Vehbi KARA Kanal İstanbul ve CHP’nin İstemezük Anlayışı
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Kanal İstanbul ve CHP’nin İstemezük Anlayışı
Vehbi KARA

Kanal İstanbul ve CHP’nin İstemezük Anlayışı

Kanal İstanbul, Türkiye’nin denizcilik alanındaki en önemli projelerinden bir tanesidir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, böylesine büyük ve önemli projeyi hayata geçirmeye çalışmış fakat devlet bürokrasisindeki gericiler yüzünden bu icraat hayata geçirememiştir.

Ne yazık ki görünüşte hükümete yakın gibi görünen bazı üst düzey memurlar, aslında Cumhuriyet Halk Partisinin (CHP) kafa yapısını taşımakta ve memleketin hayrına olacak her işi engellemektedirler.

Demokrasiye ve özgürlüklere inanmayan, devleti rakı sofralarından idare etmeye alışmış bu yobaz kafalı bürokratlar, halkın menfaatine olan hiçbir şeyi istemezler. Sabetay Yahudilerinin okullarından yetişmiş ve FETÖ benzeri bir yapılanma içerisindedirler. Gerektiğinde soru çalarak kendi adamlarını en önemli konumlara getirmeyi başarmışlardır. Bu zihniyeti ve CHP’yi iyi tanımak lazımdır.  

Türkiye’de iktidarda bulunduğu süre içerisinde neredeyse hiç taş üstüne taş koymayan CHP, İstiklal mahkemeleri süresince baş üstünde baş bırakmamıştır. Osmanlı Devleti zamanından beri süregelen çok partili meclisi, muhalifleri temizledikten sonra tek partili hale getirmeyi başarmışlardır. Bu partinin liderleri ölene kadar siyasi iktidarda kalmış ve utanmadan uyguladıkları bu baskı yönetimini ve acımasız icraatlarını hala övebilmektedirler.

CHP ve bu anlayışa sahip bürokratlar, 2. Dünya savaşı sonucunda Batılı ülkelerin baskısı ile çok partili hayatı, biraz da zorlanarak kabul etmiştir. Nitekim “açık oy gizli tasnif” sayesinde çok partili hayata geçtiğimiz 1946 seçimlerinin hiçbir anlamı kalmamıştır. Fakat bu skandal seçimden sonra Türkiye Cumhuriyeti ilk defa demokrasi ile tanışmış ve Demokrat Parti (DP) iktidara gelerek 10 yıl boyunca iktidarda kalmayı başarmıştır.

Fakat CHP halkın seçtiği iktidara bir türlü tahammül edememişti. Orduyu kışkırtarak 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 tarihlerinde defalarca darbe yaptırmaya muvaffak olmuştur. Darbeci askerler ülkeyi demir yumrukla yönetmiş seçilmiş başbakan ve bakanları idam etmiştir.

En nihayetinde 15 Temmuz 2016 tarihinde FETÖ ile işbirliği halinde suçüstü bir vaziyette yakalanmıştır. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, tankların üstüne çıkmak yerine kendisine yol verilmesini beklemiş İstanbul’da kahvesini yudumlayarak sonucu beklemiştir. 17 Temmuz sabahı darbenin başarısızlıkla sonuçlandığını görünce de bu sefer lütfen darbeye karşı çıktığını ifade etmiştir.

Askeri vesayetin devamı için Mecliste muazzam bir performans gösteren CHP, büyük çoğunlukla kabul edilen yasaları Anayasa Mahkemesi gibi demokrasiyi hazmedemeyen kurumlar vasıtası ile iptal etmeyi başarmıştır.     

CHP yöneticileri, bu kadar iğrenç bir tarihi olmasına rağmen geçmişte yapılan faşist uygulamaları asla kınamamış temiz bir sayfa açmayı denememiştir. Buna mukabil Kanal İstanbul gibi ülkemiz açısından çok önemli bir projeyi rafa kaldırtmayı başarmıştır.

Bu taş üstüne taş koymama anlayışının en kötü örneğine geçen hafta şahit olduk. İlk defa bir CHP’li İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı (İBB) “Temel Atmama Töreni” düzenleyerek dünya üzerinde emsali görülmemiş bir skandala imza attı. İSKİ yolsuzluklarını, çöp patlatma cinayetlerini ve nice rüşvet rezaletlerini bilirdik de böylesine ilk defa şahit olmuştuk.

Silahtarağa İleri Biyolojik Arıtma Tesisi skandal bir kararla iptal edilmeye çalışıldı. Çok şükür Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum devreye girerek hükümet bütçesinden bu projenin yapılması için devreye gireceğini açıkladı.

İnşallah Kanal İstanbul Projesi de İBB’nin bütün engellemelerine karşın sonuçsuz kalır. Çünkü sadece Türkiye’nin denizciliği açısından değil boğazlardaki milli egemenliğinin sağlanması açısından da önem kazanmıştır. Çünkü her gün yüzlerce gemi 15 milyonluk İstanbul’dan geçerek insanlarımızın hayatını tehlikeye atmaya devam etmektedir.

Bu konuda yani Kanal İstanbul’un önemine dair çok sayıda yazı kaleme aldım. Fakat yeteri kadar önem verilmediği için hükümet yetkilileri tarafından da unutulup gitmeye başlamıştır. Özellikle Rusya ile ilişkilerimizde sorun çıkarmaya elverişli olan bu proje öyle görünüyor ki tamamen rafa kaldırılmıştır.

O halde kanal ve suyollarının önemine dair bazı maddeleri tekrar hatırlatmakta yarar vardır. Umulur ki sağır kulaklar duyar ve ülkemizin dünya üzerinde önemli bir güç olduğunu ispatlayacak bu projenin değeri kavranmış olur…    

Önce tarihi gerçeklerden başlayalım. Osmanlı Devleti, denizciliğe verdiği önem sayesinde dünyanın en güçlü devleti haline gelmişti. Sadece Karadeniz değil Akdeniz’in büyük bir bölümünde, Kızıldeniz, Umman Denizi ve Basra Körfezinde büyük donanmalar bulundurarak devletin ekonomik, sosyal ve kültürel yönden güçlü olmasını sağlamıştır. Bu sayece 600 yıl süren bir ömür sürmüştür.

Ne zaman ki denizcilik ihmal edilmiş liyakatsiz kişiler denizcilik ile ilgili görevlere getirilmiş işte bundan sonra gerileme hız kazanmış İslam toprakları bir bir Hristiyan devletlerin eline geçmiştir.

Denizcilik denilince sadece açık denizlerde donanma bulundurmak, ticaret gemileri ile yük taşımak akla gelmemelidir. Özellikle Tuna ve Nil nehirleri başta olmak üzere su yollarından yararlanarak yük taşımacılığı yapmak ve ülke savunmasını destek olmayı da düşünmek gerekir.

Su yollarından yararlanmak adına Sokullu Mehmet Paşa ve Cağaloğlu Mehmet Paşa’nın projeleri ne yazık ki şimdiki CHP gibi o yıllardaki “istemezükçüler” yüzünden akim kalmıştır. Halil İnalcık’ın tez konusu olarak seçtiği Don-Volga Kanalı bu açıdan çok özel bir suyolu projesidir.

Volga Nehri’ne Tatarlar “İdil“ demektedir. Bu nedenle Don-İdil Suyolu adıyla yarım kalmış çok önemli bir denizcilik projesinden ibret almamız gerekiyor. Denizcilikten anlamayanların engellemeleri nedeniyle yarım kalan bu kanal projesini tamamlamak Joseph Stalin’e nasip olmuştur. Nitekim 2. Dünya Savaşı sonrasında esir alınan Alman askerleri ve halk düşmanı olarak tanımlanan muhaliflerin sürekli vardiya usulü çalıştırılmasıyla bu kanal; beş yıllık bir kazı çalışması sonucu 1952’de bitmiştir.

Suyolu ve kanallar dedelerimizin üzerinde kafa yorduğu en önemli işlerden bir tanesidir. Nitekim Süveyş Kanalı İngiliz ve Fransız şirketlerine yaptırılmış fakat Mısır’ın elimizden çıkması ile birlikte akim kalmıştı.

Keza Hazar Denizine hâkim olmak ve Orta Asya’ya açılmak düşüncesi Osmanlı Devletinin hedeflerinden bir tanesiydi ve başlandığı halde bitirilememişti. Yine Konya Su Yolu projesi küçük bir kısmı tamamlanabilmiştir. Beyşehir Gölü üzerinden gelen suyun Çarşamba Çayı üzerinden su köprüsü ile geçilmesi planlanmış mühendislik çalışmaları da tamamlanmıştı.

Bu konuda “Osmanlı’nın Konya Ovası Sulama Projesi” isimli çalışmada bu tarihlerde denizciliğe verilen önemi de anlatmaktadır. Öyle ki 2. Abdülhamid Han, dünyada o güne kadar örneği bulunmayan su köprüsünü de planlamış nehir üstünden nehir akıtarak ticaretin gelişeceğini düşünmüştü.

Abdülhamid Han, Sabetay Yahudileri ile savaşlarla ve Batı meftunu anarşistlerle uğraşmaktan bu projesini hayata geçirememiştir. Denizden korkan ve anlamayanlar da bu işin bir başka yönüdür. Fakat 90 yıl sonra bunu Almanlar başarmış suyun üstünden köprülerle gemi geçirme başarısını göstermişlerdir. Magdeburg Su Köprüsü bu açıdan bir mühendislik harikasıdır. Onlara bu ilhamı Abdülhamid Han verdi desek; hiç de yanlış olmayacaktır.

Bu konuda Abdülhamid Han’ın ileri görüşlülüğü ve denizcilik sektörünün gelişmesi üzerinde durmak gerekiyor. İşte Kanal İstanbul, sadece geçiş ücreti almak ve Boğazlardaki egemenliğimizin pekiştirilmesi değildir. Denizcilik kültürümüzün geliştirilmesi ve suyollarından (Waterway) daha fazla istifade etmemize sebep olacaktır.

Kanal İstanbul’dan sonra denizciliğimize ivme kazandıracak onlarca suyolu projesi daha vardır. Örnek olarak Saroz körfezine yapılacak bir kanalı kolayca inşa edilebiliriz. Bunun maliyeti mesafe kısa olduğu için çok daha düşük olacaktır. Bu sayede dünyanın en tehlikeli boğazlarından biri olan Çanakkale, by-pass edilecektir. Ayrıca geçiş için günlerce bekleyen tankerler kanal ücreti ödeyerek hem ticari faaliyetlerini süratlendirip karlı bir hale getirebileceklerdir.

Montrö Anlaşmasına göre ücret ödemeden bedavaya geçiş yapan gemiler zorunlu olmadığı için “kılavuz kaptan” dahi almayabiliyorlar. Bu sayede Allah vergisi boğazlardan ve jeopolitik konumumuzdan yarar sağlamamız mümkündür. Saroz Projesi ve Kanal İstanbul; denizciliğimizin gelişmesine her bakımdan faydalı olacaktır.

Avrupa haritası incelendiğinde binlerce mil uzunluğunda suyolları göze batacaktır. Sadece Avrupa değil, Amerika, Asya kıtası dahi suyolları ile kaplanmış olup Türkiye ne yazık ki bu konuda çok geç kalmıştır. Hatta sıfır noktasındadır.

Öyle ki bu coğrafyada kanal çalışmaları aslında Bizans devrine kadar uzanmaktadır. İstanbul Boğazına alternatif suyolu projesinin tarihi Roma İmparatorluğuna kadar gider. Bitinya valisi Plinius ile İmparator Trajan arasındaki yazışmalarda, Sakarya Nehir Taşımacılığı Projesinden bahsedilmiştir. Karadeniz ve Marmara'nın yapay bir boğazla birbirine bağlama fikri 16. yüzyıldan bu yana 6 kez gündeme gelmiş fakat başarılamamıştır. Şimdi olduğu gibi…

Kanal İstanbul, şehrin Avrupa Yakası'nda Küçükçekmece Gölü üzerinde hayata geçirilecektir. Kanalın yarısı mevcut göller nedeni ile hazır denilebilir. Karadeniz ile Akdeniz arasında alternatifsiz bir geçit olan İstanbul Boğazı'ndaki gemi trafiğini rahatlatmak adına Karadeniz ile Marmara Denizi arasında yapay bir suyolu her yönden çok önemlidir. Şehircilik açısından modern anlayışları bu sayede hayata geçirebiliriz. Kanalın Marmara Denizi ile birleştiği noktada 2023 yılına değin kurulması öngörülen iki yeni kentten biri ortaya çıkacaktır.

Bu projede 37 milyon metrekare ortak yeşil alanlara ayrılmıştır. Çıkartılan topraklar, liman yapımında kullanılacak, taşocaklarının ve kapatılan madenlerin doldurulması için yararlanılacaktır. Projenin yap işlet devret modeli ile inşa edilerek devlete yük olmadan bilakis büyük gelirler elde edilmesine yol açacağı değerlendirilmektedir.

İstanbul’daki nüfus yoğunluğunu yüzünden kaynaklanan şehircilik problemlerine fayda sağlaması ve başta trafik sorunlarının çözülmesi olmak üzere yeşil alanların arttırılması bakımından da çok büyük faydalar sağlanacaktır. Fakat çok daha önemli konu ise denizcilik kültürünün gelişmesi ve ülkemizin stratejik olarak coğrafyanın verdiği fırsatları değerlendirmesi konusundaki anlayış değişikliğidir. Aslında bu çalışmalar sayesinde denizciliğin Boğazda rakı içmek olmadığını anlamış olacağız, vesselam…

Vehbi KARA

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER