Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay: Çare şahsiyet eğitimine önem vermektir!
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay: Çare  şahsiyet eğitimine önem vermektir!
24.12.2018 11:04:36

 

Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay: Çare şahsiyet eğitimine önem vermektir!

​Önce Vatan Gazetesi Yazarı Oğuz Çetin Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay ile ‘Yeni İnsan’ Tipini ve Eğitim Sistemimizin Aksaklıklarını Konuştu.

Dünya değişiyor. Değişen dünyaya ayak uydurabilmek için insanlar da isteyerek veya farkında olmadan, bilerek veya gayri ihtiyârî değişiyor. Böylece ‘Yeni insan’ tipi oluşuyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Batı’dan aldığımız değerlerle ve sâdece eşyanın dış yüzüne dönük bilim verileriyle şimdiye kadar milletimizin, halkımızın seveceği, kendileriyle anlaşabileceği, kaynaşabileceği insan tipini yetiştirememişiz.

İnsanlarımız garip kalmıştır. Yunus’un, Hacı Bektaş Veli’den buğday istemeye gitmesi gibi onlardan bazıları, Hacı Bektaş Veli gibi, bize ısrarla himmet teklif etse bile, biz ısrarla buğday istemekte devam ediyoruz. Yunus’un uyandığı gibi uyanabilmemiz ve himmete sâhip olmamız lâzım değil midir? Himmetimiz kendimizdedir, onların hikmetinden de istifade ediyoruz. Ama Mehmet Âkif in dediği gibi ‘kendi mahiyet-i ruhiyemiz’ kendimize kılavuz olmalıdır. 

Mahiyet-i ruhiyemiz ve ruh-i millîmiz aynı zamanda amelî aklımızın kaynağı ve yönlendiricisidir. Ruh-i millî merhum Mehmet Âkif’in dediği gibi aynı zamanda ahlâk-ı millîdir. 

Buğday yerine himmet kazanabilmek için ne yapmalıyız? 

Herhalde çâre eğitimde şahsiyet eğitimine önem vermektir. Ahlâk-ı millî aynı zamanda değerler kümesidir. 

Mehmet Âkif Âsım diye bir idealin insan tipi getirdi. Ondan önce Tevfik Fikret ‘Halûk'un amentüsü’ ile Türk milleti için örnek insan getirdi. 

Fakat Halûk tahsil için gittiği İskoçya'da Hıristiyan oldu… 

Evet! Başpapaz oldu ve bir daha da Türkiye'ye dönmedi.

Diğer fikir adamlarının da mevzu üzerinde kafa yordukları biliniyor…  

Mehmet Kaplan, yapılan bunca ihtilâl inkılâp, ıslâhât ve icraata rağmen Anadolu’nun şartlarına uygun ve Anadolu’yu değiştirecek bir ‘insan tipi’ yaratamadığımızı söylüyor. Onun istediği, hayata tesir edecek bir insan tipi yaratmaktır. Bu zordur, ama mümkündür. Hayata dinamizmini kazandıramayan uydurma insan taslakları Anadolu’ya bir şey veremedi. Bu insan tipi Anadolu köy ve kasabalarından çıkan, mahrumiyet ve ıstırapları yaşayan, yılmayan, kültüre büyük önem veren, okuyan, üniversite bitirdikten sonra büyüdüğü yerlere dönen, orada millet ile çok iyi münasebetler kurabilen, kalbiye ve aklıyla çevresini değiştiren bir tiptir. Ülke ihtilallerle değil bu tip insanlarla kalkınacaktır. Bu tip ‘her köy ve kasabada etrafının büyük saygı duyduğu, sözünü dinlediği, gençlerin örnek aldığı modern velî tipidir. 

Veli tipi insanın özelliklerinden bahseder misiniz?

Bu tip, eski veli tipi gibi, içe dönük değil, dışa dönüktür. Tanrı’ya olan sevgisini insanlara hizmet şeklinde gösterir. 

Bu tip, nereden çıkacaktır? 

Kaplan’ın cevabı şöyle: ‘Avrupa’da bu tipin şahsiyet hâline gelmiş binlerce örneği vardır. Orada bu tip Hıristiyan çevrelerden çıkmıştır. Bizden de dinî çevrelerden yetişeceğine inanıyorum.’

Eğitim sistemimiz bu tür bir gelişme için elverişli mi?

Eğitim târihimizi yakından incelediğimiz zaman millî eğitim hayatında bâzı kırılmalar olmuştur. Bu kırılmaların telâfisi yoluna gidilmiş olsa da başarı sağlandığını söylemek zor görünüyor. 

Ne tür kırılmalar? 

Meselâ Dil devrimi: Bu kırılmalardan belki en önemlisi dil devrimi neticesinde meydana gelmiştir. Çünkü dildeki ve yazıdaki ânî değişim ile aile fertleri ve toplumun genç nesli ile ileri yaşların iletişimi sıkıntıya girmiştir. Bin iki yüz yıllık ilim, fikir ve kültür hayatı bir anda faydalanılamaz hâle gelmiştir. Dolayısıyla Cumhuriyetten önceki ilim, kültür ve değerler hayatı ile bağlantı tamamen kopmuştur. Nerdeyse milletçe köksüz bir durumuna düşmüşüzdür. 

Bunun eğitim hayatına yansıması nasıl oldu? 

İletişimsizliği daha da derinleştirmiştir. Bu günkü nesiller Cumhuriyetten önceki yazıları ve eserleri değil, 1940’ların 1950lerin romanlarını ve yazılarını anlamakta zorlanıyorlar. Bizde yeni nesiller ne Yahya Kemal’i, ne Mehmet Âkif’i, ne de diğerlerini anlayabiliyorlar. Anadil ilkokulda ortaokulda lisede öğrenilir. Üniversitede ana dil öğrenilmez. Bir hâtıramı sizinle paylaşmak isterim.

Lütfedersiniz Hocam… 

Ben 1956 yılı Konya Lisesi mezunuyum. O zaman kompozisyon dersi barajdı. Yâni kompozisyondan beş alamayan kimse diğer derslerin imtihanına giremezdi. Fen şubesinde olduğum halde bütün sene boyunca kompozisyon çalıştım; ama Türkçeyi bir hayli öğrendim. Okudum, araştırdım, kendim yazmaya başladım. Şimdi bunların hiçbiri yok. Test usulü bunların hepsini ortadan kaldırdı. Onun için dilin öğretilmesine her şeyden önce önem verilmesi lâzım. Bugünün nesilleri 1950lerde veya daha önceki yıllardaki kitapları okumaktan acizdirler. Profesörleri dâhil yani siz doksan sene önce cumhuriyetin temeline gidemiyorsanız bütün kültür dünyamız yıkılmış demektir. Bir Fransız çocuğu 1882 de ölmüş olan Victor Hugo’nun bütün eserlerini aslından okur ve zevkine varır. 1650 de ölmüş olan Descartes’in eserlerini aslından okur. İngiliz çocuğu da 1616 da ölmüş olan Shakespeare’in eserlerini aslından okur ve anlar. Bizim öyle 1616’lara gitmeyi lüzum yok. Mehmet Âkif 1936 da vefat etti. Bugün kaç yüksek lisans mezunu hatta bir kısım edebiyat hocaları Mehmet Âkif ve Yahya Kemal'in aslından doğru dürüst anlayabilir. Öyleyse buna bir çâre bulmak icap eder. Bunu yapamazsanız istediğiniz kadar insan tipi yaratın netice vermez. Çünkü genci yetiştirecek ve düşündürecek olan önce kendi dili ve kendi kültürü ve kendi kavramları yâni yapı taşlarıdır. Bu insanlar kendi kültüründen istifade edecekler. Diğer kültürlerden de istifade edecekler. Buna göre eğitim modeli çizmek lazım. Dayatmalı dil konusunda iki örnek vermek isterim.

Birinci örnek: 

Ali Fuat Başgil’in Türkçemiz adlı 1946 çıkmış 30 sayfalık bir risalesi var. Başgil orada Türk Dil Kurumu’nun (TDK) tutumundan ve baskısından şikâyet eder: 1946 da TDK hukukçulara bir yazı göndererek hukuk terimlerinin Türkçeleştirileceğini bildirip hukukçuları Ankara’ya toplantıya çağırmış. Öğretim üyeleri Ankara’ya gelince ellerine birer kelime listesi tutuşturularak bunları eserlerinizde kullanacaksınız, kullanmazsanız eserleriniz basmayız, diyerek onlara söz hakkı vermeden toplantıyı kapatmış.

