Selefilik Akımının Türkiye’de Ki Yansımaları Ve Anadolu Kimliğindeki Etkileri
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Selefilik Akımının Türkiye’de Ki Yansımaları Ve Anadolu Kimliğindeki Etkileri
03.11.2017 10:10:16

 

Selefilik Akımının Türkiye’de Ki Yansımaları Ve Anadolu Kimliğindeki Etkileri

Peygamber efendimiz bize iki şey bırakmıştır. Kur’an ve sünnet. Sahabe efendilerimiz döneminde, İslam topluluğu içerisinde vahye tezat teşkil edecek ve ümmeti bölecek her hangi bir fitne çıkmamıştır. İhtilaflar genellikle yönetim merkezli olmuştur. Ne var ki peygamberimizin vefatından sonra ve özellikle Hz. Ali efendimiz döneminde, bazı farklı inanışlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Bunların en önemlisi harici hareketidir.

İslam toplumunun devletleşme sürecinde ve büyümesi esnasında değişik felsefik ve antik görüşler İslam toplumu üzerinde etkili olmaya başlamıştır. 
İmam-ı azam efendimiz bu durumu şöyle ifade ediyor ; 
Bize doğu tarafından iki farklı düşünce gelmiştir. Bunlar bid’ad düşüncelerdir.

a- Cehm bin Saffan’ın ta’til görüşü 
b- Mükatil bin Süleyman’ın teşbih görüşü 
Bu makalede özellikle teşbih görüşü ele alınacaktır. Selefi akımının dayandığı temel dayanaklardan en önemlisi teşbih görüşüdür. Bu görüş ile cenab-ı Hak’kın cismani bir şekil üzerinden tarif edilmesi gibi bir durum ortaya çıkmıştır. Bu görüşe göre ; özellikle Allah’ın eli ve ya gözü ve buna benzer ifadeler te’vil edilmemiş ve zahir duruma göre değerlendirilmiştir. Hatta Allah’ın arşa istiva etmesini bile fiziksel bir durum olarak değerlendirmişlerdir. Kısaca bu görüş cenab-ı Hak’kı ,insana benzetmektedir. 
Cenab-ı Hak’kın insana benzetilmesi öncelikle Yahudilerin ve akabinde Hıristiyanların temel görüşüdür.
Tekvin 26. Bölümde ‘ tanrı insanı kendi suretinde, kendine benzer yarattı.’ diye yazmaktadır. 
İncilde ise, 1. Korintliler 11/7 bölümünde ‘ çünkü erkek tanrının benzeyişinde olup, tanrının yüceliğini yansıtır.’ Denilmektedir.
Yukarıda Hıristiyanlık ve Yahudilikte bulunan bu görüşler müşebbihe kavramıyla da İslam dinine sokulmaya çalışılmıştır.
Selefi akidesinin en önemli isimlerinden birisi hicri 4. Yüzyılda yaşamış olan Ebu Muhammed EL berberehâri’dir. Bu kişi ilk kez selefi düşüncesinin uygulanabilmesi için güç kullanılmasına dair bir fetva yayınlamıştır. Bundan dolayı, Bağdat’ta çok ciddi bir fitne olayı meydana gelmiştir. Bu olay selefi akımın ilk kez ortaya çıkarmış olduğu bir fitnedir. ‘Bağdat fitnesi ‘olarak tarihe geçmiştir. 
Hicri 5. ve 6. Yüzyılda bu fitne hareketi devam etmiştir. Selefi akımı sistematik bir şekle dönüştüren kişi İbn-i Teymiyye’dir. Bu kişiden sonra 18. Yüzyıla kadar selefi akımda ciddi bir gelişme kaydedilmemiştir. 
İbn-i Teymiyye’den uzun bir sonra, selefilik akımı tarih sahnesinde pekte bir etkide bulunmamıştır. Ancak Hicaz bölgesinde 18. Yüzyılda Muhammed bin Abdulvehhab diye bir zat ortaya çıkmış ve yeniden selefilik anlayışını ilk kez siyasi bir zeminde ortaya koymuştur.

VEHHABİLİK TEMELDE İKİ HEDEF ÜZERİNDEN YÜRÜMÜŞTÜR.
1- Siyasi olarak Osamanlı’ya karşı bir harekettir.
2- Akide olarak ise ehli sünnete karşı bir harekettir.

Aslında Hanbeli fıkhına sahip bir ailde doğan bu kişi, hayatının büyük bir kısmını ehli sünnet çizgisinde devam ettirmiştir. Ancak bir süre sonra tevhid kelimesi üzerinden konuşmaya başlamıştır. Kendisinin selefi akidesine bağlı olduğunu ifade eden bu kişi, özellikle HİCAZ bölgesinde çalışmalar yapmıştır. Bulunduğu bölgede etkili olamamıştır. Çünkü bu bölgede Şeri f ve Seyyid olan aileler vardı. Özellikle tasavvuf, Vahhabiliğin yayılmasına karşı bir set görevi ifa etmiştir.

Bu yüzden dolayı, Abdulvahhab, bulunduğu bölgeyi terk ederek, Suud ailesinin kontrolündeki bölgeye gitti. Bu bölgede fikirleri Suudiler tarafından desteklenerek siyasi bir mezhebe dönüştü. Osmanlı ile sorunları bulunan İngilizler için bu durum bulunmaz bir fırsattı. Bu fırsatı değerlendiren İngilizler bu bölgede bulunan Suudi aşiretleri isyan ettirdi.
Vahhabiler, Osmanlı’nın müşrik olduğuna dair fetvalar vererek, Osmanlı’nın canının ve malının helal olduğunu açıkladı. 1801 yılında başlatılan isyan ve talana son vermek üzere Osmanlı devleti 1819’ da, Mısır valisi M. Ali Paşa’dan yardım istedi. Tosun Paşa bölgeye gelip isyanı bastırdı. İsyancı liderleri tutuklayarak İstanbul’a getirdi. Böylece Osmanlı devleti Vahhabi isyanlarını bir müddet durdurabildi. Ancak daha sonra İngilizlerin kışkırtmasıyla Vahhabiler Osmanlıya isyan ederek bugün ki Suudi krallığını kurdular. 
Konu ile ilgili Eyüp Sabri Paşa’nın Tarih-i Vehhâbîyan kitabı oldukça önemli bilgiler vermektedir. Aynı zamanda Cevdet Paşa, VAHHABİLİK ile ilgili şunu ifade etmiştir ‘ Osmanlı aydını Vahhabiliğin tehlikesini anlayamamıştır.’ Çünkü Osmanlı yöneticileri meseleye sadece basit bir mezhepsel farklılık boyutunda bakmıştır. Oysa mesele bu bölgedeki bütün Arapların birleşerek bir savaş pozisyonu alması anlamına geliyordu. Tıpkı bugün FETÖ meselesine bakıldığı gibi. FETÖ meselesinde de bürokrasi ve devlet yöneticileri meseleyi tam anlamıyla kavrayamamışlar ve bir 15 TEMMUZ kalkışmasına yol açılmıştır.
Bu gün ise DAEŞ’in, Türkiye cumhuriyetinin müşrik olduğunu söylemesinin tarihsel bir karşılığı bulunmaktadır. Daeş’te tıpkı Vahhabiler gibi bir topluluğa saldırmadan onu kendine göre Fıkhen uygun hale getirip sonra saldırıya geçiyor. DAEŞ’e katılıma baktığımızda Türkiye’den çok az bir sayı göze çarpıyor. Oysa Bosna ve Avrupa’dan katılım çok daha fazladır. Bunun nedeni ise; Türkiye’de tasavvuf anlayışının hala sağlam olmasıdır. Selefilik te ana akım üç temel kol görülmektedir.
a- Suudi kralına bağlı olan kol, ( özellikle Bosna’da Suudilerin savaştan sonra bu bölgede etkili olduklarını görüyoruz)
b- Suud kralından bağımsız olan kol,
c- Cihad yapatığını söyleyen kol.( CİA merkezli kol, el kaide , daeş gibi..)

Günümüz Türkiye’sinde özellikle İstanbul ‘da bulunan Fatih medreselerinin kapatılmasından dolayı büyük bir boşluk oluşmuştur. Bu boşluk maalesef doldurulamamış, bunun yerine hiç tahmin edilemez bir yapısal değişiklik meydana gelmiştir. Siyonizm, ehli sünnet çizgisini yok etmek üzere, mealci bir akımı SELEFİ bir örtüyle önümüze koymuştur. Anadolu’nun İslam’la buluşmasının en önemli mihenk taşı, onlar reddetseler de TASAVVUFTUR. Hoca Ahmed Yesevi çizgisiyle yol haritası tayin edilen bu yol; Müslüman Türklerin kalplerine doğru uzanırken, dışarıda da top yekun Asya ve Avrupa kıtasını da içine alıyordu. Türkiye’de bulunan tasavvuf ekollerinden özellikle Nakşilik kolu, Anadolu da etkisini hala da sürdürmektedir. Nakşilik Anadolu da Türkler arasında Hanefi- maturidi çizgisinde devam ederken, Kürtler arasında ise, şafi- eşari çizgisinde devam etmiştir. Ne yazık ki bu iki kolda bugün selefi tehlike ile karşı karşıyadır. İtikadda ehli sünnetin iki büyük imamı mevcuttur. İmam-ı Eşari ve İmam-ı Maturidir. Daha sonra ‘Selefiye’ denilen bozuk mezhep anlayışı ortaya çıkmıştır. Kurucusu İbn-i Teymiyyedir. Bu ekol Muhammed Bin Abdulvehhab ile devam ederek, Cemalettin Efgani, Muhammed Abduh ve Reşit Rıza ile şekillenmiştir. Bu zevat kendilerine her ne kadar ‘Selef-i Salihin’ dese de bu kabul edilemez. Çünkü Selefi-i Salihin ehli sünnetin öncüleridir. Bu grup ise Selefiyye diye meşhur olmuştur.
Selefi anlayış günümüzde aşağıdaki iki kola çok şiddetli bir şekilde saldırmaktadır. Bu kollar şunlardır.
a- Dört hak mezhep
b- İslam tasavvuf anlayışı

Mezheplere savaş açma nedenlerinin en önemli parametresi şudur ki, ehli sünnet ancak hak mezhepler vasıtasıyla korunabilmiştir. Bu yüzden hem Türkiye ‘de hem de tüm İslam dünyasında mezhep anlayışları sorgulanarak mezhepsiz bir İslam ön görülmüştür. Bu tam olarak SELEFİ akımının istediği çizgidir.
Bu görüşümüzün en önemli göstergesi olarak Türkiye’deki ve İslam dünyasında ki üniversitelere bakmamız yeterlidir.
a- Türkiye de ilahiyat fakültelerinin hiç birisinde ehli sünnet okutulmamaktadır. Baskın unsur selefi yaklaşım ekseninde bir İslam anlayışıdır.
b- Suudi Arabistan, Medine üniversitesi, SELEFİ eğitim yapmaktadır.
c- Pakistan, İslamabad üniversitesi, SELEFİ eğitim yapmaktadır.
d- Mısır, ezher üniversitesi , 1960’tan sonra SELEFİ eğitim yapmaktadır.
e- İran, el Mustafa üniversitesi şii eğitim yapmaktadır.

Görüldüğü gibi İslam dünyası entelektüel boyutta selefi akıma teslim olmuştur. Fakat onlar için bu yeterli değildir halkın da istedikleri çizgiye gelmesi gerekmektedir. Bu güne kadar üniversite kürsüleri, halk üzerinde hiçbir etkide bulunamamıştır. Bunun nedeni halkın sahip olduğu tasavvuf anlayışıdır. Bu selefi akım özellikle ehli sünneti itibarsız hale getirmek için televizyonlarda tartışma programları ile, halkın kafasını karıştırmak istemektedirler. Türk halkı tasavvuf ile ne kadar iç içe olursa ehli sünnet o kadar güçlü bir şekilde yaşayacaktır. Bu durum, Siyonist mealciler tarafından çok net bilinmektedir. 
FETÖ hareketine baktığımızda onun bir tasavvuf hareketi olmadığını görürüz. Peki bu harekete ne diyeceğiz? Bence bu hareketin adı tam anlamıyla beyin kontrol merkezli bir Siyonist harekettir. Ve ya SİYONİST MANKURTİZİM’dir. Siyonist efendileri ne derse onu yapacak duruma getirilmiş bir topluluktan bahsediyorum. Amaçları uğruna kardeşlerini dahi yok edecek bir Siyonist hareket.

Hülasa, selefi akım sadece Türkiye de bir tehlike arz etmiyor. Tüm İslam dünyasında ve tüm insanlığı tehdit eden bir anlayıştır. 
Şahsi kanaatim şu dur ki Türkiye de bulunan bütün ilahiyatların kapatılarak İstanbul da 100 bin kişilik bir İslami İlimler Akademisi kurulması gerekiyor. Böylece tarihi sorumluluk ve şuurumuzu muhafaza ederek mübarek Anadolu’yu bizden sonraki kuşaklara emanet etmiş oluruz.

Suat ZOR

FETÖ Vahhabi İbn-i Teymiyye Selefi
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert