“paran” ile “düşmanları” besleme!../1
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
“paran” ile “düşmanları” besleme!../1
17.02.2018 14:39:30

 

“paran” ile “düşmanları” besleme!../1

*  “Onlar (…) mallarını insanlara gösteriş için sarf ederler. Kime şeytan arkadaş olursa, artık o ne kötü bir arkadaştır.”, “Allah; kurumlu (kibirli), öğüngen olanların hiçbirini sevmez!” (Kur’ân-ı Kerîm; Nisâ Sûresi, âyet 30, 36’dan)

*  “Onu hâtırla ki, meleklere; ‘Âdem’e (hürmet olarak) secde edin’ demiştik de bütün melekler secde etmişlerdi. Ancak İblis, secde etmekten yüz çevirip kibirlendi ve kâfirlerden oldu.” (Kur’ân-ı Kerîm; Bakara Sûresi, âyet 34)

*  “Allah, bütün mütekebbir (kibirlenen, kendisini başkalarından üstün gören, kendini beğenen) cebbârların (büyüklük taslayan/böbürlenenlerin) kalbini mühürledi.” (Kur’ân-ı Kerîm; Mümin Sûresi, âyet 35)

*  “Bütün cebbârlar, büyük zarar ettiler.” (Kur’ân-ı Kerîm; İbrahim Sûresi, âyet 15)

*  “Hac ve Umre’yi de Allah için yapın…” (Kur’ân-ı Kerîm; Bakara Sûresi, âyet 196’dan)

*  “Allah’ı görmek isteyen, amel-i sâlih işlesin ve Rabbine ibâdette ortak kabul etmesin/şirk karıştırmasın!” (Kur’ân-ı Kerîm; Kehf Sûresi, âyet 110)

*  “Veyl (yazıklar) olsun o namâz kılanlara ki, (…) onlar gösterişte bulunurlar.” (Kur’ân-ı Kerîm; Mâun Sûresi, âyet 4, 6)

*  “Müslüman, elinden ve dilinden Müslümanların zarar görmediği kimsedir. Muhacir ise, Allah’ın yasakladığı şeylerden uzak durup kaçan kimsedir.”, “Cebbâr (olan Allahü teâlâ) Kıyâmet günü mülkü olan gökleri ve yerleri eline (kudretine) alır ve buyurur ki; Cebbâr benim, Melik benim. Hani cebbârlar, mütekebbirler nerede?”, “İnsanlar,  kibirlene kibirlene cebbârlar sırasına geçer. Cebbârın başına gelen azap, onların da başına gelir.”, “Öyle kimse vardır ki, kibirlenmeyi meslek hâline getirir. Buna devamla ismi cebbârlar defterine yazılır ve cebbârlara verilen azap ona da verilir.”, “Kıyâmet günü kibirli olanları, Allahü teâlânın indindeki küçüklük ve hakirlikleri bakımından insanların ayakları altında kalmış karıncalar gibi yaparlar.”, “Cehennem’de ‘Hebheb’ isminde bir yer vardır. Allahü teâlâ, kibirli ve cebbâr olanları oraya atar.”, “Kalbinde zerre kadar kibir olan Cennet’e girmeyecektir.”, “Allahü teâlâ meâlen buyuruyor ki: ‘Kibriyâ, üstünlük ve azamet bana mahsustur. Bu ikisinde bana ortak olanı Cehennem’e atarım, hiç acımam.’“, “Ümmetim için küçük şirkten korktuğum kadar bir şeyden korkmam. (…) Küçük şirk, riyâdır.”, “Kıyâmet günü Allahü teâlâ, ‘Ey mürailer (riyâkârlar) kim için ibâdet yaptıysanız onların yanına gidin, karşılığınızı ondan isteyiniz’ der.”, “Allahü teâlâ, içinde bir zerre riyâ bulunan ameli kabul etmez.”, “Mürailere (riyâkârlara) Kıyâmet günü bir ses gelir: ‘Ey mürai, ey alçak, ey gaddâr! Amelin zayî oldu. Mükâfatın iptal edildi. Git, kim için iş yaptıysan karşılığını ondan ara’”, “Allahü teâlâ gökleri yaratmadan önce, yedi melek yarattı. Sonra gökleri yarattı. Her meleği bir göğe verip, gök kapılarının kapıcılığı vazifesini onlara verdi. Yeryüzünde bulunup, insanların amellerini yazan melekler ki bunlara ‘hafaza melekleri’  denir, kulun sabahtan akşama kadar yaptığı ameli yükseltirler. (…) İkinci kat göğe kadar çıkar. Oradaki melek, bu ameli götür, sahibinin yüzüne vur. Çünkü bunu dünya için yapmış, toplantılarda insanlara övünmüştür; bana onun amelini geri çevirmeyi emrettiler’ der. ‘Böyle olan ‘riyâkâr’dır. Allahü teâlâ mürainin, riyâkârın amelini kabul etmez’, der.”, “Bir kimsenin ömründen bir saati, Allahü teâlânın beğenmediği bir şeyde geçerse, ne kadar çok pişman olsa, üzülse yeridir.” (Hz. Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”)

*  “Ey Havâriler! Rüzgâr çok ışıkları söndürmüştür. Ucûb (kendini başkasından üstün bilmek, ayıplarını görmeyip kendini beğenmek, yaptığı ibâdetleri, iyilikleri beğenerek, bunlarla övünmek) da çok ibâdetleri söndürmüş, sevaplarını yok etmiştir.” (Hz. Îsâ “aleyhisselâm”)

*  “Hiçbir iyiliğin fayda vermediği günâh, kibirdir.” (Hz. Süleyman “aleyhisselâm”)

*  “İnsanların övmesini çok istemeyi kırmak lâzımdır. Bunun için de fenâ hâlinden (yokluk, kalbden mâsivâyı/dünyevî düşünceleri çıkarmak) bahsedilerek, Kıyâmet günü kendisine herkesin huzurunda: ‘Ey riyâkâr, ey günahkâr! Allahü teâlâya tâati, insanların senden bahsetmesine satmaktan utanmadın mı? İnsanların gönüllerini gözetmekten, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmamaktan, Allahü teâlâdan uzaklaşıp kullara yaklaşmayı tercihten, insanların övmesi ile seni yaratanın seni ayıplamasına râzı olmaktan hayâ etmedin mi? Allahü teâlânın indinde senden alçak kimse yoktur. İnsanların rızâsını arayıp, onun şiddet ve gazabından korkmadın’ denileceğini düşünmelidir. Akıllı bir kimse o günü rüsva ve rezil olmasını düşünürse, insanların övmesinin buna yardımcı olmayacağını anlar. Hele yaptığı tâat, sevap kefesine konduğu zaman ağır gelecekse, riyâ ile yok edilince günâh kefesinin ağır basmasına sebep olur. Bütün insanlar kendisini övse, onların eli ile ne rızkı, ne ömrü, ne de dünyâ ve âhiret saâdeti artar.” (İmâm-ı Gazâlî “r. aleyh”)

*  “Kibir, gurur ve övünme gibi duygular; insanın içine çuvaldız gibi saplıdırlar. İnsanın kibirlenmesi, kendinde gördüğü faziletlerden ileri gelir.” (Ali Havvâs-Türkiye Gazetesi Dînî Terimler Sözlüğü, c. 1, s. 297)

*  “…mevkii ile ve rütbe ile mütekebbir olmak (övünmek, kendini üstün görmek) insana hiç yakışmaz. Çünkü bunlar, kendinde bulunan üstünlükler değildir. Gelip geçer, kendinde kalmayan, insandan çabuk ayrılan şeylerdir.” (M. Hâdimî “r. aleyh”)

*  “Teknolojiyle ilgilenmemenin, sosyal ağlarda olmamanın çağ dışılık, banallik olduğu, ille de buralarda boy göstermenin, her gittiğimiz yerin fotoğrafını çekip, yerini bildirmenin, prestij kazandıracağını dikte etmeye çalıştılar bize. Çok komik ama ben de düştüm bu tuzağa. Twitter ve Facebook, fotoğraf paylaşımlarının yapıldığı Foursquare gibi başka mecralara üye oldum. Gittiğim yerlerin güzellikleri, restoranları, yöresel kıyafetleri, güzel sözleri paylaşıyordum. Ama bir gün baktım ki, inanılmaz bir zaman kaybı bu. Beni kitap okumaktan, daha fazla ibadet etmekten alıkoyan bir tür bağımlılık hâline gelmişti. 4-5 dakikada bir elim telefona gidiyor, biri bir şey yazdı mı, paylaştı mı diye bakıyor olmuştum. Üstelik yalan yanlış lâflar, karalamalar, provokasyonlar, eski görüntüleri yeniymiş gibi kullanıp halkı yanıltmalar, oturduğu yerden klavyeşörlük yapıp, iftira atmalar…”  (İkbal Gürpınar-Elbet Bir Gün; İst. 2013, s. 85-86)   

*   “Türkiye’de 70 milyon 791 bin 75 cep telefonu abonesi bulunuyor. Abone başına aylık görüşme süresi 364 dakika olarak hesaplanıyor. Bu rakamla Türk cep telefonu kullanıcıları, Avrupa birincisi. Türkiye’yi 289 dakikayla Fransa, 267 dakikayla da Norveç izliyor.”  (Denge Gazetesi-02.10.2014)

*  “Cep telefonu abone sayısı 72 milyonu aştı. Türkiye, ‘cep’ten aylık 399 dakika ile Avrupa’nın en çok konuşan ülkesi oldu.” (Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Feridun Bilgin-Gazeteler; 06.09.2015)

*  “Türkiye’de Facebook’un yaklaşık 35 milyon, Twitter’in ise 11 milyon kullanıcısı var.” (Abdullah Çiftçi-Sosyal Medya ve Bilgi Teknolojileri Strateji Derneği Başkanı; Türkiye Gazetesi-06.09.2015, s. 12)

*  “Bugün öğrenci olsaydım, mümkün olduğunca bilgisayar, televizyon, akıllı telefon gibi cihazların kölesi değil, onları kendime köle yapmaya çalışırdım. Çünkü bu cihazların, düşünceyi dumura uğratıp; asosyal, çevreden kopuk, bencil bir toplum yetiştirdiği artık biliniyor.” (Prof. Dr. Muhittin Şimşek-Türkiye Gazetesi-08.03.2016, s. 14)

*   “Batı, televizyonu uyuşturucu gibi kullanıyor. Türkiye’de basın, Türk değildir, çünkü Türk basını Türkiye’nin çıkarlarını korumuyor. Türkiye’de özel kanallar, özgür değildir; çünkü özel kanallar, sermayenin kanalları olmuştur.” (Attila İlhan-Türkiye Gzt. 14.03.2016, s. 9)

*  “Descartes’in meşhur sözü olan ‘Düşünüyorum, öyleyse varım’ sözü şimdilerde ‘Görülüyorum, öyleyse varım’a dönüşüyor. Görülmek ve kendini teşhir etmek, aslında pek çok insan açısından sorunlu iken, dinî hassasiyetleri olan kişiler için daha problemli bir nokta olarak karşımıza çıkmaktadır.” (Yrd. Doç. Dr. Nihal K. Şener-KAGEM Dergisi)

* “Sersarun: (Arapça,sıfat): Geveze, çenesi düşük” (Sözlük)

*  “Allah, şiiri hak yolunda kullananlardan râzı olsun!” (Prof. Dr. Cevat Akşit-Millî Gazete; 27.04.2017, s. 9)

Saygıdeğer Okuyucularımız!..

Bir bölge gazetemizde yayınlanan 12 Mayıs 2017 günlü “Şu ‘Sosyal Medya’ Var ya,‘Şu ‘Sosyal Medya’” başlığı altındaki köşe yazımızda;  yaptıkları iyilikleri, hayr-hasenâtları, ibâdetleri… insanlara göstermenin “Riyâ”, bunun da “gizli şirk”ten sayıldığı gibi, “sosyal medya” aracılığı ile “ailevî/özel hâllerini paylaşma” nın ise bir başka gösteriş/desinler ve ben’lik unsuru grubuna girdiğini ve “şeytanî bir heves” ile “Mânevî Kalb Hastalıkları”ndan birine tutulmak olduğunu belirtmiş ve şöyle demiştik:

Adam “Umre”ye veya “Hacca” gidiyor. Arkasına “Kâbe”yi veya “Mescid-i Nebevî”yi almış; sözümona “Selfi/Özçekim” yapıyor. Niçin? İleride bunu birilerine gösterecek ve “Ben… Ben…” diyecek…

“Millî Gazete Yazarı Sn. Abdülaziz Kıranşal”ın, “Mahremiyetlerini Sosyal Medyaya Servis Eden Ailelere” başlığı altında kaleme aldığı köşe yazısında bu konuda şunları da dediğini nakletmiştik:

 “Bugün erkek, kadın, genç, yaşlı âdeta sosyal medyada fotoğraf paylaşımı çılgınlığı yaşıyoruz. Sosyal medya ile birlikte evlerimizin mahremiyet kurallarının yerle bir edildiği zamanlara şahitlik ediyoruz.

Üzgünken ben, mutlu ben, tesettürlü ben, evdeyken ben, yatarken ben, yemek yerken ben gibi bir yığın sözcükle paylaşılan fotoğraflar bir anda sosyal medyada binlerce insanın telefonuna ve bilgisayar ekranına servis ediliyor.

Daha çok beğeni alma dürtüsü ile evlerin, aile hayatlarının en mahrem anları, yatak odası köşeleri dâhil en mahrem köşeleri sosyal medya fotoğrafları ile milyonlarca insanın beğenisine sunuluyor. Hiç tanınmayan, bilinmeyen binlerce insanın beğen tuşuna basması karşılığında bütün mahremiyet sınırları maalesef ortadan kaldırılıyor.

Düğün, nişan, toplantı, ziyaret, yemek, doğum günü fotoğrafları başta olmak üzere en özel anların sosyal medya ile birlikte özel olmaktan çıkıp umuma açık hâle geldiğine şahit oluyoruz.

İnsanın kendi özel anlarının fotoğraflarını, ailesinin ve aile hayatının fotoğraflarını, hanımının, kızının, annesinin fotoğraflarını yüz binlerce el ilânı şeklinde bastırıp sokak sokak dağıtması, reklâm panolarına asması, duvar afişi yapıp alın bakın demesi ne kadar garipsenecek bir durumsa, aynı fotoğrafları sosyal medya aracılığı ile yüz binlere göstermesi de o kadar garip bir durumdur.  (…)

 Bu fotoğraf paylaşma çılgınlığı ile birlikte tesettür ve mahremiyet gibi iki önemli değeri bilerek veya bilmeyerek büyük ölçüde tahrip ediyoruz. Günlük hayatta geçerli olan haram ve helâl ölçüleri, internet ortamında da aynen geçerlidir. Bu anlamda; dinimizin tesettür ile ilgili ortaya koyduğu ölçüler, aynıyla sosyal medya için de geçerlidir. (…) Müslüman, ne sebeple olursa olsun, evinin mahremini de sosyal medyaya servis etmemelidir. Ev Müslümanlar için mahremiyetin ve özel hayatın kalesidir. Peygamber Efendimiz, “Bir kimse kapısı açık bırakılmış (veya giriş kısmında perde olmayan) bir eve uğrar da (içeri) bakarsa, kabahatin büyüğü ev sahibindedir” hadisiyle, korumanın ev sahibi tarafından yapılması gerektiğine işaret etmiştir.

Saygıdeğer Okuyucularımız!..

Bizimle birlikte aynı gazetede yazan,  “Samsun İl Müftülüğü Murakıbı ve Hac-Umre Görevlisi Sn. Sami Kesmen” Hocamızın da aynı konudaki “İbadet ve Teknoloji” başlıklı yazısından bâzı iktibas/alıntılar yapalım diyoruz:

“Dün akşam otel resepsiyonunda bulunan 70 umreciden 54 tanesinin akıllı telefonu ile sanal dünyada yaşadığını bizzat müşahede ettim. Mahrem konuların, dini konuların ve birçok farklı konuların paylaşıldığı bu ortam; ibadetin birlikte yaşama maksadına dönük yönünü fonksiyon dışına itmektedir.

Yaşlısı genci, kadını erkeği, görevlisi umrecisi, neredeyse herkes kendi dünyasını sanal ortamda yaşamaya çalışmakta akıllı telefonlar aracılığı ile. Görünen ve gelinen bu sürecin mutlaka değerlendirmeye konu edilmesi gerekmektedir.

Cemiyet hayatının inşasına önemli derecede katkısı olan hac ve umre gibi ibadetlerin, söz konusu maksadın hilafına yalnızlaştırıcı bir formata dönüşmesi son derece yanlış olacaktır. Teknolojik gelişmeler; ibadetleri gölgelendirmeyip, katkı sağlar hâle getirilmelidir.”

 Aynı gazetedeki 28 Temmuz 2017 günlü “Sosyal Medya Yangını, Ateş Bacayı Sardı” başlığı altında kaleme aldığımız köşe yazımızda ise“Türkiye Gazetesi Köşe Yazarı Necmettin Batırel”in bir makâlesinde, “Cep Telefonları”nın bir başka yönüne dikkat çekerek şu bilgileri verdiğini özellikle vurgulamıştık:

“Milenyumdan bu yana kullandığımız akılı telefonlar olmasaydı hayatımız nasıl olurdu? diye mutlaka düşünmüşsünüzdür. Zira o kadar insafsız bir alacaklı ki, ne uykuda rahat bırakıyor, ne tuvalette. Kaçacak yeriniz yok. Telefonsuz evden çıktığınız olduğunda kendinizi çıplak hissediyorsanız, geçmiş olsun, siz de hipnoz kervanındasınız.  (…) İnsanlık, 10 yıldan beri uyuşturucudan daha korkunç bir illetin pençesine düşmüş durumda. Sabahtan gece yarılarına kadar başucundan ayrılmaz bir sevgili gibi telefonla yatıyor, telefonla kalkıyor. Geniş kullanım alanı ile o kadar müthiş bir bağımlılık meydana getirdi ki, onsuz hayat düşünülemez hâle geldi. İnsanların kanına girdi, çağın vebası oldu.

Çocuklar, çocukluklarını yaşayamıyor; gençlerin kafaları film, müzik ve oyunlarla dolduruluyor. Saatlerce lüzumsuz, gereksiz, zerre kadar faydası olmayan konuşmalar yapılıyor, milyonlarca mesaj atılıyor. Kim kazanıyor? Bu programları yazanlar, cep telefonu şirketleri… Tabii aslan payını, telefon üreticileri alıyor. Çıkardıkları yüzlerce modelle milyarlarca dolar kazanıyorlar.  Tüm dünya, bu hastalığın pençesine düştü; artık geri dönülmez bir yola girdiler. Adım adım felâkete koşuyorlar, farkında bile değiller. İnsanlık âleminin eline o kadar tehlikeli bir oyuncak verildi ki, ne ilim kaldı ne âlim.

 Bir zamanlar ‘akıllı telefonlar’ yoktu, ama iletişim sürüyordu; hayat devam ediyordu. Teknolojinin (gâyesi) her şeyi daha kolay hâle getirmektir. Bunda mutabıkız. Ama bu teknoloji, insanlığa faydasından kat be kat fazla, zarar veriyor. Aslında olay ne biliyor musunuz? ABD dünyanın eline bir oyuncak verdi. İnsanların önce gözünü-kalbini boyadı, ellerini kollarını bağladı. Şimdi meydanda istediği gibi at koşturuyor.

Türkiye’de telefon kullanma yaşı 6’ya, oynama yaşı ise 2’ye düşmüş durumda. Tıp dünyasına göre, beynimiz ve vücudumuz telefonların yaydığı mikrodalga radyasyonun yarısını emiyor. Cep telefonuyla konuştuğumuz anlarda, mikrodalga radyasyon sebebiyle beyin hücrelerinin bir kısmı ölüyor. Günde yaklaşık olarak 2 saat cep telefonu kullanan erkeklerin spermleri yüzde 30 düşüş gösteriyor. Günde 4 saatten daha fazla süre cep telefonu kullanan erkeklerde ise sperm sayısı yüzde 40 oranında azalıyor. Dolayısıyla bu (gibi kimselerin) çocuk sahibi olma ihtimalleri daralıyor. Cep telefonunun uzun süre kullanımı kısırlığa, tümör oluşumlarına yol açıyor. Meme kanserinin en büyük sebeplerinin başında geliyor. Hamilelikte kullanılan cep telefonu, bebeğin beyin ve bedenî gelişimini engelliyor.” 

 

Saygıdeğer Okuyucularımız!..

Verilen bu bilgilerin ışığında konuyu biz de mısra-mısra hâline getirmiş ve okuyucularımız ile paylaşmış ve şunları söylemiştik; aynen Siz Saygıdeğer Okuyucularımız ile de paylaşalım istedik:

                = = = * = = = 

“Hangi kaba baksan boş”, “cepçiler” olmuş “sarhoş”;

Ne “alkol” ne “Bonzai”, “nesil” olmakta “zayi”;

“Yeni bir model çıkmış: Koş durma-erkenden koş!..”

“Sosyal medya yangını”, ateş bacayı sardı”;

Bu öyle bir yangın ki, duman örttü dünyâyı!..

 

“İyi vakti” çalan o, “paracığın” alan o;

“Mikrodalga radyasyon”, “hücrelere” dalan o;

“Spermleri öldüren”, “soyu-sopu” kıran o!..

 “Sosyal medya yangını”, ateş bacayı sardı”;

“Bonzayi” malûm “zehir”, “cep tel…” yeni yılan o!..

 

“Kanser mikrobu” sanki, “hamile”nin düşmanı;

“Sağlık-Zaman Hırsızı”, belki de en yamanı;

“Ateş düştü kalblere”, “dînî hayât” dumanı!..

“Sosyal medya yangını”, ateş bacayı sardı”;

“İlk Kurtulan” olmalı, “Müslüman’ın îmânı!..”

 

“Riyâ” var, “gösteriş” var; “desinler” de cabası;

“Elde-avuçta” hep o, “marka”dan fiyakası;

“Yoğun Bakım”da sanki, “kablo” dolu yakası!..

“Sosyal medya yangını”, ateş bacayı sardı”;

“Müzik” çelmiş “aklını”, “kesmiş” alâkasını!..

 

“Tehlikeyi” görmeyen, “bodoslama” giden var;

“Bıdı-bıdı” konuşan, “ar-hayâ” yitiren var;

Bir “cümlelik söz” için, “5 kontör” bitiren var!..

“Sosyal medya yangını”, ateş bacayı sardı”;

“Tünele” girmiş çene, “sersarun”(*) bir tren var!..

 

“Cep…” kitâbı bitirdi, “türlü dertler” getirdi;

“Cep…” “boynuzu” geçti bak, “tâ “tepeye” oturdu;

Bir “Bylock Ağı” çıktı, “FETÖ” kalktı-kudurdu!..

“Sosyal medya yangını”, ateş bacayı sardı”;

Aralık”tı- “Temmuz”du, “hain plânlar” kurdu!..

KAYIKÇ’Ali yaz-söyle, bu “devrân” geçer böyle;

“Milyar-milyar lâflar” var, “sürüyle” uçar böyle;

“Hafâza” “hayır-şer mi”, cümleyi seçer böyle!..

“Sosyal medya yangını”, ateş bacayı sardı”;

“Söz gümüşse…” bir zaman, bir “Atasözü” vardı!..

Sonrasında ise aynı mevzuda,  “Türkiye Gazetesi”nin 17 Eylül 2017 tarihli nüshası 8’inci sayfasında yayınlanan “Mobil Abone Sayısı 76,6 Milyon Oldu. Cepten Konuşmada Avrupa Birincisiyiz” başlıklı haberin muhtevasında bir kere daha sarsılmaya devam eyliyoruz:

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) tarafından hazırlanan 2017 yılı ikinci çeyreğine ilişkin ‘Türkiye Elektronik Haberleşme Sektörü 3 Aylık Pazar Verileri Raporu’ açıklandı. Raporu değerlendiren BTK Başkanı Ömer Fatih Sayan, bu yılın ikinci çeyreğinde sabit abone sayısının 11 milyon, mobil hizmetlere abone sayısının ise 76,6 milyon olduğunu söyledi. Sayan, Türkiye’nin 441 dakikalık ortalama aylık mobil kullanım süresiyle Avrupa ülkeleri arasında ilk sırada yerini aldığını vurguladı.”

 (Devam edecek)

Ali Kayıkçı

Hac ve Umre Müslüman Kibir
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert