Siyaset Sarayımızın Cümle Kapısı: Abdülhamid Han
Reklamı Geç
Advert
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Siyaset Sarayımızın Cümle Kapısı: Abdülhamid Han
14.05.2017 09:00:00

 

Siyaset Sarayımızın Cümle Kapısı: Abdülhamid Han

Şam, Bağdat, Kahire, Gazze Abdulhamid düşünce düştü. Çünkü O, küresel güçlere karşı durmanın sarsılmaz rüknüydü. O, İstanbullu kadar Çadlı’nın, Hindli’nin, Bosnalı’nın da halifesiydi. Afrika’nın susuz Müslüman köylerinde O’nun muvazzafları su kuyuları açar, İstanbul’u Medine’ye bağlayan Hicaz Demir Yolu’nda onun memurları çalışır, İngiliz oyunlarını onun siyasî dehası bozardı. O, tek başına küfür yobazlarına karşı savaşan “pençeleri sökülmüş bir arslandı”. O, tarihin dönüm noktasında Allah’ın bu mazlum ümmete bir hediyesiydi.

Abdülhamid, müseccel düşmanlarını dahi en fazla sürgüne göndererek cezalandıran “merhamet”in; yataktan kalktığında abdestsiz yere basmamak için başucunda sakladığı tuğlayla teyemmüm alıp abdest yerine gidecek kadar “vera”nın; Medine’ye ulaşacak trenin Allah Rasûlü’nü  rahatsız etmemesi için rayların üzerine keçe döşenmesi talimatını verecek kadar “Muhammedî Muhabbet”in; kendisine suikast planlayan komitanın başkanı Edward Jorris’i, yakalandıktan sonra Devlet-i Aliyye adına Batıda ajan olarak kullanacak kadar “siyasî feraset”in; Yıldız Cami çıkışında patlayan bomba karşısında dimdik ayakta durup, “Korkmayınız, korkmayınız!” diye milletini teskin eden “cesaret”in, cenazesinin ardından milletinin, “Ey fukaraya ekmek dağıtan Sultan; bizi bu halde bırakıp da nereye gidiyorsun?” diye ağladığı “hamiyet”in adıydı.

O Gazze’nin, Trablusgarb’ın, Haremeyn’in “kilit taşı”ydı. O, düşünce bütün siyasî sütunlarımız yerle bir oldu. Debisi yükselen Batının sömürü mecrası, Âlem-i İslâm’ı ondan sonra istila etti. Süleymaniye, Beyazıd, Fatih gibi ilim saraylarımız öksüz kaldı. Aş evleri, yetimhaneler, dârulacezeler kapandı. Kardeşler arasına suni sınırlar kondu.

O, dünyamızdan ayrılalı neredeyse bir asır oldu. Onun gidişiyle yetim kalan ümmet, sahipsizlik diyarında serseri kuşlar gibi vur ha vur bir öteye bir beriye sürekli kanat vurdu; haline çare aradı. Yıllar sonra Merhum Necmeddin Erbakan’ı buldu; O, başbakan olunca Âlem-i İslâm bayram yaptı, Şam’da, Bağdat’ta, Kahire’de bayrağı alanlar sokaklara indi. Yer-gök tekbir ve tehlillerle inledi. Osmanlı gelecek, “İttihâd-ı İslâm” hasreti de, siyasî kölelik de bitecekti. Fakat sunî Yahudiler (masonlar) hakiki Yahudilerin desteğini arkalarına alarak Abdülhamid devrinde olduğu gibi yine bütün güçleriyle ümmetin hamisinin yoluna çıktılar; zorunlu olarak destana bir defa daha ara noktası düşüldü.

Yine Abdulhamid korkusu ve yine Mısır’da, Gazze’de, Türkiye’de eski amaca mebni yeni tarz oyunlar var sahnede. Sadece aktörlerin değiştiği bu kadîm oyunda ümmetin yeni mağlubiyetler yaşamaması, Sultan Abdülhamid’i ve onun düşmanlarını iyi tanımasıyla mümkün olacaktır. Bunun içindir ki Üstad Necip Fazıl, “Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han” adlı kitabını şu cümle ile noktalar: ABDÜLHAMİD’İ ANLAMAK Her şeyİ ANLAMAK OLACAKTIR.” Sultan anlaşılınca Büyük Destan’a düşülen ara noktası kalkacak ve yeniden ümmet “kimse”sine kavuşacaktır.

Sultan’ın anlaşılmasını temin eden şu dua, destanın yeniden nereden başlayacağını da göstermektedir:

Allahım! Helal etmiyorum! Şahsımı değil, milletimi bu hale getirenlere hakkımı helal etmiyorum! Beni, benim için lif lif yolsalar, cımbız cımbız zerrelerimi koparsalar, sarayımı yaksalar, hânümânımı, hanedanımı söndürseler, çoluğumu gözümün önünde parçalasalar helal ederdim de Sevgili’nin yolunda yürüdüğüm için beni bu hâle getiren ve milletimi ateşe atan insanlara hakkımı helal etmem!

Allahım! Mukaddes isimlerine kurban olduğum Allahım! Ya Âdil! Bana “Kızıl Sultan” adını takan ve devrilmem için ellerinden geleni yapan Ermenileri, şimdi beni devirenlere parçalatıyorsun! Bu cellatları da, kim bilir, kimlere parçalatacaksın? Fakat yâ Rahman!.. Adaletinle tecelli edersen hepimiz kül oluruz! Bize acı! Rasûlü’nün   , Sevgili’nin, Kâinatın Efendisi’nin   nurunu kaybeder gibi olduğu için bu hâle gelen millete, rahmetinle, fazlınla, lütfunla tecelli et!

Yâ Kadir! Kundaktaki yavruyu gagasına almış, kaçıran leş kuşunu düşürüp çocuğu kurtarmak ancak Senin kudretine sığabilir. Leş kuşlarının gagasında kundak çocuğuna dönen milletimi kurtar Allahım!

Ya Mâbûd!.. Ömrümde tek vakit farz namazı kaçırdığımı hatırlamıyorum! Ama tek vakit namazım olduğunu iddiaya da nefsimde kuvvet bulamıyorum!.. Huzurunda eğileceğime kaskatı kalıyorum ve duada ruh teslim edeceğime yatağımda kıvranıyorum! Sana kulluk gösteremeyen bu kulunu affet Allahım!

Eğer, yılları tespih dizisince süren hükümdarlığımda seni bir kere anabildim, Rasûlü’ne   bir an bağlanabildimse, duamı, o bir kere ve bir an yüzü suyu hürmetine kabul et!

Yâ Sübhân! Şu titrek elleri, kıyamet gününde sana, “Ümmetim, ümmetim!” diye yalvaracak olan Habibi’nin eteğinde, şimdi ‘Milletim, milletim!’ diye dilenen bu ihtiyârın duasını geri çevirme! Milletimi evvelâ ‘Ba’sü ba’de’l-mevt’siz bir ölümle yok etmeye götüren sahte kurtarıcılar ve sahte kurtuluşlardan kurtar; ve ona bir gün gelecek kurtarıcıları, gerçek kurtuluşu nasip eyle!..

Benim artık bu dünya gözüyle görebileceğim hiçbir saadet ümidim kalmadı. Bari felâketi olsun bana daha fazla gösterme Allah’ım! Ayakta duramaz haldeyim! Vadem ne gün dolacak Allahım?..”

İhsan Şenocak

​Abdülhamid Süleymaniye Gazze
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert