Masonlukla ilgili Orhan Koloğlu’nun Saptırdıkları Ve Sakladıkları
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
Advert
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Masonlukla ilgili Orhan Koloğlu’nun Saptırdıkları Ve Sakladıkları
05.03.2019 15:11:36

 

Masonlukla ilgili Orhan Koloğlu’nun Saptırdıkları Ve Sakladıkları

Masonluk; farklı din ve kavimden, farklı köken ve kültürden, farklı sınıf ve seviyeden, makam ve menfaat düşkünü insanları, “Yahudilerin Dünya Hâkimiyeti” hedefine hizmet ettirmek üzere, “Kardeşlik, eşitlik, yardım severlik” gibi sloganlarla bir araya getirip organize ettikleri, Siyonizm’in alt ve yan kuruluşları olan “gizli ve kirli” örgütlerdir.

Siyonist Yahudiler, farklı ülkelerdeki etkili insan kesimlerini MASONLUK yoluyla, dünya ekonomisini ise DOLAR vasıtasıyla güdümüne almış vaziyettedir. Çeşitli araştırma, alıştırma ve aşılama aşamalarından, Rotary ve Lions kulüplerindeki hazırlık çalışmalarından sonra Masonluğa kaydı yapılan insanlar, görünüşte eski din ve kültürlerine bağlı kaldıkları halde, gerçekte “gönüllü ve güdümlü bir Siyonizm fedaisi haline getirilmekte” ve Beynelmilel Yahudiliğe hizmet ve sadakatleri ölçüsünde 33. dereceye kadar yükseltilmektedir.

HAÇLI ZİHNİYETİ VE HIRİSTİYAN EMPERYALİZMİNİ SİPER EDİNDİLER

Masonluğun Avrupa’da ortaya çıkışı ve yaygınlaşması Tapınak Şövalyeleri gibi Hıristiyan fanatikler eliyle yapıldığı zannedilse de, bunların arkasında, daha önceden Hıristiyanlığı da bozup dejenere eden, hatta protestanlığı şubesi haline getiren sapkın Yahudilerin bulunduğu tarihi ve bilimsel bir gerçektir. Ancak sürekli kendilerini gizlemek ve insanlığın kin ve nefretini Hıristiyanlar ve başka odaklar üzerine yöneltmek isteyen Siyonist merkezler, Haçlı zihniyetlerini ve Hıristiyan emperyalizmini kendilerine siper edinmişlerdir.

Beş yıl kadar önce İstanbul Pera Palas Konferans salonunda Kürsüye çıkıp Masonik ve Kemalist ulusalcılara: “Hem Masonluğa ve yan kuruluşlarına girmek hem de Atatürkçü geçinmek çelişkidir ve samimiyetsizlik içermektedir. Çünkü Mustafa Kemal kökü dışarıda fesat ocakları ve Yahudi uşakları oldukları gerekçesiyle Mason Localarını 1935 yılında kapatmış birisidir.”

Şeklindeki itiraz ve uyarılarıma salonda bulunan Orhan Koloğlu kafalılar oldukça alınmış ve kalkıp “Masonluğun masum ve kanuni bir dernek” olduğunu anlatmaya girişmiş ve tabi becerememişlerdi.

Herhalde “bu acı gerçekleri” içlerine sindirememiş olacaklar ki, Orhan Koloğlu 2012 yılında “İslam Âleminde Masonluk” diye bir kitap derlemiş (yazmış demiyorum, çünkü o konuda hazırlanmış kitaplardan alıntıları bir araya getirmiş) ve bazı saptırmalarını kendi saptamaları gibi okuyucuya yutturmaya yeltenmişti.

1974-1979 arası Bülent Ecevit’in özel himmetiyle Basın Yayın Genel Müdürü yapılan, aldığı Sabataist Sedat Simavi Gazetecilik ödülleriyle tanınan, Sosyalistliği Sabataistliğine, Kemalistliği ise İslam kinciliğine kılıf yapan Sn. Orhan Koloğlu’nun, 295 sayfalık alıntı derlemesi kitabını, asıl şu maksatlarla piyasaya çıkardığı sırıtıvermekteydi:

MASONLUĞU MASUMLAŞTIRMA

1.Uluslararası Siyonist merkezlere bağlı olan, kuruldukları ülkelerde Millet ve Hükümet üstü etkileri bulunan, tehlikeli ve şaibeli Masonluğu masumlaştırıp, “bir tanışma, dayanışma ve ileri atılımlara öncülük yapma” derneği gibi sunmak. (Bak. Sh:9)

2.Beynelmilel Masonluğun arkasında Siyonist mahfillerin değil, Hıristiyan emperyalistlerin bulunduğu kanaatini kafalara kazıyıp, Yahudi fesatlığını aklamak ve saklamak. (Bak. Sh:13 ve 60)

3.Mustafa Kemal’in “Mason Localarını, kökü dışarıda fesat ocakları ve Yahudi uşakları” olduğu için değil “zaten kendi Partisi CHP’nin aynı Masonik hedeflere hizmet için yola çıktıkları, bu nedenle artık Masonluğa ihtiyaç kalmadığı” için kapattığını savunmak, dolayısıyla Cumhuriyet’in ve Atatürk Devrimlerinin zaten bir masonluk projesi olduğunu ispatlamak. (Bak. Sh:206-207)

4.Atatürk’ün; Masonik Fransız Devriminin aydınlanmacı kafa yapısına sahip, “Sosyalist ve Bolşevik” zihniyetli birisi olarak tanıtmak ve Kurtuluş Savaşımızın Sovyet Rusya’nın yardımı sayesinde kazanıldığını ortaya atıp, Komünistliği kutsamak. (Bak. Sh: 202-203)

5.İslam ülkelerindeki bütün ilerici ve devrimci hareketlerin, Mason olmuş âlimler ve siyasetçiler sayesinde başarıldığını kanıtlamak. (Bak. Sh: 15-21-25-30-34-39-43-45)

6.Ömrü Masonluk ve Siyonizm ile mücadele ile geçmiş ve sonunda Mason ve Sabataist ittihatçılar eliyle devrilmiş bulunan Sultan Abdülhamit Han’ı bile “Mason destekçisi, yabancı ve yıkıcı Locaların işbirlikçisi” gibi gösterip “bu kadar güçlü Mason Localarıyla ve Siyonist odaklarla uğraşmanın yanlışlığını ve hele onlara karşı asla başarılı olunamayacağını” vurgulamak ve beyinleri esir almak. (Bak. Sh:108-115)

7.Masonlara karşı en ciddi ve cesaretli Siyasi Mücadeleyi başlatan ve Dünya Siyonizm’ine savaş açan ERBAKAN’ın, kendisinin ve partilerinin başına gelenleri aktarıp, bunların ne denli “Dinci, gerici ve ülkeye zarar verici” olduklarını hatırlatmak ve İslam’a sarılanları korkutmak. (Bak. Sh:261-273)

İŞTE ORHAN KOLOĞLU’NUN YANLIŞ SAPTAMA VE ÇARPITMALARI:

"Masonluk insanlar arasında adaleti, eşitliği gerçekleştirmeyi, kardeşlik duygularını güçlendirmeyi amaçlayan, alegorilerle örtülü, öğretileri sembollerle yapan bir ahlak sistemidir. İnisiyasyon için ezoterik uygulamaya tabi olmak gereklidir" diyen O. Koloğlu bu kökü dışarıda fitne ocaklarını, sanki bir hayır kurumu gibi sunmaktadır.

Buradaki bazı deyimler şu şekilde açıklanmaktadır.

Alegori: Kinayeli anlatım; bir şeyi başka bir türlü söylemek demektir. Bir hikâye anlatılır, fakat bunun arkasında başka bir anlam vardır. Masonlukta çeşitli derecelerde genellikle eski mitoslardan, kutsal kitaplardan alınmış öykü, masal gibi anlatılar kullanılır ki, bunlar alegoridir. (iyi de masonların gizli ve kirli işleri ve ilişkileri yoksa, niye böyle dolaylı ve kapalı anlatımlara gerek duyulmaktadır?)

Sembol: Simge, remiz anlamındadır. Soyut bir kavramı temsil eden somut bir nesne, şekil, bir işaret, bir kavram, bir söz ya da harekettir. Semboller, düşünmeye gerek duymadan doğrudan ruha veya bilinçaltına etki yaparlar. Semboller, masonik eğitimin esasıdır. (Masonluk hayırlı ve yararlı bir kuruluş ise, böylesi garip sembollere ve acayip şekillere niye başvurulmaktadır?)

Ezoterizm (Batınilik, içsellik): Bu, kendi içine dönük, dışa kapalı, apaçık olmayan demektir. Yetenekli olmayanlara anlatılamayan, kapalı -bir bakıma dışa yansıtılmayan- bilgiler demektir. Dolayısıyla masonluk dışa kapalıdır, ama gizli değildir. (Bu ifadeler, tam bir safsata ve sahtekârlıktır. Dışarıya kapalı olan zaten gizli çalışmaktadır. Gizli yapılarında mutlaka gizli hedefleri vardır.)

İnisiyasyon: Tekris diye anılan, yani üye olma töreni de farklı şekillerde yapılabilir. Üyeler çırak, kalfa, üstat aşamasını tamamlarlar. (Bu kutsama törenlerinin tamamen Kabala usülleri ve Siyonist Yahudi öğretileri olduğu niye saklanmaktadır?)

Bunlara ek olarak masonluğun kendine özgü bir felsefesi olmadığı, her felsefeden yararlandığı ileri sürülmektedir. Loca çalışmalarında bazı semboller önemlidir. Bunlar "Üç Nur" denilen Kutsal Kitaplar, Gönye ve Pergel'dir. Kuran'ın kutsal kitaplar arasına katılmasının da çok sonraları gerçekleştiği kabul edilmelidir. Localar, üyeleri tarafından seçilen yöneticilerce yönetilir. Bu yönetim ve çalışmalar "ritüel" denilen çalışma kılavuzu kitapçıklarında yazılı olan kurallara göre düzenlenir. Localar özerk iseler de, üyelerinin her biri o ülkedeki Büyük Loca'ya bağlı olarak hizmet verir. Her ülkede tek bir büyük loca bulunmasının esas olmasına karşılık Amerika Birleşik Devletleri'nin bundan muaf sayılması da ilginçtir. Anımsamak gerekiyor ki çağımızda belki 3 milyondan fazla mason ile ABD dünyanın bu alanda en çok yandaşı bulunan ülkesidir. Ayrıca Amerika kökenli gelişen Rotary Kulüp ve Lions Kulüp'ün doğrudan masonlukla bir ilgisi bulunmasa da çok sayıda mason kökenli üyeleri bulunduğunun bilindiği belirtilmektedir. (Sh. 9-10) (Yani masonlar Yahudiliği, Hıristiyanlığı ve Müslümanlığı açıkça istismar etmekte, öte yanda da laik geçinmektedir.

FRANSIZ DEVRİMİNE MASONLARIN KATKISI!

Bir meslek grubunun içe kapalı kurumunun yerine, bir gizlilik perdesinin arkasından da olsa, evrensel amaçlı bir yapı belirmiş olmaktadır. Masonluğun Fransız devrimi üzerinde çok önemli etkisi olduğu açıktır. Bu da Devrim'den önce değil, 1793'te doruğa varan 'toplumu Hıristiyanlıktan temizleme' akımının yerine konmak için aranan sloganlara gerek duyulunca ortaya çıkmıştır. 1789-1795 arasında bireysel olarak masonlar rol oynamışlardır. (Sh.12-13)

MASONLUĞUN OSMANLI’YA BULAŞTIRILMASI:

“(1850'lerde) Osmanlı topraklarındaki masonluk tam anlamıyla bir koloni (sömürge) farmasonluğu niteliğine haizdi. Gerçekten sayıları düzineyle sayılan localar asla özerk değildi. Hepsi de kendi aralarında rekabete girişen ve zıt ulusal çıkarları temsil eden çeşitli yabancı obediyanslara bağlıdırlar: İngiliz Büyük Locası, Fransız Büyük Locası ve Büyük Doğusu, Hamburg Büyük Locası, Yunan Büyük Doğusu ve başkaları”

Osmanlı ekonomisinin kapitülasyonlar bağımlılığıyla tamamen Avrupa'nın güdümü altında bulunduğu bir dönemde, özellikle iş çevrelerinin ağırlık taşıdığı bir ortamda, yönlendirici olmak için örgütlenmesinin gizliliğinden yararlanmanın arandığı açıktır. Başlangıçta Müslümanların son derece az ilgi gösterdiği bir ortamda, Osmanlı'nın Rum, Ermeni gibi devlet hizmetinde degörevlendirdiği gayri-Müslimleri yanına çekmeden yararlanmanın tasarlandığı bellidir. Tabii ki ilkeler ve törenler geleneksel şekilde yapılıyordu, ancak bunların İslami yapı ile bağdaşması beklenemezdi. (Sh.15)

İRAN'DA MASONLUĞUN YAYGINLAŞMASI

İranlıların masonlukla ilk teması ülkelerinin dışında olmuştur, en çok Hindistan'da ve daha sınırlı olarak Avrupa'da. Bu da kolonyalist masonluğun hem Doğu'dan hem de Batı'dan ilerleyerek İslam dünyasının içine yerleştiğini kanıtlar. Kalküta'da 1730'da, Madras'ta 1758'de, tabii sadece İngiliz tüccar ve askerler arasında ilk localar kuruldu. Doğal olarak Hindistan'daki çeşitli ve birbirinin rakibi dinlerden de içlerine tercihli üyeler aldılar. Hindistan'ın sömürgeleşmesinde etkili olan bu ayrılıkları kendi kurumları içinde kaynaştırma çabasında başarılı oldukları anlaşılıyor. İran kaynaklarında ilk mason bahsine Hindistan'daki faaliyetleri çerçevesinde Mir Abdallatif Şuştari'nin (ölümü 1805) "Hindistan Anıları" isimli kitabında rastlıyoruz. Masonluğu Avrupalılar arasında geniş yayılmış, hâkim, herkese açık ve dinden bağımsız olarak tanımlar, Hintli ve İranlıların farmasonluğu "faramuşi" ve locaları "faramuşhane" diye isimlendirdiklerini kaydeder. Şuştari, Hintliler ve İranlıların bu kavramları (faramuşi = unutkanlık; faramuşhane = unutma evi) kurumları ile ilgili her soruda şu yanıtı vermeleri gerektiği için yerleştirdiklerini belirtir: "Ben hatırlamıyorum."

1730'da İngilizlerin kurduğu Kalküta Locası'ndaki sayısız Müslüman üye arasında tabii İranlılar da vardı. 1799-1803 yıllan arasında İngiliz dostlarının yardımıyla Avrupa'yı dolaşan, Hindistan'a yerleşmiş olan bir İranlı Türk, Mirza Abu Talip Han Esfehani, ayrıntılı bilgi veren ilk düşünürlerdendir:

Londra'dan uzakta pek güzel bir bahçe var, sadece farmasonlara ayrılmış. Bu mezheple ilgili pek çok garip şeyler söyleniyor. Özel kuralları ve ancak kendileri tarafından anlaşılan ve birbirlerini bazı işaretlerle ilk bakışta tanımlamalarını sağlayan bir sistemleri var. Ölüm korkusu bile onlara mezheplerinin sırlarını açıklattıramıyor. Bu konuda elde edebildiğim tek bilgi şudur: Kral Süleyman, Kudüs mabedini yaptırmaya hazırlanırken dünyanın dört bir tarafından fakat özellikle Avrupa'dan duvarcılar (masonlar) ve diğer işçiler getirtmiş ve bu kişiler bir araya toplanınca, meslekleriyle övünerek, ancak kendi mesleklerinden kişilerin anlayabileceği esrarengiz bazı törenler icat etmişler. (Sh.21)

1858’de Mirza Malkom Han ilk İran “faramuşhane”sini kurdu. Sonra Avrupa’da diplomat olarak masonlarla ilişkide oldu. Bu konusundaki açıklamasında şu ifadeyi kullanır:

“Bir sürü Hıristiyan tarikatın ruhunu öğrendim ve gizli cemiyetler ve farmasonluğu, Avrupa’nın siyasal bilgeliği ile Asya’nın dini bilgeliğini bağdaştıracak bir plan yaptım.” (Sh:23)

1951'de kurulan Pehlevi Locası -ki daha sonra Hümayun Locası adını almıştır- resmen tanınmamış ise de İran'da masonluk yeniden canlandı. Üyeleri üst tabakaya mensuptu, yüzde 51'i yönetimin önde gelenlerindendi. Tahran'daki ABD Elçiliği görevlilerinden William Koren, Pehlevi Locası'nı şöyle değerlendiriyor:

"Üyesi olduğu belirtilen bireylerin -ki birçok senatör, geçmiş hükümet bakanları ve diğer İranlı liderlerden oluşur- karakterleri ve önemleri şunu önerir ki, tamamen bir dostluk örgütü olmasına karşılık loca daha çok politik ve ekonomik gücü temsil etmektedir.”

Muhammed Rıza Şah Pehlevi'nin iktidara geri dönmesiyle 1955-1978 arasında birçok düzenli, resmi mason locaları kuruldu. Bunlar Fransız, İskoç ve Alman localarına bağlıydı. 1969'a kadar Fransız Büyük Locası'na bağlı olarak 10 Fransız locası kuruldu. İlk İskoç locası olan Light of Iran (İran'ın Işığı) İngiliz subayları tarafından Şiraz'da kurulmuştur. 1957'de İranlılar için ilk İskoç locası açıldı ve 1969'a kadar 13 İskoç locası daha kuruldu. Alman Büyük Locası'nın güdümünde de 3 loca kuruldu.” (Sh.25) 

IRAK’TA MASONLUK TEŞKİLATLARI

Irak'a İngilizlerin Basra Körfezi'ndeki "East India Company" şirketi kanalıyla girmişti. Bilindiği gibi bu şirket, bütün Hindistan ticaretinin deniz bağını sağlıyordu, bunun için de bütün sahil şeyhliklerini ticari çıkarla kendisine bağlamıştı. İlk resmi loca olan "Mezopotamya Locası" 1918'de Basra'da İngiliz subayları ve görevlileri tarafından kuruldu. İngiltere Irak'ı tam işgaline alınca 1920'lerde toplam 10 resmi loca kurulmuştu. Çoğu İngiliz Büyük Locası'na bağlıydı. Basra, Bağdat gibi birçok İngiliz görevlinin bulunduğu petrol bölgesi Kerkük'te de vardı. Osmanlı'ya karşı ayaklanmasına yardımcı oldukları Şerif Hüseyin'in oğlu Faysal'ı krallığa getirtmişlerdi. Onun hizmetinde -ki reis, bakan, general, hukukçu ve diplomatları da localara aldılar. Masonluğa karşı hiçbir yasaklama yoktu. Ancak ikinci Dünya Savaşı sırasında Almanlarla işbirliği yapan milliyetçiler karşı çıkıyorlardı ama kısa süre kaldılar. Buna karşılık 1958'deki askeri darbe iktidarı ele geçirince, İngiltere'ye hizmet ediyor sayılan locaları yasakladı. Bu konuda ilk adım atan Arap rejimi oldu. 1968'de sosyalist Baas Partisi iktidara gelince anayasaya aykırı ilan edildi ve üyeliğin hapis cezası getireceği ilan edildi. 1975'te Ceza Kanunu'nun 201. maddesinde Siyonizm'e destek niteliği kaydıyla, cezasının idam olduğu ilan edildi.

SUUDİLERİN MASONLARLA İRTİBATI!

Suudi Arabistan'da (Vehhabilikle birlikte kurulan) localar 1978'de (İslam âleminde nefret uyandırmasın diye) kapatılmıştır. Musul'da 1964'ten beri kapalıdır. Lübnan'da 1970 İç Savaşı'ndan sonra localar kapandı. (Sh.30)

Beyrut'ta masonluğun kökleşmesinde Amerikalı Protestanların ve Protestan misyonerlerin özel bir etkinliği olmuştur. Suriye Protestan Koleji'nin Başkanı Rahip D. Bliss'in 1871'de kolejin temeli atılırken yaptığı konuşma gerçekten ilginçtir. (Sh.31)

MASONLUĞUN MISIR’A VE EZHER ULEMASINA TAŞINMASI

Mısır'da ilk kez 1747'de sadece Avrupalıların üye oldukları loca kurulmuştur. 1798'de Fransız işgali sırasında yine localar kurulmuş ve yerli memurlar baskıyla buralara sokulmuşsa da ordu çekilince localar kapanmıştır. 1811, 1812, 1815'te yine sadece yabancıların üye oldukları localar kuruldu. 1839'da Mısır'a sığınmış ihtilalci İtalyanlar içe kapanık localar kurdular. İlk Müslümanları da kabul eden Fransız Locası, 1845'te İskenderiye'de kuruldu. (Sh.34)

Konuyla ilgili olarak Yılmaz Altuğ'un verdiği bir bilgiyi de doğruluk derecesi üzerinde yorum yapamayarak aynen aktarıyoruz: "Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa'nın en küçük oğlu Mehmed Halim Paşa, 24 Haziran 1861'de bazı Türk masonların 33. dereceye yükseltip bunlardan dokuzu ile Türk Yüksek Şûrası'nı kurmuştur. Burada tartışmalı olan, kendisinin nerede mason olduğudur. Beş farklı iddia var: İngiltere'de, Mısır'da, İstanbul’da Bulwer Locası'nda, Fransa'da, İstanbul'da Fransız Locası'nda." (Sh:35)

Hidivlik makamını ele geçirme mücadelesi devam ederken masonluğa "Mısırlı Müslüman Milliyetçiliği"nin karışması yepyeni bir dönemi başlattı. 1870'te İstanbul'da verdiği konferansta, peygamberliğin insan becerisi ve yeteneğine dayandığını ileri sürmesi üzerine ulemanın tepkisiyle ülkeden çıkarılan Cemaleddin Afgani Mısır'a gitti ve 1876'da "Kevkeb-i Şarki" (Doğu Yıldızı) Locası'nda tekris edilerek mason oldu. Pan-İslamcı akımın en öndeki düşünürleri arasında sayılan, İngiliz işgaline karşı Mısır'da milliyetçi akımı destekleyen ama Osmanlı'ya da karşıtlığını saklamayan Afgani'nin masonluğu gerçekten ilginçtir. (Sh.37)

Politikayı locaya sokmanın yanı sıra Afgani, "Evrensel Yüce Mimar" fikrini reddetmekle, dinsizlikle de suçlandı. Buna karşılık, İngiliz viskonsülünün başkanlığındaki bir mason heyeti Hidiv'e locayı din ve politika alanına karıştırmama güvencesi verdiler ve Cemaleddin'i arkadaşlarıyla birlikte locadan çıkardılar. O da Fransız Büyük Doğusu'na bağlı yeni bir loca kurdu.

Bu girişim büyük ilgi gördü ve 300 üye toplanan locaya, sonraki olaylarda önemli roller oynayan Abduh, Zaglul, Yakup Sarınu (Abu Naddara diye ünlüdür), Edip İshak, Hidiv İsmail'in oğlu ve halefi Tevfik, Urabi Paşa, Şerif Paşa, Butros Gali Paşa, Süleyman Paşa, Abaza Paşa gibi en önde gelen sivil ve askerler katıldı. Cemaleddin'in teşviki ile, Beyrut'ta Amerikalıların çevresinde oluşan bir mason grubu da Mısır'a geçti ve onlara katıldı. Böylece Mısır Milliyetçi Partisi (Hizb el Vatani) kuruldu. Hidiv İsmail'i öldürmeyi planladıkları ileri sürülmüştür, en azından devrilip ülkeden uzaklaştırılmasında rol oynadılar. Kendisi de mason olan Tevfik'in Hidivliğe getirilmesi işlerine geliyordu çünkü Afgani'ye büyük saygısı olduğu biliniyordu. (Sh.39)

MASON MUHAMMED ABDUH’UN CEMALEDDİN AFGANİYE MEKTUPLARI!

“Davamızı, sizin akılcı ‘Dinin kafasını, din kılıcından başka şeyle kesmeyiniz’ kuralınıza uygun olarak yürütüyoruz. Burada olsaydınız, bizi, şu anda, zahit ve mümin olarak rükû ve secdeye varırken, Allah'ın emirlerine asla karşı gelmeden ve bütün emirlerini yerine getirirken görebilirdiniz: Umut olmasaydı yaşam ne kadar sıkıcı olurdu." (Sh:41)

İslam âleminde yeni bir canlanma arayışı sırasında, emperyalistlerin de kandırıp kışkırtmasıyla masonluktan da yararlanma denemesi açısından en önde gelen isim Afgani olacaktır. Daha sonra Mısır Başmüftülüğü'ne İngilizlerce getirilecek -öğrencisi diyebileceğimiz- Abduh'u da çok etkilediği açıktır. Abduh'un önemli katkısıyla çıkan, XX. yüzyıl başının en etkin İslamcı dergisi El Manar, Şahin Makarius’un “Hakaik el Asliyye fi Tarih al Masuniyya al Amaliyye” adlı kitabını "Masonluk cemiyetinin büyük yararlarını yansıtan bu kitabın yazarına teşekkür ediyoruz" diyerek kutlamıştır. Modern Batı yaşamını İslam'la bağdaştırma konusunda fetvalar yayınlamakla ünlü olan El Manar, Abduh'un masonluğa girdiğini de saklamayıp, siyasal bir gereklilik olarak sunmaktadır. Ancak bu yüzden, bir kesim Afgani ve Abduh'u İslamcı akımın lideri ilan ederken bir kesim de bidat'çılıkla (yani Hazreti Peygamber zamanına ait olmayan batıl ve bozuk şeyler uydurmakla) suçlamıştır. Özellikle Abduh’un modern yaşam konusunda verdiği fetvalar tartışmalara yol açmıştır.

Bu iki kişinin özellikleri konusunda, El Ezher'de eğitim almış, mahkemelerde uzun süre çalışmış ve ikisini de tanımış olan Mısırlı Yusuf bin Nehbanî ile Al Manar'ın yayımcısı Reşid Rıza arasında 1908'de geçen bir tartışma, Müslüman masonluğu kavramına ışık tutacaktır:

(Hem Afgani, hem de Abduh) İkisi de (Siyonist ve emperyalist güdümlü) mason locasına girmişlerdir. Din ile hiçbir şekilde bağdaşmayan, tam aksine bütün dinleri reddeden bir örgüte üye olan bir kimse nasıl İslam lideri olabilir? sorusuna Reşid Rıza cevaben şöyle demiştir: 'Evet, onlar masonluğa girdiler, ama ben görmedim.’ (Sh.43)

OSMANLI’DA MASONLUĞUN TAHRİBATLARI:

Bektaşilik:

Arap âleminde bu geri kalışa çözüm olarak, XVIII. yüzyılın ortasında belirip (İngiliz Yahudilerince desteklenen) güya, Hazreti Peygamber dönemine yönelme amacı güden Vehhabilik gösterilmiştir.

Osmanlı Devleti'nin temel anlayışını oluşturan Hanefiliğin ise en hoşgörülü mezhep olduğu bilinir. Dolayısıyla içinden üreyen tarikatlarda -Bektaşilik, Nakşibendilik, Mevlevilik gibi- devrimci, eylemci değil, uzlaşmacı fikirler egemendir. Nitekim Yeniçeriliğin Tanzimat karşıtı tutumuna destek verdiği düşüncesiyle 1826 olayında binlerce Bektaşi de öldürülmüş ve tekkeleri kapatılmıştı. Yine de inançlarından vazgeçmeyenler bir süre Nakşibendilik şemsiyesi altında çalıştıktan sonra tekrar eski yapılarını canlandırmıştır. Ancak gizliliğe eskisinden daha fazla dikkat etmeye özen göstermişlerdir. Bektaşilerin her şeylerini gizli tutma âdeti vardır ve örgütlenmeleri saklıdır. Aralarında birtakım remizler de kullanılmaktadır. Bu sebeple tarihte ünlü olan Batınilerle ilişkileri olduğunu düşünenler de çıkmıştır. Bölge reisi olan Baba’ya tam itaat şarttır. (Sh.45)

(Bu Bektaşilerin daha sonra kolayca Masonluğa intisap etmeleri, zaten aynı kabalist öğretilerden beslendikleri içindir.)

“Yahudilerin localara kaydolmaları ve daha sonra masonluğa Siyonist damgası vurulması, siyasi bir propaganda oyunundan başka bir şey değildir.” diyen Orhan Koloğlu özenle Yahudilikle Masonluk ilişkisini saklamaya çalışmaktadır!

“XIX. yüzyılda Avrupa'da Yahudi sorunu bulunmayan belki sadece iki ülke vardı: İngiltere ve Osmanlı. İngiltere Hıristiyanlığa geçen bir Yahudi'yi başbakanlığa getirebiliyordu. Sultan Abdülmecid ise "Yahudilerin insan kanı içmeye dayalı dini ayinler yaptıkları yolundaki hurafelere asla itibar edilmemesi gerektiğini" resmen açıklamıştı. Böylece Avrupa'dan daha ileri bir ilke oluşturmuştu. (Sh.60)”

Masonluğun Yahudilere açılımı daha çok Amerika'da görülür. Ama Detroit'teki Palestine: (Filistin) Locası’nın bin üyesi arasında tek bir Yahudi bulunmaması da ilginçtir. Açıkçası, Osmanlı dışında bütün Avrupa'da mevcut olan düşmanlık sebebiyle Yahudiler localarda da varlıklarını hissettiremiyorlardı. Zaten Siyonizm deyiminin bütün dünyada işitilmesi 1897 kongresinden sonradır. Onların Filistin'e yönelik girişimini de Sultan Abdülhamid'in geri çevirdiği bilinir. Esasen Siyonizm'in de masonlukla hiçbir bağı yoktu. (Sh.62)” diyerek gerçekleri ters yüz eden açıkça okuyucuya yalan söyleyen Orhan Koloğlu’ya sormak lazımdı. Bu Masonluk, fesatçı ve dışa bağımlı şeytani bir yapılanma değil de, öyle hayırlı ve yararlı kurum ise ne diye Yahudi yakınlarıyla irtibatı saklanmaktadır?

MASON LOCALARI, YARDIM KURULUŞLARIYMIŞ!..

Italia Risorta Locası'nın üstadı olan A.Geraci'nin Murad'ın yetersizliğini belirtip Abdülhamid'in hükümdarlığını onaylayan mesajını evvelce aktarmıştık. Rus Savaşı sırasında Osmanlı toplumunun yaşadığı büyük bunalıma çözüm aramak ve yardımda bulunmak amacıyla localar arasında "Anadolu'da Açlıkla Mücadele Komitesi" kurulmuştu. Abdülhamid'e bağlılığıyla tanınan Ermeni Noradungiyan'ın başkanlık ettiği komitenin dört asbaşkanından biri de Geraci idi. Bütün dünyaya yaydıkları sirkülerde şöyle diyorlardı: “Cemiyetimizin ana ilkesi olan insanlığın uluslararası kardeşlik ilkesi hiçbir zaman daha acil bir şekilde ispatlanma zorunluluğunda bırakılmamıştır. Böylece ırk ve inanç farklılıklarıyla fazlaca bölünmüş Doğu dünyasına farmasonluğun sınır tanımayarak, nerede olurlarsa olsunlar acı çeken insanları kardeş kabul ettiğini ve her an onlara yardıma hazır olduğunu gösterelim."

 

Bağış kampanyasını kurucu localar, ellişer lira yatırarak başlatmışlardı. Bu yıllarda locaların açık ve kapalı toplantılarında Sultan'a bağlılık ve saygı mesajlarının çok sık yinelendiği görülüyor. 7 Mart 1882'de Boğaziçi Yıldızı, Italia Risorta, Ser ve Proodos locaları birlikte, haricilere açık bir ziyafet vermiş ve erkek-kadın 250 kişi katılmıştır. Açılış konuşmasını yapan Geraci, masonların din ve politika ile ilgilenmediklerini açıklamış, Proodos'un üstadı Stamelos Padişah'ın sağlığına kadeh kaldırmış, Boğaziçi Yıldızı'nın üstadı ise masonluğun Sultan Abdülhamid tarafından korunduğunu belirtmiştir. (Sh.109) diyen Orhan Koloğlu, hayatını Mason şebekelerine Siyonizm’le mücadele ile geçirmiş ve sonunda onların partisi İttihat ve Terakki tarafından devrilmiş olan Abdülhamit Hanın, Masonların belasını defetme ve hıyanetlerini engelleme girişimlerini onları desteklemiş gibi göstermekten utanmamıştır.

LOCANIN DEVRİM MERKEZİ GİBİ ÇALIŞMASI

Orhan Koloğlu’na göre:

Tüccarı ve düşünürü çoğalan bir kentte mason locası gereksinmesinin hissedilmesi doğaldı. Ticari açıdan daha çok İtalya ile bağlantıda olduklarından Selanik'te İtalyan masonluğu daha çok ilgi görmeye başlamıştı. Örneğin İstanbul'daki Italia Risorta Locası'na 1867-1923 arasındaki 245 katılımdan sadece 6’sının Türk olduğu saptanmıştır. İtalyan masonluğunun İzmir ve Orhaniye'de kurduğu locaları da büyük gelişme sağlayamamıştı. Selanik'te 1864’te kurulan Macedonia Risorta Locası da dil sorunundan pek taraftar toplayamamıştı. İtalyan Büyük Maşrıkı'nın Büyük Üstadı Emesto Nathan 1900 yılı sonbaharında yardımcısı Ettore Ferrari'yi İstanbul, Selanik ve İzmir vadilerindeki locaları yirmi yıllık uykudan uyanmaya çağırmak amacıyla yollamıştı. Bu çerçevede Macedonia Risorta Locası, Selanik'te bir bahçe içindeki iki katlı binasında tekrar faaliyete başladı. Mayıs 1902’de tekris edilip locanın üstatlığına getirilen Yahudi Emanuel Carasso'nun katkısı büyük olmuştur. 1862 Selanik doğumlu olan Carasso, tanınmış bir Yahudi tüccar ailesine mensuptu. 1880'de aile İtalyan uyruğundan çıkıp İspanyol, sonra da Osmanlı uyruğuna alınmıştı. Hukuk eğitimi gören Emanuel, Selanik'te avukatlık yaparken bir yandan da Selanik Hukuk Mektebi'nden kriminoloji dersleri veriyordu. Dolayısıyla Türkçesi kuvvetli ve şehirde saygı duyulan bir insandı. (Sh.121)

Masonlar, toplantı yeri olarak, yabancılara ait olmakla Osmanlı polisinin müdahale hakkı bulunmayan diplomatik binalara yönelmeyi uygun bulmuşlardı. Bir mason locasının hedefe konması doğaldı. Başına Emanuel Carasso (Türk kaynaklarında Karasu) gibi uzman bir hukukçunun getirildiği Macedonia Risorta Locası'nın bu iş için seçilmesinde İtalyan Büyük Maşrıkı'nın da etkisi bulunduğu açıktı.

İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİNİN TAHRİBATLARI:

1906 yılı Ağustos'unda kurulacak yeni İttihat ve Terakki'nin altyapısını oluşturacak kadroların, 1903 yılı başından itibaren locaya kabul edilen Türklerden oluşturulması amaçlanmıştı. Aralarında dönmeler ya da diğer Balkanlı millet kökenlilerin de bulunmasına rağmen hepsine Türk denmesinin sebebi, isimlerin niteliği ve genelde devletin görevlileri olmalarındandır. 1906 yılı Ağustos'unda kurulan İttihat ve Terakki'nin İkici Meşrutiyet'in ilanına varan eylemlerinin planlanması ve yürütülmesi açısından önemli bir rol oynadığı kabul edilen Macedonia Risorta'nın üyeleri konusunda en sağlıklı bilgileri veren Lacovella'nın eseri önemli bir kaynaktır. 1908 Temmuz'unda (Sabataist Mason İttihatçıların tezgâhladığı 31 Mart ihtilaliyle) hedefe varılan eylemle mason bağının açıklanmasına kadar geçen sürede Macedonia Risorta'da 154 kişinin tekris edildiği anlaşılmaktadır. Bunların 42'si Türk ismi taşımakta, ama çoğu Yahudi ve Ermeni dönmesi olmaktadır. İttihat ve Terakki'nin kurulmasından, yani 1906 Ağustos'u öncesinde ise Türklerin sayıları sadece 25 kadardır. (Sh.122)

31 MART İNKILÂBIN MASON BAĞLANTILARI

Meşrutiyet'in ilanı Rumeli'de - özellikle Manastır, Serez ve Selanik'te - İstanbul ve Anadolu'dan çok ayrı şekillerde karşılandı. Manastır ve Serez'de anayasanın yürürlüğe konduğu İttihat ve Terakki örgütleri tarafından önce açıklandı (Rumi 10 Temmuz=23 Temmuz 1908), sonra da Padişah'a telgraf gönderilip buna bağlı kalması konusunda uyarıldı. Aksi halde biatlerini geri alacakları yazılmıştı. (Sh.137)

19 Ağustos'ta Türk farmasonları Pera Palas'ta, Kudüs Locası Üstadı Mısır kökenli Muhammed Ürfi Paşa’nın başkanlığında 36 kişilik, bir ziyafetle anayasayı kutlamıştı. (Sh.138)

ATATÜRK’Ü MASON GÖSTERME ÇABALARI

Eski bir İttihatçı ve mason olarak Celal Bayar'ın bu konudaki düşüncesi, Mithad Gürata'nın Atatürk ve Masonlarkitabına göre şöyle: "Atatürk'ün masonluğu hakkında bir bilgim yoktur. Yüzbaşılığı sırasında, Selanik'te bir locaya girmiş olduğu söylenirse de, bu rivayetten ileri değildir."

Yazar Cemal Kutay bana; Atatürk'ün, 196 kayıt numarasıyla, Mithad Şükrü'nün evinde, Talat Bey ve Kâzım Nami tarafından tekris edildiğini söyledi. Ama sonradan daha Selanik’teyken biraderlikten vazgeçtiğini ve "Biz kendi yolumuzda devam edelim" deyip toplantılara hiç katılmadığını ekledi. Bu kayıt pekâlâ İttihatçı kayıt numarası da olabilir. Dolayısıyla Atatürk’ün Masonluğu ile ilgili kesin delil mevcut değildir.

Masonluk üzerine pek çok eski söylentiyi aktarmakla tanınan yazar Ertuğrul Düzdağ bir gün masonların 33. dereceli bir büyüğüne: “Atatürk niçin sizi kapattı? diye sorunca, şu yanıtı vermiştir.

-Hıncı vardır da ondan... Vaktiyle Selanik'te mülazım iken masonluğa girmek için başvurmuş, fakat ne sebeple ise kabul olunmamıştı. Onun intikamını aldı. Yoksa prensip itibarıyla bize hasım değildi. Husumeti şahsi idi."

Bütün bu iddialar “Atatürk resmen masonluğa girmemiştir ama fikren ve fiilen masonluk prensiplerine göre hareket etmiştir.” İmajını güçlendirmek içindir.

İtalya'daki faşist rejimden kaçıp İsviçre'ye sığınmış olan eski İtalya Dışişleri Bakanı Kont Sforza da (ki, Mustafa Kemal Paşa'yı Mütareke sırasında İstanbul'da şahsen tanımış ve konuşmuştur) Modern Avrupa'nın Kurucuları adlı kitabında Atatürk'ten büyük saygıyla bahsedip mason olduğunu söylemektedir. Belçika ve Hollanda mason arşivlerinde çalışmış olan Hüseyin Özgen ise, Atatürk'ün masonluğu ile ilgili herhangi bir bilgiye rastlanmadığını belirmiştir. Buna karşılık, Daniel Ligou'nun Mason Ansiklopedisinde Atatürk'ün mason olduğu hakkındaki kaydın herkes tarafından benimsenmesi sonucu Batı'nın bunu tartışmasız kabul ettiğini bildirmektedir. (Sh.204)

ATATÜRK MASON LOCALARINI NEDEN KAPATMIŞTI?

Locaların kapatılmasında Layiktez'in kitabında çok kısa olarak bahsedilen, başka kaynakta da rastlamadığımız devrim karşıtı bir olayın etkisi olabilir mi?

“İzmir'de bir locada Harf Devrimi'ne karşı bir konuşma yapılmış. Konuşmacı kardeş eski harfleri öğrenemeyecek olan yeni nesillerin geçmişimizden kopacakları tezini işlemiş, bunu öğrenen Atatürk de 'Masonları ilerici bilirdim, devrimleri savunacaklarına köstek olmaya başladılar. Galiba kapanmalarının zamanı geldi,' gibi bir ifade kullanmış.” (Sh:206) iddiaları gariptir ve temelsizdir. Oysa Atatürk’ün:

“Ben bu cemiyete girmem. Ben başkalarının yaptığı prensiplere değil, ancak kendi prensiplerime uyarım.”(Sh:207) dediği bilinmektedir.

Bizim düşüncemiz şöyledir:

Atatürk, çağının en çok okuyan, araştıran, öğrenmeye çalışan kişilerin başında geliyordu. Her tezi inceliyor, Osmanlı/Türk toplumuna bunların uygunluğunu değerlendiriyordu. Bunun için geçerli olacak yöntemi planlıyordu. Dolayısıyla mason kurumunu anlamaya çalıştığı ve hakkında bilgi topladığı doğruydu. Ancak özel seçkinlerden oluşan ve kökü dışarıda bulunan bir örgütün, daha 1922 başında "Türkiye'nin sahibi ve efendisi, hakiki üretici olan köylüdür," diyen biri tarafından bütün çözümlere örnek sayılmasını kabullenmek, akla ters düşüyordu. (Sh:209)

Cumhuriyet Halk Fırkası'nın yapısına değişiklikler getiren 1935 Mayıs'ındaki Kurultayı sırasında, konunun gündeme getiriliş şeklini milletvekillerinden İbrahim Arvas Tarihi Hakikatler adlı anılarında şöyle anlatmaktadır:

"Mustafa Kemal Paşa bir gün eski Adliye Vekili Mahmud Esad Bozkurt'u çağırdı, kendisine masonların taksimat, teşkilat ve ahvalini bildirir bir kitap verdi. 'Bunu güzelce mütalaa et, bir takrirle Halk Partisi Grup Başkanlığı'na ver, grupta bunlara şiddetli bir hücum yap; ve grupça kapanmasına delalet et. Senin de bu işte büyük şeref payın olacaktır,' dedi. Grup günü Mahmud Esad Bozkurt riyaset makamına bir takrir verdi ve takririnin okunmasını reisten rica etti. Kâtip takriri okudu. Grup dinledi. Hülasası şöyle idi:

'Bizim ebai emced (çok eskiden beri) gelen atalarımızın mensubu bulunduğu tarikatları (bile hurafelere dalmaları ve bünyelerinde karanlık kişileri barındırmaları sebebiyle) kapattık. Masonluk da kökü dışarıda bir Yahudi tarikatından başka bir şey değildir. Memleketimizde bunun ne işi vardır? Bunu da grup kararıyla kapatalım.' Ve söz istedi, kürsüye gelerek takririni gayet veciz olarak izah etti. Meclis'teki masonları bir telaştır aldı, hele sözcüleri Şükrü Kaya'yı görse idiniz, başından süt dökülmüş kediye benziyordu. Meşhur hatip Mahmud Esad Bey'e söz yetiştirilebilir miydi! Şükrü Kaya “masonluğun bir hayır müessesesi” olduğunu kürsüde söylediği zaman grubun hemen bütün azası yüzüne karşı şöyle haykırdılar: 'Hayır hizmetleri dediğiniz nedir, birisini gösterebilir misiniz? Sen yalan söylüyorsun, in aşağı!' dediler.

Mahmud Esad ise masonluğun kökü dışarıda bulunan, gizli, memleket ve millet için muzır bir tarikat olduğunu ve her yerde umumi reislerinin, yani maşrıkı azamlarının Yahudi olduğunu birçok vesikalarla ispat etti.

Şükrü Kaya, Kâzım Özalp, Mazhar Germen, (gibi masonlar) son çareyi Umumi Kâtip Recep Peker'e ilticada buldular. Ve salonda oturan Recep Peker'in etrafını alarak yalvarmaya başladılar. Gruptaki hava çok elektrikli idi. Heyecan son haddini bulmuş, her tarafta kapatalım sesleri yükseliyordu. O sırada Recep Peker söz istedi ve kürsüye gelerek, 'Arkadaşlar, çok mühim bir iş üstündeyiz, müsaade buyurun, bu işi bir defa da Devlet Reisi'ne götürelim, onun da görüşünü alalım, gelecek hafta bugün tekrar huzurunuza getireceğim,’ dedi. Bu söz grubun tasvibine mazhar oldu ve mesele gelecek haftaya kaldı. “Bir hafta sonra olsun, biz herhalde bütün locaları kapatırız” dediler. Ertesi hafta Recep Peker geldi ve kürsüye çıkarak şu müjdeyi verdi:

-Arkadaşlar, bugünden itibaren Türkiye'de masonluk kalmamıştır ve bütün localar kapanmıştır!

Salonda bir kıyamettir koptu, alkışlar, bağırmalar ve “kahrolsun Yahudi uşakları” sesleri tavanları çınlatıyordu. Şükrü Kaya ile arkadaşları ortadan sırra kadem basmışlardı."

“Anıların olaylardan otuz yıl sonra ve Arvas 80 yaşındayken yazılmış olması yüzünden bazı olayların birbirine karıştırıldığı ve aşırı abartmalar yapıldığı görülüyor. Nitekim Atatürk'e “Defolun gidin!.. Yahudi'ye uşak mı olacağım... Hepinizi divanı harbi örfiye gönderir astırırım!" gibi sözlerin yakıştırılması, bu lafların ondan çok, mason karşıtı olduğu anlaşılan Arvas'ın ürünü olduklarını düşündürüyor.” Diyen Orhan Koloğlu, anlaşılan Mason localarının kapatılmasını ve Atatürk’ün haklı suçlamalarını hala içine sindiremiyordu. Oysa Kurultayda ismen masonluğu hedef alan bir önerge verilmiyor, ama parti programının 69. maddesi şöyle değiştiriliyordu:

"Beynelmilelce maksatlarla (küresel amaçlarla) cemiyet yapılamayacağı gibi, kökü yurtdışında olan cemiyetler kurmakta yasak olacaktır. Milletler arasında işbirliği yapmakta, devletin fayda göreceği maksatlarla cemiyet kurmak veya kurulu olanların şubesini açmak için, İcra Vekilleri Heyeti'nin (Bakanlar Kurulu) kararı lazımdır." (Sh.235)

13 Yıllık Uykudan Uyanış ve İnönü’nün, Atatürk tarafından kapatılan Mason Localarına tekrar resmiyet kazandırması!

5 Şubat 1948 tarihinde "Türkiye Mason Derneği' ismiyle bir dernek kurmak üzere 7 kişinin imzaladığı dilekçe İstanbul vilayetine sunuldu. İmzacılar her biri 33 dereceli Mason olan şu kişilerdi:

Ticaret Odası Sicil Müdürü Mecdi Akasya, Emekli Çocuk Esirgeme Kurumu Müdürü Cevdet Hamdi Balım, Emekli Polis Müfettişi Muhip Nihat Kuran, Profesör Hazım Atıf Kuyucak, Profesör Mustafa Hakkı Nalçacı, Doktor Orhan Tahsin.

Girişim kamuoyuna ilk olarak 6 Şubat tarihli Vatan gazetesiyle duyuruldu. Asıl önemlisi, kısa olan habere Mim Kemâl'in bir demecinin eklenmiş olmasıydı:

"Ben de bir şayia halinde bazı şeyler duymakta idim. Fakat bu kadar kat'i bir safhaya girmesinden haberim yoktu. Yalnız bir müddet evvel bazı arkadaşlar böyle bir teşebbüse geçmek istediklerini söylemişlerdi. Onlara daha vakti değil demiştim. Çünkü:

Masonluk muazzam bir teşkilattır. Faaliyeti hükümet tarafından tatil edilmeyen, kendi verdiği bir kararla kendini tasfiye eden, daha doğrusu bir uyuma devresine giren bu teşkilat namına söz söylemek, onu uyku halinde çıkarıp faaliyete geçirmeye kalkışmak bir kişinin veya heyetin hakkı değildir. Bu hak bana bile verilmemiştir.” (sh. 240) Bu itiraflar, Türkiye Masonlarının dış güçler ve Siyonist merkezlerce yeniden açıldığının ifadesiydi.

“Masonlukta esrar yoktur, ketumluk vardır. (tam bir safsata ve saptırmadır) (...) Cumhuriyet devrinde masonluk CHP büyüklerinin gösterdikleri kesin istek üzerine kendi kendini feshetmiş, locaları Halkevleri'ne devredilmiş; yıllık balolardan, yardımlardan toplanan paraları da bankadan alınarak harcanmıştı. (bu iddialar yalandır ve Atatürk’ün mason localarını kapattığı gerçeğini gizleme amaçlıdır.) Masonluk günlük siyasetle uğraşmaz; masonlar içinde başka başka siyasi partilere mensup olanlar vardır. Gerçek bir masonun vasıfları şöyle sıralanır:         

1.  Allah'a inanmak gerekir (Bir ve büyük Allah’a değil, Kâinatın Ulu Mimarı denen mason ilahına)

2.  Her türlü dini akideye hürmet edilecektir. (Halka hoş görünecektir.)

3.  Bütün masonlar kardeştir. (Mason olmayanlar yabanidir.)

4.  Muhtaç kardeşe yardım mecburiyettir. (Mason biraderliği din kardeşliğinden ve milli mesuliyetten çok ileridir.)

5.  Masonlar yoksullara yardımla mükelleftir. (Bu yoksullar, sadece masonluğa hizmet edenlerdir.)

6.  Milliyetçi olmamak lazım gelir fakat her memleketin masonluğu milli bir mahiyet arz edebilir. Binaen aleyh masonlar içinde, koyu milliyetçiler bulunabilir. (İslam şeriatına bağlılık yasak, ırkçılık serbesttir.)

7.  Masonlar kendi biraderlerine yalan söylemeyecektir. (Başkalarını aldatmak caizdir.)

8.  Masonlar; Okuryazar, bilgili, aydın kimselerden seçilir. (Aydın, dini bağlardan sıyrılmış masonluğa sığınmış demektir.)

9.  Borçlu, batakçı olmamak dışında, ailesinin geçimini sağlayacak derecede mali durumu iyi olanlar kabul edilir. (Dikkat edilirse bu şart masonluğa en çok burjuvaların girebildiklerini gösterir.)

“Her şeye rağmen ihtirasla ve menfaat için katılan da bulunabilir.(O zaman ki Türkiye nüfusu) 18 milyon nüfuslu bir memlekette 2-3 bin mason devede kulak kalır; fakat mademki demokrasiyi kabullendik, varsın masonlar da localarını açıp çalışsınlar; bu, üzerinde durulacak önemli bir mesele değildir. Umulur ki masonluk yoluyla bir kısım Türk vatandaşları arasında kardeşlik kurulsun. Bu hale göre masonluğun ihyası lazım mıdır, değil midir hükmünü okurlara bırakıyorum.” (Sh:243) sözleri masonluğu meşrulaştırma, hatta masumlaştırma gayretleridir.

28 Ekim 1955'te Ankara'da düzenlenen toplantı sonucunda Türkiye Büyük Locası kuruldu ve şu kararlar açıklandı:

•       Merkezi Ankara'dadır.

•       Müstakildir, kendisine eşit veya üstün hiçbir otorite tanımamaktadır.

•       İstanbul veya İzmir vadilerindeki provensiyal (taşra) mahiyetteki büyük localar geçersiz sayılmaktadır.

•       Türkiye'de bir tek obediyans olması fikri esas alınmıştır. (Sh:250)

Evet, açıkça anlaşılıyor ki, ülke çapındaki bütün Mason Locaları tek bir merkeze bağlıdır, onlar da Siyonist Yahudi odaklarla irtibatlıdır.

Milli Nizam'ın cesur ve onurlu Kampanyası!

Mason karşıtlığının bir parti programının parçası haline gelmesi Necmettin Erbakan'ın başkanı olduğu Milli Nizam Partisi’nin kuruluşuyla başladığı görülüyordu. Tabii ki ne tüzüğünde ne de programında “masonlukla savaş” diye bir kayıt yoktu. (Ama “masonlar üye olamaz” maddesi MNP tüzüğünde bulunuyordu.) Ancak 8 Şubat 1970 günü yapılan kuruluş töreninde gençlerin okudukları parti marşında (Abdurrahim Karakoç'un şiiri) mücadele edilecek güçler arasında masonluğun da bulunduğu açıkça belirtiliyordu!

"Kör dünyanın göbeğine...

Milli Nizam yazacağız!

Kuşların gözbebeğine...

“Hak yol İslam” yazacağız!

 

Yola, dağlara, pınara...

Yıldıza, aya, çınara...

Yağmur yüklü bulutlara...

Milli Nizam yazacağız.”

 

“Memurların masasına

Solcuların kafasına

MASONLARIN LOCASINA

Milli Nizam yazacağız.”

Masonluğun bu şekilde siyaset aracı yapılmasının arkasında Demirel ve Erbakan arasında, daha mühendislik eğitimi günlerinde başladığı söylenen bir çekişmenin bulunduğu iddia ediliyordu. Asıl büyük çatışma, 1969 Mayıs'ında Türkiye Odalar Birliği Genel Kurulu'nda, Erbakan'ın başkanlığa seçilmesi ile su yüzüne çıkıyordu. AP’li Ticaret Bakanı'nın talimatıyla Erbakan’ın seçimle geldiği görevden alınması -koltuğundan polis gücüyle kaldırıldığı söylenir- gerginliğe tuz biber ekiyordu. Hele Erbakan'ın AP'li rakibi Sırrı Enver Batur'un mason olması bardağı taşırıyordu. Batur, 9 Ağustos 1969'da yaptığı basın toplantısında mason olduğu yolundaki iddialara şöyle cevap veriyordu:

"Masonlukla milliyetçilik arasında hiçbir fark yoktur. Mason, her şeyden önce dinini ve milliyetini savunur... Masonluğum, müktesep vasıflarım arasında en fazla şeref duyduğum bir vasıftır, gururumdur."

O yıl milletvekili seçimi için Erbakan'ın Konya'dan AP adayı olma girişiminin Demirel'in etkisiyle veto edilmesi iplerin tamamen kopmasına sebep oldu. Böylece Erbakan Milli Nizam Partisi'ni kurmaya mecbur kalıyordu. Partinin marşında, solcularla Ecevit CHP'sinin, masonlarla da Demirel AP'sinin hedef alındığı belli oluyordu. Milli Nizam Partisi'nin “bu şarkı yüzünden kapatıldığı” yandaşlarının temel tezini oluşturuyordu.” (Sh:262)

Evet, düşmanın şahitliği, en geçerli ve gerçekçi delildir ve bu itiraflar Erbakan’ın şerefidir. Evet, O masonlara ve Siyonist odaklara karşı en cesur ve vakur mücadeleyi başlatan ve şeytani kesimlerin uykularını kaçıran, oyunlarını bozan Erbakan kutlu bir şahsiyettir. Yıllarca Mason Demirel’in şimdi Yahudi lobilerinden cesaret madalyalı AKP’nin peşinden giden Nurcu, Süleymancı, tarikatçı geçinen nursuz ve şuursuz kesimlerin bu talihsiz tavrı, acaba gaflet ve cehalet midir, yoksa bir nasipsizlik alameti midir?

 Kaynak: millicozum.com - Ramazan YÜCEL

Masonluk Siyonist Yahudiler Orhan Koloğlu
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert
Advert