Şekerin tarihçesi ve zararları!
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Şekerin tarihçesi ve zararları!
18.06.2018 13:26:04

 

Şekerin tarihçesi ve zararları!

Şeker ihtivası yüksek meyveler ve diğer bitkilerin öz suları ile bal insanlık tarihi boyunca en sevilen besin maddeleri oldu.

İsveç ve İspanya’da bazı kayalar üzerine çizilmiş ve Taş Devri’ne ait olduğu tespit edilmiş resimler, insanoğlunun onbinlerce yıldır yabani arılardan bal elde edebildiğini göstermektedir. İnsanoğlu baldan sonra ağırlıklı olarak şeker ihtiyacını karşılamada şeker kamışına yöneldi.

Şekerin anavatanı olarak Doğu ve Güneydoğu Asya kabul edilmektedir. Pasifik Okyanusu’ndaki adalarda Polynesialılar 5.000 yılı aşkın süredir şeker kamışından şeker elde etmektedirler. İlk başta insanlar kamışı çiğneyerek şekerinin tadını alıyorlardı. Şeker konusundaki net belgeler MÖ 510 yılına dayanmaktadır. O tarihlerde Hindistan’a sefer yapan Pers İmparatoru Darius, İndus Nehri boyunca şeker kamışı yetiştirildiğini ve halkın bunları gıdaları tatlandırmak için kullandıklarını gördü. O zamana dek gıdalarını tatlandırmada bal kullanan Pers halkı şeker kamışına “arı olmadan bal üreten kamış” adını verdi.

200 yıl sonra Asya’nın batı kısımlarını fetheden Büyük İskender “kutsal kamış” adını verdiği şeker kamışını beraberinde götürdü, şekeri Akdeniz ülkelerine ve Afrika’nın doğu kıyılarına tanıttı.

Hindistan halkı, Gupta sülalesi yönetiminde oldukları MS 350 yıllarında şekeri nasıl kristalize edebileceklerini keşfetti.

MS 7. yüzyılda İran’ı işgal eden Araplar şeker kamışı ile tanıştı. Nasıl yetiştirildiğini ve nasıl şeker elde edildiğini öğrendiler. İşgal ettikleri Kuzey Afrika ve İspanya gibi ülkelere de bu bilgilerini aktardılar. Araplar girişimciler 8. ve 13. yüzyıllar arasında şeker üretim tekniklerini büyük ölçekli sanayiye dönüştürdüler; ilk büyük ölçekli şeker imalathanelerini, rafinerilerini, fabrikalarını ve üretim alanlarını oluşturdular.

İstilalar, işgaller ve diğer ülkelerle artan ticari ilişkiler vasıtasıyla şeker kamışı Suriye, Mısır, Rodos, Kıbrıs, Kuzey Afrika (Fas ve Tunus) ve Güney İspanya gibi pek çok yere ulaştı.

Araplar şeker kamışını 15. yüzyılda İspanya ve Portekiz’e kadar yaydılar. Geliri yüksek bir bitki olması dolayısıyla her iki ülke şeker kamışı yetiştirebilecekleri yeni yerler aramaya koyuldular. Amerika’nın keşfinden sonra, 1493 yılında Kristof Kolomb deneme dikimleri yapmak üzere Karayip Adaları’na şeker kamışı götürdü. Şeker kamışı buradaki bol güneş ışığı, yoğun yağmur ve verimli toprak şartlarına son derece güzel uyum sağladı. Bu uyum şeker kamışı tarihinin dönüm noktası oldu. Kolomb, İspanya Kraliçesi Isabella’ya şeker kamışının bu yörelerde dünyanın diğer kısımlarındakinden daha hızlı büyüdüğünü rapor etti.

Kolomb’un Amerika’yı keşfinden sonra pek çok Avrupalı bu heyecan ve umut veren “Yeni Dünya”ya göç etti. Buradaki yeni keşiflerin çoğunu İngiliz, Fransız ve Hollandalı çiftçiler şeker kamışı yetiştirebilecekleri yerleri ararken yaptılar ve Brezilya, Meksika, Küba ve Batı Hint Adaları’nda kamış tarımı yapmaya başladılar. Şeker üretimi tamamıyla ihracata yönelik olarak yapılıyordu ve yerli halkın tamamı kamış tarımı amacıyla istihdam edildi.

Amerika’nın keşfinden sadece 28 yıl sonra 1520 yılında, Antillerin bir adası olan St. Thomas’da 60’tan fazla şeker fabrikası kuruldu. 1540 yılında Brezilya’nın güneyinde bulunan Santa Catarina Adası’nda şeker fabrikası sayısı 800’ü, Latin Amerika’nın kuzey kıyılarında yer alan ve şimdiki Guyana’nın içinde kalan Demarara ve doğusundaki Surinam’daki fabrika sayısı ise 2 bini bulmuştu. 1550 yılına kadar küçük ölçekli fabrika sayısı 3 bini bulmuştu.

Bu gelişmeler beraberinde o güne dek görülmemiş ölçüde dökme demirden yapılmış aletlere, kaldıraçlara, millere ve diğer mekanizmalara olan talebi arttırdı. Şeker üretiminin büyümesiyle birlikte kalıp yapımı ve demir dökümü gibi uzmanlık gerektiren ticaret Avrupa’da hızla gelişti. Büyük ölçekli şeker fabrikalarının kurulmaya başlanması, 17. yüzyılın başlarından itibaren yaklaşmaya başlayan sanayi devriminin gereksinim duyduğu teknolojinin de gelişmesini sağladı. Şeker aynı zamanda içinde şeker kullanılan gıda maddelerinin de sanayilerinin gelişmesini sağladı.

Amerika’nın Avrupa kolonilerinin kurulduğu bölgeleri ile Karayipler dünyanın en büyük şeker kaynağı oldu. Sanayi gelişip daha fazla işçiye ihtiyaç duyulunca tarlalarda çalıştırılmak üzere Afrika’dan köleler getirildi. Bu yönüyle şeker aynı zamanda kölelik sisteminin de ortaya çıkmasına neden oldu. Köle işçiliği üretim maliyetlerinin düşmesini ve fiyatların Doğu’dan ithal edilen kamış şekeri fiyatlarının çok daha altında oluşmasını sağladı. Şeker tarımı öylesine kazanç getiriyordu ki, insanlar şekere “beyaz altın” adını taktılar. Şeker kamışı tarlası olanlara da altın tarlası varmış gözüyle bakılmaya başlandı. Kölelik 1800’lerde kaldırıldı (1833’te İngiltere’de, 1863-65 Amerika’da) ve işçilere para ödenmeye başlandı.

Günümüzde Brezilya ve Hindistan sırasıyla 32,6 milyon ton ve 30,7 milyon tonla dünya şeker üretiminde birinci ve ikinci sıraları paylaşmaktadırlar.

Avrupa şeker kamışıyla tanışmadan önce diğer ülkelerde olduğu gibi tatlandırıcı olarak bal kullanıyordu. Avrupa’da ilk kamış şekerini tadabilenler MS 11. yüzyılda birinci Haçlı Seferi’ne katılmış olan askerlerdi. Hatta Alman Şövalyeleri 12. Ve 13. yüzyıllarda kutsal topraklarda şeker kamışı ticareti ile de uğraştılar.

İkliminden dolayı İngiltere’de şeker kamışı yetiştirilemiyordu. İngilizler 1655 yılında İspanya’dan Jamaika ve Batı Hint Adaları’na götürdükleri şeker kamışı ile şeker sanayiyle daha yakından ilgilenir oldular. İngiltere’de 1750 yılında 120 şeker rafine fabrikası vardı ve şeker kamışından yılda 30 bin ton şeker üretebiliyorlardı.

18. yüzyılın sonlarında şeker üretimi tamamen makineleşmeye başladı. İlk olarak 1768 yılında Jamaika’da bir şeker fabrikasında buhar makinesi kullanılmaya başlandı ve kısa süre sonra ısıtma prosesi kaynağı olarak da ateşin yerini buhar aldı.

Dünyada tüm bu süreçler yaşanırken şeker pancarının henüz şeker kaynağı olduğu bilinmiyordu; gıda ve hayvan yemi olarak yetiştiriliyordu.

Bir Fransız ziraatçısı ve döneminin ünlü bir tiyatro oyunu yazarı olan Oliver de Seddes 1575 yıllarında beyaz pancarı kaynatınca çok tatlı bir şurup elde edilebildiğini tespit etti. Ancak çalışmalarını daha ileri götüremedi.

İlk olarak, Alman kimyacı Andreas Sigismund Marggraf pancarı analiz ederken bu ürünün kristalleşen ve son derece tatlı bir madde içerdiğini 1747 yılında fark etti. Marggraff, pancarda bulduğu maddenin şekere benzemekle kalmayıp kamıştan elde edilen şekerle aynı olduğunu, şekerin pancardan da kamıştan olduğu gibi kazanabileceğini ispat etti. Bu tarih şeker pancarının ilk kez şeker kaynağı olarak tanımlandığı tarihtir.

Marggraf’ın bu çalışmasını Fransız öğrencisi Carl Achard daha da geliştirdi ve dünyanın ilk pancar şekeri fabrikasını 1802 yılında Aşağı Silezya’da kurmayı başardı.

Fransa ile İngiltere arasında 1793-1815 tarihleri arasında yapılan Napolyon Savaşlarına kadar Avrupa ana şeker kaynağı olarak kamış şekerini kullanmaya devam etti. Bu dönemde İngiliz Donanması, Fransa’nın başta kamış şekeri olmak üzere mal ithalatını önlemek amacıyla limanlarını ablukaya aldı. Böylelikle Avrupa kıtasına şeker girişi durdu. Bu andan itibaren kamış şekerinin yerini alması amacıyla Avrupa’da şeker pancarı tarımı çok hızlı bir şekilde yayılmaya başladı.

Avrupa’nın ikliminde son derece iyi yetiştiği görülür görülmez pancar şekeri kamış şekerine rakip olmaya başladı ve 1880’lerde Avrupa’da pancar, şekerin ana hammaddesi durumuna geldi. Günümüzde Almanya, Fransa, Polonya, İspanya ve İtalya dünyanın en önemli pancar şekeri üretici ülkeleri arasında yer almaktadır.

Avrupa’da şeker pancarı tarımı hızla yayılırken İngiltere’nin şeker pancarına olan ilgisi Birinci Dünya Savaşı (1914-1918) esnasında başladı. Savaşta Alman denizaltıları ticaret gemilerini batırmaya başlayınca İngiltere’nin kamış şekeri temini hızlı bir düşüş gösterdi. İngiliz hükümeti çiftçileri şeker pancarı yetiştirmeleri için teşvik etti. O tarihten beri İngiltere şeker ihtiyacının önemli bölümünü pancardan üretmektedir ve dünyanın en büyük pancar şekeri üreticilerindendir.

19. yüzyılın ikinci yarısından sonra pancar şekeri sanayinin geliştiği Almanya, Fransa, Avusturya, Macaristan, Rusya, Belçika ve Hollanda’dan sonra 1876 yılında Romanya’da, 1880 yılında İsveç ve Danimarka’da, 1898 yılında ise Bulgaristan ve İspanya’da ilk şeker fabrikaları kuruldu.

TÜRKİYE’DE ŞEKER

Türkiye'de Şeker Fabrikaları kurulması amacıyla Osmanlı İmparatorluğu zamanında (1840-1899) ve ondan sonraki yıllarda bazı teşebbüsler olmuştur. Ancak bu teşebbüslerden hiçbirisi uygulama alanına konulamamış ve bir istek olmaktan ileri gidememiştir.

Şeker Fabrikaları kurma teşebbüslerinin gerçekleşebilmesi ancak, cumhuriyet döneminde olabilmiştir. Bu istikametteki ilk ciddi teşebbüs Uşak'lı Molla Ömeroğlu Nuri (Şeker) adında bir çiftçi tarafından başlatılmıştır.

Uşak'ta mahalli birçok müteşebbisin iştiraki ile 19.4.1923 tarihinde 600.000 TL sermaye ile kurulan 'Uşak Terakki Ziraat T.A.Ş.' 6.11.1925 tarihinde ilk Şeker Fabrikasının temelini atmış ve fabrika 17.12.1926 tarihinde işletmeye açılmıştır.

Avrupa’da 1830’daki şeker sanayiinin kalkınmasına paralel olarak ülkemizde 1840’lı yıllarda ilk şeker fabrikası kurulması girişimi biliniyor. Bu tarihte Arnavutköylü Dimitri Efendi, İstanbul yakınında bir şeker fabrikası kurmak için faaliyete geçmiş. Hatta 11. Mart 1840 tarihli bir mazbata ile Nafıa Nezareti tarafından Dimitri Efendiye Rumeli ve Anadolu’da şeker pancarı yetiştirmek ve bundan şeker yapmak için on yıllık bir imtiyaz tanınmaktadır. İkinci girişimin 1867’de Davudoğlu Karabet tarafından yapıldığı bilinmekle beraber buna dair belge bulunamamıştır; sadece dokuz maddelik bir şartname bulunmaktadır. Şartnamenin maddeleri arasında ilginç hususlar vardır: Örneğin şerbet arıtımında kullarnılacak akmtif kömürün sığır veya koyun kemiğinden yapılabileceği, başka hayvanların kullanılamayacağı şart koşulmuştur. Zira domuz kemiği konulursa şeker dinen mekruh olurdu.

Bu durum aynı zamanda şerbet süzme işlemlerinde günümüzde kullanılan “kizelgur”un yerine o zamanlar aktif karbon kullanıldığı anlamına gelmektedir. Şeker sanayinin bünyesinde kizelgur üretimi de yapılıyordu ancak bu gün şeker sanayi dışından temin edilmekte olan “perlit” süzme işlemlerinde yerini almıştır.

Türkiye’de ilk nişasta bazlı şeker fabrikası 1986 yılında Adana’da kurulmuştur.

Fabrikalardan önce şeker üretimine ilginç örnek:

Çok genel olarak demek gerekir ki, şeker sanayinin ilk döneminden bu zamana kadar üretim teknolojisinin ana ilkelerinde, yönteminde bir değişiklik olmamıştır. Değişiklikler ancak teknolojide kullanılan ekipman ve gereçlerdeki değişikliktir. Bu konuda kaynaklardaki bilgilere ulaşmak mümkündür. Ancak konunun tarihsel bir yanını da göz önüne getirerek Nuri Şeker’in oğlu Muhsin Şeker’in babası ile ilgili anılarından bu durumu anlamak mümkündür.

 “Babam, fabrikayı kurmadan evvel şekeri evimizde imal etmeyi başarmıştı. Köyde yetişen pancarı şehirdeki evimizde kazanlara koyup kaynatıyor, kabuklarını soydurup rendeletiyor, ağaçtan yapılmış sıkma makinemizde sıkıp elde edilen şerbete kireç ayranı katıyor, sabaha kadar öyle bırakıyordu. Sabah, kireci altına çökmüş şerbeti bulandırmadan başka kazanlara aktarıyor ve bundan köpük helvası yapıyordu… Ben, yapılan bu helvaları pazara götürür, bağıra-bağıra satardım, şehirlisi, köylüsü kapış kapış alırlardı."

Babam bununla yetinmedi. Sayısız deneylerden sonra, pancar kokusu alınmış koyu şerbet elde etti, bu revaki dükkan dükkan gezdirdi, - İşte dedi, bu şekerin koyu şerbetidir. Bir şeker fabrikası yaptıralım, tarlalarımıza bol bol ‘çükündür’ ekelim, hem paralarımız Avrupa’ya gitmesin , hem de çoluk-çocuk, milletimiz bol şeker yesin… Anlaşılıyordu ki fabrika, babam için ölümsüz bir amaç olmuştu.”

Bugün ulaşılan noktada, şeker teknolojisi açısından bakılırsa ekipman ve ara maddeler günün gereklerine göre gelişip değişmiş olsa da yöntem olarak bir değişiklik belirgin olarak göze çarpmaz. Şeker Sanayinin katettiği yol ise Nuri Şeker’den ülkeye yayılmış 30 şeker fabrikası ve 5 makina fabrikası ile hem sanayiye hem tarıma katkısı ile ortadadır.

ŞEKERİN ZARARLARI

Prof. Dr. Canan Efendigil Karatay, 2011 yılında yazdığı "Bilimsel Gerçeklerle Kilo Vermenin ABC'si: Karatay Diyeti" kitabının 41-44 Sayfalarında ŞEKERİN ZARARLARINI aynen şu şekilde açıklamıştır.

"En tatlı zehir dediğimiz şeker ve şekerle yapılan tatlıların sebep olduğu dejeneratif hastalıkları sayabilir miyiz?

Elbette...

Şeker ve şekerli tatlı tüketiminin insan vücudunda sebep olduğu tahribatlar ve hastalıklar şunlardır:

 Canlı organizmalardaki birçok sistemin fizyolojik çalışmasında bozulmaya neden olur.

 Vücudun mineral dengesini bozar.

 Krom eksikliğine neden olur.

Bakır eksikliğine neden olur.

Kalsiyum emilimini bozar.

Magnezyum emilimini bozar.

Kanda E vitamininin miktarını azaltır.

Kanda büyüme hormonu düzeyini azaltır.

Protein emilimini engeller.

 Protein yapısına zarar verir.

 Proteinlerin vücuttaki rolünde kalıcı değişikliklere yol açar.

Dokuların esnekliğini ve işlevini bozar.

Enzimlerin fonksiyonlarını bozar.

DNA yapısında zarara yol açar.

Alkol gibi zehirleyicidir.

Bağımlılık yapıcı bir maddedir.

Alkolizme de neden olabilir.

Vücut bağışıklık sistemini yıkar ve zayıflatır.

Vücutta serbest oksijen radikallerin artmasına ve oksidatif strese neden olur.

Serbest oksijen radikalleri, bütün dejeneratif hastalıkların, kanser ve yaşlanmanın temel nedenidir.

Viral ve bakteriyel her türlü enfeksiyon hastalığına karşı korunmayı zayıflatır.

Yaraların iyileşmesini geciktirir.

Hastalıkların iyileşmesini geciktirir.

Beyinde delta, alfa ve tetra dalgalarını bozar.

Depresyona neden olur.

Baş ağrısı ve migrene neden olur.

Dikkatsizliğe neden olur.

Şeker ve tatlı alımı azaltıldığında duygusal kararlılık artar.

Görmeyi bozar ve körlük yapar.

Miyop hastalığına (uzağı görememe) neden olur.

Gözlerde katarakta neden olur.

Tükürük asiditesini artırarak diş çürümelerine neden olur.

Diş ve diş eti hastalıklarına neden olur.

Besin alerjisine neden olur.

Derimizdeki kollajen yapısını bozar ve ciltte kırışıklıklara neden olur.

Erken yaşlanmaya sebep olur.

Gebelikte kan zehirlenmesine neden olur.

Yeni doğanda dehidratasyona yani bedenin fazla miktarda sıvı kaybetmesine neden olur.

Çocuklarda hiperaktivite, konsantrasyon bozukluğu ve zayıflığına neden olur.

Çocuklarda anksiyeteye neden olur.

Çocuklarda adrenalin seviyesinin ani artışlarına sebep olur.

Çocuklarda egzamaya neden olur.

Çocuklarda uyuşukluğa ve aktivite azalmasına neden olur.

Okul çağındaki çocuklarda başarısızlık nedenidir.

Çocuk felci riskini arttırır.

Kadınlarda premenstürel sendromu (adet dönemi öncesi yaşanan sıkıntılar) daha kötü hale getirir.

Erkeklerde estrodiol (doğal oluşan östrojenin en kuvvetli formu) seviyesini arttırır.

Vücutta hormonal dengesizliğe neden olur. Bazı hormonlar az çalışırken, bazı hormonlar aşırı çalışır.

İnsülin ve leptin direncini başlatır ve giderek artırır.

Şeker ve tatlı tüketiminin ardından kan şekeri, kompleks karbonhidrat olan nişastadan, 2 - 5 kat daha fazla yağa dönüşür.

Vücutta su tutulmasını arttırır.

Yüksek yoğunluklu lipoprotein olan HDL'yi düşürür.

Dejeneratif hastalıkların başlangıcı olan kan trigliseritlerini yükseltir.

Kilo alma, şişmanlık ve obeziteye neden olur.

Sindirilememiş kompleks karbonhidratlar nedeni ile oral glukoz tolerans testinde glukoz seviyesinin yüksek çıkmasına neden olur.

Açlık şekerini yükseltir.

Hipoglisemiye (kan şekeri düşmesi) neden olur.

Diyabete (şeker hastalığına) neden olur.

Obez hastalarda yüksek kan basıncına neden olur.

Kalp, damar ve felç hastalıklarına neden olur.

Sistolik kan basıncını arttırır.

Kanın pıhtılaşmasını artırır ve damarların tıkanmasına neden olur.

Aterosikleroz denilen damar sertliğine neden olur.

Astıma neden olur.

Akciğerlerde amfizeme neden olur.

Karaciğer büyümesi ve yağlanmasının nedenidir.

Safra taşına neden olur.

Böbreği büyütür ve patolojik değişikliklerine neden olur.

Böbrek taşlarına sebep olur.

Böbrek üstü bezlerin fonksiyonlarını yavaşlatır.

İdrar elektrolit dengesini bozar.

Sindirim siteminin asiditesini artırır.

Hazımsızlığa neden olur.

Gastrik ve duodenal ülseri bulunan hastalarda tekrarlama sıklığına neden olur.

Fosfataz adlı enzimi bağlar ve yok eder. Böylece sindirim işlemi zorlaşır.

Besinlerin gastrointestinal sistemde ilerlemesini yavaşlatır, bağırsak hareketlerinin 1 numaralı düşmanıdır. Kabızlık yapar.

Kronik bağırsak hastalıklarından 'crohn hastalığı' riskini arttırır

Kronik bağırsak hastalıklarından 'ülseratif kolit' riskini artırır.

Bağırsaklarda pamukçuk hastalığının nedeni olan 'candida albicans'ın (mantar) kontrol edilemeyen üremesine neden olur.

Dışkıdaki safranın ve kalın bağırsakta bulunan bakteriyel enzimlerin konsantrasyonunu artırır.

Apandisit gibi tehlikeli bağırsak iltihaplanmasına neden olur.

Hemoroit dediğimiz, basur hastalığına neden olur.

Bacaklardaki varislere neden olur.

Eklem ve tendonları hassaslaştırır.

Kronik artrit hastalıklarına (eklem hastalıkları) neden olur.

Gut hastalığına yakalanma riskini arttırır.

Kemik erimesini (osteoporoz) başlatır.

Mültipl skleroz hastalığına neden olur.

Epileptik nöbetlere neden olur

Alzheimer hastalığına neden olur.

Parkinson hastalığı olan kişilerde şeker tüketiminin fazla olduğu görülmüştür.

Her türlü kanser hücresini besler.

Safra yolu kanserine yol açabilir.

Mide kanseri riskini arttırır.

Pankreasın yağlanmasına ve kanserine neden olur.

Meme kanserine neden olur.

Yumurtalık kanserine neden olur.

Prostat kanserine neden olur.

Kalın bağırsak kanserine neden olur.

Şeker, şekerli tatlılar, meyve şekeri (sükroz), şurup ve pekmezlerin tüketilmesi akciğer kanseri için de ciddi risk faktörü oluşturur."

Derleme: Akasyamhaber - Ahmet ATALIK – Canan Karatay

Şeker Canan Karatay
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert
Advert