Tek Bir "Dünya"mız Var
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Tek Bir
18.11.2018 08:00:00

 

Tek Bir "Dünya"mız Var

Uçsuz bucaksız mavilikle kum tanelerinin birleştiği kıyılar, yeşilin bin bir tonunun ufka karıştığı ovalar… Gecesi başka gündüzü başka güzel gök kubbe ve her dem nice güzellikler doğuran toprak…  Doğa, Yaradan’ın lütfu ve inayetiyle bütün imkânlarını insanlığın hizmetine cömertçe sunarken maalesef günümüzde yine insan eliyle büyük bir yıkıma tabi tutuluyor.

Gezegenimiz 20. yüzyılla birlikte kimyasal atıkların, bilinçsiz sanayileşmenin, endüstriyel gıda üretiminin pençesi altında zor günler yaşamaya başladı. Artan dünya nüfusu ve bu nüfusa paralel yaygınlık kazanan muhteris tutumlar sebebiyle çevreyle ilgili endişeler yahut çizilen felaket tabloları, birer senaryo olmaktan çıktı ve kapımıza kadar dayandı.  Sanayileşme suyun, toprağın ve havanın korunmasını tarihte hiç olmadığı kadar önemli kıldı. Zira tarihin hiçbir devrinde insanlık bugün olduğu gibi bir çevre kriziyle karşı karşıya gelmemişti.

Esasında bütün inanç ve düşünce sistemleri insanla tabiat arasındaki ilişkide dengenin gözetilmesini savunur. Fakat zamanla insan tabiat ilişkisi, tabiatın aleyhine yıkıcı bir sürece girdi. Öyle ki teknolojik gelişmelerle doğru orantılı olarak artan bir çevre sorunu insanlığın gündemine yerleşti.

Ekolojik Denge

Ekoloji, ilk defa 1873’te Alman zoolog E. K. Haeckel tarafından, canlı varlıkların ve organizmaların hem çevreleriyle hem de birbirleriyle olan ilişkilerini inceleyen bilim dalı olarak tanımlanır. Ekolojik düzenin yara alarak bozulması, tabiatın kendi doğal akışının sekteye uğraması, bütün canlılar için telafisi zor hatta kimi zaman imkânsız olumsuzluklarla sonuçlanır. Çünkü rüzgârın esmemesi nasıl bir felaketse durmadan esmesi de benzer bir felakettir. Yağmurun toprakla buluşması bütün canlılar için rahmetken aşırı yağış sel ve su taşkınları gibi afetlere neden olur.

Eski çağlardan beri düşünürler tabiatta tesadüfe yer olmadığını belirtirler. Mehmet Bayrakdar İslam ve Ekoloji adlı eserinde geçmişten günümüze âlimlerin çevre ile ilgili görüşlerine yer verir: Pisagor, tabiatın aritmetik bir sayısal düzen ve harmoni içerisinde olduğunu söyler. Çevre üzerinde derinlikli çalışmalarda bulunan İslam âlimi Biruni ise tabiatın bu düzenine “tabiat ekonomisi” adını verir. Bu husus Kur’an-ı Kerim’de de vurgulanır, ayeti kerimelerde her şeyin bir miktar ve ölçü ile yaratıldığı ifade edilir. Tabiattaki bu ekonomik dengenin muhafaza edilmesi gerekir.

İslam dininde, insanın âlemle olan ilişkisi bütüncül bir anlayışla ele alınır. Bireyin çevresiyle ilişkilerinde sergilediği tutum ibadet halkası içinde değerlendirilir. Kur’an-ı Kerim her konuda olduğu gibi çevre konusunda da Müslümanlara rehberlik eder. Kur’an ayetleri incelendiğinde tabiatın insan için bir yandan Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren, bu cihetle okunması, ibret alınması gereken bir kitap olduğu diğer yandan da insanın bütün ihtiyaçlarını karşılayacağı bedii bir hazine olduğu görülür. Yine ayeti kerimelerde üzerinde ısrarla durulan bir diğer husus da ekolojik dengenin gözetilmesidir. Tabiatın güzelliğinden bahseden ayetlerde doğanın ahengine ve uyumuna vurgu yapılırken insanın da doğayla ilişkisinde aslında bir imtihan içiresinde olduğu belirtilir. “Biz yeryüzündeki şeyleri kendisine süs olsun diye yarattık ki insanların hangisinin daha güzel amel edeceğini deneyelim.” (Kehf, 18/7.) Rabb’imiz her şeyin bir ölçü ve denge içinde yaratıldığını haber verir (Kamer, 54/49 ; Hicr, 15/19.), insanı bu dengeyi muhafaza etmeye davet eder (Rahman, 55/7-9.).

Bozulan Denge ve Olumsuz Sonuçları

XII. yüzyıl İslam âlimlerinden Gazali, kâinatı fiziki ve metafizik boyutuyla beraber bir bütün olarak ele almış; atomdan güneş sistemine kadar bütün mahlûkatın yaratıcısını tespih ettiğini ve yaratılan her şeyin birbirine bağlı olduğunu, yaşanacak bir aksaklıkta da bütün kâinatın bundan etkileneceğini söylemiştir.

İngiliz bilim adamı James Levelock da 1979’da benzer bir tez ortaya atmıştır. “Gaya hipotezi”ne göre canlılar içinde bulundukları tabii çevreyi etkileyerek daha yaşanabilir hâle getirirler. Örneğin topraktaki mikroorganizmalar toprakta amonyak üreterek toprağın çok daha fazla asitli hâle gelmesine engel olurlar. Tek bir canlının işlevini tam olarak yerine getirememesi domino etkisi oluşturarak bütün bir evreni etkileyebilir. Karbondioksit gazının artışı ile ozon tabakasında yaşanan incelme, bu incelmenin ardından zararlı güneş ışınlarının yeterince süzülememesi, yaşanan büyük iklim değişiklikleri ve artan hastalıklar… Doğada her şey birbirine bağlıdır.

Diğer gezegenlerin atmosferinden tamamen farklı olan dünya hava tabakasının bugünkü kimyasal terkibe ulaşması canlılar eliyle gerçekleşir. Çevrebilim araştırmalarıyla tanınan akademisyen Mine Kışlalıoğlu, Çevre ve Ekoloji kitabında, Ozon tabakasının incelmesinin 1986’da dünyayı tehdit eden sorunlar arasına katıldığını belirtir. Toksik atıkların toprağa gömülmesi ya da zararlı gazların tüttüğü bacaların yükseltilmesi yeterli gelmez. Kışlalıoğlu’nun dikkat çektiği bir diğer husus ise dünyanın değişik ekosistemleri arasında en zengin ecza maddesi kaynağı olan tropik ormanlar. Tropik ormanların tüm dünya için değerleri bununla bitmiyor. Bu ormanlar dünyanın yağmur dengesini düzenler ve atmosfere oksijen sağlar. Deyim yerindeyse tropik ormanlar dünyada akciğer görevi yapar. Fakat günümüzde tropik ormanların tahribiyle endemik bitkiler ve bazı hayvan türleri yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Bozulan ekolojik denge her gün yeni bir sorunla insanoğluna “Tek Bir ‘Dünya’mız Var” gerçeğini haykırır.

Çevre Bilinci

Sosyal bir varlık olarak insan doğduğu andan itibaren çevresiyle alışveriş içinde kalmaya mecburdur. Nefes alıp vererek, yiyip içerek, tüketerek, atık üreterek yaşam döngüsüne bir yerinden eklemlenir. Tıpkı sosyal hayatta olduğu gibi çevreye, doğaya karşı kimi hak ve sorumluluklar yüklenir. Bu, onun sosyal bir varlık olmasının doğal sonucudur. Kişi nasıl ki toplum içinde sorumsuzca davranamazsa tabiatı da dilediğince kullanamaz, sarf edemez.

Toplumlar, kendilerinden sonraki nesillere sadece kültürel birikim ve becerilerini değil, bütün bir çevreyi de miras olarak bırakırlar. Bu bağlamda çevre bilinci, süreklilik gerektiren, nesilden nesle aktarılan bir öğrenme becerisiyle mümkündür. Çünkü modern çağda insanın çevreye tesiri her geçen gün değişmekte, bazen görünür bazen görünmez bir hâl almaktadır. Kimi atıkların, toprakta ve suda meydana getirdiği tahribat ancak uzun yıllar sonra ortaya çıkmakta, toplumlar farkında olmadan gelecek kuşaklara bedel ödetmektedirler.

Dünyanın doğal dengesinin korunması noktasında atılması gereken ilk adım, insanların ilk olarak çevre konusunda bilinçlendirilmesidir. Çevre eğitiminin temeli, doğa sevgisine ve insanın içinde yaşadığı doğanın bir parçası olduğuna, dolayısıyla doğadaki herhangi bir aksaklıktan kendisinin de zarar göreceğine dayanmalıdır. Bugün yaşanan olumsuzlukların asıl sebebi, sanayi devriminin ve onu takip eden sanayileşme hareketlerinin ardından insanın doğayı sömürmesi, ona karşı gaddar ve acımasız davranmasıdır. Yakın çevre ve insan sağlığı arasındaki doğrusal ilişki göz önünde bulundurulduğunda insan, çevresine zarar verirken aslında bindiği dalı kesmektedir.

Mehmet Bayrakdar, İslam’daki ekolojik hareketin erken dönemde ortaya çıkmasında Kur’an-ı Kerim ayetlerinin ve Hz. Peygamber’in uygulamalarının etkili olduğunu belirtmektedir. İnsan ne kendi bedeni üzerinde ne de çevresinde sorumsuzca tasarrufta bulunma hakkına sahiptir. Bir imtihan vesilesiyle dünyaya gönderilen insan, yaşadığı çevrenin sahibinin Allah olduğunu, çevrenin kendisine emanet edildiğini hiçbir zaman unutmaz. Canlı olsun cansız olsun Müslüman’ın eşyayla münasebeti aklıselim bir dikkati beraberinde getirir. Çünkü o attığı her adımın, israf ettiği bir damlanın, tahrip ettiği bir fidanın hesabını vereceğini bilir. Dünyayı diğer bütün canlılarla paylaştığının şuurundadır.

 

Büyük Pasifik Çöp Yığını (BPÇY): Okyanuslarda biriken korkunç miktarda atık

Çöp yığını denince akla metruk arazilere bırakılmış hafriyatlar, köşe başlarında birikmiş atıklar gelir. Evlerimizden sokaktaki konteynırlara ardından da şehrin uzak köşelerine taşınan çöplerin akıbetini az çok biliyoruz. Peki ya denizler ve okyanuslara bırakılan çöpler?

Kaliforniya kıyılarından bırakılan plastik bir atık ile Ümit Burnu’ndan atılan bir başka atık, doğal deniz dalgaları ve rüzgârlarla okyanusta buluşuyor. Oluşan girdap tonlarca atığı bir araya getiriyor. Bu yığınlardan en büyüğü Büyük Pasifik Okyanusu’nda bulunuyor. Büyük Pasifik Çöp Yığını, kısaca BPÇY olarak adlandırılıyor ve Türkiye’nin yüzey alanının iki katından daha fazla bir alanı (yaklaşık 1,6 milyon kilometre kare) kaplıyor. Üstelik BPÇY’nin altındaki deniz tabanının da büyük bir çöp öbeğiyle kaplı olması mümkün. Zira okyanus bilimciler ve ekologlar, deniz çöplerinin %70’i kadarının okyanus diplerine battığını söylüyorlar.

BPÇY hakkında bilmemiz gerekenler ise şöyle:

BPÇY, girdaplar hâlinde birikir ve yığının hacminin çoğu doğadaki canlılar tarafından sindirilemeyen mikroplastik parçalarından oluşur. Çöplerin ana kaynağı ise Amerika ve Asya kıtalarından bırakılan çöpler ve balıkçı atıklarıdır.

Çöplerin kapladığı alan o kadar büyüktür ki tamı tamına bir keşif yapmak bile mümkün olmamıştır. Çöplerin yalnızca %1’ini temizlemek için takriben 67 geminin 1 sene boyunca çöp toplaması gerekir.

Besin zincirine giren mikroplastikler ve hayvanların takıldığı balık ağları, doğal canlı yaşamına büyük bir tehlike oluşturur. En büyük yığın Kuzey Pasifik Çöp Yığını olsa da dünyamızdaki her bir okyanus döngüsünün merkezinde bir çöp yığını vardır.

Hz. Peygamber ve Çevre

İslam dinine göre en küçüğünden en büyüğüne kadar bütün mahlûkatın fiziki öneminin yanında manevi olarak da kıymeti vardır. Ayeti kerimede göklerde ve yerde ne varsa Allah’ı tesbih ettiği (Hadîd, 57/1.) fakat insanların bunu anlayamadıkları belirtilir. (İsra, 17/44.)

Ayrıca Kur’an hiçbir canlının amaçsızca yaratılmadığını hatırlatır. Hz. Peygamber (s.a.s.) de bu ahlak üzere doğaya emanet bilinciyle yaklaşır, bütün varlıkların daha yaratılıştan bir değer taşıdığını vurgular. “Bir Müslüman bir ağaç diker veya ekin eker de ondan bir kuş, insan veya herhangi bir hayvan yerse, bu onun için sadaka sayılır. ” (Müslim, “Müsâkaât”, 12.) buyurmak suretiyle çevre duyarlılığının ibadet bilincinden pek de ayrı düşünülemeyeceğini bizlere öğretir.

Peygamberimiz Medine, Taif gibi alanlarda bugünkü anlamıyla sit alanları oluşturarak çevre konusundaki duyarlılığını gözler önüne sermiş, El-Ğabe ormanı için “Kim buradan bir ağaç kesecek olursa onun karşılığı bir ağaç diksin” (Belâzurî, Futûhu’l-Buldân, Beyrut, 1407/1987, s.17, 18.) diye buyurmuştur. Yine bir başka hadisinde “Elinizde bir ağaç fidanı varsa, kıyamet kopmaya başlasa bile eğer onu dikecek kadar vaktiniz varsa, mutlaka dikin.” (Buhârî, El-Edebu’l-Müfred, 168.) sözleriyle tek bir ağacın bile insanlık için ne denli önemli olduğunun altını çizmiştir.

Hayvanlara karşı da şefkat nazarı ile yaklaşan Peygamberimiz (s.a.s.), onlara işkence yapanları sert bir dille tazir etmiş, hayvan neslinin korunmasında hassasiyet göstermiştir. Ardından gelen ashabı da aynı rikkatle hareket etmiştir.

Hisbe Teşkilatı

Kur'an-ı Kerîm'deki “iyilikleri emretmek ve kötülüklerden vazgeçirmek” emrine dayandırılan ve ikinci halife Hz. Ömer (r.a.) zamanında bir müessese hâline gelen hisbe teşkilatının temeli, dinin hoş karşılamayıp çirkin gördüğü her türlü kötülüğe engel olmaya dayanmaktadır. Görev ve yetkileri bugün tek bir müessesede toplanamayacak kadar çok olan hisbe teşkilatının sorumlulukları arasında çevreyi ve hayvan haklarını korumak da yer alıyordu. Muhtesipler, insanların gerek sahip oldukları hayvanlara gerekse sahipsiz sokak hayvanlarına zulmetmesi durumunda müdahalede bulunuyor, bahçelerinde yetişip büyüyen ağaçları bile keyfi olarak kesmelerine müsaade etmiyordu. Muhtesibin toplum üzerinde velâyet hakkı bulunduğu için geniş bir tazir yetkisine de sahipti. Eziyet gören hayvanlar ve  asırlık çınarlar muhtesibin koruması altındaydı.

 

Bir Çevre Mühendisliği Olarak Geri Dönüşüm

Geri dönüşüm, ana hatlarıyla “yeniden değerlendirme” anlamı taşımaktadır. Bugün hem çevreye hem ekonomiye katkısı bağlamında geri dönüşüm ve sıfır atık projeleri toplumların gündemlerinde önemli bir yer tutar. Tabii kaynaklardan üst düzeyde faydalanabilmenin anahtarı, ekonomik değeri olan atıkların geri dönüşüm yoluyla tekrar üretim halkasına eklenmesidir.  İnsanların zihninde “çöp” olarak nitelendirilen atıkların mahiyeti değişmekte, doğru ayrıştırma ve geri dönüşüm ile doğaya yeniden kazandırılması, çeşitli fiziksel ve kimyasal işlemlerden geçirilerek tekrar üretim sahasına dâhil edilmesi mümkün olmaktadır.

Geri dönüşümün yararları bununla da kalmaz. Çöp olarak doğaya terk edilen ürünlerin çoğu aslında tabiata büyük zarar verirler. Yanmış yağlardan plastik ambalajlara kadar pek çok atık, suyu, toprağı ve havayı kirletmektedir. Geri dönüşümle hem bu kirliliğin önüne geçmek hem de doğal kaynakları israf etmeden yeniden kullanıma sunmak mümkündür.

Öyle ki sadece plastik, cam, kâğıt gibi ürünler değil; yediğimiz meyve artıklarından yumurta kabuklarına kadar hemen hemen bütün evsel atıklar değerlendirilebilmektedir. Bu bağlamda atığın kaynağında ayrıştırılması önem taşır.

Kompost Nedir?

Kompost, her türlü organik atığın bir araya getirilerek çürütülmesi sonucu elde edilen doğal bir gübredir. Tarım veya çiçek yetiştirme için kullanılacak olan toprağın yapısını zenginleştirmek ve düzenlemek için kullanılır. Toprağın daha iyi hava almasına, daha iyi işlenebilmesine katkıda bulunur ve su tutma kabiliyetini artırır. Aynı zamanda mutfaktan çıkan bitkisel ve bazı hayvansal atıkların da geri dönüştürülmesini, ‘çöp’ olmamasını sağlar. Kompost, bir kabın ya da bahçede hazırlanmış büyükçe bir çukurun içinde malzemelerin belirli bir sırayla karıştırılarak bekletilmesi ile hazırlanır. Karışımın hava alması da gerekir, bu nedenle az miktarda kompost için, orta boy bir çöp kovasına delikler açarak kompost kabı hazırlanabilir. Kompostun içine temel olarak azot bakımından zengin “yeşil malzeme” ve karbon bakımından zengin “kahverengi malzeme” olarak gruplandırabileceğimiz iki çeşit malzeme konulur. Yeşil malzeme daha çok sebze meyve atıklarıdır. Kahverengi malzeme ise dallar ve ağaç kabukları, fındık ceviz kabukları, saman ve kuru yapraklardan oluşur.

Sema Bayar / Diyanet Dergisi

Doğa dünya kimyasal atıklar
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert