Sirkeci garında neler oluyor!
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Sirkeci garında neler oluyor!
21.01.2018 08:00:00

 

Sirkeci garında neler oluyor!

Ayrılığın ve kavuşmanın 4 ayrı adresinden biriydi Sirkeci Garı. Haydarpaşa Garı, Topkapı ve Harem Otogarları ve Yeşilköy Havalimanı.

Venedik’ten yola çıkan Oriant Expres'in varış yeriydi. Alamanya acı vatan'a oradan yol almışlardı Mazlum Anadolu'nun gariban-çilekeş insanları. Sonra Sirkeci-Halkalı banliyösünü bildik son zamanlara kadar. Şimdilerde nedense berbat İstanbul trafiğini rahatlatacak bir pozisyonu olmasına rağmen işlerlik kazanamayan metruk proje sathı.

İşte ben dün oradaydım; Sirkeci Garı'nda. Anlatacaklarımı dikkatle dinleyin lütfen. Bu anlatacaklarım aramızda kalsın istiyorum. Kimseyle de paylaşmanızı istemiyorum. KIYMETİNİ BİL. 7 MİLYAR İNSAN ARASINDAN SENİ SEÇTİM, AZ SAYIDAKİ KİMSELERDENSİN.

İkindi Namazını hemen garın girişindeki sonradan Turgut Özal zamanında yeniden yapılan camide eda ettim. Cumhuriyetin ilk yıllarında imhası gerçekleştirilen camilerden biriydi burası. Uzun yıllar gazino olarak çalıştırılmıştı.

Namazdan hemen sonra garın içerisine yöneldim. Ray boyunca Topkapı Sarayının hemen eteğine kadar geldim. Yakın zamanda medyada tarrtışılmıştı, Topkapı Sarayında kayma var diye. Ki yine aynı tartışmaların Süleymaniye Camii ve Yeni Camii içinde olduğunu söylemeliyim. Bu konuya ilerde temas etmeye çalışacağım. Süleymaniye Camii mühim. Hani Mimar Sinan'ın kalfalık dönemi eserim diye bahsettiği Camiden söz ediyorum. 50 yaşından sonra mimarlığa başlayan Sinan. 92 yaşında vefat ettiğinde geride 400 e yakın eser bırakan Sinan. O Sinan'ın torunları bizler yaşadığımız şehirleri gece yada gündüz kondulara çevirenler ne kadar da bizarız bilme hususunda. Mesela bilmeyiz yine Karaköy'de ki Kılıç Ali paşa Camiini. Ki üstad Ayasofya'ya nazire olsun diye yapmıştır orasını. Ben olsaydım Ayasofya'yı nasıl yapardım diye bir modelleme yapmıştır. Ki caminin inşaasında şöhretleri çalıştırmıştır. Bunlardan birisi Cervantes'tir. Donkişot isimli meşhur eserin yazarı. Yine bilmeyiz misal Leonardo Vinci'nin iş aramak için 2. Beyazıt'a başvurduğunu. CV si Topkapı Müzesinde.

Allah'ım! Çok haklısınız...Yazıyı uzattıkça uzatıyorum. Asıl konuya giremedim bir türlü. Sıkılan varsa geri dönsün yazıdan. Bundan sonrasına sadık okurlarımla devam edeceğim.

Yürüdüm demiryolu boyunca demiştim. Tam 789 adım attım varacağım yere ulaşmak için, 0 noktasından başlayarak.

Büyükçe bir daire şeklinde demir levhanın üzerine geldim. Sağ ayağımın topuğula hızlıca 5 kez kuvvetlice vuruverdim.  Bir taraftan da etrafımı kolaçan ediyordum. Mahzenin altından bir ses geldi. "סן כמסין בירדר!" İbranice "sen kimsin birader" dedi. "אני מתעורר ישנים" dedim ben de sese karşılık olarak. " Uyuyanları uyandırmaya gelenim!"

Koca demir levha gıcırtıyla ikiye doğru ayrıldı. Taş basamakların olduğu aşağıya doğru inen bir merdivenin başında sesin sahibi olan devasa bir adam belirdi. Adam diyorum ama işin aslı ne kadın ne erkek birisi. Aslında tam insanda diyemeyeceğim. Yüzüklerin Efendisi filminden bir karakter misali biri işte.

Biz aşağıya doğru inerken üzerimizdeki kapak aynı gıcırtıyla usulca kapandı. Yol boyu ateşböceklerinin aydınlattığı dehlizlerden de geçiverdik yosunlu taşlara basarak.

"Şu an Kız Kulesinin altından geçiyoruz" dedi rehberim. "

अब हम लड़की के टॉवर के नीचे गुजर रहे हैं" Bu kez Hintçe konuşmuştu. "Yakında Galata Kulesiyle Kız Kulesinin Nikahları olacak. Bekleriz. Davetiyeni Yuşa Tepsindeki asırlık köknar ağacının altına bırakacağım. Oradan alırsın."

Bir süre daha yol aldık birlikte. Rehberim pek konuşmayı sevmiyordu. Sadece belli menzile ulaştığımızda kısa bilgiler vermekle yetiniyordu. Herbir defasında da başka bir dille konuşuyordu.

"Şu an Büyükadanın altındayız. Az bir mesafe sonrasında Zaman Nehrine geleceğiz. Bir mühlet yol alacağız orada. Sonra da Meçhuller ülkesine varmış olacağız. Tarih Dede bizi bekliyor olacak Umarım getireceğin şeyi unutmamışsındır."

Tarih Dede bir hekim. Çaresiz, dermansız hastalıkların şifacısı. Önceki gece  rüyamda benden birşey rica etmişti. Onu tedarik ettim ve kendisine ulaştırmak için bu yolculuğa çıktım.

Buraya ilk kez gelmiyorum aslında. Her bir gelmemde değişik giriş kapılarıyla ve değişik görevlerle gelmişimdir.

İsminin Heva olduğunu bildiğim rehberim "hazır mısın" dedi büyük bir ciddiyetle.

Yolculuğun en meşakkatli kısmına gelmiştik. Tarih dedeye varmak için çok çetin yollardan geçtik ama.... ki sıkılmayasınız okurken diye buraları es geçtim.Muhteris Satıcılar sokağından geçmek durumundayız. Meçhuller ülkesinin hemen girişinde yer almakta bu sokak...Sokaktan daha içeri adımınızı atar atmaz müthiş bir gürültüyle karşıkarşıyasınızdır. Kazara bu satıcılardan biriyle muhatap olmaya kalkışırsanız zamanda bir atlama olayı gerçekleşir ve geldiğiniz bütün o yolu tekrardan...silbaştan, yeniden...yaşamak durumunda kalırsınız. Onun için bütün tekliflere kulak vermemelisiniz.

Heves tezgahlarında nice albenili ürünler. Çin malı değil lakin. Herbiri nefs tezgahında üretilmiş. Öyle güzel satıcı kadınlar var ki gözlerine temas ettiğinizde aklınız başınızdan gider. Haramdan kaçınır gibi saklamlısınız bakışlarınızı. Öyle nağmeli sesler var ki kulaklarınızı tıkamalısınız. Öyle ikna edici pazarcılar var ve öyle cazip ürünler sunarlar ki size aklınız şaşar. Şöhret, servet, şehvet dolu ürünler...Yanmaz kefen satanından vatan satanına kadar...Ademin babası yok diyenden, ümmü sübyan duası satana kadar... Mesihler, mehdiler hep burada. Bilim madrabazları, dinbazlar herkes yolunu keserler. Seni bir överler ki sanırsın mısıra sultan olan Süleyman sensin. Taksit önerirler ürünlerinden alman için, bir ömür süre tanırlar borçlandırmak için.

Rehberim Heva tam sokağın sonuna yaklaşmışken biranda titremeye başladı. Yüksek sesle kahkahalar atıyordu.

"Hah hah ha! Sayın Fehmi efendi. Seni kandırdım. Senin rehberin ben değilim. Rehberin "Akıl"ın yerine geçtim. Buraya kadar seni getirmek zorundaydım...Ama...Sana tavsiyem bırak şu fantestik hikayeleri. Geri dön. Hem bu anlatacaklarına kim inanır ki? Seni kimse okumuyor. Zaten yaşadığın toplumda okuyan da yok. Bırak ucuz kahramanlığı. Al bu pazardan dilediğin ürünü. Dön geri, dünyana."

Kafam karıştı. "Madem rehberim akıl'ı elemine ettin ey Heva" dedim. "Asıl rehberim Vahiy'dir. Ona nasıl engel olacaksın ki" dedim.

Ben de yüksek sesle Fatiha suresinin mealini okumaya başladım:

Rahman ve Rahim olan Allah'ımın adıyla! Hamd, Âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm, hesap ve ceza gününün (ahiret gününün) maliki Allah'a mahsustur. (Allahım!) Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil. (Amin)

Dua niyetine okuduğum surenin bitimiyle bir anda bembeyaz boşluğa büründü herşey. Kocaman bir salonun ortasındaydım Salonun tam ortasında kocaman bir yatak, yatakta beyaz örtüler içinde yatan bembeyaz sakallı bir ihtiyar yatıyordu. İhtiyarın başında da Hekim Tarih Dede. O da beyazlar içerisinde.

"Getirdin mi?" diye sordu. "Senden istediğim şeyi"

Küçük bir kavanoz içerisinde sakladığım şeyi uzattım bir kadim sükunetle Hekim Dede'ye. Hasta yatağında iniltiler içerisindeki ihtiyara baktım. Bakmamla şaşkınlığım bir oldu. İhtiyar tıpkı ben.Adeta benim yaşlı halim.

"Hastanın adı" dedi Tarih Dede, "Osman." "Onun hastalığı sana genetik olarak geçmesin diye istedim senden ilacı."

Bir taraftan getirdiğim ilacı hastaya içiriyor bir taraftan da benimle konuşmaya devam ediyordu.

"Cehalet ve kibir hastalığına yakalandı senin deden. Önce kafasına darbeler aldı. Parkinson hastalığı gibi Kafası ayrı düşünür uzuvları ayrı hareket eder oldu. Adalet, eğitim, diyanet, emniyet uzuvları çalışmaz oldu. Kendi hücreleri koskoca vücudun düşmanı oldu. Hastalık ilerledi ve Alzeimer hastalığına dönüştü. Yani unutmaya başladı herşeyi. Kim olduğunu, nerden geldiğini unuttu. Sanki kimliğini yitirdi. Hastalık bir başka safhaya geçti sonra. Felce dönüştü. Uzuvları bir bir kilitlendi. Kasları çalışmaz oldu. Bundan sonrası artık ölüm. Kendisini tarihe yazacağız artık. Vazgeçilmezler kabristanına defnedeceğiz. Senden istediğim ilaç ona hayat vermeyecek. Ama soyuna aksetmesin diye kullanacağım ilacı."

Alelacele ilacı teminle geçti son birkaç günüm. Demişti ki tarih dede;

"Çocuk masumiyeti doldur cam şişeye. Onların gözyaşlarını birirktir. Özellikle suriyeli yetim çocuklarından derle. Bir de ilkokul çocuklarından."

Dediği gibi yapmıştım. Cam kavanozun ağzını kapatırken kufi hatla yazdığım bir hadiside şişenin içine koyuvermiştim;

"Allah'a yemin ederim ki, Cenab-ı Hakkın senin aracılığınla bir tek kişiyi hidayete kavuşturması, en kıymetli dünya malından, kırmızı develere sahip olmaktan daha iyidir.) [Buhari, Müslim]   

Selam sana olsun ey Allah'ın nebisi! Hani buyurmuştun ya; (Bütün ibadetlere verilen sevap, Allah yolunda cihada verilen sevaba göre, deniz yanında bir damla su gibidir. Cihad sevabı da, emr-i maruf ve nehy-i anil münker [dinin emir ve yasaklarını herhangi bir şekilde yaymaya çalışma] sevabı yanında, denize nispetle bir damla su gibidir.) [Deylemi]

Fehmi Demirbağ

Fehmi Demirbağ Sirkeci Garı
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert