Hülya Bulut Kızlar kardeşlerini doğuruyor!
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Kızlar kardeşlerini doğuruyor!
Hülya Bulut

Kızlar kardeşlerini doğuruyor!

                                               Oysa her şeyi izleyen bir Tanrı vardı.

                                                Kimileri yüzsüzce soyunurken çırılçıplak.

Gökten ölü bir yıldız düşüyor nar ağacının üzerine. Zühre Yıldızı ölüyor o gece. Çaylak kuşları kaçışıyor. Bir sarsıntıdır, köklerini parçalıyor pembe ışığın. Narın karnı zamansız çatlamış. Elinde minik bir serçenin ölüsü, öylece şaşkın bakıyor Mecdelli bakire Meryem. Birden bire irkilmenin o şok edici vuruşunu yaşıyor;

Dağılıyor, ufalanıyor, eriyor mahcup zamanda

Kutsal Aile.

Şeytan dokunmuş gibi,

Zaman kırılıyor.

Gök çatırdıyor ardı sıra… Yarı ateş, yarı kardan melekler kaçışıyor bulutların arkasına,

Bulutlar hınçla tükürüyor,

Kör cehalet, başımıza bela yağdırıyor gökten.

Bayağı, sapmış asilerin karşısında;

Tedbir almadan takdir bekleyenlerin duaları boşa. Allah’ın Çocukları; bir kaderden diğerine kaçamıyor, fena ıslanıyor dünyada…

-Görüyor musun? Diye soruyor, gözyaşı penceresinden, gökyüzü kapısına bakan kadın. Ne çok yanıldı Fyodor. “Bin şüphe bir delil etmez” derken.

Bak;

Beyaz bulutlar kan damlatıyor, Sümbül Dağı’nın zirvesine. Kasırga vurmuş rüzgârlar yurdunu. Zıllu Yahmum dumanlanmış. Ateşten mezarların üzerinde oradan oraya savruluyor günahkâr bedenler. Az zaman sonra kül olup yağacaklar hiçlik çukuruna… Kaynayan kan çukurunun üzerinde kara tüylü kuşlar uçuşuyor…

Yekpare zaman görüntülerine anlam yüklemektense:

-Hayır, görmüyorum diyorum.  

Gördüğüm; Bahçeyi saran süs yoncaları, yıpranmış eski bir kapı, paslı bir kilit, küflü duvarlar. Duvar da gelin duvağı, karşımda bir kırık gül. Güle batırılmış kıymık. Gül; “Hava gibi hafif, su gibi latif, ateş gibi nazif, toprak gibi şerif.”

Kulağımda Segâh Salat’ı Ümmiye… Yalnızca acı çekiyorum…

-Görmezsiniz. Ateş yağmurları altından yapayalnız geçmediyseniz, kızgın fırınların önünde sabahlamadıysanız, geceleri tepeye tırmanan ölülerle göz göze gelmediyseniz, kan nehirlerinde yıkamadıysanız bedenlerinizi, görmezsiniz…

Ama acı çekersiniz!

O evler var ya o evler; Alçakta ki yüksekte ki evler. Salkım saçaklı, sarı beyaz ışıklı evler, fena kandırıyor sokağı… Her gece zakkum yiyip, kaynar su ile içini ferahlatanlar var o evlerde!

Susuyor kadın.

Kozadan ipeği çeken elleri titrek. Mini mini elleri mosmor. Duymasan soluğunun iniltisini, ölü sanır insan. Ana rahminin sakinliğindeki bakışları, boşluğa düşmüş kendinden evvel. Yüz düğümde, yedi dağın çiçeğini dokuyor kilime. Ateşi tutar gibi parmakları. Oysa bahar çiçekleri dokuduğu ısdarında… Çarmıha gerer gibi atıyor düğümü ipe.

Her gün;

-Ayağınızın altında ezerken,

Bir kez olsun düşündünüz mü; yedi dağın çiçeği denir de neden dokuz çiçektir?

Düşünmezsiniz

Derken,

İrkiliyor kadın. Büyük günahı kendisi işlemiş gibi. Kırk yıldır gizlenen gece sırları ortaya saçılmış gibi. Sualin kayıp son lâmıyla, cevabın ilk cimi bulunmuş gibi, irkiliyor.

Giydirmiyor kelimelerini. Köksüz kelimelerin bedeni çırılçıplak. İrkilişi; çıplaklığın en mahrem haliyle, ilk kez karşısında olması belki de!

Saklı cennetin soluk sarı benziyle; çocuk kafamdan uydurdum da bu ne der gibi acımtırak bakıyor, eski bir yer minderinin üzerine yamalı bohça gibi bırakılmış yenidoğmuşun yarım bedenine,

“Hem evlat hem torun”

Zavallı yavrucak…

“Hem kardeş hem anne”

Kiminle yüzleşmesi gerektiğini bilmeyen insan çaresizliğinde öylece dalıyor kadın. Gözleri gözlerime bir kez bile değmiyor. Halsiz… Gözlerini gökyüzüne çeviriyor… Olması gereken bu muydu? Diye soruyor fısıltıyla. Oysa yaşamın ederi bu değildi. O karşı ki kayalar var ya, işte o kayaları taşıyorum sanki içimde bin yıldır…

İçimde bir şeylerin çöktüğünü duyumsuyorum. Bu kadar büyük bir mateme nasıl dayanak olunur, bilmiyorum.

Susuyorum.

Susuyor kadın. Susmak belası sancılı…

“Kirpiğinin ucuyla bakmaya kıyamaz, utanır insan.”

Değil ki, …

Hiç haline ağlanmamışların,

Sağnağı başlıyor. Yüreğini avuçlarının içine almış bir kadın, kaderiyle binbirinci kez yüzleşiyor. Tekrarlıyor, geceyi, gündüzü…

-Arzularınız ıslah edilmez;

Ruhlarınız şarlatan olmuş. Kokuşmuş, cesede dönmüş bedenlerinizin isteklerine nasıl katlanıyor ruhlarınız? Ruhunuzu, aklınızı ve bedeninizi aynı anda kötülüklere nasıl ikna ediyorsunuz derken; derinleşen karanlığın içinde saatlerdir kımıltısız yatan küçük kız, kımıldıyor yattığı yerde. Titrek bir et parçası gibi…

Sokakta;

Sarı beyaz ışıklar sönüyor. Kıyametin kopması, bir göz kırpma anı. An’ın gözleri gözlerimde.

Uğursuz bir boşluktan, gölgesizler, ayıpsız sızıyor odaya. Küçücük beden taşa dönüşüyor. Yaşamak sanrısının insanı delirtecek uğultusu yayılıyor havaya. Göz ucuyla küçük kıza değip geçiyor bakışları kadının. Birkaç adım yaklaşıyor camın önüne. Yaşam ile eksiltilmiş zamanlar arasında asılı kalmış gibi sallanıyor cılız bedeni.

İlkinde Perşembeydi. Birinde Perşembe. Sonra yine Perşembe… Perşembe geceleri; Salih kadın olmak için, gökten dua toplamaya giderdi annem… Odamın duvarları gözlerini kapardı… Perşembe geceleri, kapı önü şipşip terliklerini sürürdü annem… Karabasanlar basardı rüyalarımı. Rüyalarımsa; kimseye inandıramadığım benim gerçekliğimdi!

Benim gerçekliğim, sizin düşlerinizde bile imkânsız değil mi?

Siz, kök salmış körlüklerinizle alçalmanın tarihini yazdınız. Benim gördüğümü göremeyince; çektiğim akıl zayıflığı,

Sözlerim, yarı akıllı yarı deli öyle mi?

Bilir misiniz?  

Gecenin utancı, bulutları kızıla boyar. Günah çıkarmaksa; Göremediğim en merhametliye de gördüğüm merhametsizlere de yitirdim inancımı.

Artık,

Ödeşmek yok,

Hesap yok,

Ceza yok!

Sekizinci ölümcül günah ne ki? “Göl olmuş idrar birikintisinde yüzen samanın üzerine çıkmış sineklerin” işlediği günahların yanında!

Sen, yedinci günün “dokuzuncu günahı” diye yaz. Varsın kovulalım her yerden. Konuşulamayan, yazılamayan, adı konulamayan utançlardan diye at başlığı. Cennetten kovulmuş Havva’nın Kızları’nın karnına, Âdem babaları günahın meyvesini koyuyor diye yaz. Utanmadan, korkmadan yaz. Gökler ve yer şahitlik etsin sözlerine; Bir elmalık günah için cennetten kovduğun temsilcilerin, günaha battı dünyada diye yaz… Sor şimdi hangi dünyanın adaleti temizler bu günahı?

Ezilmiş ve aşağılanmış sesiyle kendi sorusuna kendisi yanıt veriyor; Göklerin bütün melekleri inse yeryüzüne, temizlenmez bu günah.

Bir kadın, Tanrıyla hesaplaşıyor, O’nu olanlara şahit göstererek!

Yazılmış olanı oynayan diyor ki: İyiliği murad eden Tanrı’nın gece nöbetçileri uyudu, iradesiz şeytan kazandı cenneti. Cehenneme gitmez kötü melek, zira yakmaz ateş ateşi! Yüzçeviren budala insan, yaşama tahammülünü yok etti.

O değil; insanı, insan lanetledi!

Ya Tanrı koymasaydı ruhlara kötülüğü, ya da “olacaklar zaten oldu” sözünü iletmeseydi elçi! Ya yaratılmasaydı akılsız insanoğlu, ya Havva Aklima’yı Habil’e, Lebuda’yı Kabil’e eş diye doğurmasaydı.

Sor yazana; Hiç bırakılır mıydı insan, insanın vicdanına?

O ki o gün duymadı sesimi, omurgasız yılanlar sürünsün cennette…

O ki bütün insanlardan önce tanıdığım, O ki masumiyetimin koruyucusu değil miydi?

Tanrı sözünü okumayıp, Tanrı sözcüsünü dinlemeyen;

Tanrının sevgisiz tanıkları duyun,

Ben ki öldürdüm babamı,

Son Perşembe.

Tahammülsüzler. Şimdi daha da tahammülsüzleşin…

Babamı öldürdüm.

Çünkü

Bunu siz istediniz!

Nasıl bir his biliyor musunuz?

Hayatın kapısına bırakılmış gibi, ne çıkabiliyorum dışarı ne girebiliyorum içeri. Eşikte bırakılmış nokta kadar bir kadınım işte. Hayatın içinde kaybolmuş bir nokta. Her gece hayatla bağlarımı kesiyorum. Elimde küflü bir makas. Kırpık kırpık… Ben kestikçe çoğalıyor, Sarıyor minicik bedenimi acılar…

O gece var ya o gece.

Son perşembe.

“Kardeşim düştü rahmime”

O gece,

Gariptir, annem terliklerini sürümedi!

Turuncudan mora dönüyor gökyüzü. Gök bir kez daha çatırdıyor…

Kusmamak için üç kez yutkunuyorum.

Yavaş yavaş gece, eflatun örtüsünü çekerken şehirlerin üzerine; Uzaklarda ki sarı ışıklı pencerelere dalıyorum. O sarı ışıklı pencerelerde susturulan hikâyeler ürkütüyor. Sarı ışıklı odalar. Işıksız odalar. Caddeleri görmeyen camlar. Gündüz gözüyle bile ışık yüzü görmeyen kör karanlık odalar.

Tam dört aydır öylece duruyor yazı masaüstünde. Başlığı her gördüğümde kapatıyorum. Alıştırılmışız her korktuğumuzda gözlerimizi kapamaya. Demir gibi kelimeler gözümün içine içine bakıyor. Eğip bükmenin imkânı yok.

En çok da babama haksızlık etme fikri yoruyor kalbimi!

Kafam karmakarışık. Bir satır yazıyorum. Duruyorum. Şimdi durursam bir kez daha başlamaya cesaret edemem, diyorum. Durursam; bu, hayattaki en büyük korkaklığım olur deyip,

Aklımın ve kalbimin almadığı başlığı atıyorum;

“Kızlar kardeşlerini doğuruyor”

Ömür Hanım: Bak bu doğru işte deyip başıyla onaylıyor.

Şaşkın bakakalıyorum yüzüne…

“Eskiden anneler çocuk büyütmezlerdi ki dünyalık işlerden. Büyük kızlar, küçük kardeşlerine annelik yapardı,” diyor.

Arada ki duygusal bağın, kutsal aşkınlığını anlamaya çalışıyorum.

Uzun uzun bakıyorum, Ömür Hanım’ın yüzüne. Tertemiz gülümsüyor…

Ben de öyle anlamıştım. İçinin hamuru bozulmayan herkes öyle anlar. Demiyorum, tekinsiz hikâyeler yazmaya devam ediyor kötücül insanoğlu. Bırakıyorum sapasağlam dayandığı duvarları üzerine yıkılmasın. Dilimin ucuna geliyor demiyorum, hayatımızın ilk düğmesi çoktan kopmuş…

Zayıf soluklar ürpertiyor kelimelerimi. Bir bıçak sapladım düşüncelerime, usul usul çekip çıkartmam gerek…

Şimdi çözüm ne?

Erkek soyunu mu kurutalım? Ne yapsın bu savunmasız çocuklar? Nasıl yapmalı da kurtarmalı bu çocuk bedenleri? Kimi var bu çocukların? 508 yıl ceza versen ne yazar? ...Ya, terliklerini sürüyen annelere ne demeli?

Lime lime düşüncelerim…

Dünyanın büyük kıyameti işte bu!

“Kızlar Kardeşlerini Doğuruyor…”

Dehşet bir şey, kâbus gibi… Utanç verici… Canice… Oturup oturup kalkıyorum yazının başından… Tohumunuz kurusun, insanlığın yüz karası,

Kepaze yaşamlar…

Söyleyin;

Kim utanacak şimdi? Kadınlar mı, erkekler mi, insanlık mı?

Yoksa ar damarının zarı yırtılmış medeniyet mi?

Batı medeniyetinin kötülüğünden dem vurup,

Her fırsatta dilinize doladığınız, gâvurlardan ne farkınız kaldı şimdi? Gerine gerine kabul edelim “iyi insan” yetiştiremedik! “Babanın öz kızına şehvet duyması haram değildir,” diye verirseniz fetva, kansızın biri çıkar: “kendi yetiştirdiğim meyvenin tadına baktım” hâkim bey der, arsızca savunmasında. Şehvet ile servet edinme yolunu tutan “Şehvetiye Tarikatlarının” sır odalarını kapatmazsanız;

Sorarız birbirimizin yüzüne bakamadan utançla:

Ey Müslüman ahali! Bu çağ ne yaptı insana böyle?

Çağ değil, insan yaptı!

Tanrı insanı yarattı,

 insan;

“Andolsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık” yaratıcı sözünü boşa çıkarıp, Rabb’i bile utandırdı.

Bütün çağın özeti bu!

“Hayat çelişkilerle dolu” diye inandıysak da yaratılış düzeniyle fena çelişiyor bu yaşananlar.

Nasıl yani? Şaşkınlığında;

Bu da hayatın en çelişkili hali deyip, kabullenecek miyiz?

Çelişkilerimiz umutlarımızdır diyen, psikanalizin babası Freud sen söyle; Bu çelişkiden nasıl umut çıkaracağız?

Siz söyleyin ey okur!

Bu yaşananlar, ahlak sorunsalı mı? İnanç eksikliği mi? Kişilik bozukluğu mu?

Aklından uzak olana deli demişler, vicdanından uzak olana ne diyeceğiz şimdi?

Ne yani babalarından korkmayı mı öğreteceğiz çocuklarımıza?

Yazarken kanım çekiliyor… Cümlede ki her harf sızım sızım sızlıyor. Elleri ayakları olsa harflerin; elleri uyuşur, ayakları kaçacak yer arar. Ağza kilit vurulsa acıdan yürek patlar… . Genç Werther’in acıları hiç kalır, bu acının yanında!

Hani,

Hikâyelerle birbirimize bağlanacaktık?

Akıl, vicdan, adalet zincirini kim kopardı?

Bu, gerçeğin tüm sınırlarını ortadan kaldıran bir edebiyat kurgusu değil. Bu, hayatın en kötü kurgusu.

Bu zavallılık,

Bu emaneti olan insanın zalimliği,

Bu sefil bir tükenmişlik…

Hani bağışlanan mantık?

Kalemim şaşkın. Ben kirletilmiş kelimeleri nereye koyacağımı bilemeden dolaşırken, kıblesiz evlerde işlenen günahlar sızıyor sokağa, kirli duvar çatlaklarından. Yıldırımlar düşüyor şehirlere. Efil efil esen bahar rüzgârı nereye döneceğini şaşırıyor…

Göğün ayetleri uçuşuyor, zedelenmiş gün ışığının üzerinde. Yeryüzü ayetleri kirletiyor zamanı. Işığın öldüğü anlar da hükümsüzleşiyor soysuzlaşan kimlikler. “Kırk geceye vaad” edilse, nefs belası düşmeyecek insanlığın yakasından. İnsanlık yıkımı hikâyelerden arda kalan yoğun keder tortusu, Tanrıya sarılacağımız son güne kadar sürecek anlaşılan…

Ölmüş çiçekler savuruyor gece, fecre. Duvarda asılı Mashaf duvarda ki çividen kurtuluyor. İki kapak arası, mahfuz kayıtlar sayfa sayfa karanlığa dağılıyor. Çılgınlığın facia habercisi gibi saatin gece tik takları feryat ederek ilerliyor…

Minderde ki bebek figan içinde uyanıyor,

Kadının parmak uçları kesik kesik,

Çığlık atarak soruyor:

Yedi dağın çiçeği neden dokuz çiçek?

El-cevap:

Sessizlik…

Vicdanımızın sesini duyana kadar sessizlik…

Çünkü bu dünyayı güzellik değil, merhamet kurtaracak. Her şey bir insanın çığlığını duymakla başlayacak!

Hülya BULUT

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert