Kur’an-ı Kerim’den iki güzel adam
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Kur’an-ı Kerim’den iki güzel adam
02.09.2018 12:00:00

 

Kur’an-ı Kerim’den iki güzel adam

İnsan için îman ve sâlih amelden daha kıymetli bir şey olamaz. O halde ne olur bunların kıymetini bilelim. Günahlarla hayatımızı mahvetmeyelim.

Adam deyince neler gelir aklımıza?

Belki de; neler gelmez ki diyeceksiniz!..

Gerçekten de öyle...

Adam olmak başka bir şey. Hatta bambaşka bir şey...

Hani anlatılır ya! Çok meşhur bir kıssa:

Babası oğluna:

-“Oğlum sen adam olmazsın," der dururmuş.

Bu söz tekrarlandıkça oğlun yüreğine saplanır, âdeta bir intikam hırsıyla yanar ve içinden de:

-"Gösteririm ben adam olup olmayı" diye kendi kendine söylenirmiş.

Günler günleri, haftalar ayları, aylar da yılları kovalamış. Gün gelmiş oğul memleketine vali olmuş. İlk işi de adamlar göndererek babasını getirtmek olmuş.

Oğul gurur ve kibir içerisinde belki de küçültmek istediği babasını yine de vakûr bir edâ ile karşısında bulmuş. Sonra da bıyık altı gülerken:

-"Ey baba! Gördün mü ne oldum? Sen bana hep "oğlum sen adam olmazsın!" der dururdun. İşte bugün bu şehre vali oldum."

Adamcağız söylediği sözden hiç geri dönmezcesine kendisinden emîn bir tavırla şöyle cevap vermiş yeni valiye:

-"Oğlum ben sana vali olamazsın demedim ki, adam olmazsın dedim. Bu sözümde ne kadar haklı olduğumu şimdi daha iyi anlıyorum. Keşke yanılmış olsaydım. Evet, eğer sen adam olsaydın, bugün babanı adamlar göndererek huzuruna getirtmez; bilâkis sen babanın ayağına giderdin..."

Gerçekten de doğru değil mi?

Bu kıssa adamlığa dair sadece bir örnek ilk anda aklımıza gelen...

***

Bizim burada anlatmak istediğimiz bundan çok daha ötelerde bir adamlık! Daha doğrusu Âdemlik... Yani Âdem’e (as) yakışan bir oğulluk! Hani bir de "Adam Evlâdı" derler ya! İşte o da bu manâ... Bu sebeple biz de bu yazıya iki güzel insan değil de "İki Güzel Adam" ismini verdik.

Yüce Rabbimiz'in Kur'an-ı Kerîm'de pek çok kıssa naklettiğini biliyoruz. İşte bunlardan iki kıssa zikredeceğiz. İki güzel adamdan iki güzel örnek alacağız. Birisi Yâsin Sûresi’nden, diğeri de Mü'min sûresinden. Zaten Mü'min Sûresi de adını bu inanmış adamdan almaktadır.

Her ikisinin de elçileri/peygamberleri destekleyen ve kavimlerini uyaran söz ve nasîhatleri vardır. Akıllı insan gerçeği gören insandır. Bu güzel insanlar da gerçekleri görmüş ve onları uyarmışlardır. O halde Yâsîn Sûresi’nde anlatılan hâdise ve bu güzel adamı dikkatle okuyalım:

  1. Onlara, şu şehir halkını misal getir: Hani onlara elçiler gelmişti.
  2. İşte o zaman biz, onlara iki elçi göndermiştik. Onları yalanladılar. Bunun üzerine üçüncü bir elçi gönderdik. Onlar: Biz size gönderilmiş Allah elçileriyiz, dediler.
  3. Elçilere dediler ki: Siz de ancak bizim gibi birer insansınız. Rahmân, herhangi bir şey indirmedi. Siz ancak yalan söylüyorsunuz.
  4. (Elçiler) dediler ki: Rabbimiz biliyor; biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz.
  5. "Bizim vazifemiz, açık bir şekilde Allah'ın buyruklarını size tebliğ etmekten başka bir şey değildir" dediler.
  6. (Bunun üzerine onlar:) Doğrusu siz bize uğursuz geldiniz. Eğer bu işten vazgeçmezseniz, and olsun sizi taşlarız. Ve bizden size mutlaka fena bir kötülük dokunur, dediler.
  7. Elçiler şöyle cevap verdi: Sizin uğursuzluğunuz sizinle beraberdir. Size nasihat ediliyorsa bu uğursuzluk mudur? Bilakis, siz aşırı giden bir milletsiniz.”

İşte tam bu arada kavmin ummadığı bir şey oldu. Kendi içlerinden bildikleri bir adam karıştı işe. Cenâb-ı Hakk işte bu güzel adamdan bahis buyuruyor:

  1. “Derken şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi. "Ey kavmim! dedi, bu elçilere uyunuz!"
  2. "Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir."

Ama kâfir mantığı hep aynı idi. Onu kabullenemediler. Hem de içlerinden birisinin kendilerini uyarıp îmana davet etmesini. Elçilere tâbî olmalarını istemesini asla kabul etmediler. Her devirde de böyle olmuştu, hakîkati örten inkârcıların durumu. Adama eziyet etmeye başladılar. O ise onlara tavsiyeler edip duruyordu:

22."Bana ne olmuş ki, beni yaratana ibadet etmeyecekmişim! Hâlbuki hepiniz O'na döndürüleceksiniz."

  1. "O'ndan başka tanrılar mı edineyim? O çok esirgeyici Allah, eğer bana bir zarar dilerse onların (putların) şefâati bana hiçbir fayda vermez, beni kurtaramazlar."
  2. "İşte o zaman ben apaçık bir sapıklığın içine gömülmüş olurum."
  3. "Şüphesiz ben, Rabbinize inandım, beni dinleyin."
  4. Ona: Cennete gir" denilince. "Keşke, dedi, kavmim bilseydi!"
  5. "Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrama mazhar olanlardan kıldığını!"

Evet o şehîd olmuştu. O en güzel sona ulaşmıştı.

O sonsuz ve sınırsız nîmete girmişti. Asla oradan ayrılacak da değildi.

Fakat o hâlâ üzüntülüydü. Keşke kavmi bu sonucu bilselerdi de, onlar da buraya girmek için can atsalardı. O, zaten bunu biliyor ve savunuyordu. Ama onlara bir türlü anlatamamıştı. Bunun için hayıflanıyordu.

İşte inanmış bir adamın hâli!..

Şefkat ve merhamet âbidesi...

İnsanları îman ve İslâm'a davet ederken hareket noktaları buydu o güzel adamların... Asla onların ebedî hayatlarının mahvolmasını istemezlerdi. Hâlâ da gerçek inanmışlar öyledir.

Bu gayret, mücadele ve merhametin doruk noktasını Âlemler Sultanı Peygamberimiz’de (sav) de görmekteyiz. O, kendisini taşlayan ve vücudunu yaralayanlara bedduâ etmiyor ve bilâkis hidâyetleri için duâ ediyorlardı.

***

Pekâlâ! Elçileri yalanlayan ve onları destekleyen kavmin durumu ne olmuştu? Onların işi pek kolaydı. Beraberce bakalım:

28, 29. “Ondan sonra milleti üzerine gökten bir ordu indirmedik; zaten indirecek de değildik; sadece tek bir çığlık… O kadar, hemen sönüp gittiler.” (Yâsîn Sûresi)

Evet, acı bir son. İşte insanoğlunun hâli. Daha doğrusu inkârcıların durumu. Pek çokları dünyadayken böyle bir sonu yaşadılar. Tabii bir de âhiret hayatları var.

Onların karakterlerini ve yaptıklarını da Rabbimiz dile getirir devam eden âyetlerinde:

“Kullara yazıklar olsun! Kendilerine hangi elçi gelse, onu alaya alıyorlardı. Kendilerinden önce nice nesilleri yok ettiğimizi, onların bir daha kendilerine dönmediklerini görmezler mi? Hepsi huzurumuza getirileceklerdir.” 36 Yâsin 30-32

***

İşte; bir güzel adamın yaptığı güzel iş ve ulaştığı en güzel sonuç! Ne güzel değil mi? Yüce Rabbimiz bizlere de böyle bir gayret ve çabayı, Kendi rızası için tebliği nasîb eylesin! Sonuçta da böyle bir nîmete ulaştırsın. (Âmin!) 

DİĞER GÜZEL ADAMA GELİNCE 

O da Mûsa’nın (as) destekleyicisi olmuştu. Kendisi Firavun'un ailesindendi. Belki de iyi bir mevkîde idi. O mevkisini, hatta belki kendisini de fedâ etmeye hazırdı. Tıpkı bir evvelki gibi.

Şimdi gelelim kıssamıza. Bakalım Firavun ve o güzel adam neler yapmışlar? Mûsa’nın (as) davetine nasıl karşılık vermişler?

And olsun ki Musa'yı, mucizelerimiz ve apaçık delillerle Firavun, Haman ve Karun'a göndermişizdir. Onlar: "Bu, yalancı sihirbazın biridir" demişlerdi.

Musa katımızdan onlara gerçeği getirince, "Onunla beraber iman etmiş kimselerin oğullarını öldürün, kadınlarını sağ bırakın" dediler. Ama inkârcıların hilesi elbette boşa gider.

Firavun: "Beni bırakın da Musa'yı öldüreyim, o, Rabbine yalvaradursun. Onun, sizin dininizi değiştireceğinden veya yeryüzünde bozgun çıkaracağından korkuyorum" dedi.

Musa: "Doğrusu ben, hesap görülecek güne inanmayan böbürlenenlerin hepsinden, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah'a sığınırım" dedi. (40 Mü'min 23-27.)

İşte bu noktada kalben inanmış o adam îmanını açığa çıkarıverdi:

“Firavun ailesinden olup da, inandığını gizleyen bir adam dedi ki: “Rabbim Allah’tır diyen bir adamı mı öldüreceksiniz? Oysa size Rabbinizden belgelerle gelmiştir. Eğer yalancıysa, yalanı kendisinedir; eğer doğru sözlü ise, sizi tehdit ettiklerinin bir kısmı başınıza gelebilir. Doğrusu Allah, aşırı yalancıyı doğru yola eriştirmez.”

“Ey milletim; Bugün memlekette hükümranlık sizindir, galip olanlar sizsiniz. Ama Allah’ın baskını bize çatınca, O’na karşı bize kim yardım eder?”

Firavun: “Ben size kendi görüşümden başkasını söylemiyorum. Ben size ancak doğru yolu gösteriyorum” dedi. (40 Mü’min 28-29)

Görüldüğü üzere Fir’avun bir taraftan ona cevap verirken, diğer taraftan da kavminin ileri gelenlerini iknâ etmeye çalışıyordu. O güzel adam ise kavminin ileri gelenlerini daha önceki kavimlerin başına gelenleri anlatarak uyarmaya devam ediyordu:

“İnanmış olan adam dedi ki: “Ey milletim! Doğrusu ben sizin için, Nuh milletinin, Ad, Semûd ve onlardan sonra gelenlerin durumu gibi, peygamberleri yalanlayan toplulukların uğradıkları bir günün benzerinden korkuyorum. Allah kullara zulüm dilemez.” (40 Mü’min 30-31)

Sonra da onlara kıyamet gününü, o dehşetli hesap gününü hatırlatıyordu:

“Ey milletim! Ahu figan gününden sizin hesabınıza korkuyorum.”

“Arkanıza dönüp kaçacağınız gün Allah’a karşı sizi koruyan bulunmaz. Allah’ın saptırdığını doğru yola getirecek yoktur.” (40 Mü’min 32-33)

***

Firavun bütün bu örnek ve uyarıları dikkate almıyordu. Çünkü o, âyet-i kerîmede de belirtildiği üzere "büyüklük taslayan zorba"lardandı.

O işi daha ileriye götürür ve yardımcısı Hâmân'a şöyle der:

“Ey Haman! Bana bir kule yap; belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Musa'nın Tanrısını görürüm. Doğrusu ben, onu yalancı sanıyorum" dedi. Firavun'a, kötü işi böylece güzel gösterildi ve doğru yoldan alıkondu. Firavun'un hilesi elbette boşa gidecekti.” (40 Mü'min 36-37)

Şu şeytanın işine bakınız. Nasıl da Firavun'a bu kötü işi süsledi de onu yoldan saptırdı. Her Kur'an okuyuşunda sığındığımız gibi, yine O yüce Rabbimize sığınırız kovulmuş şeytanın şerrinden.

Mesele iyice kızışmıştı. Firavun'un bu kadar çabasına karşılık, o inanmış adam da davasına davetinden geri kalmıyordu. Ona bu kadar müsâmaha gösterilmesi herhalde kavmi arasında söz sahibi bir adam olmasındandı. Yoksa Firavun ona bu kadar tahammül göstermez ve hanımı Asiye (ra) annemiz gibi onu da hemen öldürtürdü.

O inanan kimse dedi ki: "Ey milletim! Bana uyun, sizi doğru yola eriştireyim."

"Ey milletim! Şüphesiz bu dünya hayatı geçicidir, ama ahiret, doğrusu işte o, kalınacak yurttur."

"Kim bir kötülük işlerse ancak onun kadar ceza görür. Kadın veya erkek, kim, inanarak yararlı iş işlerse, işte onlar cennete girerler; orada hesapsız şekilde rızıklanırlar." (40 Mü'min 38-40)

Ama kavmi onu dinleyici değildi. Aynı zamanda onu da yanlarına çağırıyorlardı.

"Ey milletim! Nedir başıma gelen? Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz beni ateşe çağırıyorsunuz."

"Siz beni Allah'ı inkâr etmeye, bilmediğim bir şeyi O'na ortak koşmaya çağırıyorsunuz; ben ise sizi, güçlü olan, çok bağışlayan Allah'a çağırıyorum."

"Beni kendisine çağırdığınızın, bu dünyada da ahirette de çağırabilecek kabiliyette olmadığında, hepimizin Allah'a döneceğinde, aşırı gidenlerin ateşlikler olduklarında şüphe yoktur."

"Size söylediğimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah'a bırakıyorum. Doğrusu Allah, kulları görür." (40 Mü'min 41-44)

***

Ne acı değil mi? Yine aynı tepki ve aynı sonuç. Onlar ille de ateşe atılmayı istiyorlar. Adam onları ateşten kurtarmaya çalıştığı halde. Bu konu Hz. Peygamber Efendimiz’in (sav) şu sözlerini hatırlatıyor bizlere:

"-Benim ve sizin benzeriniz; ateş yakan, içine çekirge ve pervaneler (böcekler) düşmeye başlayınca onları ateşten uzaklaştırmaya çalışan adamın benzeri gibidir. Ben sizi ateşe düşmekten korumak için eteklerinizden tutup (asılıyorum). Hâlbuki siz elimden kurtulup ateşe koşmaya çabalıyorsunuz. (Müslim Fezail 19) 

O'nun bu durumlarını Cenab-ı Hakk şöyle haber verir:

"-And olsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. Çünkü o, size çok düşkün, mü'minlere karşı çok şefkatli (ve) merhametlidir." (9 Tevbe 28) 

Ne kadar da ibretli bir misâl! Tabii ki en dikkat çekici yönü de Allah Rasûlü'nün ümmeti üzerine titremeleri...

     ***

Bu da bir evvelkine benzer bir hâl. Ama bir farkla... Rabbimiz o güzel adamı korudu ve onları helâk etti:

Allah o adamı, kurmak istedikleri tuzaktan korudu. Kötü azap Firavun'un adamlarını sardı.”   (40 Mü'min 45)

Bu, dünya azabıydı. Bir de kabir azabı vardı onlar için ki, ondan asla kurtuluş da yoktu. Kıyamet günü ise onların azabı en dehşetli şekilde olacaktı.

Onlar, sabah akşam ateşe sunulurlar. Kıyamet çattığı gün, "Firavun'un adamlarını azabın en ağırına sokun" denir.” (40 Mü'min 46)

Bir de onların çekişmelerine şahit oluyoruz:

Ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken, güçsüzler, büyüklük taslayanlara: "Doğrusu biz size uymuştuk, şimdi ateşin bir parçasını olsun bizden savabilir misiniz?" derler. 

Büyüklük taslayanlar: "Doğrusu hepimiz onun içindeyiz. Allah kullar arasında şüphesiz hüküm vermiştir" derler.” (40 Mü'min 47-48)

O gün Allah'ı tanırlar da meleklerden şefaat isterler. Ama ne fayda!

Ateşte olanlar, cehennemin bekçilerine: "Rabbinize yalvarın da hiç değilse bir gün, azabımızı hafifletsin" derler.

Bekçiler: "Size, belgelerle peygamberleriniz gelmiş miydi?" derler. Onlar da: "Evet, gelmişti" derler. Bekçiler: "O halde kendiniz yalvarın" derler. İnkârcıların yalvarışı şüphesiz boşunadır.” (40 Mü'min 49-50)

Kıssanın sonunda ise, inanan insanlara müjde, kâfirlere ve zâlimlere de kötü haber vardır:

Doğrusu Biz, peygamberlerimize ve inananlara dünya hayatında ve şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz. O gün zalimlere, özür beyan etmeleri fayda vermez. Lanet onlaradır. Yurdun kötüsü de onlaradır.” (40 Mü'min 51-52)

İşte iki güzel adam ve iki güzel âkıbet! Onların hâli de, sonucu da çok güzel. Ya diğerlerinin âkıbeti? Onların durumu ne kadar da acıklı! Onca azaptan kurtulma imkânları da yok. Yüce Rabbimiz hepimizi esirgesin!

İşte îmanın kıymeti! İnsan için îman ve sâlih amelden daha kıymetli bir şey olamaz. O halde ne olur bunların kıymetini bilelim. Günahlarla hayatımızı mahvetmeyelim. 

Muzaffer Dereli / Diriliş Postası

Mûsa’ Şefkat merhamet Yâsin Sûresi’
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert
Advert