televizyon bu kadar yaygın

değildi. Pop müziğin pompalanması medyada kartelleşmeyle birlikte geldi. TSM, arabesk,

pop, ve halk müziği pop ritimleri eşliğinde eğlence müziğine dönüşmeye, klasik sanat

yapılarından kopmaya başladı. Türlerin belirgin özellikleri kaybolmaya ve poplaşmaya

başladılar. Aynı sanatçı hem arabesk, hem halk müziği hem klasik Türk müziği söylemeye

başladı. Bunlar, tek kültüre doğru gidiş işaretidir. Kullan at, yenisini al, geleceğe bir şey

kalmasın kültürü olan pop kültürdür.

Ülkemizde arabeskten pop müziğe geçiş süreci ile liberal ekonomiye geçiş süreci

aynıdır. 1970’lerde başlayan bu süreçte gördüğümüz kirlenmeyi şöyle sıralayabiliriz:

- Polis radyosu öncülüğünde arabesk yayın; ilk özel radyo yayını.

- Çocuk şarkıcıların sırtından para kazanma dönemi, çocukların yoksul ailelerini

geçindirmek için gazinolara taşınması.

- Daha fazla soyunan kadınlar dönemi.

- Transseksüeller dönemi.

- Eşcinseller dönemi

- Şarkı sözlerinde içerikten yoksunluk, sokaktan söz alma, dilde kirlenme,

- Dünyada Eminem örneğindeki gibi kadın düşmanı şarkıcıları ödüllendirme ve

onursuz şarkılara ödül verme, Sertap Erener’in birinci olduğu şarkı gibi. “Yeter ki gel

de, ne istersen yaparım” dönemi. Athena 2004 şarkısında; “sen ne istersen ben senin

istediğinden fazlasını yapacağım” gibi AB’ye girmeyi isteyenlerin söylemlerine

paralel sözler. Kendini aşağılayan onursuz şarkılar dönemi. (2004)

- Umut tacirliği, popstar dönemi: ABD medyasına paralel ortaya çıkan çirkinlikler.

“Atları da Vururlar” örneği yarışmalar. Yarışma değil, ölçütleri belirsiz, her türlü

aşağılanmayı kabullenme. İnsanların ruh sağlığı ile oynama. Yarışmanın çirkinliğine

izleyiciyi ortak etme, kiri paylaşma dönemi: Cep telefonu şirketine para kazandırma

tuzakları, kitleleri oyalama, beyinlere kalitesizliği doldurma.

 

Sonuç olarak:

Deforme edilen, kullanılıp atılan bir meta haline getirilen bir kültür ve sanat, yok

edilme tehlikesini yaşıyor demektir. Dünya bu yolla tek kültüre, kültürsüzlüğe doğru

gitmektedir. Neo liberalizm, iki yüzlü bir şekilde herkese özgürlük derken, kendi kültürünü

/kültürsüzlüğünü dayatmakta, diğer kültürleri erozyona uğratmaktadır. Bu da çağdaşlıkmış

gibi sunulmaktadır.

Postmodernizm, insanlığın asırlarca emek vererek yarattığı tüm klasik sanatları tehdit

etmekte, değer kaybına uğratmakta ve günlük kâr hesaplarıyla tüketmektedir. Tüm klasik

sanatların korunması ve yaşatılması insanoğlunun kendine saygısı gereğidir. Bu nedenle

postmodern ürünlerin ve popülist yaklaşımların teşhir edilmesi tehlikenin bertaraf edilmesi

açısından önemlidir.

Sanat toplumun dışında değildir ama yeri toplumun önüdür. Toplumdaki değer

yargılarının yeni dünya düzeni ile birlikte değişmesi, sanatta da beğenileri değiştirmiştir.

Değişimin geriye doğru olduğu su götürmez. Oysa sanatın ve sanatçının toplumun

beğenilerini, estetik düzeyini yukarı çekmek diye bir görevi vardır.

Özellikle insanı yüceltme ve erdem sahibi yapma işlevi olan sanatçıların, insanı

dışlayan, insanı aşağılayan küresel kirlenme karşısında duruşlarını koruyabilmeleri önemlidir.

İnsanın kirletilmesi, sanatın ve sanatçının kirletilmesinden ayrı düşünülemez. Sanatçı,

küreselleşmenin bir avuç azınlığa sunduğu nimetlerden yararlanmak uğruna, günlük popülist

hesaplarla postmodern ürünler verirse ürünleri geleceğe kalmayacak, çöpe gidecektir.

1960’lı yıllar hem ülkemizde, hem dünyada önemli yıllardı. Vietnam savaşının

protestoları Amerika ve batı ülkelerinden protest müziklerle ortaya çıkıyor ve bunun bizde

yansımaları görülüyordu. Ülkemizde toplumcu düşünce hızla yayılırken toplum için müzik,

tiyatro, şiir, edebiyat, resim, sinema gibi her alanda kalıcı sanat eserleri ortaya çıkıyordu.

Gerek eğitim müziğinde gerek halk müziğinde, gerek klasik müzik türlerinde en fazla ve

kalıcı eser bu dönemlerde üretildi, besteci ve sanatçılar yetişti.

Liberal ekonomiye teslim olduğumuz, 1980 sonrası küreselleşme sürecinde

ise elimizde olanı da yitirme noktasına geldik.

Bugün, teknolojiye hakim olan güç müzik sanayisine ve medyaya hakimdir. Bu

yolla kirlilik bilgisayar virüsü gibi her ülkeye aynı anda yayılmaktadır.

Sanatın kirletilmesi insan ruhunu kirletmektir, insanların beynini çöple doldurmaktır.

Su bedenimizi yıkar,temizler, sanat beynimizi yıkar temizler. Sanatsız insan köle ruhlu

insandır. İnsanoğlu yalnızca tüketerek insan olamaz. İnsanın farkı üretmek, daha iyiye daha

güzele doğru çaba içerisinde olmak, yaratmak, kalıcı sanat ürünleri var etmektir.

İnsanın üretim dışında bırakılması, insanoğlunun geleceğini de tehdit etmektedir. Var

olmak, üretmekle, var etmekle, yaratmakla eş anlamlıdır.

İnsanoğlunu, genetiği bozulmuş tahılı ve sebzeyi, genetiği bozulmuş eti tüketmeye

mahküm eden küresel krallar kendi ürettikleri ucube sanat ürünlerini tüketmemiz için savaş

dahil en acımasız yöntemleri kullanmaktadır. Bu güç, insanoğlunun bugüne kadar ürettiği,

taşıyıp getirdiği ne varsa çöpe atmak istemektedir ve yerine koyduğu kalıcı hiç bir şey yoktur.

Aynı küresel güç tarafından, modern devlet yerine postmodern devlet konulmaktadır.

Sosyal devleti yok ederek, üretimi dışlayarak, devletin kendi halkının karnını doyurma görevi

olduğunu unutturarak ulus devletleri yok ederken, bütün bunları farkedemeyecek insanlar

olmaları için insanları sanattan yoksun bırakmaktadır.

MAHİYE MORGÜL

17 den 19. yüzyıla kadar Avrupa devletlerinin üstünlüğünü yalnız askeri sahada gören ve mesafeyi kapatmak için, askeri müesseseleri batı, ilim teknik ve eğitim tarzına göre ıslah etmeyi yeterli bulan Osmanlı devlet adamları, II. Mahmut ve Tanzimat dönemlerinde, Batı’nın her alanda üstünlüğünü kabul ederek, devletin bütün müesseselerinde ıslahat yapmak ihtiyacını hissetmişlerdir. Ne var ki, Osmanlı Devleti’nin idarecileri başlangıçta ıslahatın veya yeniliğin hangi alanlarda yapılması gerektiği hususunda bir plan, program ve düşünceye sahip değillerdi. Fakat devletin yaşaması için yenilik yapmanın zaruri olduğu fikrinin, bazı aydınlar ve devlet adamlarınca az da olsa benimsenmesi, ıslahat hareketlerine bir devamlılık ve neticede başarı sağlaması bakımından önem taşımaktadır. Osmanlı Devleti’nde batılılaşma ve yenilik hareketleri daha ziyade askeri, siyasi, idari ve bir dereceye kadar da sosyal alanlarda, yani padişahın ve sadrazamların doğrudan doğruya yetkisi ve denetimi altında bulunan müesseselerde başlatılmış ve devam ettirilmiştir. Bu yüzden “maarif” yani modern eğitim ve öğretim alanında, XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar hiçbir yenilik hareketine girişilememiştir. Maarif alanında yapılacak yeniliklere en büyük engel şüphesiz medreselerdi. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan Tanzimat’ın ilanına kadar memleketin eğitim öğretim ve adalet hayatına doğrudan doğruya; idaresine de kısmen hâkim olan medreselerin, devletin istediği sivil, askeri ve adli memur ve idarecileri yetiştirmek suretiyle faydalı işler gördüğü muhakkaktır. Fakat bu medreselerin sonraları, her türlü yeniliğe ve ileri düşünceye engel olan cehalet ve taassup yuvaları haline geldikleri de bir gerçektir. İçteki bütün bu zorluklara, mali sıkıntılara rağmen, Avrupa’nın gelişme hususundaki farkı giderek büyütmesi endişesiyle mutlaka yeni bir yapılaşmaya gidilmesi gerekiyordu. Çünkü Avrupa’nın felsefi, ilmi ve teknik gelişmeler karşısında, medreseler tamamen aciz duruma düşmüşlerdi. Ülkemizde Tanzimat’tan önceki dönemlerde medreseler kendi öğretmenlerini kendi içinden yetiştirmekteydi. Sıbyan mekteplerinin öğretmenleri de yine medreselerin ilk basamaklarında az çok okuma yazma, Arapça, gramer ile din bilgileri edinmiş, çoğu zaman bir caminin imam ya da müezzini olan kişilerden meydana gelirdi. Bu kişilerin yetişmesi için herhangi bir meslek alanının söz konusu olmadığı görülmektedir. Yalnızca Fatih Sultan Mehmet’in bu konuda küçük bir atılımı olmuş ve kurduğu medresede ilkokul öğretmeni olacaklar için ayrı bir program uygulatmıştır. Ancak daha sonra bu konu üzerinde durulmamıştır. Diğer alanlarda olduğu gibi yine bu konuda da Tanzimat dönemi ile başlayan ıslahat hareketi, eğitim öğretimde olduğu kadar öğretmen yetiştirme  konusunda da bazı adımlar atılmasını sağlamıştır. Daha önceleri hemen hemen hiç kimse tarafından ele alınmayan öğretmen yetiştirme, ayrı bir sorun olarak dikkati çekmiştir. Öğretmen yetiştirme ihtiyacı ilk Rüştiyeler açıldıktan sonra hissedilmeye başlanmışsa da ilk öğretmen okulu 1848’de açılmıştır. Dönemin ilk Öğretmen Okulu 16 Mart 1848’de Darulmuallimin adı altında İstanbul’un Fatih semtinde Kemal Efendi tarafından açılmıştır. Böylece yeni açılan modern okullara yeni tip öğretmen yetiştirmek üzere önemli bir adım atılmış ve öğretmen-okul ilişkisinin önemi anlaşılmış oluyordu.

Darulmuallimin mektebinin ilk müdürü Ahmet Cevdet Paşa’dır. Rüştiyelere öğretmen yetiştirecek olan bu ilk öğretmen okulunun gelişmesi çok yavaş oldu. Nitekim, Darulmuallimin-i Sıbyan adıyla ikinci bir öğretmen yetiştirme kurumu ancak 1868 yılında açılabilmiştir. Aynı yıl ilan edilen Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’nde de öğretmen okullarının açılması öngörülmüştü.

II. Abdulhamid döneminde, İstanbul Darulmuallimini geliştirilerek yeni düzenlemelere gidilmiştir. 1880’de idadi şubesi kapanmıştır. 3 Kasım 1891 yılında yapılan esaslı bir yenilikle Darulmuallimine aliye (yüksek) şubesi ilave olunmuştur. Bu şube hem idadi hem de sultaniler için öğretmen yetiştirecekti. Artık, bu tarihte yapılan ıslahattan sonra ilk öğretmen okulu (iptidaiye şubesi), Gazi Türkiyat orta öğretmen okulu (rüşdiye şubesi), yüksek öğretmen okulu (aliye şubesi) olmak üzere üç ayrı kısım halinde varlığını sürdürmeye devam edecektir. Darulmualliminin yüksek kısmı fen ve edebiyat bölümlerine ayrılıyordu. 1895’te iki bölüm tek bölüm haline sokulmuşsa da 1901 yılında tekrar iki bölüme ayrılmış, öğretim süresi de üç yıldan iki yıla indirilmiştir. Darulmuallimin bu haliyle II. Meşrutiyet’e kadar devam etti. 1908’den sonra müdür Satı Bey’in gayretleriyle Darulmuallimin’e yeni bir çeki düzen verilmiştir. Aliye şubesi 1910 yılında gerçek Yüksek Öğretmen Okulu haline sokulmuştur. 1914’te okul Darulfünun’a devredildi. Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar bu şekilde devam etti.

II. Abdulhamid döneminden itibaren Darulmuallimler de diğer bazı okullar gibi has okullar olmaktan çıkarılarak, vilayetlerde de açılarak bütün imparatorluk sathına yayılmıştır. Nitekim, bu hususta ilk teşebbüs 1880’de yapılarak Kosova vilayetinin Priştine şehrinde bir Darulmuallimin-i Sıbyan (ilk öğretmen okulu) açılmıştır. 1882 yılında ise on vilayette aynı okuldan açılmasına karar verilmiştir. 1905-1906 eğitim öğretim yılında Darulmuallimin bulunan şehirler şunlardır: Edirne, Erzurum, Adana, Ankara, Bağdat, Bursa, Beyrut, Bingazi, Diyarbekir, Şam, Selanik, Sivas, Trabzon, Kastamonu, Konya, Harput, Niğde, Isparta, Antalya, Üsküp, İştip, Pirizren, Manastır, Yanya, Van, Musul, Yemen, Zor, Kudüs, Rodos, Hakkari, İzmir.

Görüldüğü gibi bütün imparatorlukta 32 tane Darulmuallimin (öğretmen okulu) vardır. Sayı bakımından yeterli gibi görünen öğretmen okullarının kalite yönünden yeterli olduğu söylenemez. Ancak, öğretmensiz maarif olamayacağı fikrinin anlaşıldığı ve zihinlere iyice yerleştiği görülmektedir. Kız okulları için öğretmen yetiştirmek maksadıyla ilk kız öğretmen okulunun (Darulmuallimat) 1870 yılında açıldığını görüyoruz. Bu okul gerek program, gerekse bina ve öğretmen bakımından 1908’e kadar daima gelişme göstermiştir. 1. Meşrutiyet Döneminde Öğretmen Yetiştirme Politikası Meşrutiyet döneminde hem nitelikli, hem de çok sayıda öğretmen yetiştirilmesi fikri önem kazanmış, bu yolda bazı uygulamalara gidilmiştir. Temmuz 1908’den hemen sonra Darulmuallimin’den İptidaiye kısmı ayrılmış ve bağımsız bir okul haline getirilmiştir. Darulmuallimin-i Aliye öğrencileri ise derslerinin bir kısmını kendi okullarında, bir kısmını da Darulfünunda oranın öğrencileri ile beraber yapmaya başlamışlardır. 1909’da Darulmuallimin-i Aliye kapatılıp öğrencileri Darulfünun’a gönderildi. 1910’da yeniden açıldı. Dersleri yine kısmen kendi bünyesinde, kısmen Darülfünûnda yapılıyordu.

1908’de Meşrutiyetin ilânından hemen sonra Darülmuallimîn-i İptidaiyenin durumu şöyleydi: Okula yeni 900 öğrenci alınmıştı. Bunların hemen tümü medreselerden gelmişlerdi. Yerde, hasır üstünde oturup ders yapıyorlar, öğretmenler terlikle sınıfa giriyorlardı. Öğrencilere rahle bile yapılmasına gerek duyulmamıştı. Mart 1909’dan sonra, Darülmuallimîne Müdür olarak atanan Satı Bey köklü yeniliklere girişti. Okulu Fatih’ten Cağaloğlu’na getirdi. Öğrencilerini sınavdan geçirip 150’sini alıkoydu, ötekilerini çıkardı. Okul dışında bir işi olan öğretmenleri de uzaklaştırdı, ötekilere haftada bir, gece okul nöbeti tutturdu. Öğretmen atamalarında genç ve yeteneklileri tercih etti ve değerli elemanlardan oluşan bir öğretim kurulu meydana getirdi. Okulun öğretmenlerinden ve eğitimci Ahmet Cevat bu öğretim kadrosunu şöyle anlatır: “Satı Bey, Müdür muavini olarak, Mülkiyeden arkadaşı Fuat Şemsi Beyi almıştı. Öğretmenler kurulunda, fesahatı ile anılan Aİi Nusret, Hamdullah Suphi, Fazıl Ahmet, Ruşen Eşref vardı. Tevfik Fikret haftada iki gün Edebiyat konferansları veriyordu. İktisat profesörü Hamit Bey konuşma yapmaya geliyor, Paris’te yüksek tahsilini bitirip gelen profesör Mustafa Suphi Sosyoloji dersleri veriyordu. Mösyö Dubois küçük pratik kitabından Fransızca öğretmeye çalışıyordu. Matematik hocası meşhur Eyüplü Hafız Kemal Bey sarıklıydı. Muallim Cevdet Bey isminde bir bilgin de öğretim kurulunu tamamlıyordu.”

 Satı Bey ayrıca öğretmen okulunun öğretmen kadrosuyla beraber Tedrisat-ı İptidaiye Mecmuası adıyla önemli bir dergi çıkardı. Fenn-i Terbiye, Usûl-i Tedris, Musikî, Resim, Elişi, Terbiye-i Bedeniye derslerinin programlarda önemle ele alınmasını sağladı. Her yıl, vilâyetlerdeki ikişer öğretmen çağırarak onlara Usûl-i Tedris’le ilgili konferanslar verdirdi. Darülmuallimîne bağlı bir Tatbikat Mektebi açtırdı: Bu uygulama okulunun Müdürü, eğitimcilerimizden Mekteb-i Mülkiye mezunu İhsan Sungu’dur. Onun da, nitelikli öğretmenler yetiştirilerek ilköğretimin düzeyinin yükseltilmesinde önemli çabaları olmuştur. Gerçekten, 1909’dan önce, öğretmen yetiştirmenin zayıf yönlerinden biri, uygulama okullarının bulunmayışı idi. 1909’dan sonra, İstanbul Darülmuallimîninin başarısını sağlayan en önemli etkenlerden biri, işte, kendisine bağlı böyle bir uygulama okulunun kurulmuş olmasıdır. Satı Bey, Darülmuallimînlerde konferanslar verdirdi, öğrencileri sosyal ve tarihî çevrelerini (fabrikalar, müzeler...) tanımak için inceleme gezilerine götürdü. Usül-i tekşifî ve tedris-i (tedrisat-ı) ayanî denen, başka deyişle öğrencilere gözlemler, deneyler yaptırmaya, onların arayıp bulmasına dayanan yöntemleri Satı Bey Darülmuallimîne sokarak, yetiştirdiği öğretmenlerle yaymaya çalıştı. Meselâ, Coğrafya dersinde harita, resim, tablo göstermek, Eşya dersinde maddî şeyler, örnekler göstermek tedrisat-ı ayanî yöntemi idi ve bu, Meşrutiyet pedagojisi için, önceki dönemlere göre büyük bir adım, büyük bir inkılâptı.

Bütün   bu yeniliklerden sonra İstanbul Darülmuallimîni önemli bir okul haline geldi. 1915 tarihli nizamnamesinde okulun teşkilâtı şöyle gösterilmiştir: Adı, İstanbul Darülmuallimîn-i Âliyesi ve yatılı idi. İptidaî, İhzarî ve Âlî kısımlarından oluşuyordu. İptidaî kısım (4 yıl) ilkokullara öğretmen yetiştiriyordu. İhzarî kısım (2 yıl) Darülmuallimîn-i iptidaîlere öğretmen ve ilköğretim müfettişi yetiştiriyordu. Âlî kısmın (4 yıl) Edebiyat, Tabüyat, Riyaziyat adıyla üç şubesi vardı ve buralardan çıkanlar orta ve yüksek dereceli okullara öğretmen oluyorlardı. Nizamname bir de inanılmaz hüküm getirmişti: Sultanî mekteplerinde meccanen okuyan öğrencilerden tembel ve yaşı ilerlemiş olanlar, cezalandırılmak için zorla İstanbul Darülmuallimîn ve Darülmuallimatına aktarılacaklardı.

Satı Bey’den sonra kaleme alınan bu hüküm, Meşrutiyet dönemi gibi az çok bir uyanma döneminde bile öğretmenlik mesleğinin resmî makamlarca ne kadar önemsiz görüldüğünü gösterir. İstanbul Darülmuallimîni, Satı Bey döneminde önemli bir okul haline gelmekle beraber,  “millî konulardan uzak, oldukça kuru ve kitabî bilgilere sahip” öğretmenler yetiştirmiştir. Fakat bunlar, toplumu derinden etkileyebilecek niteliklere pek sahip değillerse de yeni eğitim görüşlerini uygulayan ve yayan öğretmenler olarak eğitim tarihimizde çok yararlı hizmetler yapmışlar, taşra Darülmuallimînlerinin de yenileşmesine çalışmışlardır. Satı Bey zamanında İstanbul Darülmuallimîni, Rusya Türklerinden gelen bazı gençleri de yetiştirmiştir. Bunlardan İstanbul Darülmuallimîni ve Darülfünûnda okuyan Buharalı Türk gençleri ‘yurtlarına döndüklerinde okullara sıra sokmak istemişler, fakat mollalar (medreseliler) bu yeniliği “küfür” (dinsizlik) sayarak kanlı biçimde engellemişlerdir. Medreselilerin bu tepkisi, daha önce usûl-i cedîd konusunu incelerken de gördüğümüz gibi, Rus yönetiminin Türklerin eğitim yoluyla uyanmalarını engelleme politikasına yardımcı olmuştur  

Taşrada öğretmen yetiştirilmesi konusuna gelirsek;  Temmuz 1908’den hemen sonra taşrada 30 Darülmuallimîn birden açıldı. Daha önce, eski Darülmuallimînlerin genellikle bir öğretmeni vardı. Bazı dersleri de dışarıdan gelen “seyyar muallimler” gösteriyordu. Öğrencileri talebe-i ulûm idi. Yeni açılan Darülmuallimînler önceden hazırlanmış, düşünülmüş bir program çerçevesinde ele alınmadığından, 30 Darülmuallimîne birden muallim bulunamadı ve buralara İptidaiye ve Rüşdiye muallim-i evvel ve sanileri getirildi. Mektep ve terbiye işleri ile ilgileri pek az müdürler tayin edildi. 1913-1914 ders yılında taşrada 21 Darülmuallimîn vardır. Bakanlığın “kesin bilgi” aldığı 16’sında 61 yönetici, 162 öğretmen ve 1550 öğrenci bulunmaktaydı. Bu okulların öğretim düzeyleri 1914’lere kadar çok yüzeyseldi. Fenn-i Terbiye dersinin ne olduğunu bilmeyen, bunun yerine başka kitap okutan okul müdürleri vardı. Fakat , bu tarihten itibaren, Satı Beyin yetiştirdiği öğrenciler buralara müdür ve öğretmen olarak atanmaya başladı ve taşra Darülmuallîminlerinde bir canlanma gözlendi.

Kadın öğretmen yetiştirilmesi İstanbul’daki Darülmuallimat bu dönemde Darülmuallimat-ı Âliye adını almış ve İptidaî, İhzarî ve Âlî adlarıyla üç kısma ayrılmıştır. İptidaî kısım (5 yıl) ilkokullara öğretmen yetiştiriyordu. İhzarî kısım (2 yıl) Darülmuallimat-ı iptidaiyelere öğretmen ve ilk öğretim müfettişi yetiştiriyordu. Âlî kısım (3 yıl), Edebiyat, Tabüyat, Riyaziyat şubelerine ayrılmıştı: Mezunları orta ve yüksek dereceli okullara öğretmen oluyorlardı. Meşrutiyet döneminin başlarında okulun erkek olan müdürü okula ayak bastırılmamış, ayrı bir binada oturtulmuştur. Erkek öğretmenler de derslerine bir kadın mubassırın refakatında girip çıkmışlardır. Erkek öğretmenlerin yaşlı ve çirkin olması yolundaki geleneksel politika sürdürülmüştür. Taşra kız öğretmen okulları ise bazı vilâyetlerde kız Rüşdiyelerine bir kaç sınıf eklenerek kurulmaya çalışılmış, 5 yıl süreli ve kız ilkokullarına öğretmen yetiştiren okullardı. Meşrutiyet döneminde nitelikli ve çok sayıda erkek ve kadın öğretmen yetiştirilmesi fikri önem kazanmış ve görüldüğü gibi bazı uygulamalara gidilmişse de, gerek ihtiyaç, gerek kayırma, gerek mesleğin öneminin yeterince anlaşılamaması nedeniyle, meslek okulları dışından bir çok kimse (kapıcılar, kahveci çırakları vs...) mesleğe alınmıştır.

Maarif Nazırı Emrullah Efendi, 1910’da gazetelerde yayınlattığı bir ilânla, “yalnızca okuma yazma bilenlere bile muallimlik ehliyeti verileceğini, bunların muallim atanacaklarını” duyurmuştur. Meşrutiyet dönemi sonlarında, Maarif Nezaretine verdiği bir raporda,   Darülmuallimînler için aşağıdaki önemli değerlendirmeleri yapmaktadır: “Sekiz dokuz seneden beri Darülmuallimîn teşkilâtından aldığımız tecrübe şudur: Darülmuallimînler ya Darülmuallimîn kalarak gelişemiyorlar ya da gelişince Darülmuallimîn kalamıyorlar. Başka deyişle, eski Darülmuallimînler iyi muallim yetiştiremediği gibi, yenilerin yetiştirdiği talebe de mesleğe bağlı olamıyor. Bence bunun birinci sebebi meslekî mefkûrenin hâkim olmamasıdır: Muallimlik aşkı, muallimlik tutkusu Darülmuallimînleri dolduramamıştır. Bu mekteplerde daha ziyade ilim, tahsil, medeniyet mefkûreleri hâkimdir. Mekteplerin talebesi ‘muallim’ olmaktan ziyade ‘münevver’ olmayı düşünüyor ve Darülmuallimîni bu tahsili tamamlamak için araç telâkki ediyor! Darülmuallimînden birincilikle mezun olup da hâlâ tahsilini tamamlamak için başka mekteplere girmek isteyenler, yahut doğrudan doğruya memur olanlar, yahut gittikleri mekteplerde mutsuz olanlar vardır. Bu gibiler Darülmuallimînler için iflâs işaretidir. Bir meslek mektebinin her mesleğe hazırlaması iyi değildir. Yalnız kendi mesleğine hazırlaması yararlıdır. Darülmuallimînler, talebesini her yere hazırladıkları sürece   iyi muallim mektepleri olmaktan uzak kalacaklardır. “Başarısızlığın ikinci sebebi, Darülmuallimînlerin hep ‘şehir ve medeniyet zâdesi (çocuğu, ürünü)’ olması, köy ve millet ruhuyla ruhlanmamasıdır. Bizde Darülmuallimînler ‘cahil’ köylülerimizi hükümet vasıtasıyla münevverleştirmek, medenileştirmek ihtiyacından doğmuş, medenî ve siyasî kurumlardır. Gelişmeleri milletten medeniyete değil, daha çok hükümetten millete doğru olmaktadır.

Şehir Darülmuallimînleri bütün azamet (görkem, gösteriş) ve büyüklükleriyle birer memur mektebi gibi yaşar dururken, mezunlarını fakir, cahil köylere göndermeyi düşünmek zorla iş görmek demektir. Darülmuallimînler, bilgisi şişkin, ukalâ muallimler yetiştirmekten uzaklaşmadıkça ürünleri eksik olacaktır. Bizde bu mekteplerin amacı ilmî olmaktan çok harsî (millî kültür kazandırıcı) olmalıdır. İlk mektep muallimleri okuyup yazma öğretmekten çok millîleştirmek, harsîleştirmek zorundadırlar. Bu mekteplerde din, edebiyat, ahlâk, musikî gibi maneviyat derslerine çok önem vermelidir. Darülmuallimînler her mektepten çok mefkûre mektepleridir.”

SATI BEY’İN hayatına bir göz gezdirelim ki belki eğitim maceramızın satır aralarını buralarda bulabiliriz.  Mülkiye Mektebinden mezun olan Satı Bey (1880-1968) aslen Araptır ve asıl adı Satı-ül Husri’dir. O zaman Osmanlı Devleti içinde bulunan Yemen’de doğmuştur. Kaymakamlık ve öğretmenlik yapmıştır. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra 1908-1911 yılları arasında İstanbul Darulmuallimi müdürlüğünde bulunmuştur. Satı Bey, Türkçü değil, Osmanlıcı görüşlere sahipti. Fakat Türkçüler kendisine büyük saygı duyuyorlar ve ona, eğitim bilimi konularında değerli çalışmaları nedeniyle “Türk Froebel’i diyorlardı. Asya’daki Türk ülkelerinden bir çok öğrenci gelip Darulmualliminde ondan yararlanmaya çalışıyordu. Eğitim konuları üzerinde Ziya Gökalp ile tartışmaları vardır. 1910 yılında İstanbul Öğretmen Okuluna müdür oldu. O sırada Bakanlık adına öğretmen okulunun çıkardığı Tedrisat Mecmuası’nda yazıları vardır. 1915 yılında “Muallim” adlı bir dergi çıkardı. Bu derginin ilk üç sayısında Ziya Gökalp’in “Milli Terbiye” başlıklı üç yazısını yayımladı. Dördüncü sayıdan itibaren bu yazıları eleştirmeye başladı.

Satı Bey’in “Fenn-i Terbiye” (Pedagoji) ve “Layihalarım” adlı kitapları ile Yanya’da basılan zooloji, botanik, tarım ve tabiat bilgisine ilişkin kitapları da vardır . Ancak, Satı Bey, 1918’de I.Dünya Savaşının ülkeyi içine düşürdüğü felaket günlerinde ülkeden ayrılıp Suriye’ye gitti ve Arap milliyetçiliğinin hizmetine girdi. Daha sonraları da bazı Arap ülkelerinde önemli eğitim görevleri üstlendi.

Satı Bey’in eğitim tarihimizde yer tutması başlıca şu nedenlerden ileri gelir: 1. Darulmuallimin müdürlüğü sırasında aşağıda açıklayacağımız yeniliklere, düzenlemelere girişmiştir.

2. Darulmuallimin ve çeşitli düzeylerdeki okulların programlarında  Terbiye-i Bedeniye, Resim, Elişi, Musiki derslerinin yer alması ve bu derslerin gelişmesinde büyük çaba göstermiştir.

3. Malumat-ı Ziraiye, İlm-i Hayvanat, İlm-i Nebatat, Dürus-i Eşya, Zirai Tatbikat, İlm-i Akvam, Fenn-i Terbiye (2 cilt) kitaplarını yazmıştır.

4. Toplumda herkesin öğretmenlik yapabileceği zihniyetine şiddetle karşı çıkmış, öğretmenliğin özel yeteneklere, bilgilere dayanan bir meslek olduğunu savunmuştur. Ona göre, “bu gerçeğin anlaşılamaması maarifimizin en büyük yarasıdır”.

Satı Bey’in Beyrut (Lübnan) Darü’l-Muallimi’de verdiği seri konferanslarda genel olarak faaliyet bakımından eğitim-toplum arasındaki ilişkiyi şöyle açıklar. - Eğitim sosyal bir faaliyettir yani bir önceki neslin eserlerinin yeni nesillere intikalidir. - Eğitimin bir süreç içinde gelişme göstermesi ve geleceğe daha mükemmel bir birikim bırakmasıdır. Satı Bey’in II. Meşrutiyet yıllarında “Fenni Terbiye” adıyla yayınlanan eserinde; insanın kuvvet ve kabiliyetini üç kısma ayırmaktadır: 1. Fiziksel güç yeteneği 2. Zihin güç yeteneği 3. Ahlak güç yeteneği Bu yeteneklerin oluşması ve gelişmesi için duygusal idareden sorumlu olan eğitimi de üç bölüme ayırmaktadır: a. Beden eğitimi b. Zihin eğitimi c. Ahlak eğitimi Bunlardan da anlaşıldığı gibi Satı Bey’in önem verdiği şeyler, sağlık, psikoloji ve ahlaki yeteneklerdir.

“Eğitimde amaç bütünlüktür. Hem kişinin hem de toplumun mutluluk ve yetkinliğini sağlar” der. Satı Bey’e göre eğitim meselesi bizde önce para meselesinden ibaret görülmüş ve bazı güzel mektep binaları yapılmış, okullar araç gereçlerle donatılmıştır. Fakat bu güzel binalar çok yerlerde pislik içinde kalmış, sağlanan alât-ı fenniye (labaratuvar araç gereçleri)nin yüzde onundan bile yararlanılmamıştır. Meşrutiyet başında asıl meselenin muallim meselesi olduğu anlaşılmış, fakat bu işe de hazırlıksız ve çok geniş olarak başlanmış, ilk hamlede otuzdan fazla Darulmuallimin açılmıştır. Bu mesele en önemlisidir. Fakat alelacele ve çok sayıda öğretmen yetiştirmek yanlış olduğu gibi, öğretmenleri yalnız bilgili ve ahlaklı yetiştirmek de yetmez. Muallimlik her şeyden evvel mürebbilik demektir. Talim ve terbiye ise bir hüner bir sanattır. Bunu yöntem ve ilkeleri batıda uzun inceleme  ve tecrübeler sonunda belirlenip tespit edilmiştir. Bizim muallimlerimizde en eksik olan şey, bu hüner-i talim, usûl-i terbiyedir. Bu nedenle, bilgili, hatta âlim muallimlerimiz arasında bile gerçek bir muallim niteliklerine sahip olanlar pek azdır.

5. Tuba Ağacı Nazariyesine karşı çıkıp eğitim reformunun tabiî benzer şekilde yapılabileceğini, ilkokullardan başlanılması gerektiğini savunmuştur. Bu nazariyeyi Emrullah Efendinin ortaya attığı da bilinmektedir. Satı Bey’e göre, Tuba Ağacı nazariyesini savunanlar, iki iddia ileri sürerler: a- Dünyanın her tarafında önce yüksek öğretim geliştirilmiş, sonra ilk öğretim ele alınmıştır. b- Bize her şeyden önce, yüksek öğrenim görmüş bir aydınlar topluluğu lazımdır. Oysa çürük bir ilköğretime dayanacak bir yükseköğretim hiçbir zaman gelişemez. Üstelik her ülkede eğitimin gelişmesi önce yükseköğretimden başlamamıştır. Fransa, İtalya, İspanya,İngiltere gibi uygarlık hayatı bir-iki asrı geçen ülkelerde önce üniversiteler gelişmiştir. Fakat Japonya, Bulgaristan, Yunanistan gibi uygarlık hayatı bir asrı geçmeyen ülkelerde üniversiteler, ilkokullardan sonra kurulmuştur. Örnek: Japonya’da ilkokullar ve öğretmen okulları 1870’de düzene konmuş, ilk Üniversite 1871de açılmış, ikinci bir üniversite açılmasına ise 1899’da girişilmiştir. Yunanistan’da ilkokulların ve öğretmen okullarının açılmasına 1824’te başlanmış, üniversite 1837’de açılmıştır. Bulgaristan’da da üniversitenin açılışı 1888’de olduğu halde, ilköğretim 1870’lerde geliştirilmeye çalışılmıştır.

Satı Bey, bizde Tanzimat döneminde Darülfünûn kurulması çalışmalarının başarısızlığını “önce yukarıdan” başlanmakla, buna karşılık bazı okullarımızdaki başarılı öğretimi ise, bunlara hazırlayıcı okulların bulunması ile açıklar ve der ki: “Eğitim tarihimizde, açılan kurumlar arasında faydalı olan ve devam edenlerin hepsi, temeli ihmal edilmemiş olanlardan ibarettir: Mekteb-i Harbiye ve hatta Mekteb-i Tıbbiye, ancak altlarındaki Askerî İdadîleri ve Rüşdiyeleri sayesinde yaşadı. Mekteb-i Mülkiye ancak, bünyesindeki İdadî sınıfları sayesinde güç ve hayat buldu. İdadiye mektepleri hep içlerindeki Rüşdiye sınıfları sayesinde ürün verdi. Şu halde, bizim eğitim tarihimiz, yüksekten başlamanın sakıncalı olduğunu, her öğretim kurumunun temele muhtaç olduğunu gösteriyor.”

 Fakat, Satı Beye göre, bir İdadî mektebi kurmak için ülkenin iyi ilkokullarla dolmasına ve Darülfünûn kurmak için ülkeyi iyi İdadîlerin kaplamasına gerek yoktur. Çünkü, böyle olmasını beklemek çok zaman geçmesine yol açar. Bu nedenle, öğretimin yüksek derecelerini kurmak için bu kadar beklemek doğru değildir. Şüphesiz birkaç iyi ilkokul bir Idadîye, birkaç İdadî bir Darülfünûna mahreç (kaynak) ve temel teşkil edebilir.

Satı Bey, bizde eğitim ıslahatının ilköğretimden başlamasını uygun görmekle beraber, eğitimin tüm düzeyleri arasında ilişkilerin bulunduğunu, hiçbirinin ötekilerden bağımsız, kopuk biçimde ele alınamayacağını da ileri sürmüştür.

6. Ona göre, “siyasî ve idarî” nitelikli olan Meşrutiyet idaresi bir amaç değil, ancak bir araçtır. Amaç, Meşrutiyet idaresine “içtimaî” bir yön vermek, gerçek hürriyeti ve ciddî toplumsal ilerlemeyi sağlamaktır. Bu ancak öğretmenler ve ilkokullar sayesinde başarılabilir.

7. Öğretmenleri ilk kez “ordu”ya benzeten odur. Böylece öğretmenlerin bireysel etkinliklerinin yanında, toplu etkinliklerde bulunabileceğini önemle ortaya koymuştur: “Bir ordu ki, haricî ve maddî düşmanlara değil, dahilî ve manevî düşmanlara karşı savaş ile görevli! Bir ordu ki, düşmanların en güçlü ve öldürücüsü olan cehaleti imha ile görevli! Milletlerin mukadderatı asıl orduları kadar, hatta ondan daha çok, bu manevî ordularının güç ve faaliyetine bağlı!”

8. Bizde ilk kez öğretmen-politika ilişkilerini ele alıp işlemiş ve bu konuda öğretmenleri aydınlatmıştır. Ona göre öğretmenlerin, Devletin yönetimi ve ulusal çıkarlar konusuna ilgi duymaları doğaldır. Fakat öğretmenler, çeşitli düşmanlık ve kinlere sebep olan parti çekişmeleri şeklindeki günlük politikaya karışmamalıdırlar. Öğretmenler iyi seçmenler yetiştirmelidirler.

9. Ziya Gökalp’le giriştiği kaliteli ve bilimsel tartışmalarda eğitimin mutlaka millî olmayacağını, millî terbiyenin yurtseverlik terbiyesi çerçevesini geçmemesi gerektiğini savunmuştur.

10. Okul müzeleri kurmuştur.

11. Mezun ettiği öğretmenleri gittikleri yerlerde izlemeye, onların karşılaştıkları sorunlardan öğretmen yetiştirmede ders almaya çalışmıştır.

12. Öğretmenlerin hizmet içi eğitimleri konusunu ilk kez ayrıntılı olarak ele almış, uygulamalara gitmiş, fikirler üretmiştir. O, “muallimlerin tensik ve ıslahı” dediği hizmet içi eğitimleri için her yıl öğretmenlere yazın bir ay Fenn-i Terbiye ders ve uygulamaları yaptırılmasını gerekli bulur. İstanbul Darülmuallimîni bu çalışmaları yapmıştır. Satı Bey, taşradaki öğretmenlerin mutlaka İstanbul’a çağrılarak eğitilmelerine gerek bulunmadığını söyler, bunun için “seyyar heyet-i tâlimiye ve tensikiyeler” (gezici hizmet içi eğitim yapan gruplar), oluşturulmasını önerir. E.

Meşrutiyet döneminde Batı pedagojisinin temellerine dayanan ilmi karakterdeki yeni eğitim anlayışının Türkiye’de yerleşmesinde rolü olan eğitimcilerin başında Satı Bey gelir. Onun bu rolünü, bir taraftan çeşitli mecmualarda Emrullah Efendi başta olmak üzere, Ziya Gökalp, İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Mustafa Şekip Tunç ve Sadreddin Celal Antel’le giriştiği oldukça seviyeli tartışmalar ve özellikle Fenn-i Terbiye (1909) adlı eseriyle, diğer taraftan da İstanbul Darulmuallimin’deki üç yıla yaklaşan müdürlüğü sırasında yukarıda anlatılan ıslahat faaliyetleriyle açıklamak gerekir.

Darulmuallimin öğrencilerine verdiği konferanslarının birinde, Tanzimat’tan Meşrutiyet’e intikal eden gündemin baş konusu olan “Niçin geri kaldık?” sorusunu Satı Bey şöyle cevaplandırır: İlerlememize ne İslam dini ne de Türk ırkı engel olmuştur. Geri kalmamızın başlıca nedeni azim ve sebat eksikliğidir. Bugünkü Batı medeniyetinin temelinde bulunan düzenli, sebatlı çalışma, en çok muhtaç olduğumuz şeydir.

Satı Bey’e göre gerilikten kurtulabilmek, faaliyet prensibine dayanan yeni eğitim anlayışının ve öğretim metotlarının mekteplerde eski eğitim sisteminin yerine hakim kılınıp maarifin yaygınlaştırılmasıyla mümkündür. Bunun için işe önce -Emrullah Efendi’nin “Tuba Ağacı” nazariyesinin aksine- Japonlarda olduğu gibi, ilköğretimden başlamalıdır. Satı Bey, Fenn-i Terbiye’de Batı pedagojisinde ele alındığı şekilde eğitimi üç noktadan inceler: Beden eğitimi, fikir eğitimi, ahlâk eğitimi. Ona göre insanın bedenî, zihnî ve ahlakî kabiliyetleri ancak eğitimle geliştirilebilir: “Kuvve-i beşeriyenin bu üç kısmı arasında şiddetli bir irtibat vardır. Bu sebeple terbiyenin bunlardan yalnız birine hasrı, terbiye-i fıkriye, bedeniye ve ahlâkiyenin biribirinden tefriki katiyen caiz değildir. Terbiyenin bıı üç kısmı daima biribirine mütevaziyen ve mütarafiken ilerlemelidir” Satı, “Fransızca eğitim ve öğretim metodu yayınlarından faydalanmakla birlikte onların pedagoji kitaplarında hiç yer almayan bir çok soruyu inceleme şerefı”ne sahiptir. Söz konusu eserinde eğitimin amacını, ferdin beden, fikir ve ahlâk bakımından mükemmel olmasını sağlamak için bir takım fikir ve tecrübelerle donatmaktır şeklinde belirleyen Satı Bey, kendisinden öncekiler gibi eğitimi ruhî ve ferdî bir olay olarak ele almakta, bu anlayışıyla Batıdaki aynı yıllarda ortaya çıkan sosyal pedagojik yaklaşımların uzağında kalmaktadır. “Terbiye, insanın kuvvet ve kabiliyetlerini gerek kendinin ve gerekse beşer cemiyetinin müstait oldugu mükemmeliyetin son derecesine mümkün oldugu kadar yaklaşmasını temin edecek bir tarza tenmiye etmektir, suretiyle tarif olunabilir” diyerek sosyal pedagojiye meyletmiştir.

Böylece özellikle Ulûm-ı İktisadiye ve lçtimaiye mecmuasında yayınladığı yazılarla esasen Spencer’in evrimci biyolojik toplum görüşünü Fransa’da devam ettiren Rene Worms’un etkisinde olmasına rağmen, “insan tipi ve bu insanın yetiştirilmesi meselelerinde zaman zaman Durkheim’a da yaklaşmaktadır” Satı Bey’in önce Muallim Mecmuası’nda millî terbiye konusuyla ilgili olarak “kollektif şuur” ve daha sonra da Terbiye mecmuasında millî terbiye ve ahlâk ile mükafat ve ceza meseleleri etrafında Ziyâ Gökalp’le yaptığı tartışmalar,   gerçekten de seviyeli ve ciddî tartışmalardır. O bu tartışmalarda kollektif şuuru kabul etmekle beraber, Durkheim’ın anladığı tarzda ferdî şuur gibi doğrudan doğruya idrâk olunan ve ferdî şuurların dışında onların muhassalası olmayan bir kalabalık şuurunun olduğunu reddederek, Ziyâ Gökalp’i tenkit eder. Ona göre, ferdî şuurlar dışında bir kalabalık ruhunun olduğu tasavvur edilirse, en azından ilimden çıkılarak metafiziğin sahasına girmiş oluruz. Çünkü, sosyal vicdan veya kalabalık şuuru, ferdî şuur gibi doğrudan doğruya sezgi ile idrâk edilemez.

 Satı Bey, Ziyâ Gökalp’in ilkokullara öğretici, liseleri ise eğitimci olarak sınırlandıran görüşlerini de tenkit eder. Ona göre, ilkokulların da, liselerin de hem öğretici hem eğitici görevleri vardır. Birinci görevin ikinciye nispeti, ilkokullarda liselerden çok daha büyüktür. Çünkü çocuklukta eğitim en ziyade duygular telkin etmek, alışkanlıklar vermek suretiyle doğrudan doğruya yapılırken, gençlikte eğitim fikirler vermek şeklinde öğretim yolu ile yapılır . Satı Bey’in Z. Gökalp’le giriştiği tartışmalar içinde en dikkat çekici fikirleri terbiyenin millî olup olmaması meselesi üzerinedir. Gökalp’e göre, “kültürün çocukların ruhuna aşılanmasından ibaret olan ‘terbiyenin millî olması gerekir”. O “millî” sıfatını eğitim kavramına zarurî bir vasıf olarak bağlar. Esasen Durkheim’ın toplumcu görüşlerinin “millî terbiye” adıyla eğitime orijinal bir şekilde tatbikinden ibaret olan Gökalp’in bu tezini, Satı Bey aynı mecmuada yayınladığı yazılarda tenkit eder. Ona göre, Zjya Bey değer hükümleriyle ilişkili olarak eğitim kavramına sınırlı bir anlam veriyor. Bu şekliyle eğitim millî olabilir. Fakat eğitim kavramının anlamı bundan daha geniştir. Satı Bey, Ziyâ Gökalp’in kültürün fertlere aşılanması anlamındaki millî terbiyenin sadece ruhî terbiye anlamıyla sınırlandırılmayıp, aynı zamanda beden terbiyesinde de geçerli olduğuna dair görüşünü reddederek, “beden terbiyesiyle değer hükümleri arasında bir münasebet olmadığı meydandadır” der.

Bunun üzerine, Ziyâ Gökalp fikirlerinde bazı düzeltmeler ve Satı Bey’e yaklaşan açıklamalar yapar. Satı Bey de eğitim (terbiye) kavramının öğretimi (talim) içine almayan bir anlamda kullanıldığı takdirde, sadece ahlâk ve duygu eğitiminin millî olabileceğini kabul eder. Ziya Gökalp’in Yeni Mecmua’nın 14 Şubat 1918 tarihli 32. sayısında yayınlanan “Mekteplerde Mükafat ve Mücazat” yazısı üzerine, Satı Bey tekrar onunla Terbiye mecmuasında tartışmaya girer. Bu tartışmaların temelinde de yine her iki eğitimcinin terbiye anlayışları arasındaki fark yatar. Gökalp’e göre, cemiyetin fertlere kendi lisanını, ahlakını, estetik zevkini, ilmi mantığını, teknik vetirelerini aşılaması demek olan sosyalleştirme işine “terbiye” adı verilir. Hâlbuki, Satı Bey’e göre ise terbiye, fertleri bedenî, fikrî ve ahlâkî kabiliyetlerini ahenkli surette geliştirerek mükemmelleştirmektir. Gökalp, Satı ile arasındaki bu terbiye anlayışını vurgulayarak, Satı’nın anlayışını tamamıyla reddeder. Satı ise, “Terbiye Encümeni”ne  verdiği bir muhtırada:  Bizde terbiye-i milliyet hususunda çok ehemmiyet verilmesi lâzım geldiği halde ekseriya ihmal edilen bir-kaç esas vardır: Terbiye-i millîye: I-Terbiye-i vataniyeye tecavüz etmemeli 2-Mani-i terakki bir muhafazakarlık şekli almamalıdır. Vatanperverlik hislerini zaafa uğratan, vatandaş milletlere karşı mütecaviz bir vaziyet alan, asrî terakkiyatın icabatına karşı gelen bir terbiye, bizim için zararlı bir terbiye olur. diyerek Gökalp’in Türkçü yaklaşımlarını reddeder. Böylece Satı Bey, Spencer üzerinden AngIo-Saksonların ferdîyetçi eğitim görüşünü benimser. Satı Bey, Muallim Mecmuası’nda Ziyâ Gökalp’le yaptığı tartışmalara karışan İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun savunduğu “çağdaş milletlerde eğitimin gayesi, çocukları üretici yetiştirmektir” görüşünü de tenkit eder. Ona göre iktisadî hayat önemlidir fakat bundan üretim ve iktisatın eğitimde gaye ve ölçü olduğu sonucunu çıkarmak doğru değildir. Çağdaş toplumların hepsi iktisata önem veriyorlar fakat bunu gaye değil vasıta gibi görüyorlar. Hayatın yemekle kabil olduğuna bakarak yemeği hayatın gayesi saymak nasıl yanlışsa, üretici yetiştirmeyi eğitimin gayesi saymak da yanlıştır.

Satı Bey’in öğretmen yetiştirme konusu üzerinde gerçekleştirdiği dikkat çekici faaliyetlerden biri de, Darülmuallimîn bünyesinde bir “Tatbikat Mektebi”nin kurulmasıdır. Esasen onun bu faaliyeti 1909 yılında Maarif Nezâretine verdiği bir lâyihada belirttiği şu görüşlerinin bir sonucuydu: Derslerin zihinlerde temessülünü ve fikrî terbiyeye hizmetini temin için en iyi usul bilhassa Almanya ve Amerika’ da pek meri olan tekşifî ve tevlidî usul olduğundan muallim mektebinin tedrisatı bu usule tevfik olunacak ve bu suretle müdavimler müşahede, mukayese ve muhakemeye ve netice olarak keşfe alıştırılacaklardır.

Görüldüğü gibi Satı çağdaş reformist eğitim akımlarının üzerinde durduğu öğrenci merkezli yeni eğitim/öğretim metot ve tekniklerini oldukça şuurlu olarak tatbik etmek ister. O bu metotları özellikle öğretmen yetiştirmede tatbik etmek amacıyla Tatbikat Mektebinin kurulmasına önem vermiştir. Ayrıca Darülmuallimîn’in İptidaî şubesinin üç yıla çıkarılarak meslekî tatbikat sınıfının ilave edilmesinde önemli rolü olan Satı, konferans verme, okul müzesi kurma, inceleme gezileri yapma, öğretimde projeksiyon âleti kullanma gibi bir çok yeni öğretim tekniğini ilk defa olarak tâtbik eden eğitîmcilerin başında gelir.   

Özetlenirse Satı Bey’iın gerek seviyeli yayın faaliyetleriyle gerekse Darülmuallimîn’de gerçekleştirdiği ıslahat çalışmalarıyla Meşrutiyet dönemi eğitim hareketleri içerisinde hem Batı pedagojisinin memlekete girişinde hem de daha sonraki reformist karakterdeki eğitim görüşlerinin oluşmasında hissedilir ölçüde rolü olmuştur. Öyle ki, İsmail Hakkı Baltacıoğlu, özellikle uyguladığı yeni öğretim metotları açısından Satı Bey’in oynadığı bu rolünü, “Meşrutiyet   pedagojisi için önceki dönemlere göre büyük bir adım, büyük bir inkılâp” olarak değerlendirmiştir. Gerçekten de, İstanbul Darülmuallimîn’de onun yeni eğitim anlayışı ve metotlarına göre yetiştirdiği muallimlerin daha sonraki yıllarda eğitim sisteminin yenileştirilmesinde etkileri önemlidir.

GELECEKLE İLGİLİ ENDİŞESİ OLANLARA ÇÖZÜM YOLLARI

Gün gelmiş, uzak diyarlardan bu topraklara kahramanlık yapmaya gelmiş olanların, daha fazla kahramanlık yapmalarını gerektirecek sebepleri kalmadığında, hepsi birer birer kendi yurtlarına geri dönmüşlerdir. 
Örümcek Adam Peter Parker New York’a, Süperman Clark Kent Metropolis’ e ya da Kripton’a, Kara şövalye Batman Bruce Wayne de Gotham’a geri dönmüşlerdir.
Ben-Ten, Xman, Texas, Tommiks, Zagor, Asterix, Tenten, Red Kit, Tarzan, Hary Potter ve diğerleri...

Çocukluk hayallerimizi de yanlarına alarak.
Hepsinin görev süreleri bitmiştir bu topraklarda.
Hem bu toprakların kendi kahramanı vardır artık!

bu şiiri okuyan adam!
bu şiiri okuyan kadın!
...
kendi ninnilerimizle bebeklerimiz,
annelerinin dizlerinde sallansın!

HASILI; YANİ!

Günümüzün modern dünyası “Medeniyetler Çatışması” adı altında yeniden dizayn edilirken, bizler yani İslam Medeniyetinin müdavimleri gelişmişlik ve insani değerler açısından hayatı ıskalamamızın ceremesini çekmekteyiz. 
Adeta bir “varolma” savaşının tam içindeyiz. Sıcak savaşlardan öteye “kültürel kuşatılmışlığımız” hayatın her alanında bu yoksunluğumuzu bütün zerrelerimize kadar hissettirmektedir. Bir “ezik psikolojisi” ise bütün İslam alemini etkisi altına almıştır. İnsanca ve müslümanca yaşayıp, evlatlarımıza müreffeh bir hayat alanı oluşturmakta çareyi batı medeniyetini ve onların ürünlerini sorgusuzca ithal etmekte bulmaktayız. 
NE?
Batı kültürünün hegoman olmasının sebebini “disiplinler arası” irtibatta görmek gerekir. Bir bütünü oluşturan parçaların birbirleri ile “illiyet bağıntısı” rasyonelliğinde. Algı yaratma becerisinde. Aynı zamanda sonucun tezahüründe oluşturdukları “kültür ekonomisi” kavramında. 
“Yedi yaşına kadar çocuklarınızı bize verin, sonrasında sizin olsun!” der sömürgeci Cizvit papazları.
Batı “insanı” aynı zamanda ticari-kültürel-siyasi bir obje olarak değerlendirip uzun süreli bir yatırım aracı olarak görmektedir. Her bir hamlesinde üzerinde çokça çalışılmış program ve projeler barındırmaktadır. Hiç bir şeyi boşluğa bırakmaz. Bir mühendis titizliğinde bütün kurumlarının ortak hedef ve paydasında tutar. 
NEDEN?
İnsanın bireysel ve toplumsal gereksinimlerini dünyadaki kısıtlı kaynaklarla giderebilmenin yolunu formülüze etmek gerekir. Hayatta tesadüfe yer yoktur. Dolayısı ile “strateji” gerektirir bu uğurda oluşan düşüncenin hayatiyet bulması. Batının “kirli geçmişi” reform ve rönasans hareketleriyle “yeni dünya algısı” oluşturmuş ve “hakimiyet” esaslı organizasyonlara dönüşmüştür. Düşünce-fikir ve sanat akımları bu konuda önemli roller üstlenmiştir.
NİÇİN?
Dinsel güdüler başta olmak üzere insanoğlunun yeryüzündeki serüveni “üstünlük” kavramı üzerine yoğunlaşmıştır. İslam coğrafyasının Endülüs olup Avrupa’nın uçlarına kadar genişlemesi “İlay-ı Kelimetullah” inancı üzerinden gerçekleşirken Hristiyan aleminin yeryüzündeki varlığı dip manada “Armegedon” akaidi üzerinden şekillenmiştir. Özde “helal-haram” sınırları insanların gündelik ihtiyaçlarının sınırını çizmiştir. Ancak sosyal ve siyasi olayların tezahürü insanların tekamüllerinde adını “tarih” dediğimiz hesaplaşmaktan asla geri durulmayacak dede mirası bir insanlık geçmişi ile karşılar.
Tarih-doğa-toplum ve ego insan dediğimiz varlığa kendi spesifik rengini verir. Kavim, millet, ulus gibi ortak reflekslere sahip insan kümelenmelerini peydah eder.
NASIL?
Kendi özelliklerini geliştiren toplumlar diğer insan toplulukları ile de iletişime geçmek durumundadırlar. Bu iletişim şekilleri savaşta dahil olmak üzere kendi dilini geliştirir. Ticari, kültürel, siyasi ilişkiler ortak menfaatlar düzeyinde savaş ve barış ortamlarını tesis eder ki; bütün insanlık tarihi aynı zamanda “çatışma” tarihidir. 
Sürekli teyakkuz halinde bulunmak toplumların varoluş endeksidir. Her an şartlar değişebilir. Bunun en temel noktasıda “milli benlik” duygusunun körelmemesidir. Bu duyguyu yitiren toplumlar, tarihin vazgeçilmez mezarlığında kendilerine yer ayırmalıdırlar.
NE ZAMAN!
Tabi ki de şimdi! Ya da şimdi değilse ne zaman? Üşenme, erteleme, vazgeçme başarısızlığın kilometre taşlarıdır. Mazeret bulma ise vasıtası.
İlim-kültür-sanat-edebiyat üretmek zorundayız. Çocuklarımızı kendi kültürel kodlarımızla “biz” gibi yetiştirmeliyiz. Yabancılaşan çocuklar yabancılaşan toplum demektir. Elbette evrensel/baskın kültür gerçeğini görmezden gelemeyiz. 
Yeni yol ve yöntemlerle çocuklarımızı kendi değerlerimize göre formatlamak durumundayız. Global/fareli köyün kavalcısı çocuklarımızı çaldığı büyülü nağmelerle...filmlerle, bilgisayar oyunlarıyla, markalarıyla; alıp bizden uzaklaştırmadan.
KİM?
Biz! Biz, Türkiye’de siyasal erkin muktedir gücü...yani iktidarı elinde tutan en büyük sivil toplum kuruluşu.
Eğitimde informal eğitime ibre yönelterek...
Kültürde milli ve insani değerleri gözeterek...
YOL ve YÖNTEM
Misal, belediyeler. Misal, İstanbul!
Ortak projelerle. 
Gezi olayları gösterdi ki sosyal algı oluşturacak kanaat önderi nev’inde sanatçılar yetiştirememişiz. 
12 yılda bütçeleri çar-çur etmişiz; tabelavari işlerle...
ÇOCUKLARIMIZI KENDİ DEĞERLERİMİZLE KODLAYACAĞIMIZ PROJELER ÜRETMELİYİZ; ÖZELLİKLE KENDİ KÜLTÜR VE SANAT ADAMLARIMIZLA!
Doğru sorgulamalar yapmalıyız; biz nerede hata yaptık? İslam coğrafyasının genel hastalığı “yabancı kültür istilası” son olaylarda gerçekliğin çıplaklığı ve mahcubiyetinde bıraktı bizi. Bütün yükümlülüklerimizi “lider”imize bırakmanın ayıbıyla!
(Ayrıntılı olarak bütün proje dosyamız ve yol haritamız hazırdır. )

KÜLTÜREL DÖNÜŞÜM
Zihinsel ve kültürel dönüşüm projelerine olan ihtiyacımız geleceğimiz adına aciliyet kesbetmektedir.

Fehmi DEMİRBAĞ

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert
Advert