İkinci örnek: Mehmet Karasan’a göre 1947 de TDK felsefecileri çağırmış, onlara da kendi uydurdukları kelimeleri dayatmış. Kurum genel yazmanı zekâ kelimesi Arapça atılsın, akıl Arapça atılsın, fikir, mantık, kanun kelimeleri de öyle hemen atılsın, deyince Karasan merhum ‘Bunları atarsanız düşünemez olacağız.’ diye itiraz ettiyse de dinleyen olmamış. Dolayısıyla birçok kelime Arapçadır diye atılmış. Sıra namus kelimesine gelince de Arapçadır, atın denilmiş. Bunun üzerine Karasan bu kelimeyi atmayın, o kelime Yunanca ‘nomos’ kelimesinden gelmektedir, Arapça değildir, deyince itiraz kabul edilmiş ve ‘namus’ kelimesi atılmaktan kurtulmuş. Muzip bir kimse olan Karasan bunun üzerine ‘İşte biz Türk milletinin namusunu böyle kurtardık.’ diye lâtife yapardı. Ben bu meseleyi Karasan’dan yirmi beş sene sonra Türk Dil Kurumu başkanlığını uzun süre yürütmüş olan Hasan Eren’e sordum, o da aynı hâdiseyi doğruladı.

Yabancı dille eğitim de eğitim sistemimizin ayrı bir kanayan yarası… 

1988’de Millî Eğitim Şurasında Prof. Dr. Şerif Mardin ile aynı komisyondaydık. Bir ara dedi ki, ‘Başımız şişti konuşmalardan, haydi bahçeye çıkıp biraz nefes alalım.’ Şura salonunun bahçesine çıktık. Dolaşırken bir ara Şerif Bey beni şaşırtan bir söz söyledi. Dedi ki: ‘Benim İngilizcem iyi değil.’ Ben hakikaten şaşırdım ve dedim ki: ‘Siz ABD de doktora yaptınız, oradaki muhtelif üniversitelerde yıllarca dersler verdiniz. Yüzlerce İngilizce makaleniz, onlarca kitabınız var. Nasıl oluyor bu, anlamadım.’ Cevap: ‘İyi İngilizce üç yaşından itibaren öğrenilir. İngilizler çocuklarına üç yaşından itibaren Tevrat’ın ve İncil’in belli başlı bütün kavramlarını ezberletirler. Çocuk onları evde, dışarıda, okulda, sokakta kullanmak mecburiyetindedir. Siyasetçi, esnaf, işadamı konuşmalarında ilim insanları yazılarında, kitaplarında ve derslerinde bu kavramları kullanarak konuşmaya mecburdur. Ben küçüklükten bu kavramları ezberlemediğim için bunları kullanarak yazamıyorum. Bu sebeple benim İngilizcem iyi değildir.’ Buyurun cenaze namazına! Biz de bunun aksine bir hareketle Kur’an’dan ve hadislerden gelenleri değil, tarihimizden ve kültürümüzden gelen bütün kavramları özellikle Agop Dilaçar ve hempaları gibi kişilerin gayretleriyle yakın ve uzak mazimizle bütün irtibatı kesdik. Bununla da hava atıyoruz!

Köy Enstitüleri döneminde neler oldu?

Köy Enstitüleri meselesi, Türkiye’de savâp/doğruları ve hatâları ile birlikte çok tartışıldı. Köy Enstitüleri belki iyi niyetle, köylüyü kalkındırmak ve o günkü tek parti iktidarına eleman yetiştirmek üzere açılmış. Şehir kültüründen uzak, daha çok eski Yunan ve Lâtin klasiklerine dayanan bir kültür ile beslenerek köy çocuklarının eğitilmesi esas alınmıştı. Bu okullarda askerde çavuş olanlar bile eğitmen adıyla öğretmen olarak görevlendirilmiştir. İşin ideolojik tarafı bir yana öğrenciler, köyden gelmişler, dağın başında şehirden uzak mekânlarda eğitilip köye gönderilmişlerdir. Bu gençler şehirde kültürü, sosyal hayattaki canlılığı nereden görüp öğreneceklerdir. Konu ile ilgili bir şahsî bir gözlemimi veya hatıramı sizinle paylaşmak isterim: 

1962’de bir pazartesi sabahı Köy enstitüsünden tahvil edilen Pamukpınar Öğretmen Okulunda lise ikinci sınıftan bir şubeye derse girdim. Günaydın dedikten sonra oturmalarını söyledim. Oturmadılar. Meselenin ne olduğunu sordum. Bir kısım öğrenciler ağlamaya başladılar. 

Niçin ağladıklarını sordum. ‘Niye ağlamayalım öğretmenim, dediler,  hafta sonunda Sivas’a akrabalarımızın yanına gittik; garajda otobüsten iner inmez esnaf bağırmaya başladı: ‘Pamukpınar’ın ayıları geldi!’  Neden öyle diyorlar dedim. ‘Biz köyden gelip dağın başında bir şeyler öğreniyoruz ama şehir hayatından haberimiz yok. Giyinmesini bilmeyiz, şehirde yürümesini bilmeyiz, konuşmasını, insanlarla münâsebet kurmanın inceliklerini bilmeyiz. Estetik zevkimiz yok veya gelişmemiş.’ Bunun üzerine okul müdürü bakanlıktan birkaç kadın öğretmen göndermesini istedi. Ertesi ders yılı üç kadın öğretmen geldi. Fakat değişen bir şey olmadı.

Sonraki yıllarda öğretmenlik şartlarına sâhip olamamış kişiler öğretmen olarak tâyin edildi. 

1977-78 senelerinde Millî Eğitim’e dışarıdan eğitimleri müsait olmayan veya yeterli bulunmayan 140.000 civarında öğretmenin tâyin edildi. Birçok ilkokul öğretmeni ortaokula, birçok ortaokul öğretmeni de liseye tâyin edilmiş, bir kısmı da ideolojik endişelerle kısa dönem kurslarla yetiştirilerek dışarıdan tâyin edilmiştir. Bu hareket, bir kıyım ve fecaat olmuştur. Ben ve benim gibi üniversite hocaları bu fecaatin acı neticelerini üniversitelerde 25 sene boyunca beraber yaşadık. Bunlardan ilkokuldan ortaokula tâyin edilen birkaç öğretmeni tanıma fırsatım oldu. Dört sene ortaokulda çalıştıktan sonra ‘Ben burayı yapamıyorum, beni ilkokula geri gönderin’ diye Millî eğitim Müdürüne dilekçe veriyorlardı. Dilekçe yazmasını bile bilmiyorlar, dilekçelerindeki iki satırlık cümlelerin hepsi yanlış kurulmuştu. Dilekçe kâğıdını da iyi kullanamamışlardı. Satırlar, sayfanın sol köşesinde başlıyor. Sağ ortasına doğru bitiyordu. Bunlar haysiyetli oldukları için ilkokula iadelerini istediler. İstemeyen büyük çoğunluk, kıyıma ortak olmaya devam ediyor. 

Mektupla öğretim hakkında neler söylemek istersiniz?  

1960lı ve 1970 yıllarda uygulanmaya çalışılan mektupla eğitim hareketidir. Konuya ilgili duyanlar, eğitim târihi ile ilgili metinlere bakabilirler. Yine burada bir hatıramı okuyucu ile paylaşmak isterim. Mektupla beden eğitimi öğretmeni olan bir öğretmen öğrencilerinin başında Erzurum’daki 12 Mart Erzurum’un kurtuluşu gününde yapılan resmigeçitte bandoya öğrenciler ayak uydurduğu halde öğretmen ayak uyduramıyor. Vali ve garnizon komutanı bunun sebebini sorunca millî eğitim müdürü, bunların mektupla öğretim neticesinde beden eğitimi öğretmeni olduklarını söylüyor. Mektupla öğretmen ve hele beden eğitimi öğretmeni olunca bu gibi hallerle karşılaşma gayet normaldir. 

Bir de ‘Kredili Sistem’ vardı… 

1990lı yılların başında kredili sistemin getirilmesiyle başlamıştır. 3-4 sene uygulandıktan sonra faydalı olmadığı görülerek kaldırılan bu sistemle resmen lise öğrencileri cehâlete sürüklenmişlerdir. Bilhassa bu sistemin yerleştirilmesinde ve kaldırılmasında öğrencilere eksikleri telâfi edileceği söylenirken daha sonra siz gidin evinizde oturun, biz dönem sonunda soruları ve cevaplarını size vereceğiz. Kolayca geçersiniz. Endişe etmeyin denilmiştir.

Öğretmen Okullarımız ne durumda? 

Öğretmen okulları ve özelliklerinin kaybedilmesi diğer üzerinde durulması gereken bir husustur. Çünkü bu okullarda öğrencilere ‘öğretmenlik ruhu’ aşılanırdı.  Bu ruhun kaybolduğunu söyleyebiliriz. Her sene bir Temmuz günü ‘mesleğe giriş günü’ olarak kutlanır, yeni mezunlar bu kutlamanın heyecanını yaşarlardı. 1980li yılların sonuna doğru eğitim enstitüleri ve yüksek öğretmen okulları fakültelere tahvil edilince bu ‘öğretmenlik ruhu ve şuuru’ yavaş yavaş kayboldu. Bu ruhun öğretmen olmak isteyen yeni nesillere yeniden kazandırılması isâbetli bir hareket olacaktır.

Yüksek Öğretim Kurumu’nun eğitim sistemimiz üzerindeki tesirlerini de konuşabilir miyiz?

Prof. Bolay: Eğitim sistemimizde bir kırılma da Yüksek Öğretim Kurumu’nun faaliyete geçirilmesiyle yaşandı. 

Eğitim enstitülerinin ve diğer Yüksekokulların fakülte hâline getirilmesi, o yüksekokullardaki birçoğu doktora bile yapmamış elemanların tecrübelerine binaen fakülte hocası olarak bırakılması, öğretim ve eğitim seviyesinin düşmesine yol açtı. Eğitim enstitülerinden aktarılıp üniversite hocası yapılanların yetiştirdiği öğretmenler de ilmî zihniyetten mahrum, bilimin değerini kavrayamamış öğretmenler ordusu yetiştirdiler. Bugün o nesil emekli olup ayrıldılar ama onların yetiştirip yerlerine bıraktıkları gidenlerden çok ileri ve farklı değildirler. Bu cümleden olarak doçentlik tezinin kaldırılması, yeni açılan üniversitelerin doktora yapan asistanlarla ve yardımcı doçentlerle idâre edilir duruma düşmesi, doktora seviyesinin hızla düşmesi, doktora ve doçentlik imtihanlarında tarafsızlık yerine tarafgirliğin, adam kayırmacılığın hâkim olması, ilmî zihniyetin gittikçe zayıflaması neticesinde üniversitelerde tecelli etmiştir. Bu durumda bize öyle geliyor ki, maarifimiz vasıflı öğretmen ve nitelikli insan yetiştirecek olan üniversitelerimiz aşağıdan yukarıya ve yukarıdan aşağıya bir kısır döngünün içine girmiş bulunmaktadır. Bunun çözümü her halde millî kültüre dayanan bir millî eğitim felsefesi ile birlikte medeniyet tasavvurumuza uygun bir eğitim sistemi modeli geliştirilmesinde görünmektedir.  Bunun da kaynağı ‘millî akıl’ olmalıdır.

Çok teşekkür ederim Hocam. Konunun uzmanı olarak dirâyetle ortaya koyduğunuz problemlere kısa zamanda çözüm bulunur inşallah. 

SÜLEYMAN HAYRİ BOLAY KİMDİR

1937 yılında, o dönemde Konya’nın, günümüzde ise Karaman’ın ilçesi olan Ermenek’te doğdu.

İlkokulu Konya’nın Taşkent ilçesine bağlı Bolay kasabasında, ortaokulu ve liseyi Konya’da, üniversiteyi Ankara’da okudu.       

Türkiye’de felsefe ilminin gelişimine önemli katkılar sağlamış isimlerden birisidir. Bugüne kadar çok sayıda eser sunan ve eserleri ile önemli çalışmalara imza atan Süleyman Hayri Bolay, dini konulara da farklı bir yaklaşım açısı ile bakmıştır.

Başta İslam Felsefesi olmak üzere Batı Felsefesi, Osmanlı Düşünce Hayatı gibi konular üzerinde önemli eserler yazdı.      

1961 – 1969 yılları arasında öğretmenlik yaptı. Askerlik vazifesini ifa ettikten sonra 1971’de Ankara Üniversitesi Felsefe Târihi bölümünde asistan oldu. 1975’te doktor, 1980’de doçent unvanlarını aldı. 

Sorbon Üniversitesi’nde araştırma yaptı. 1982 yılında Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, 1984 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekan yardımcılığına tâyin edildi. 1987’de Hacettepe Üniversitesi’nde Felsefe Târihi profesörlüğünü getirildi. 1996 yılında Gazi Üniversitesi’nde bölüm başkanlığı yaptı.      

Felsefeye Giriş, Türkiye’de Ruhçu ve Maddeci Görüşün Mücâdelesi, Felsefe Dünyasında Gezintiler, Felsefî Doktrinler Sözlüğü, Kur’an’da İman ve Siyasi, Ekonomik ve Kültürel Boyutlarıyla Küreselleşme, Tanzimat’tan Günümüze Türk Düşünürleri isimli eserleri yayımlandı.

Kaynak: Oğuz ÇETİNOĞLU - Önce Vatan Gazetesi

Eğitim sistemi Köy Enstitüleri Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert