Modern Ekonomi Ve Rasyonel Örgütlenme
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Modern Ekonomi Ve Rasyonel Örgütlenme
08.12.2016 08:31:57

 

Modern Ekonomi Ve Rasyonel Örgütlenme

Kapitalizm ile komünizm arasında bir yüzyıldan fazla devam eden siyasi rekabetin sonucunda Komünizm yıkılmıştır. Berlin Duvarının yıkılması bunun sembolü olmuştur.

Kapitalizmkomünizm karşısında galip gelmiştir fakat vahşi ve insan onurunu ayaklar altına alan yapısı kendisini güzel göstermeye ve dünyanın her yerine saçtığı pisliklerini temizlemeye yetmemektedir. Buna karşılık kapitalizmin yol açtığı sorunları çözmek için modern ekonomi anlayışları ve arayışları devam etmektedir. Bu konuda şu ana kadar ilk ciddi çalışmalar rasyonel şekilde örgütlenmek gerekliliği üzerindedir.

Yapılan çalışmalarda görülen tablo şudur: Üçüncü Dünya Ülkeleri ve Eski Komünist Uluslar, hepsi aynı derecede istekli olmamakla birlikte bütçelerini dengelemiş, sübvansiyonlarını kısmış, yabancı sermayeye kucak açmış ve gümrük duvarlarını yıkmak zorunda kalmışlardır. Fakat bu çabalarının karşılığında büyük ölçüde düş kırıklığına uğramışlardır. Rusya’dan Venezüella’ya kadar pek çok ülkede ekonomik sıkıntılar artmış, halkın gelirleri azalmış, endişe ve kızgınlık ortaya çıkmıştır.

Berlin duvarının yıkılması ile başlayan süreç “açlık, kargaşa ve talan” yılları olmuştur. Soğuk Savaş’ın bitmesinden sonra dünyanın çoğu ülkesinin vatandaşları için serbest piyasa ekonomisi, istikrarsızlığa yol açmıştır.

Kapitalist ülkelerin Batıda geçerli olan zaferi; diğer ülkelerin ekonomik ve siyasi yıkımının habercisi olmuştur. ABD’li ve Avrupalı liderler eski sıkıcı derslerini tekrarlayarak; paranızı istikrara kavuşturun, protestocuları göz ardı edin ve yabancı sermayenin geri dönmesini bekleyin, şeklinde sorunlara yapmacık bir şekilde sonuç almak için yeterli olan çareler sunamamışlardır.

Yabancı sermaye, ekonominin gelişmesi için gerekli olmakla birlikte yeterli değildir. Evet, ulusal paraların istikrara kavuşması, serbest ticaret, şeffaf ve faizsiz bankacılık uygulamaları, kamu kuruluşlarının özelleştirilmelerinin de ekonomik gelişme açısından faydalı olmuştur. Bununla birlikte defalarca tecrübe edildikleri halde gelişmekte olan ülkeler için farklı sonuçlar elde edilmiş olduğu da bir gerçektir.

Latin Amerikalılar başta olmak üzere dünyanın gelişmemiş birçok ülkesinde, Batılıların çare olarak sunduğu reformların başarısız kaldığı net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Batılı ülkeler çare olarak sundukları reçetelerin hatalı olduğunu kabul etmek yerine; Protestan reformunu yapmamakla, müteşebbislik ruhunun olmaması ve bu ülke insanlarının zekâ seviyesinin düşük olması ile başarısızlığı izah etmeye kalkışmışlardır ki bu insanların ne kadar küstah oldukları bu şekilde ortaya çıkmıştır. Zira bu şekilde düpedüz insanların aklı ile alay etmektedirler.

Japonya, İsviçre ve California gibi farklı yerlerdeki başarıları açıklayan izahlar, neden Doğu Avrupa ve Güney Amerika ülkelerinde fakirliği açıklayamamaktadır? Bunun sebebini “geri kalmışlık” ve “kültür”  olarak izah etmek hakkaniyetli ve inandırıcı mıdır?

Batı ile dünyanın diğer ülkeleri arasındaki farklılığı sadece kültür ve zekâ seviyesi ile açıklamanın mümkün değildir. Zira bu sayede ırkçı ve emperyalist Batı dünyası “Medeniyetler Çatışması” adı altında çatışmacı anlayışını ispatlamıştır. Bu sözleri ile kendilerini deşifre etmiş iki yüzlü tavırları ortaya çıkmıştır.

Dikkatli bir araştırma yapıldığında; Üçüncü Dünya Ülkelerinde ve eski komünist ülkelerin şehirlerinde, müteşebbis adeta kum gibi çoktur. Bir Ortadoğu çarşısından geçip bir Latin Amerika kasabasında yürüyüş yaparken veya Moskova’da taksiye binerken bir şeyler satmaya çalışan binlerce insanı görmek mümkündür. Bu ülke insanları ayrıca yetenekli ve coşkuludurlar. Neredeyse sıfır denecek bir sermaye ile para kazanma işinde dünyanın hiçbir yerinde rastlanmaz. Modern teknolojiyi kavrama ve kullanmaya son derece ehil olan bu insanları, müteşebbis ruhu olmamakla suçlamak doğru değildir.

Peki, bu ülke insanları acınacak dilenciler ve işlevsiz kültürlerinin aciz mahpusları değil ise Batıya koşan servet ve sermayenin bu ülkelere gitmemesinin sebebi nedir?

Bu sorunun cevabını sermayenin etkisi ve kökeni üzerinde durarak cevap arayabiliriz. Batılı ülkelerin ekonomik ve sosyal hayat olarak gelişmelerinin en önemli dinamiği ve sebeplerinden bir tanesinin “sermaye üretme yeteneği” olduğunu görmemiz gerekiyor.

Zira sermaye, işgücünün verimliliğini arttıran ve ulusların servetini arttıran bir önemli bir kuvvettir. Gelişmiş ülkelerdeki ekonomik sistemin can damarı, kalkınmanın temelidir. Ekonomik olarak gelişmemiş ülkeler, kalkınmak için ne denli büyük bir şevk içinde bulunmuş olsalar dahi üretemedikleri en önemli şeylerden birisi, sermayedir.

Asya, Afrika, Ortadoğu ve Latin Amerika’daki ülkelerde yapılan araştırmalarda kalkınmak için gerekli varlıklara bu ülkelerin sahip oldukları görülmüş en fakir ülkelerde bile yoksul insanların dahi birikim yaptıkları gözlenmiştir. Öyle ki fakir ülkelerdeki birikimin değeri 1945 yılından günümüze kadar almış oldukları dış yardımların toplamının 40 katı olduğu tespit edilmiştir.

Örneğin Mısır’da fakirlerin biriktirdikleri servet, Süveyş Kanalı ve Assuan Barajı da dâhil olmak üzere bu ülkeye yapılan dış kaynaklı doğrudan yatırımların 55 misline sahiptir. Latin Amerika’nın en fakir ülkesi olan Haiti’de fakir insanların toplam varlıkları, Fransa’dan bağımsızlığını kazandığı 1804 yılından beri yapılan dış kaynaklı yatırımların 150 katından daha fazladır.

İşte sorunu çözmek için basit olarak anlaşılabilen husus; yoksul ülkelerin büyük kaynaklara kusurlu bir biçimde sahip olmalarıdır. Kalkınma hamlelerini bu nedenle yapamamaktadırlar. Evler, işyerleri tapulu olmayan araziler üzerinde inşa edilmiş şirketlerin yükümlülükleri tanımlanmamıştır.

Sanayi kuruluşları finansör ve yatırımcıların gözetiminden uzak yerlere kurulmuştur. Bu mülkler, üzerindeki hakların yeterince belgelenmemiş olmasından dolayı kolaylıkla sermayeye dönüşememektedir. İnsanların birbirlerini tanıyıp güvendikleri yerlerin dışında mülk satışı yapılamamaktadır. Keza kredi almak için ipotek yapılamamakta ve bir yatırıma karşı hisse olarak değerlendirilememektedir. Hâlbuki Batı ülkelerinde örneğin Fransa’da gayrimenkul satışı sonrasında notere gitme mecburiyeti bulunmakta ve bu sayede satıcının gerçek olup olmadığı, binanın vergi borcu gibi birçok bilgiyi tutulan kayıtlardan öğrenme imkânı bulunmaktadır.

Gelişmiş Batı ülkelerinde ise her parsel arazi, her bina, her bir makine ve teçhizat, mülkiyet belgesi ile tescil edilmiştir.  Bu varlıklar ekonominin bütünü ile ilişkilendirilerek büyük bir katma değer elde edilmektedir. Bu temsili süreç sayesinde varlıklar maddi mevcudiyetinin yanı sıra gözle görülmeyen paralel bir yaşama sürecine dâhil olmaktadırlar. Kredi almak için ipotek edilebilmektedirler. Yapılan araştırmalarda ABD’de yeni bir iş kurmak için en önemli finansman aracı olarak müteşebbisin evi üzerine konulan ipotekler gösterilmektedir.

Tescil edilmiş varlıklar aynı zamanda mülk sahibinin kredi sicilinin öğrenilmesi için bir araç vazifesi de görmektedir. Alacak ve vergilerin tahsil edilmesi için mesul olunan bir adres, güvenilir bir kamu tesisinin kurulmasına yol açmakta hesapların denetlenebilmesine imkân sunmaktadır.

İpoteğe isnat eden tahviller gibi ikincil piyasalarda satılabilecek menkul kıymetlerin tesisi için bu temel esas alınmaktadır. Bu sayede gelişmiş Batı ülkeleri varlıklarına adeta hayat vermekte ve sermaye meydana getirmek için önemli bir araç haline dönüştürmektedirler.

Fransız yöneticilerin verdiği bilgilere göre 9800 noterin Faaliyet gösterdiği Fransa’da 600 milyar Euro’luk bir işlemin yarısı gayrimenkul araçlardan gelmektedir. 300 Bin Euro’luk bir konutun satışından devlet 17300 Euro vergi almakta noterlik kurumunun etkin olması sayesinde kayıtdışılığın neredeyse sona erdiği, ifade edilmektedir. Satışların gerçek değerleri üzerinden yapılması da ülkelerin gelişmesine büyük katkılar sağlamaktadır.

Üçüncü dünya ülkeleri ve eski komünist ülkeler ise bu temsili süreci tam olarak yaşayamadıkları için sermaye yetersizliği sorunu ile karşı karşıya kalmaktadırlar. AB Süreci ile birlikte eski komünist ülkelerde bu sorun aşılmaya başlamış ise de diğer gelişmemiş ülkelerde sermaye yetersizliği hala en önemli sorun olarak durmaktadır. Bu durum adeta hisse senedi ve tahvil ihraç edemeyen şirketlerin problemine benzemektedir. Temsil edilmeyen varlıklar birer ölü sermaye şeklinde karşımıza çıkmaktadırlar.

Dünyadaki insanların altıda beşi mülklerini temsil edecek ve sermaye meydana getirecek süreçten yoksun bulunduğu için kalkınma hamlelerinde başarılı olamamaktadırlar. Evleri vardır fakat tapusu yoktur, mahsul üretir fakat hiçbir kayda geçmez. Şirketlerinin büyük bir çoğunluğunun hukuki statüsü yoktur. Toplu iğneden başlayıp nükleer reaktöre kadar her türlü teknolojik gelişmeye uyum sağlayan bu insanların ekonomik gelişme konusunda sermaye meydana getirememelerinin en önemli nedeni işte bu temsil belgelerinin eksik olmasıdır.

İnsanlığın çözmesi gereken problemlerden bir tanesi, mevcut olduğu bilinen fakat gözle görülemeyen bazı olayları kavramak ve onlara erişim sağlamaktır. Zira gerçek ve faydalı olan her şey; elle tutulur, gözle görülür değildir. Örneğin zaman gerçektir ancak saat ve takvim ile temsil edildiğinde etkin bir şekilde kullanılabilir ve yönetilebilir. İşte bunun gibi tarih boyunca insanoğlu elleri ile dokunamayacağı şeyleri aklı ile kavrayabilmek için yazı ve müzik notalarını keşfetmiştir. 

İşte Malikiyet ve Serbestiyet Devrinin en önemli göstergesi varlıkları, tapu ve benzeri araçlar ile temsil etmekle ortaya çıkmaktadır. Batılı ülkelerin zamanında yapmış olduğu mülkiyet reformları kayıtdışılığı önleyerek sermayenin faydalı hale gelmesine neden olmuştur.

Temsil belgelerinin yani tapu ve benzeri kayıtların olmaması onları birer ölü sermaye haline getirmiştir. Bu nedenle ilk bakışta “döküntü” olarak görünen birçok maddeden sermaye ortaya çıkarmak mümkün olmamaktadır. Güçlü kurumlar meydana getirilmeden de ekonomik kalkınma gerçekleştirilememektedir.

Sahiplenme duygusu yani malikiyet, ozalit plana bakılarak inşa edilmiş veya sözlüğe bakılarak tasvir edilebilmiş bir şey değildir. Kökeni muğlaktır ve anlaşılması güç bir yönü vardır. Bununla birlikte gelişmenin anahtar kavramlarından bir tanesi olarak görülmekte Batının gelişip güçlenmesinin en önemli nedenlerinden bir tanesi olarak değerlendirilmektedir. Diğer bir tanesi ise özgürlük ve serbestlik konusudur.

Geleceği tasvir ederken ve çeşitli kuramlar geliştirirken sahiplenme duygusunun ve demokrasinin ne kadar önemli olduğu ancak “Malikiyet ve Serbestlik Devrini ” anlamakla mümkündür. Bu konuda çalışma yapmak ve yukarıda anlatmaya çalıştığım konular üzerinde yoğunlaşmak bilim adamları ve iktisatçıların boynuna borçtur, vesselam…

Vehbi KARA

Soğuk Savaş Kapitalizm komünizm
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER