Ömrünü Bir Gül İçin…
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Ömrünü Bir Gül İçin…
09.04.2017 13:00:00

 

Ömrünü Bir Gül İçin…

Kelimeler etrafımızı sarıyor, onlardan bir dünya kuruyoruz, uzun sessizlikler kuruyoruz onlardan, kelimeler ruha değiyor ve bazen can yakıyor. Türlü cambazlıklar yapıyoruz onlarla, uç uca ekleyerek onları gidebildiğimizce kendimizden uzağa gidiyoruz.

Ama kalp aynasını cilalamak, bir arı duruluğa ulaşmak için, âlemi seyreyleyip de kendimize bir daha dönmek için de binek ediyoruz onları. Kelimeler bazen bizi bizden örtüyor, çünkü ruhun heyelanları çok kez söze gelmiyor. Sözü kalabalığa boğmakla acıdan uzağa savurduğumuzu sansak da kendimizi, derinlerde bir yara fokurdayıp duruyor. Sözün açmadığı yara, sözle iyileşmiyor. Bu dünyaya tutunmak için sevebilmek gerek, sevmeyi bilmek gerek. Ne ki çoğu kez ihtiyaçlarımızla sevgiyi karıştırıyoruz birbirine, sevgiye susadığımızda delicesine sevdiğimizi sanıyoruz. Yağmurun toprağın izlerini silmesi gibi, siliyor dünya sağanağı yüreğe dişlerini geçirmemiş bir aşkın izlerini. Yürek kanamadıysa bize bu aşk pazarında ekmek yok. Beline zünnarı bağlayıp da sevdiğinle aynı renge boyanmayacaksan, bir köle değilsin sen aşk pazarında, seni alacak satacak kimse yok. Yok o zaman bu şehir içre senin söylediğin sevgili. Ömrünü yalan yere yaşadıysan, kalkan etme kendine kelimeleri, bırak kaza okları delsin de sineni, o acıyla bil, ömrünü bir gül için yakmak nedir.  Bir gül için yanmak, ömrünü bir gül için yakmak. ‘Ballar balını buldum / Kovanım yağma olsun’.

Orada o sahnede az sonra sıranın bana gelmesini bekliyorum. Bir elem doktoruyum ben, kederler, elemler alırım. İnsanlardan hikâyeler alırım. Az sonra ömrümün en ürkek, en tedirgin konuşmalarından birini yapacağım. Ne söylemeliyim bilmiyorum. Fazladan bir söz, ruha dokunmayacak, insana merhaba etmeyecek bir lakırdı etmenin kaygısı bir gulyabani gibi kesiyor yolumu. Yok o yoldan gidemem.  Oradan gidersem dönüşte bir daha evin yolunu bulamam. Her zaman her yerde herkesle konuşur gibi konuşamam onlarla.  Konuşurken kelimelerden yollar yapmayı, dağlar, ovalar, göller yapmayı bilirim sanıyordum. Hüner kelimelerle oynamakta değil artık,  onlardan korunaklı bir yuva kurmakta değil, hüner o evi harap edebilmekte, o asude ülkeden, bir med cezir halinde kelimelerden geri çekilebilmekte. Hüner sadece ve sadece kalbe yer açmakta, hırkayı giymekte. ‘Geydim hırkayı Hakk’ın yolunda/ Sildim aynayı Hakk’ın yolunda / Müstakim oldum nefsimi bildim / Dostula dostum Hakk’ın yolunda’.

Hayır, onlarla psikolojinin soğuk dilinden konuşamam, o dilin bir maneviyatı yok. Varlığın gerilimlerini yüklenemiyor o dil, körler ülkesinde bir şaşı gibi oradan oraya atıyor da kendisini, ‘Neden?’ sorusuna bir cevap, hayattan sonraki hayata dair bir mana üretemiyor. Oysa tam da bunun için buradayız. Bu salonda oturan herkes On beş Temmuz şehitlerinin anneleri, babaları, eşleri ve kardeşleri. Yüreği yaralı, bağrı yanık. Ben onlara bir şey öğretemem. Onlardan kahraman bir vatan evladı yetiştirmenin, ona yarenlik etmenin ve bir kahramanı özlemenin ne demek olduğunu talim edebilirim ancak. Onların dizinin dibinde oturabilir ve bir gül için yanmak nasıl bir şeydir dinleyebilirim. Gönlümden öyle geçti ki bu memleketin o isimsiz kahramanları kendi hikâyelerini en güzel kendileri anlatırlar. Onlar konuştu ve ruhlarımız cem oldu. Sabrın ve tevekkülün, vatan ve evlat sevgisinin ruhlarında bir mücevher gibi ışıldadığı o güzel insanlar. O sabah, hani o hep konuşulan ve pek çoğumuzun karanlıkta görmekte zorlandığı Anadolu irfanı, bir güvercin olup kalplerimizi tavaf etti. İnsanlığımızın etrafında uçtu da bizi daha insan kıldı. Uyur idik bizi uyandırdı.

Ne de güzel başlıyorlardı söze. Önce şehidin ismini anıyor, onun bıraktığı gül yapraklarını izleyerek kendi hikâyelerini anlatıyorlardı. Tuhaf bir şey oluyordu salonda, ihtimamlı bir şefkatle birbirlerinin yaralarını iyileştiriyor, yakınlık ve sözleriyle birbirlerine teselli oluyorlardı. Evladını şakî kurşunuyla ötelere uğurlamış bir annenin feryadına, çok sevgili eşini aynı kalleşliğin vurduğu bir şehit eşi yetişiyor, birbirlerine vakar ve asaletleriyle şifa veriyorlardı. Gül yüzlü kızının resmini gösteren anne, ‘Nasıl kıydılar benim cancağızıma?’ diye inlediğinde gencecik evladını toprağa veren baba söz alıyor, ‘Evladımla iftihar ediyorum, onun mirasıyla şeref duyuyorum’ diyordu. Kader ve keder arasında med cezirler. ‘Kadere iman eden kederden kurtulur.’ Bu ülkeyi bize vatan kılan imanın asaleti, işte orada mücessem bir halde karşımda duruyordu.  Bir ruhlar şöleni gibi, herkesin bir ötekini iyileştirirken kendisine de teselli verdiği eşsiz bir yakınlaşma. ‘Ben kimseyle konuşmak istemiyorum’ diyordu bir ana, ‘sadece şehit yakınları beni anlıyor, ben de sadece onlarla konuşmak istiyorum’. Mum ateşinde yanmayan pervanenin halinden bilmez. ‘Döküp varlığı gitmektir adı aşk’. Acı, ruhu yalan olan her şeyden soyar.

Taze kocasını ebedi âlemlere sırlamış genç kadın ağlayarak anlatıyor: “Hz. Ömer Resul-i Ekrem efendimizin dizinin dibinde hüngür hüngür ağlıyormuş da hani sormuş ya Allah’ın resulü, niye ağlıyorsun ya Ömer? Nice hükümdarlar saraylar malikânelerde hüküm sürüyor da ey Allah’ın resulü, sen şu sedir üzerinde oturuyorsun ona ağlıyorum. İster misin ya Ömer, demiş insanlığın önderi, dünya onların olsun, ahiret de bizim.”

Dünya onların olsun, ahiret bizim. Anadolu asırlardır bu ipin üzerinde yürüyor. Sıradan insanı bilgeleştiren, sokaktaki adamı yiğit bir savaşçıya dönüştüren bu varoluş, bu hayattan sonra bir başka hayatın, ebedi bir asıl hayatın var olduğu bilgisinin toplumsal bilinçaltına adeta nakşolmasıdır. Düşmanla savaşırken yanında melekleri gören, gayb âlemiyle hemdem, bu dünyada dolaşırken ruhuyla ötelerde yüzebilen insanlar. Onların kıssalarıyla, türküleriyle emzirilmiş bir toprak. Galiba bu. Öteki âlemle aramıza büyük duvarlar örülmüş değil şükür ki. Biz iki cihanda dolaşan insanlarız.

Toprağı ve insanı diriltecek ülkü, bu mukaddesatın harcı üzerine temellenecek. Bir gül uğruna bizden evvel gidenlere, layık olmak zorundayız. Bu ruhaniyete borcumuz var. Ömrünü bir gül için yakmak nedir bilenler, önümüz sıra yürüdüler. O halde kardeşim, durma, gey hırkayı!

Kemal Sayar

http://www.gercekhayat.com.tr

hikâyeler güvercin gül
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert