Yazarlara Ve Yazacaklara Özel
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Samsun Haber – Akasyam Haber  Samsun'dan son dakika haberler – dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Yazarlara Ve Yazacaklara Özel
24.11.2019 11:30:00

 

Yazarlara Ve Yazacaklara Özel

​Kurallardan biraz sapmanın ne sakıncası olabilir? Evet ama bunlar okuyucunun duraklamasına ve fikirlerinizi düşünmek yerine kabiliyetsizliğinizi düşünmesine yol açar. J. Barzun, H. F. Graff

 A. BÖYLE BİR ÇALIŞMA NİÇİN?

Uzun yıllar yazarlık ve -mektebli değil de “alaylı” sınıfından- editörlük yaptıktan sonra, bir şeyi derinden farkettik: Birçok yazar, “iyi” yazmak nedir doğrusu pek bilmeden yazıyorken; aslında yazabilecek nice dost da, kendisine rehberlik edebilecek kişi ve kaynaklarla karşılaşmadığı için ya yazmaktan kaçınıyor veya çoğu akametle biten yazı denemelerinde bulunuyor. Yazma istek ve iddiası taşımayan çoğu okuyucu ise; henüz “iyi” yazıyla “kötü” yazıyı bile lâyıkıyla ayırdedemiyor, gerçekte kötü kaleme alınmış bir makale veya edebî denemeyi anlayamamasını yahud ondan zevk alamamasını, kendi yetersizliğine yorabiliyor. Böyle bir zeminin oluşmasında, kuşkusuz kimi editörlerin de, hem gerekli tavsiye ve açıklamaları yapmamak, hem lüzûmlu müdahalelerde bulunma gayret veya cesaretini göstermemek, hem de meslekte kendilerini geliştirmemek ve editörlüğün nasıl bir mesuliyet olduğunu şuurlaştırmamak gibi bir vebali bulunuyor.

İşte okuduğunuz çalışma, birçok kişinin “kendine yetecek kadarıyla” herşeyi bildiğini zannettiği bu zemine bir İTİRAZ vasfı taşıyor. Üstelik bu satırların yazarı, her ne kadar sayfalar boyu “iyi” yazmanın inceliklerinden sözedecek olsa da, gerek tecrübeyle gerekse araştırarak öğrendiklerinin, bilmedikleri yanında “devede kulak” mesabesinde kaldığını itiraf ediyor. Ancak yine de, çalışmasının, kendisinin yapamadıklarını yapabilecek sayısız yazar, editör veya okuyucu için ufuk açıcı olabileceğine candan inanıyor.

Ayrıca, bu –doğrusu uzunca- yazı, birçok fikrî, ilmî veya edebî dergide mûtad olan “YAZARLARA TALİMATLAR” bölümünün oldukça tafsilâtlı bir örneği fonksiyonunu da görüyor. Ezcümle, bundan böyle tüm müstakbel yazarlarımızdan taleb edeceğimiz şartları ihtivâ ediyor.

Bilvesile itiraf etmek istediğimiz bir husus: Böyle bir çalışma kaleme alma ihtiyacı duymamızın -şahsımız yönünden- belki en mühim sebebi, gerek dergilerimize gelen, gerekse yayınevlerimize kitab olarak teslim edilen çalışmalardaki şeklî aksaklıkların hep birbirine benzemesi ve tek tek düzeltilmeye çalışılsa bile bir dahaki sefere yine benzer aksaklıklarla malûl olarak gönderilmesidir. Buysa, tek tek editörlerin hiçbir zaman altından kalkamayacağı bir yük ve meşguliyettir. Bu safhada öncelikli olarak yapılması gereken, şu ân okumakta olduğunuz türde bir “kılavuz denemesi” hazırlamak olarak gözüktü bize. Böylece tüm yazarlar veya yazarlığa talib okuyucular, bir nevî “kendi kendinin editörü” olma şansına kavuşacak; dileğimiz o ki, bize düşen iş de artık çok daha az olacaktır. Sadece yazarlar veya yazacaklar için değil, editörlük mesleğine adım atmış yahud atacak olanlar için de bu sâyede faydalı bir metin temin edilmiş olacaktır.

Kendi dünya görüşümüz zâviyesinden ve temel hedefi bakımından DERGİ YAZARLIĞINA GİRİŞ vasfıyla kaleme alınmış bu çalışma, kuşkusuz bir ilk adımdır ve çoğu ilk teşebbüste olduğu gibi, birçok eksiklikle malûldür. İnşallah bundan sonra, hem bizim hem de ilgili tüm okuyucuların katkı ve tashihiyle, bu metin giderek zenginleşecek ve ileride –şimdikine nazaran belki büyük ölçüde değişecek de olsa- kalıcı bir “rehber çalışma” hüviyeti kazanacaktır. Bu tesbitlerin, daha çok “câmiamız” çerçevesinde geçerli olduğunu da ilâve edelim. Şöyle ki, bizim DİL HASSASİYETİMİZE her zaman muvafık olmasa da, genel olarak bu meseleyi olanca teferruatıyla işleyen bellibaşlı “rehber kitablar” zaten mevcuttur ve yazımızda onlardan sıkça istifade ediyor, üstelik bilmediklerimizi biz de onlardan öğreniyoruz, öğrenmeye de devam edeceğiz. Ne var ki, her mânâda mükemmel olsalardı, biz de hiç şübhesiz böyle bir zahmete girmeyecek ve kısaca onların adlarını zikredip tavsiye etmekle iktifâ edecektik. Bu bakımdan çalışmamız, kendi sahasında ve bizim gözümüzden “toparlayıcı” olmak gibi bir vasfı hâiz.

Son olarak, tüm İBDA bağlılarının bu bâbta ellerinden düşürmemeleri gereken ve “şeklî ve sathî” yönlerden öte, “asılda” lâzım olan tüm fikrî, ilmî, bediî, ahlâkî, ideolojik ve metodolojik ipuçlarını muhtevî eser, İBDA Mimarı’nın Marifetname’sidir:

– «İBDA’cıların tümdengelim ve tümevarım yoluyla meseleler içinde başvuracakları bu eseri, “ortak hafıza” olarak takdim ediyorum… Yani, sadece yazmak ve anlatmak değil, yazdırmak ve anlattırmak sevdasiyle, dışa açılışın ipuçlarını vermek, görüp tanımaya misâl olmak…» (Mirzabeyoğlu, 2007)

  B. BU ÇALIŞMA KİMLER İÇİN?

 1. Tüm İBDA Bağlıları İçin

 Dergimiz Akademya, bir yandan zaten varolan bir kadronun “akademik” verimlerine ifade zemini olmak, diğer yandan da böylesi verimlerin yeşerebileceği bir entellektüel halka ve iklimin tesisinde pay sahibi olmak, yâni okullaşmak veya ocaklaşmak arzusuyla çıkıyor. Şu hâlde, ideal olana nisbetle son haddiyle yetersiz de olsa, Başyücelik Akademyası’na giden yolun yolcularına gerekli yahud faydalı erzak ve teçhizatı temin yollarını araştırmak, bulabildiklerini göstermek, gücünün yettiği noktaya kadar okuyucularına rehberlik etmek gibi bir vazifesi de mevcut. Bu vazife çerçevesine, elbette, “akademik” verimlerin ahlâkî, ideolojik, metodolojik ve şeklî yönlerine elden geldiğince temas etmek de dahil.

Öyleyse arzedelim: Yaptığımız çalışma, sözkonusu vazifenin ŞEKLÎ yönlerine, çoğu başlangıç ve orta seviyede de olsa, “temas denemesi” olma mânâsı taşıyor. “Yazma” mevzuuna her ne kadar “en başından” başlayarak temas edecek de olsak, zaman zaman doğrudan “akademik” yazılara has özelliklere de yer veriyoruz. Ve yine bu çalışma, önümüzde bizi bekleyen bu uzun akademik yolculuğa hep beraber çıkarken; yolu, yolculuğu ve yolcuyu birlikte keşfetme zevk ve gayretinin, kendi “şeklî” ve “sathî” zâviyesinden de olsa, ilk numûnelerinden olmayı diliyor.

Yeri gelmişken vurgulamak isteriz ki, Akademya kadrosu olarak bizler, “faaliyette” amatörlüğü, gençliğin veya aramıza yeni katılan “ruhu gençlerin” süsü olarak görürken, bunu bir ömür sürdürmenin herhangi bir mazereti olduğuna inanmıyoruz; aksine, her sahada olduğu gibi, akademik sahada da günden güne profesyonelleşme idealini yükseltiyor, biz olamamışsak da olabileceklerin önünü açmak istiyoruz. Bizden sonrakilerin yolunu ve önünü açmazsak, “hastahane kapısında geçit vermez hademe” olarak tarihe geçmekten korkuyoruz. “Profesyonelleşme” bâbında, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun tüm İBDA bağlılarından beklediği de bundan başkası olmasa gerek:

– “Camiamızda herkesin nefsine şunu teklif etmesini istiyorum: Amatörce yapılan faaliyetleri sahici fikrin emrinde profesyonelce örgütlemek ve yönlendirmek, profesyonelce yapılan çalışmalarda da işi amatörce bir heyecanla beslemek ve güçlendirmek durumunda olsunlar…” (Mirzabeyoğlu, 1997: 65)

Bir diğer ifadeyle, her iki durumda da “profesyonellik” şiarını ve “amatörlük” heyecanını gözetmek, gözden kaybetmemek…

Bu şiarı önümüzdeki çalışmaya tatbik edersek: Kaleme aldığımız yazı, kuşkusuz yeri geldikçe profesyonelliğin gereklerini işlemeye çalışacak da olsa, tüm muhtevâsı bakımından, “profesyonel” tarzda akademik bir yazı yazmanın bütün inceliklerini anlatmayacak. Bundan ziyâde, profesyonelliğe giden yolda çok temel ve “şeklî” bir “yazı bilgisi” temin etmeyi ve amatör yazarlıktan profesyonel yazarlığa doğru sağlam bir adım atabilmemizi hedefleyecek. Çünkü biz, ahlâkî, ideolojik, metodolojik ve –yazımızın konusu olan- şeklî yönleriyle içiçe bir “bütün” olarak, ancak bir ALTYAPI mevcud olduğu takdirde profesyonel bir “akademik yazar” olmanın da imkân dairesine gireceğini düşünüyoruz. İlk, orta ve yüksek öğrenimimizi ikmâl etmeksizin profesörlüğe sıçrayabileceğimiz “kestirme” bir yolun mevcudiyetine açıkçası inanmıyoruz. Şeklî yönleri de dahil bir “bütün” olan bu ilk eşik geçildikten ve fikrin, ilmin ve sanatın “zarurî temeli” atıldıktan sonradır ki, bizim için “akademik” uzmanlığın tüm kapıları sonuna kadar açılacak ve İBDA’nın bağlılarından istediği keyfiyet çıtasına inşallah hep birlikte tırmanılacaktır:

– “Bu nağmelerde kendi öz şahsiyetini idrak edecek olanlardır ki, bizim keşfimizin hangi fikir kıtalarına kadar yayıldığını –ne kadar iddialı bir söz!- AKADEMİK TARZLAR içinde göstereceklerdir…” (Mirzabeyoğlu, 1988: 79, vurgular bize âit)

Aksi durumda, yâni “altyapısızlıkla” malûl ve “akademik” bakımdan henüz uzmanlaşmamış iken İBDA adına fikrî çözümlemelerde bulunduğumuzda bizi bekleyen tehlikeyse, malûm; İBDA Mimarı söylüyor:

– «”Genelin geneli” gibi karikatür ve kaba taklit plânının “mihraksız genel”ine düşmemesi gerekenler, bütün ölçülendirmelerimin tatbikini AKADEMİK ve soylu pratik plânında göstermek zorunluluğundadır ki, bu, elbette zorların zoru bir memuriyet sahasının orijinal buluşlarını ucuzun ucuzu bir beleşçiliğe âlet etmekle olmaz.» (Mirzabeyoğlu, 1988: 142, vurgu bize âit)

“Akademik uzmanlık” altyapısını henüz temin etmeden yazarlığı öğrenmeye başlamanın ve –bizim savunacağımız üzere- bekletmeksizin yazmaya davranmanın gereği nedir, tarzında bir soru hatıra gelebilir. Şudur cevabımız: Bir sonraki bölümde açmaya çalışacağımız üzere, okumakla yazmak, eş zamanlı olarak ancak “ayrı ayrı” geliştirilmesi gereken kabiliyetlerdir. Bir ilkokul öğrencisinin bile, bir yandan okur ve öğrenirken, diğer yandan kendince “yazması gerekenler” bahis mevzuudur. “Önce okuyalım, sonra nasıl olsa yazarız” düşüncesi, maalesef hayatta ve eğitimde karşılığı olmayan bir aldanıştır.

Aynı şekilde hatırdan çıkarılmamalıdır ki, ilmin gayesi, yazmak ve böylece o ilmi kalıcılaştırmaktır. Üstad Necib Fazıl’ın, “Zaman vurmadan silgiyi, / Yazıyla bağlayın bilgiyi.” şeklinde manzûmeleştirdiği o muazzam hadîs-i şerîfin ihtar ettiği üzere;  “bilgiyi yazıyla bağlamak”, bir Peygamber buyruğudur en başta. Yazılmayan bir ilim, içtimaî fayda anlamında “yok” demekle neredeyse eş anlamlı olacağına göre, ilmi hem şimdi hem sonra “var” kılmak üzere, ilmî tekâmülle yazma kabiliyetinin “birlikte” tekâmülü, ilim yolcusunun her çağında bir lüzûm belirtir. Mütefekkir’in bu çerçevede işaret ettiği husus, her dem kulağa küpe olmalıdır:

– “Her çağ, yazabildiği şekilde yazmalıdır; zaten başka türlü de yazamaz.” (Mirzabeyoğlu, 2007: 134)

Kısacası, “akademik yazarlığa” giden yol, öncelikle ilk ve orta seviye yazarlığın hakkını vermekten geçmekte. Belki herkesten çok bilen ama diğer herkesten az yazan nice dost vardır tanıdığımız. Bizce bu menfîliğin sebebi, “her çağ”da sürekli yazmayı ve bir taraftan fikren tekâmül ederken diğer taraftan yazma kabiliyetini geliştirmeyi etmeyi ihmal etmeleridir yalnızca. “Sağılmayan meme kurur” diyenler, doğru söylemiştir.

Yazmanın, üstelik “ânı ânına” yazmanın, tüm İBDA bağlıları, bilhassa yazarlık kabiliyeti diğerlerine nazaran bâriz olanlar için ne derece ehemmiyetli olduğunu da kendisinden süzebileceğimiz bir hikmetle bahsi mühürlemek istiyoruz. Abdülhakîm Arvasî Hazretleri buyuruyorlar:

 – “Hususen yeni bir bilgi olursa, yazıya geçmeye değer ise, faidesi umumi olursa, gizlenmesi gereken hususlardan olmazsa, ondan gelen yararın tamamlanması için, onu tesbit etmekte acele davranmak lâzımdır ki, eden çıkmasın. Kaydında gevşeklik gösterilmesin ki, kaybolmasın. Çok zaman olur ki, onun gelmesi, o vaktin hususiyetlerinden, o mekânın korkularından, veya sohbet ettiğin kişinin aksettirdiğindendir. O kişi ondan ayrılınca o hal bir daha ele geçmeyebilir. Onu tekrar hatırlarım diye aldanmasın…” (Mirzabeyoğlu, 1988: 46)

 2. Yazarlar İçin

 Yaptığımız çalışma, bir yazarın, ister dergimiz Akademya’ya isterse bir başka dergiye yazsın, herhangi bir yazı kaleme alırken nelere dikkat etmesi gerektiğini göstermeye çalışacağı kadar, kaleme alınacak bu yazıların bir dergide yayınlanmasının nelere bağlı olduğunu, yâni editörlerin nelere dikkat ettiğini de -elden geldiğince teferruatlı olarak- sergilemeye çalışacak.

Editörlerin “hakikaten” editörlük yaptığı dergilerde, yazarla editör arasında, şiddeti bazen az bazen çok, dışarıdan bakıldığında bazen belli bazen belirsiz ancak, çoğunlukla sürekli bir ÇEKİŞME vardır. Şudur başlıca sebebi: Yazarlar, gönderdikleri her yazının “aynen” yayınlanmasını arzular. Editörlerse, kısmen yazarlara fakat onlardan ziyâde derginin okuyucularına ve prestijine karşı sorumluluk hissettiklerinden, kabul ettikleri az sayıda mükemmel yazı dışında kalan diğer yazıları, ya yayınlanmaya değer bulmaz veyahud “düzeltilip yeniden dergiye gönderilmesi için” yazarına iade eder. Bu da, hâliyle, yazarla editör arasında belli belirsiz bir gerginlik doğurur.

Bir misâl verelim dilerseniz. İlmî bir makalenin nasıl yazılacağına dair bir de eseri bulunan -TÜBİTAK tarafından Türkçeye tercüme ettirilip bastırılmıştır- tecrübeli editör Robert A. Day“iyi dergilerde, gönderilen metinlerden olduğu gibi kabul edilenler yaklaşık yüzde 5 civarındadır” diyor. Diğer bir deyişle, gönderilen her 20 makaleden yalnızca 1’i “aynen” yayınlanıyor. Peki, kalanlara ne oluyor? Onların da yarıdan fazlası reddediliyor; kalan diğerleri de “şunlara şunlara dikkat edip yazınızı düzeltirseniz, yayınlayacağız” notuyla beraber yazarına iade ediliyor. (Day, 2000: 80)

Editörler, “aynen” yayınlamak dururken, niçin bu nevî yollara sapma ihtiyacı duyar? Şudur çoğunlukla cevabı: Önlerine gelen yazının iki önemli “kriter” yönünden tam olmaması yahud birinden geçerken diğerinden geçememesi. Nedir bu iki “kriter”? J. Barzun ve H. F. Graff, ortaklaşa kaleme aldıkları “araştırmacıların başucu eseri” Modern Araştırmacı’da şöyle özetliyorlar bunları:

Birincisi, MUHTEVÂ yönündendir: “Yazılanlar doğru, güvenilir ve tam mıdır?”

İkincisi, ŞEKİL yönündendir: “Açık ve düzenli mi; anlaşılması, hatırlanması kolay mıdır?” (Barzun ve Graff, 2004)

Çalışmamızın bu “şeklî” yön üzerinde yoğunlaştığını söylemiştik. Bu yön o kadar önemlidir ki, bir yazının “şeklen” arızalı olması, “muhtevâ”sına hemen hiç bakılmaksızın, gönderilen yazının bir kenara konulmasına veya reddedilmesine bile yeter sebebtir:

– “Eğer çalışmanız iyi ise, ilmî ise, yayınlanmak üzere kabul edilecektir. Doğru mu? Bu yanlıştır. Kötü daktilo edilmiş veya kelime işlemden geçmiş [dizilmiş] metin, sadece yayınlanmak üzere kabul edilmemekle kalmayacak, aynı zamanda birçok dergi işletmesinde, yarım yamalak hazırlanmış olduğu için dikkate bile alınmayacaktır. (…)

İdeal bir dünyada iyi ilim, belki vasıtanın (yazılmış metnin) formatına bakılmaksızın yayınlanabilirdi. Oysaki gerçek dünyada, birçok işi ücretsiz yapan ve çok yoğun işleri olan editör ve değerlendiriciler; kötü, eksik metinler için zaman ayıramaz, ayıramayacaklardır. Ayrıca, en tecrübeli editörler şu doğrudan ilişkiye inanırlar: Kötü hazırlanmış bir metin, hemen hemen hiç yanılmaksızın, yetersiz ilmin ifadesidir.

Bu sebeble, size tavsiyem bu noktada kesindir: Eğer metninizin yayınlanmasını istiyorsanız (aksi hâlde niçin göndereceksiniz?), dergiye gönderilen metnin; hatasız, düzgün, derginin tarzına [formatına] uygun daktilo edildiğinden [dizildiğinden] ve her yönden tam olduğundan emin olun. Bu bir zorunluluktur (olmazsa olmaz).” (Day, 2000: 63, 64)

Şeklî yönü önemli kılan hususiyet, bir yazının en başta AÇIK, ANLAŞILIR ve KENDİNİ OKUTUR olması gerekliliğidir. Yazarının bu istikamette umursamadığı bir yazıyı okuyucunun veya editörün umursayacağını düşünmek gerçekçi değildir. Olacak olan da budur; okuyucunun veya editörün yazıya şöyle bir göz atmasıyla o sayfaları okumadan geçip gitmesi bir olur. O hâlde yazara düşen vazife bellidir: “Anlaşılmak ve okunmak için, fikirleri yanyana dizmekten daha fazla birşeyler yapmak, onları kolay anlaşılır şekle sokmak gerekir.” (Barzun ve Graff, 2004: 213)

Artık anlaşılsa gerektir ki, yazarlarla editörler arasındaki çekişmenin sebebi, editörlerin “aksi” insanlar olması değil, yazarların dikkatsizliği ve gevşekliğidir; araştırmalarına aylarca emek verirken gösterdikleri titizliği, yazılarının son hâlini verirken göstermemeleridir; bu bahisteki ihmâlleri veya hâlâ giderme teşebbüsünde bulunmadıkları cehaletleridir. “Cehalet” tesbiti ağır bir itham olarak düşünülebilir. Maalesef öyle değildir ve çalışmamızın son bölümlerine doğru farkedilecektir ki; birçok ilim adamı, özellikle “müsbet bilgiler” ve “teknik” dallarda uzmanlaşmış olanlar, “yazma” bahsinde orta öğretim seviyesinde kompozisyon kaleme alma becerisine bile neredeyse mâlik değildir.

Yazımızın temel bir amacı da, bu bakımdan, yazarlarla editörler arasında bir “anlayış” köprüsü kurmaya çalışmak olacaktır. Her iki kesimin de kaygısı ortaktır çünkü: Yazıları onların muhatabı olan okuyucuyla buluşturmak. ANLAŞILABİLİRLİK kavramıdır işte bu kilidin anahtarı:

– «Nâdir hâller dışında, editörler son derece hoş insanlardır. Asla onları düşman görmeyin. Onlar sizin tarafınızdadır. Editör olarak yegâne amaçları, ANLAŞILABİLİR bir dilde iyi ilim yayınlamaktır. Bu sizin de amacınız değilse, gerçekten ölümüne bir düşmanla uğraşıyor olacaksınız. Fakat siz de aynı amacı paylaşıyorsanız, editörün sizin sadık bir yandaşınız olduğunu anlayacaksınız. Büyük bir ihtimalle, başka hiçbir şekilde satın alamayacağınız tavsiyeler ve “yol gösterici bilgileri” de elde edebilirsiniz.» (Day, 2000: 80, vurgu bize âit)

 3. Geleceğin Yazarları İçin

 Peki okumakta olduğunuz çalışma gibi yazılar yahud kitablar, yine uzman veya tecrübeli kişilerin birebir yardımı, “yayınlanabilir” bir yazı kaleme almak isteyen bir kişiye “iyi yazmayı” mükemmel biçimde öğretebilir mi? Cevabımız, hem “evet”, hem “hayır”dır.

Evet, öğretebilir. Mecelle’nin meşhur kaidesindeki gibi, “Lâ vusûle illâ bi’l-usûl – Usûlsüz vusûl olmaz”. Böylesi çalışmalar, tamamen yabancısı olunan bir mevzu veya muhitte olduğu gibi, “harita” ve “pusula” kıymeti görürler. Uzman veya tecrübeli kişilerin yardımı ise, kitablardan öğrenilebilecek hususlar sınırlı olduğu ve meselenin püf noktalarını kapmak belli bir “usta-çırak münasebeti” gerektirdiği için, aynı şekilde elzemdir. Eline bir “piyano metodu” kitabı alıp kendi başına piyano virtüözü olabilmiş kaç kişi vardır, bilemiyoruz. Velhâsıl, ders kitabı da lâzımdır, öğretmen de.

Hayır, öğretemez. “Ders verilmez, alınır” düsturu gereğince, nereden ne okunursa okunsun, kimden ne işitilirse işitilsin, “iyi yazmak”, şahsî bir “ifade dili” geliştirmektir. Kimse bir başkasının gözüyle göremez, bir başkasının kalb ve zihnini, ruh ve aklını, duygu ve düşünce dünyasını “aynen” kendisine nakledemez. Öyleyse, yazarken, herkes kendi “ifade” tarzını, uslûbunu, rengini bulmak, kendi gördüğünü yazmak, kısaca kendi “ifade dili”ni geliştirmekle mükelleftir. Peki o zaman baştan beri anlattıklarımız ve bundan sonra anlatacaklarımız niçin? Sorunun cevablarından birini, Yazılı ve Sözlü Anlatım adıyla bizce çok faydalı bir kitab kaleme alan Prof. Dr. Şerif Aktaş ve Doç. Dr. Osman Gündüz’den verelim:

– “Yazı kaleme almak öğretilmez, öğrenilir. Ancak yol göstermek, bazı gerekli ihtarlarda bulunmak yararlıdır.” (Aktaş ve Gündüz, 2009: 167)

Biraz önceki “piyano çalmayı öğrenme” misâline devam edersek, hangi mükemmel “piyano metodu” kitabını da çalışsa, hangi usta “piyano virtüözü”nden ders de alsa; bir piyaniste düşen vazife, “kendi” parmaklarıyla çalmak, “kendi” ruh ve yorumunu çaldığı esere katmaktır. Kaldı ki her çeşitten yazarlık, zaten bestelenmiş olanı icrâdan ziyâde, küçük veya büyük çaplı “orijinal” besteler yapma işidir; bir nevî bestekârlıktır. Şu hâlde, “şahsî ifade sahibi” demek olan sanatkârlıktır.

Eserin de ustanın da “lâzım” olduğunu kavradıktan sonra devam edelim. Bu nevî “rehber” çalışmaların, kitabların veya şahısların “yazacak” olanlara kazandırdığı -diğer hepsi bir yana- bellibaşlı üç haslet sözkonusudur:

Birincisi, DİL HASSASİYETİ kazandırıcıdırlar. Üstelik mesele, dilin yalnızca “şeklî-sathî” kullanımındaki mahareti temin değil, zamanla dilin “köklerine-derinlerine” kadar inecek bir fikir yolculuğuna çıkış ve bu sayede diğer tüm ilimlerin de sathından derinlikliklerine doğru gidici bir nüfûz imkânı buluştur. Tüm ilimler, “dil içinde” ve “dille” temin, tesis ve ifade edilirler çünkü. İmam-ı Gazalî Hazretleri şöyle buyuruyorlar:

– “Lügat bilgisi, etimoloji, kelimelerin kök bilgisi… Bu ilim, bütün ilimlerin ilk basamağını teşkil eder ve onu bilmeyen diğer ilimleri öğrenmeğe yol bulamaz; zira nasıl ki dama çıkmak isteyen birine evvelâ merdiven lâzımsa, lügat bilgisi de diğer ilimlere yükselebilmek için böyle bir vasıta durumundadır… Bir ilim faaliyeti içinde bulunmak isteyen herkes, lügât ilminin esaslarını bilmek zorundadır; demek oluyor ki, lügât ilmi, asıl bilgisi olmanın da ötesinde “aslın aslı” niteliğindedir.” (Mirzabeyoğlu, 1988: 270-271)

İkincisi, yazmanın bir EMEK işi olduğunu; hatta “anlaşılır” ve “okunur” olmak için HEP YENİDEN YAZMA işi olduğunu; kısacası, hiçbir makalenin masaya oturulup çalakalem yazılmadığını öğreticidirler. Şimdi sözlerini iktibas edeceğimiz yazar, 80’in üzerinde yayınlanmış hikâye kitabı veya romanı, yine yüzlerce gazete veya dergi yazısı olan bir kişidir:

– “Aslında sanıldığının tersine, ben çok zor yazıyorum. Yâni ben kolayca yazan bir adam değilim. (…) Ama ben kolay okutan bir yazarım. Onun için karıştırıyorlar birbirine… Yâni bir yazının kolay okunması, o yazının kolay yazıldığını göstermez. Tam tersine, eğer bir yazı kolay ve rahat okunabiliyorsa, yazar o yazının veya o kitabın üzerinde çok çalışmış, çok yorulmuş demektir. Ben gerçekten çok yorulurum. Örnek olarak, şurada bir hikâye var. Bu hikâyeyi 1965 yılında kurmuşum. Ben onu ancak bir hafta önce yazabildim. Size şunu da söyleyeyim, romanlarımı beş altı kerede yazarım. Oyunlarımda ise, on beş yirmi kez yazdıklarım olmuştur. (…) Dün çok basit bir yazı yazdım ve onu üçüncüsünde yazdım. Ayrıca daktiloya da çekmedim. Eğer çekseydim, dördüncü kez yazılmış olacaktı.” (Aktaş ve Gündüz, 2009: 166)

 Nihâyet üçüncü olarak bu “rehber” eser veya kişiler, yazmanın “yazmakla” bitmediğini, aksine, asıl o zaman başladığını, sıranın YAZININ TAMİRİNE geldiğini ve bir yazının nasıl “tamir” edildiğini öğretici ve göstericidirler. Buysa, yazılı çalışmalarla beraber, özellikle rehber kişilerin yardımını gerektiricidir:

– “Yazar olmayan birine, mücerred bir fikir olan TAMİRİN nerede yapılması gerektiğini ve nasıl yapılacağını anlatmak imkânsızdır. Yazar olmaya çalışan birine, ilk taslakların tümünde karşılaşılan belirsizlikleri ve hataları nasıl bulup düzelteceği zaman içinde, usta bir tenkitçinin gözetiminde öğretilebilir. Bu da belli bir ÇIRAKLIK DÖNEMİ gerektirir.” (Barzun ve Graff, 2004, vurgular bize âit)

Yazarlıkta ustalaşmak için “ustalardan yardım almayı” en önemli unsur olarak işaretleyen yukarıdaki yazarlar [J. Barzun ve H. F. Graff], yine de, tüm yazarlara, bilhassa “tarih” alanında çalışma yapacak araştırmacılara yol gösterici, 30 yıldan fazla hep yeniden düzenleyerek yeni baskılarını yaptıkları Modern Araştırmacı adlı harika bir eser kaleme almışlardır. Bizim mütevazı çalışmamız ise, tüm böylesi faydalı eserlerde işaretlenenlerle kendi tecrübe ve hassasiyetlerimizi harmanlayarak, dağınık ipuçlarını elden geldiğince toparlamak ve yazan yahud yazacak dostlara böylelikle yardımcı olmak gayesine matuftur.  

4. Tüm Okuyucular İçin

 “Marifet, iltifata tâbidir”, bunu hepimiz biliriz. Buna paralel olarak bildiğimiz diğer bir husus da, “taleb”in niteliğine göre ürünün veya eserin “arzedildiğidir”.

Şu hâlde, geniş okuyucu kitlesinin, “iyi” yazı ve yazarların niteliğini –meselâ, bizim yararlandığımız eserlerden veya bizim hazırladığımıza benzer çalışmalardan- öğrenmesi, okuyucuyu yazarlardan artık BÖYLE yazmalarını “taleb edici” kılacaktır. Böylelikle bu tür “rehber” çalışmalar, okuyucunun tazyikiyle yazar kitlesini de “kalite-keyfiyet” bakımından “sıçratıcı” olacaktır.

Seviyesi yüksek bir “entellektüel çevre”de, bu bakımdan, yine seviyesi yüksek ve ne istediğini bilen “iyi okuyucular” vardır. İşte bu “iyi okuyucular” seviye düşüklüğüne hiçbir zaman tahammül edemedikleri içindir ki, orada aynı zamanda birçok “iyi yazar” da vardır. İşte bizim bu çalışmayı hazırlar ve sunarken gözönünde bulundurduğumuz bir diğer gaye de, bu açıdan, okuyucu ve yazar arasındaki “seviye yükseltici” böyle bir “arz-taleb” etkileşimini sağlamaktır.

Sözün özü, okuyucunun şuur seviyesinde “iyi” yazı ve yazarların niteliğini öğrenmeye dair gerçekleşecek böyle bir yükseliş, şunları sağlayacaktır: Birincisi, okuyucu, ustaların hak ve emeğini takdir edici olacaktır. İkincisi, yazarlar “özensiz” yazdıklarında bunun hemen farkedileceğini artık bilecektir. Üçüncüsü, yayınlanacak her tür metin bundan böyle daha “anlaşılır”, “faydalı” ve “okuması zevkli” hâle gelecek, “okuyucuya” arzedilen ilmî verimlerin kalitesi her mânâda yükselecektir.

Sadece bu da değil elbette. Bir önceki kısımda, bu nevî çalışmaların, yazarlardaki “dil hassasiyetini” geliştirici olacağını ifade etmiştik. Peki bu husus sadece yazarlar için mi geçerlidir? Şübhesiz, hayır. “İyi” okuyucu, “dil hassasiyeti uyanmış” okuyucu demektir aynı zamanda ve yazarlara yol gösterici çalışmaların bu çerçevede okuyucuları da geliştireceği izahtan vârestedir.

Kaldı ki, “dil meselesi” yalnızca yazarların inhisarında olan bir bahis değil, tüm insanların temel meselesi olabilecek bir hüviyettedir ve Konfuçyus’tan şimdi nakledeceğimiz hikmet, daima üzerinde düşünülmesi ve herkesçe derinden şuurlaştırılması gereken bir kıymet arzetmektedir:

– «Bir gün Konfuçyus’a sormuşlar:

– “Bir milletin bütün idaresi sana bırakılsaydı, önce ne yapardın?”

Dilin bir kâinat plânı oluşunu gösteren şu cevabı vermiş:

– “Önce dili düzeltirim… Dil düzgün olmayınca, söylenen, söylenmek istenen değildir; o zaman da, yapılmak istenen, yapılmadan kalır; bu yüzden de töreler ve sanatlar geriler; buna nisbetle de adalet yoldan çıkar; adalet yoldan çıkınca da, halk çaresizlik içinde kalır. İşte, bundan dolayıdır ki, söylenmesi gereken, başıboş bırakılamaz ve bu her şeyden önemlidir.”» (Mirzabeyoğlu, 1986: 108-109)

Nihâyet bu çalışma, dileğimiz odur ki, “iyi” okuyucuların vasfı olan, “biçim” ve “işleme tarzı”na da dikkat etme ve ilgi duyma hasletini kazandıracaktır. Kişinin böyle bir ilgiden mahrumluğu, bakınız Goethe’nin nazarında hangi anlama geliyor:

– “Bütün kültürsüz insanların ilgisi malzemeye yöneliktir, işleme tarzına değil.” (Mirzabeyoğlu, 1998a: 203)

Lâtince “colere” kelimesinden türeyen bir mefhum olarak “işlemek, biçimlendirmek, süslemek, sürmek, bakmak, verimlendirmek, inşâ etmek” gibi anlamlara gelen “kültür”, ham ve kaba malzemenin “işlenmesi”, “biçimlendirilmesi” ve “incelikle ziynetlendirilmesi” olarak anlaşılırsa, “kültürlü” insanın da bir mevzuun işleniş, biçimlendiriliş ve ziynetlendiriliş tarzına bilhassa dikkat edeceği açıktır. Çalışmamızın, yazı bahsinde böyle bir “biçimlendirişe dikkat” şuurunun her okuyucumuzda uyanışına vesile olacağına da ayrıca inanıyoruz.

 5. Müstakbel Editörler İçin

 Öncelikle, “editör kimdir?” sorusunun cevabını arayarak başlayalım. Bu cevab arayışı, çok lüzûmlu bir meslek olmasına rağmen, maalesef çok az sayıda ehliyetli örneğine rastlanılan editörlüğün misyon ve fonksiyonuna da ışık tutucu olacaktır kanaatindeyiz.

Editör, özetleyici bir tarifle, özellikle bir gazete, dergi yahud yayınevinde, hangi yazıların “aynen yayınlanmaya değer” olduğuna karar veren, “düzeltme” gerektiren yazıları ise ya tekrar ele alınması için yazarına iade eden veya (yazım, gramer, noktalama, biçim, plân, bilgi hata ve çelişkilerini yok etme ve karanlık noktaları aydınlığa kavuşturma anlamında) bizzat kendisi düzelten veyahud da düzeltme gereği dahi hissetmeyerek “yayınlanmaya değmez” bulup reddeden “yetkili” yazar, sanatçı ve idarecidir.

Yazarları farklı enstrümanlar çalan müzisyenler olarak düşünürsek, editör aynı zamanda bir orkestra şefidir. Usta-çırak münasebeti çerçevesinde düşünülürse, yeni veya genç yazarların öğretmenidir. Ve yine editör, önüne gelen ve henüz bitmemiş bir heykel gibi duran yazının göze batan çıkıntılarını yontan, çarpıklıklarını düzelten, pütürlü sathını cilâlayan bir heykeltraştır.

Editörlük, dünyada ve ülkemizde, kıymeti ve tam olarak hangi fonksiyonu gördüğü pek bilinmeyen bir meslektir. Oysa editör, okuyucunun önüne “pırıl pırıl” çıkan çoğu yazı veya yazarın, bu prestiji “bir yönüyle” kendisine borçlu olduğu kişidir. Peter Morgan, güzel bir misâlle şöyle ifade eder bunu:

– “Editörlük işi için modern deyim, bir hedefe varmaya çalışan bütün arabaların içinden geçmesi gereken bir ARABA YIKAMA MAKİNASIDIR. Çok kirli arabalar alınmaz, temiz arabalar çok az değişirken, kirli arabalar çok daha temiz olarak çıkar.” (Day, 2000: 83)

Bizim için Üstad Necib Fazıl, gelmiş geçmiş tüm editörlerin de Üstad’ıdır. Toy bir yazarın denemesinden namlı profesör ve edebiyatçıların çalışmalarına kadar, Büyük Doğu’larda görünmüş hemen herkesin yazıları “baştanbaşa” O’nun elinden geçmiş, önüne getirilen yazıların birçoğunu değiştirmiş, düzeltmiş, hattâ yeniden kaleme almış ve Büyük Doğu’da “yayınlanabilir” hâle getirmiştir. Önce yazarın sonra da, -hangisi varsa- tashihçi, redaktör veya editörün yapmakla mükellef olduğu “tashih” [yazım ve noktalama hatalarını düzeltme], Üstad için o kadar belirleyici bir yazar hasletidir ki, öfkelendiği bir yazarı sert biçimde tenkid ederken, o kişide olmayanlar arasında ilimsizliği, fikirsizliği ve üslûbsuzluğu saymış, bunlara “tashih yapmaktan âcizliği” de eklemiştir:

– “Sen kimsin be, benim karşıma geçecek… Ne ilmin var, ne fikrin… Üslûp bile yok adamda! Tashih yapmaktan aciz köpek, benim karşıma çıkıyor…” (Mirzabeyoğlu, 1986: 42)

Bir diğer mühim fonksiyonun icrâcısı olarak editör, yazı sahasında, “yetiştiricileri yetiştiren” de demektir; öğretmen namzedlerinin öğretmeni. Cemiyet plânında entellektüel vasatın seviyesinin yükseltilmesi gerekiyorsa, eli zaten kalem tutan herkesin, eline henüz kalem alan diğer herkesin “gönüllü editörü” olmak gibi ahlâkî, fikrî ve içtimaî bir mesuliyeti vardır. Günümüzün “bencillik” vasatında pek olacak bir iş gibi gözükmese de, olması gereken bizce budur. Kaldı ki, böyle bir rehberlik, en başta rehberin kendisini geliştirici ve üretici kılıcıdır:

– “Doktora tezini hazırlayanlardan, yalnız iktibas yapmak ve kendi kelimeleriyle [bunları] aktarmak yerine, normal ölçülerdeki bir metni titizlikle gözden geçirip düzenlemelerini istemek, ilim ve kültür açısından daha yararlıdır.” (Barzun ve Graff, 2004: 312)

Üstelik, “bilenlerin bilmeyenlere öğrettiği” veya “bilenlerin bilmeyenlerin hatalarını düzelttiği” böyle bir entellektüel iklim, kendi öğreticilik vebâlini idrak etmeksizin çevrenin ne kadar “seviyesiz” olduğundan şikâyet etme ve fildişi kuleye çekilme nefsaniyetini de kökünden kurutucu olacaktır. Öğretmek ve usûlünce düzeltmek, Konfuçyus’un “öğrenmek ve sonra bunu başkalarına öğretmek zevk verici bir şey değil midir?” tesbitindeki gibi içtimaî bir “zevk” vesilesi olduğu kadar, asıl Üstad’ın o can yakıcı tenkidine muhatab kalmamanın bir gereğidir:

– “Tomurcuk derdinde olmayan ağaç, odundur.”

Cemiyetin fikir hayatında bu kadar hayatî bir rolü olan editörlüğü de, her meslekte olduğu gibi, “iyi” yapanlar ve “kötü” yapanlar vardır ki, muhtevâ olarak çarpıcı buluşlara imza atan bir yazı bile, şayet yazarı tarafından kötü kaleme alınmış ve yetmiyormuş gibi kötü de bir editörün elinden geçmişse, ilim dünyasınca pek farkedilmeksizin kaybolur gider. Bu nevî durumlarda editör, altunu üzerindeki kir ve pastan temizleyen ve “pırıl pırıl” bir mücevher hâlinde fikir-ilim-sanat vitrinine yerleştiren bir “kurtarıcı” misyonunu icrâ etmekle mükelleftir. 

Yeri gelmişken… “Yazarlar İçin” başlıklı kısımda temas ettiğimiz “editörle yazar arasındaki çekişme” hâdisesine, burada da bilvesile işaret etmek istiyoruz. Editörlüğe tâlib olacak her yazarın, gerçekten sağlam sinirlere sahib olması gereğine de:

– «Editörler ve [ücretli] idareci editörlerin işleri çok zordur. Onların işlerini imkânsız kılan, yazarların tutumudur. Bu tutum, Mayo Kliniği’nden Earl H. Wood tarafından, “Yazar Editörden Ne Bekler?” paneline yapılan katkıda çok iyi ifade edilmiştir. Dr. Wood, “Editörün, gönderdiğim bütün makaleleri, olduğu gibi kabul etmesini ve hemen yayınlamasını bekliyorum. Ayrıca ondan, diğer bütün makaleleri ve özellikle de rakiblerimin olanları büyük bir dikkatle incelemesini beklerim” diyordu.» (Day, 2000: 75)

Yazarların böylesi tutumları, editörlerin kimi zaman sergiledikleri hatalı tasarruflara dayanıyor da olabilir. Ne var ki, muhtemel hatalı tasarruflar bahane edilerek editörlük müessesesinin bertaraf edilmek istenmesi, fikir-ilim-sanat hayatında önü alınamayacak bir karmaşayı tetikleyici bir tehlikeyi de davet anlamına gelecektir. Başıboşluğa tolerans gösterilmeyen ve bu yüzdendir ki müesseseleşmenin sözkonusu olduğu her yerde, her zaman mükemmel davranmasalar da, idarecilerin veya bir inzibat merciinin bulunması, aynı şekilde “takım oyunu”nun gereklerine riayet edilmesi kaçınılmazdır. Editör Arnold. S. Relman’a katılmamak ne mümkün:

– “Bütün bu gayret ve yardımlarla, verdiğimiz kararların belli ölçüde bir keyfîlik ihtivâ ettiğinin farkındayız. Fakat böyle bir sisteme sahib olmasaydık, onu keşfetmemiz gerekirdi. Zira aksi hâlde, teyid edilmemiş, eksik, olgunlaşmamış ve yarı pişmiş çalışmalar denizinde boğulurduk.” (Day, 2000)

Toparlamak gerekirse, editör, fikir-ilim-sanat yayıncılığında nizam ve intizamın temininden sorumlu, kimi zaman bir ÖĞRETMEN, kimi zaman bir YARDIMCI, kimi zaman bir BEKÇİ, kimi zamansa bir MÜNEKKİD mesabesindedir. Önüne gelen bir yazıya, bazen yalnızca küçük bir “makyaj” yapacak, fakat çarpık bir “yapı” veya “şekil” arzeden kimi yazılarda ise, yanlış kaynamış kemikleri kıran ve yeniden tertib eden bir doktor gibi, köklü müdahalelerde bulunacaktır. Robert A. Day’ın önce acıtıcı, bilâhare lâtifeli tesbitleriyle bu kısmı noktalayalım:

– «Atasözü nitelikli, “hatırlamak istemediğimden çok daha fazla sene”yi birçok editörle çalışarak geçirmiş olarak; tam anlamıyla inanıyorum ki, editörlerin cesaretle sürdürdükleri BEKÇİLİK ROLÜ olmasaydı, ilmî dergilerimiz kısa zamanda anlaşılmaz gevelemeler olurdu.

Editörler size nasıl davranırsa davransın, bu zor ve karartılmış mesleğin mensublarına biraz sempati duymaya çalışın. Benim en sevdiğim (edebî) yazarlardan biri olan H. L. MenckenWilliam Saroyan’a 25 Ocak 1936 tarihli bir mektub yazmıştı. Diyordu ki: “Bir derginin editörü olma arzun konusunda söylediklerine dikkat ettim. Bu mektubla sana altıpatlar bir silah gönderiyorum. Doldur ve herbirini kafana sık. Cehenneme gittiğinde bana teşekkür edeceksin ve oradaki diğer editörlerden, dünyadayken yaptıkları işin ne kadar korkunç olduğunu öğreneceksin.”» (Day, 2000: 83-84, vurgular bize âit)

Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, çalışmamızda yazarlara ve yazacaklara yönelik olarak yaptığımız her izah, yine yazarlardan beklenilen her davranış yahud beklenilmeyen her yanlış, müstakbel editörlerin ileride önlerine gelecek yazılarda hangi durumlar için tasarrufta bulunacaklarına ve bu tasarrufların nasıl olacağına dairdir aynı zamanda. Müstakbel meslektaşlarımız, bizim eksik bıraktıklarımızı “kaynak” olarak zikrettiğimiz eserlerde takib imkânına da sahib aynı şekilde.

 6. Öğrenciler İçin

 Bu çalışmayı hazırlamamızın bir diğer sebebi de, okudukları (ilk, orta veya yüksek) okulda yeterli “yazma eğitimi” almadıklarından emin olduğumuz tüm öğrencilere, son haddiyle istifâde edecekleri bir “temel çerçeve” sunma arzumuzdur.

Bırakınız ilk ve orta öğrenim seviyesinde işe yarar bir “yazma eğitimi” verilmesini, Yüksek Öğretimde Türkçenin Öğretimi adlı eserinde Şükrü Haluk Akalın, Devlet Plânlama Teşkilâtı’nın yayınladığı bir rapora göre, “üniversiteyi bitiren gençlerin zabıt, rapor, tez, makale şöyle dursun, dilekçe bile yazamadıklarını” vurgulamaktadır.

Şübhesiz, her seviyedeki öğrencide gözlenen bu yetersizliğin sorumlusu, öğrencilerin kendisi değildir. Sorumlu arayışındaki ilk durak, öncelikle öğretmenlerin yetersizliği ve kendilerinde olmayan bir kabiliyeti tabiî ki öğrencilerine de verememeleri olacaktır. Bunun da sorumlusu, yine öğretmenlerin kendisi değildir. Mesele, “ne olmak ve ne yapmak istediğini bilen” bir eğitim sisteminden ve onu şekillendiren dörtbaşı mâmur bir dünya görüşünden mahrumluktur. Öğretmenimize “ne” verdik ki “onu” öğretmesini taleb edeceğiz? Şerif Aktaş ve Osman Gündüz’ün tesbiti düşündürücüdür:

– “Dilbilim, anlambilim, stilistique (üslûb incelemesi) eleştiri, felsefe, sosyoloji ve psikoloji okumayan insanların edebiyat ve Türkçe öğretmeni, inceleyicisi, akademisyeni olduğu tek ülke biziz.” (Aktaş ve Gündüz, 2009: 64)

Problem sadece ülkemize mi has? Hayır. Ülkemizdeki gibi “azıcık okur” ama “hemen hiç yazmaz”lığın, özellikle Batı’nın “kültür emperyalizmi” tezgâhından geçmiş toplumlarda çok vahim noktalara ulaşması dikkat çekicidir. Kendi tarih ve kültüründen “kökünden” kopartılmış, ruh ve zihninin “cansuyu” kesilmiş toplumların, neyi hangi ruhla yazmasını ve yeni nesillere hangi ideal şevkiyle yazdırmasını bekleyebiliriz ki? Bu ruh ve fikir katliâmının başlıca sorumluları, yâni Batı’nın temsilcileri, kendi eserleriyle “dalga geçmeyi” de ihmâl etmiyor. Bir Amerikan üniversitesinde “yazma” dersleri veren bir kadın akademisyenin, Amerika’nın Sesi Radyosu‘nun (VOA) internet sayfalarında yayınlanan ve kendi toplumu dışındakileri açıkça küçük gören şu değerlendirmesi, ziyâdesiyle ibret verici:

“Başka ülkelerden Amerika Birleşik Devletleri’ne okumaya gelen üniversite öğrencilerinin en göze çarpan yetersizliği, doğru düzgün yazmayı bilmemeleri. Bu yetersizlik şunu gösteriyor ki, sözkonusu öğrencilerin geldikleri ülkelerde ciddi bir yazma eğitimi verilmediği gibi, öğretmenlerinin yazmayı ne derece bildiği de son derece kuşkulu. Böyle yetersiz bir eğitim geçmişiyle aramıza katılan gençler için bu vakitten sonra bizler ne yapabiliriz, doğrusu ben de bilmiyorum.”

Mevcut yetersizliğin ebesi Batıcı eğitim sisteminden ümidimizi kesmiş olarak, özellikle belli sahalarda, kendi insanımızı kendimizin eğitmeye bakması borcu düşüyor elbette bizlere. Çalışmamız da, Kâbe yolunda karınca kaderince buna bir katkı sağlayabilirse, ne mutlu bize.

Diğer taraftan; “yazılı” çalışmaların katkı ve fonksiyonu küçümsenemese bile, aslolan, bu nevî yazma alıştırmalarının bir “usta-çırak münasebeti” dahilinde yürütülmesidir. Taklid, sonraki “orijinalite”nin ilk basamağıdır çünkü. Bir yandan fikir-ilim-sanat ustalarının eserleri yutarcasına okunur ve ilk safhada taklid edilmeye çalışılırken, diğer yandan da tercihen bir editör veya tecrübeli bir yazarın kontrolü altında yazı denemeleri yapılmalı; “iş içinde eğitim” prensibince, çıkan dergilere muntazaman yazı denemeleri gönderilmelidir. Bu husus, Mütefekkir Mirzabeyoğlu’nun da gençlere tavsiyesidir:

“Sizler yetişen genç fidanlarsınız. Çıkan dergiler sizin için bir imkândır. Yazın.”

Bilvesile, “ustaları örnek almak” zımnında şahsî bir müşâhedemizi paylaşmadan edemeyeceğiz:  İBDA Mimarı’yla “birlikte” Üstad Necib Fazıl’ın eserlerini okuyanların yazıları, bu iki fikir-sanat devini “birlikte” okumayanların yazılarına kıyasla, bâriz bir dil ve fikir hakimiyeti arzetmekte; üstelik okurken alınan lezzet bakımından, birinciler farkedilir bir üstünlük taşımaktadır.

Diğer bir mesele… “Usta-çırak geleneği içinde başlayan bu [yazma bahsindeki] çalışmalar, kültür ve dil bilgileriyle desteklenmelidir” diyor eğitimciler. (Aktaş ve Gündüz, 2009) Ne var ki, yazma yetersizliğinin özellikle göze battığı öğrenci kesimi, fen ilimlerinde ve teknik sahalarda eğitim görenlerdir. Okullarında yeterli “kültür ve dil bilgileri” almayan bu öğrenciler, kendilerini şifâhî söz ve yazıyla ifade edebilecekleri estetik beceriler bakımından da güdük bırakılmaktadır. Şübhesiz, sözkonusu ilim ve teknik sahalarında da “teorik derinleşme” sözkonusudur. Lâkin bunun nasıl olduğunu söylemeyi, dilerseniz uzmanına bırakalım:

– “Fen ilimleri öğrencileri, sadece fen ilimleri çalışmalarıyla yetinmemelidir. Fen ilimleri, eğer başka bilgilerle birlikte işlenirse daha anlamlı olacaktır.

Özellikle öğrenciler nasıl yazı yazılacağını öğrenmelidir. Çünkü ilim, YAZILI İFADE gerektirir. Derin bilgiye fen ilimlerinde değer verilir. Fakat maalesef bu, çoğunlukla uzun cümleler, kelimeler veya nâdir ifadeler ve karmaşayla eşit gibi görülmektedir.” (Day, 2000, vurgu bize âit)

Bu bahiste son sözümüz şudur: Öğrenciler okulda kendilerine kazandırılmayan “dil hassasiyetini”, şayet bu vatanın çocuğuysalar, kendileri kazanmaya bakmalıdırlar. “Dil vatandır ve ortalık vatan hainleriyle doldurulmaktadır” der Üstad. Türkçeyi ve onda mündemiç “öz” dünya görüşümüzü, “öz” kâinat plânımızı katletme hevesi güden “vatan hainleri”nden bu “hassasiyet” devşirilemeyeceğine göre, bu vazife de tek tek herkese düşmektedir. İngiliz muhibleri “dil devrimi”yle vatanlarına ihanet ederken, bakınız İngilizler kendi cemiyetleri için hangi şiarı yükseltiyordu:

– «Shakespeare’i, Hindistan gibi en zengin bir sömürgesine bile değişmeyeceğini ifade eden İngiliz idrakı, doğrudan doğruya İngilizce hakkındaki hassasiyetini Sir Winston Churchill’in “dil öfkesi”nde billurlaştırmıştır:

– “Okula giden çocukları ancak İngilizce bilmedikleri takdirde kamçı ile döverim!”» (Mirzabeyoğlu, 1986)

   C. YAZMAK VE YAZARLIK NEDİR?

 1. Çok Kolay Bir İş Olarak Yazarlık

 Meşhur “Düşünen Adam” heykelinin meşhur heykeltraşı Rodin‘e, bir heykeli nasıl yaptığı sorulur. Şu kadarcık olur cevabı:

– “Çok kolay; taşın fazlasını atıyorum, geriye heykel kalıyor.”

Diğer yandan, herhangi bir heykeli üzerinde yıllar yılı müthiş bir sabır ve titizlikle çalışan, ama sonra şöyle konuşan da aynı Rodin‘dir:

– “Bir iş, bittiğinde bile mükemmel değildir.”

Şu hâlde, burada iki incelik öne çıkıyor bizce:

Birincisi; ne yaptığını bilen bir insan için, mesele sadece ruhundaki BİÇİMİ malzemeye yansıtmaktır. Mânâdan kendi payına düşeni, eşyaya -kâğıda, taşa, sese, tuvale, sahneye ve diğerlerine- nakşetmektir. Ruhunda billurlaşan “biçim”in ifadesi olmayan tüm fazlalıkları (ister teneke, ister altun), eserine katmamaktır.

İkincisi; bir eserin vücud bulması için bize düşen, yalnızca azamî gayrettir. Mutlak mükemmellikse, harcı değildir kulun. Mânâdan payına düşen, adı üstünde, sadece bir “pay”dan ibarettir; “akis”tir, “hisse”dir. Yâni, sonsuz mânânın tamamı olmadığı gibi, belki bir zerresi dahi değildir.

İşte bunun gibi, usta bir yazara nasıl yazdığı sorulacak olsaydı, alınacak cevablardan biri de aynı istikamette olabilirdi:

“Çok kolay; kelimelerin fazlasını atıyorum; geriye yazı kalıyor.”

Ve yine ekleyebilirdi:

“Bilseniz bazen ne kadar zordur bu kolayı yapmak ve ne büyük emek ister. Üstelik, ne kadar güzel yazılırsa yazılsın, eser mânâyı kuşatıp hapsedici olamaz, belki yalnızca o sonsuz mânâya okuyucusunu davet etmekle kalır.”

Bir yazar için, bu “kolay” nasıl olur da bazen bu derece zordur? Yahud, yine bir yazar için, bu “zor” nasıl bu kadar kolaydır? Ama önce, yazmak ve yazarlık nedir, biraz daha yakından bakmaya çalışalım.

 2. Herkesin Yapabileceği Bir İş Olarak Yazarlık

 Her insan bir müzisyen kadar güzel şarkı söyleyemez ancak, ağzından belli derecede âhenkli ses ve sözler çıkartmaya yine de herkes muvaffak olabilir. Aynı şekilde, her insan bir ressam kadar güzel resim çizemeyebilir ancak, belli şekilleri gayet muntazaman çizmeye elbette herkes muktedir olabilir.

Şöyle bir netice çıkarabiliriz o hâlde buradan: Ustalar çapına erişemese de, ustalarla kendinde ortak olan bir “potansiyel”i, yâni “yazma istidadı”nı, herkes belli ölçüde işleyip geliştirebilir. Bir diğer ifadeyle, her insan “usta” bir yazar gibi mükemmel satırlar kaleme alamayabilir ancak, şayet düşünebiliyor ve eli kalem tutuyorsa, onun da derlitoplu yazabileceği birşeyler muhakkak vardır. Yeter ki, heykeltraşın taşın fazlalıklarını yonttuğu gibi, o da sözlerin fazlalıklarını yontmaya davransın.

Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu‘nun, “bizde de böyle olsaydı” zımnında değerlendirdiğimiz, bu bâbtaki tesbiti şöyledir; meâlen:

– “Batıda, meselâ bir itfaiyeci, emekli olduktan sonra oturup hatıralarını kitablaştırabiliyor; böyle bir yazı kültürü yerleşmiş.”

Bu iktibasın ışığında devam edersek, mesele, herhangi bir meslek erbabının eline kalem almasından ibaret de değildir. Bizce bu vesileyle dile getirilebilecek bir diğer incelik, başkalarının belki hiçbir zaman o hakikilik ve kifâyette nakledemeyeceği hayat tecrübelerini diğer insanların da ilgi ve bilgisine sunmak, böylesi nadide tecrübeleri tüm bir toplum veya insanlıkla paylaşmaktır. Meselâ, bir “itfaiyeci” olmadığımıza göre bizim asla yazamayacaklarımızı, görmüş geçirmiş bir itfaiyeci elbette yazabilir; üstelik, yaşadıklarının kanlı canlı tecrübe ve hissiyatını, itfaiyeci olmayan başka herkesten çok daha iyi biçimde yazıya aksettirebilir. Örnekte “itfaiyeci” olanı, dilersek, tek tek her insana, her meşguliyet veya tecrübe sahasının fail ve müşâhidlerine şâmil kılabiliriz. Biraz düşününce, ne muazzam bir fayda…

Netice olarak bizlere düşen, belki bir ilim âşığı derecesinde olmasa da herkesi “okur” kılmak gereği gibi, meslekten bir yazar kadar olmasa da herkesi aynı zamanda “yazar” kılmaktır. Günümüzün lafta “modern”lerinin halkın zihnini dört bir koldan iğdiş etmesinin, televizyon yahud internet karşısında toplumu sersemleştirmesinin, milleti kâğıt ve kalemden böylece soğutmasının tamamen zıddı olarak, tüm toplumu hakikaten “okur-yazar” kılmaktır.

Bir devletin “kültür politikası”, bizim için de bir “kültür inkılâbı”, sadece aydınlar çevresinde dönüp duran bir fikir imtiyaz ve yüksekliğine mevzu olmadığı ve olmaması gerektiği gibi, “okur-yazarlık” da belli seçkinlerin inhisarında değildir ve olmamalıdır. Fertler -bizce istisnâ bahaneleri aranmadan-, her vesileyle, her yaşta ve her derecede okumaya ve yazmaya teşvik edilmelidir. Hele öğrenciler, hele ilim tâlibleri, mutlaka.

 3. Dört Dil Kabiliyeti ve Biçim

 Her insanda “ortak” olan bellibaşlı dil potansiyelleri, diğer bir deyişle, biraz gayretle geliştirilip melekeleştirilebilecek ve nihayet “kabiliyet” vasfını kazanacak birtakım “ortak” istidatlar vardır. Umumiyetle dört sınıfta mütalâa edilirler: KONUŞMAK, DİNLEMEK, YAZMAK ve OKUMAK.

Bu dört “kabiliyet”, yâni “işlenmiş ve geliştirilmiş istidat”, meşhur İtalyan estetikçi Benedetto Croce‘nin tasnifiyle, şuurun “deha” ve “takdir” ritimlerine delâlet etmektedir diyebiliriz.

“DEHA” dairesinde olanları, gerçekte İFADE dairesinde olanlar olarak, “konuşmak” ve “yazmak” şeklinde tesbit edebiliriz. Konuşmak “sesle ifade” iken, yazmak “yazıyla ifade”dir. Birincisi, “şifahî-dudakla” ifade, ikincisi “kitabî-yazarak” ifadedir. Neticede her ikisi de “ifade” etmedir ve ikincisi (yâni, yazmak), birincisinin (yâni, konuşmak) doğrudan bedene âit bir organla iktifâ etmeksizin sunî bir âlet [kalem, daktilo, klavye vs.] kullanılarak geliştirilmiş şeklidir. Bir diğer deyişle, konuşmak doğrudan ve tabiî bir faaliyetken, yazmak bir “enstrüman-âlet” kullanmak gibidir ve sunî her âletin kullanımında olduğu gibi “usûlünce” öğrenilmesi gerekir.

“TAKDİR” dairesinde olanlarıysa, gerçekte ANLAMA dairesinde olanlar olarak, “dinlemek” ve “okumak” şeklinde tesbit edebiliriz. Dinlemek, “sesten anlama” iken, ikincisi “yazıdan anlama”dır. Birincisi “kulakla” anlama, ikincisi “gözle” anlamadır. Neticede her ikisi de “anlama”dır ve ikincisi (yâni, okumak), birincisinin (yâni, dinlemek) sunî harf veya şekiller kullanılarak geliştirilmiş şeklidir. Ne var ki, dinlemek doğrudan ve tabiî bir faaliyetken, okumak bir “enstrüman-âlet” kullanmak gibidir ve sunî her âletin kullanımında olduğu gibi “usûlünce” öğrenilmesi gerekir.

Bu vesileyle, iyice anlaşılması elzem görünen ilişkili bir diğer bahse, “İFADE VE BİÇİM” İÇİÇELİĞİNE veya AYNILIĞINA temas etmek istiyoruz. Şöyle ki, hem “kendini ifade”, hem de “ifade edileni anlama” hâdisesi, her ne kadar biri “ifadeci”, diğeri “muhatab” hüviyetinde tezahür de etse, neticede her ikisi de “şuur”da doğmuş bir “biçim”e karşılık gelir. Şöyle ki, konuşarak veya yazarak ifade ettiğimiz de, dinleyerek veya okuyarak anladığımız da, neticede bir “biçim”dir. Açıkçası, bu anlamda her ikisi de, birer “biçim olan ifade” olarak doğar. Bu noktada hemen herkes hemfikir olsa da, biz bu çalışmamızda, hemfikir olmak bir yana, birçoğumuzun üzerinde herhangi bir fikrimizin bile olmadığını sandığımız, ancak bir yazıyı hakikaten “yazı” kılan İÇ ŞEKİL meselesine temas edeceğiz.

Evet, ifade etmek için de, ifade edileni anlamak için de şuurumuzun bir İÇ ŞEKİL – İÇ SÛRET anlamında “BİÇİM”i müşahede ihtiyacı vardır ki, “maddî şekil – maddî biçim” dairesinde değerlendirilen işitilir veya görülür sesler, harfler, çizgiler, renkler, şekiller ve diğerleri, yalnızca şuurdaki asıl “iç şekil – iç sûret”in AKİSLERİ veya HATIRLATICILARI mesabesindedir, yâni ruhta doğan “biçim”in tâ kendisi değildir. Şu hâlde, buradaki anlamıyla “şekil” veya “biçim”, herkesin anladığı anlamda “dış” unsurlar toplamı değildir.

 

4. Dış Şekilden Önce İç Şekil

 Geldiğimiz nokta itibariyle, İBDA Mimarı’nın altını çizdiği bir hikmetin tam yeri olsa gerektir:

– “Herhangi bir şeyin sureti DÜŞÜNCENDE belli olmadıkça onu idrak etmiş olamazsın; çünkü idrakın o şeye mutabık olması icabeder. Bir şeyin DÜŞÜNCEDE belli olması, olduğu gibi idrakın şartıdır.” (Mirzabeyoğlu, 1998b: 254, vurgular bize âit)

Demek ki, yalnızca kelime ve cümlelerin sathında gelip giderek, birtakım kelimeleri yanyana getirerek (böylesi cümleler zahiren ne kadar muhteşem görünürse görünsün), sözkonusu “iç şekil – iç sûret” elde edilemez. Öyleyse, varacağımız şu netice son derece önemlidir: Şuurda “biçim”ini bulamamış sözler “ifade” olmadığı gibi, böylesi “biçimsiz” sözlerle ne herhangi bir mânâ ifade edilebilir ne de böylesi sözlerden bir mânâ çıkartılabilir. Çünkü bu nevî sözler, “ifade garabeti”nden öte bir değer taşıyor değildir. Şayet bir şeyi bir türlü anlatamıyorsak, aslında onu en başta biz anlamamışızdır ve şuurumuzda doğmuş bir “iç şekil – iç sûret” yoktur. Aynı şekilde, şayet bize anlatılan bazı şeyleri bir türlü anlayamıyorsak, üzülmeye de gerek yoktur, çünkü büyük ihtimalle karşımızda anlaşılabilecek bir “iç şekil – iç sûret” yoktur. Bu çerçevede Goethe, “şekil” davasının çoğunun bilmediği ve bu yüzden hiç de dikkat etmediği bir incelik olduğunu vurguluyor:

– “Malzemeyi herkes önünde hazır görür, ÖZÜ ancak ona birşeyler katabilen bulur. ŞEKİL ise çoğunluk için bir SIRDIR.” (Mirzabeyoğlu, 1998a: 203, vurgular bize âit)

Goethe’nin telaffuz ettiği üç kavrama daha yakından bakmak şart görünüyor: ÖZ, ŞEKİL ve SIR. İlk başta bunların birbirinin zıddı olduğu zannedilebilir; hani “öz” ve “sır” içte, şekil “dışta” bulunur zannı. Acaba öyle mi? Cevab, Mütefekkir’den:

– «ŞEKLİN, “özden; bu yüzdendir ki ÖZ!” hakikatini ve onun SIRRÎLİK hikmetini, bir misâlle çerçevelemek kabildir:

– “Bir melodi ele alalım… Bu melodi, sadalardan meydana gelmiştir; fakat, bütünü bakımından bir ferdîliğe ve bir vahdete maliktir. Nitekim aynı melodiyi başka bir tona nakledersek, bu nakilde değişmeyen tek bir sada kalmadığı hâlde, melodiyi mükemmelen tanırız. Demek ki ŞEKİL, unsurların verimi olmak şöyle dursun, bilâkis bu UNSURLARDAN BAĞIMSIZDIR…”

Bu vakıâ, ezbere tarafından kullanılan “şiirde İÇ ŞEKİL” meselesi için de güzel bir misâldir; dikkat ediliyorsa, şeklin unsurlardan bağımsız yönü, onu doğrudan doğruya ÖZE AİT ve ÖZÜN KENDİ demek olan bir mânâya yükseltiyor…” (Mirzabeyoğlu, 1998b: 242-243, vurgular bize âit)

Bunlardan bizim çıkartabileceğimiz belki en büyük ders, konuşan veya yazan herhangi bir insanın, hakikaten “anladığı” neyse, şuurunda berrak biçimde “sûret”lenen, “şekil”lenen veya “biçim”lenen neyse, yalnızca onu konuşmaya veya yazmaya davranmasıdır. Mütefekkir’in Marifetname’de altını çizdiği üzere: “Siz, mevzuu anlamadıkça, onu başkasına anlatamazsınız.” (Mirzabeyoğlu, 2007). Zaten insan, ister basit ister girift, anladığından ötesini ne kadar uğraşsa da “ifade” edemez.

Aslına bakılırsa konuşmak veya yazmak, tam da bu yüzden o kadar “zor” değildir. Zorluk, bizim anladığımızı derlitoplu yazmak yerine, gerçekte pek anlamadıklarımızı “ifade” etmeye davranmamızdan dolayıdır. Bu “tam anlamadıklarımız”, işte en başta sözünü ettiğimiz ve yontulması veya atılması gerektiğini belirttiğimiz “fazlalıklar”dır ki, ne kadar “değerli” görünseler de, yazıdan bilhassa uzak tutulmalıdır. Şayet “aslında anlıyorum ama anlatamıyorum” tarzında bir düşünce bizi istilâ ederse, yine bilinmelidir ki, bu da “anlamıyorum” demenin bir diğer şeklidir yalnızca. Benedetto Croce, çok yerinde olarak bu zannın üzerine gider:   

– «Çoğu şöyle dendiği duyulur: Kafamda birçok önemli düşünce var, fakat, onları ifade etmeyi başaramıyorum. Eğer bunu söyleyenler, hakikaten bu gibi düşüncelere sahib olsalardı, bunları hakikatte güzel ve uyumlu (âhenkli) kelimeler hâline koyacaklar ve böylece de onları İFADE etmiş olacaklardı. Ve eğer bu düşünceler, ifade edildiklerinde ortadan kalkıyor gibi görünüyor, yetersizleşiyor ve yoksullaşıyorsa, o zaman bunlar, ASLINDA VAR OLMADIĞI IÇIN böyle oluyorlarlar. (…)

Tıpkı para bakımından zengin olduğunu sanan bir insanın aritmetik tarafından yalanlanarak cezalandırılması gibi (aritmetik, servetinin ne kadar tuttuğunu ona isbat eder), aynı şekilde, düşünce ve fantazi tasavvurları bakımından zengin olduğunu sanan bir insan, eğer ifade etmedeki kabiliyetsizliğini aşmaya zorlanacak olursa, gerçekliğe toslayacaktır. Biz birinciye “say” diye bağırırız; ikinciye “konuş”, işte kalem al ve kendini ifade et deriz.» (Croce, 1983: 120, 122, vurgular bize âit)

Peki Croce, kimi insanların kafalarında hakikaten berrak biçimde mevcut olan bir düşünceyi “yazıyla” aynı berraklıkta nakledememesi gerçeği ortadayken, acaba haksızlık mı ediyor? Bizce hayır. Eğer o düşünce sende varsa, önce “konuş” diyor Croce. Çünkü konuşmak, doğrudan ve tabiîdir; kelimeler kâfi gelmese de, “hâl diliyle” zaten anlatırız zihinde “şekillenen” o düşünceyi. Bilâhare Croce, -bir nevî- eğer gayret eder ve usûlünce yazmayı öğrenirsen, sende mevcut o düşünceyi elbette yazman da gerekir diye ekliyor. Croce’nin asıl itirazı, “düşüncede” berrak biçimde şekillenmemiş bir düşüncenin “dışta” ifadeye dökülmesi gayretkeşliğine, hattâ sahtekârlığınadır. Zira düşüncede berrak biçimde şekillenen bir düşünce, önce konuşurken, sonra yazarken, “kendine uygun kalıb”ı temin etmesini zaten bilir. İfadenin içimizdeki berrak “sûret” veya “melodi”si, bize “dışta” her zaman yol gösterir. Sanatkârın veya usta bir yazarın yaptığı da bundan başkası değildir:

– “Konuya BİÇİM vermek, tasavvur edici hafızayı kullanarak çamura ŞEKİL vermeye benzetilebilir. Heykeltraş, elindeki çamur parçasını, ZİHNİNDE taşıdığı görüntüye benzetinceye kadar yoğurur, şekil verir.” (Barzun ve Graff, 2004: 16, vurgular bize âit)

Bu zâviyeden “sûret-şekil” ve “mânâ”, zihinde aynı ânda billurlaşır; billurlaşan böylesi her sezgi veya düşünceyse, aynı zamanda bir “biçim” ve “ifade” vasfı kazanır. Bize de yalnızca, bunu “dıştaki” en uygun ifade araçlarına AKSETTİRMEK, bir deyişle DIŞLAŞTIRMAK kalır. Hani kafamızdaki berrak bir düşünceyi, muhatabımıza, içinde bulunduğumuz şartlara, zamana ve zemine göre ifade için bir nebze “duraklarız” ya, aynen bunun gibi, “uygun” bir ifade arayışıdır “dışlaştırmak”. “Olmayan”ı ifade bocalaması veya gayretkeşliği değil.

“Sûret-şekil” ve “mânâ”, zihinde aynı ânda billurlaşır, dedik. “Aynı ânda billurlaşır” deyince, Üstad Necib Fazıl’ı hatırlamamak ne mümkün:

– “Olukta olgunlaşan damla, kopacak hâle gelmeden tam bir ŞEKİL ve KALIB doldururken; arı, o harikulâde verimini mumdan altı köşeli duvarlar içinde istif ederken; örümcek zikzaklı şarkısını lif lif örgüleştirirken; yemişin her nevî, lezzetine göre bir renk ve çizgi plânını işaret ederken, ŞEKİL VE KALIPTAKİ DERİN SIRRI hissedememek, sadece ahmaklıktır.” (Mirzabeyoğlu, 1998a: 211, vurgular bize âit)

Üstad’ın “olukta olgunlaşan damla, kopacak hâle gelmeden tam bir şekil ve kalıb doldururken” demesine nazaran, bir makale veya eseri “ne zaman” kaleme alabileceğimiz hususu da bizce aydınlığa kavuşmuş oluyor: Ruhumuzda net olarak “şekillenince”. Andre Gide’nin bu bâbta Günlük’ünde zikrettiğini, Mütefekkir Mirzabeyoğlu Marifetname’sinde naklediyor:

– “Kaleme almak için, eserin benliğimizde susmasını beklemek lâzımdır.” (Mirzabeyoğlu, 2007: 182)

Dikkat edildiyse, “şekil” veya “biçim” bahsi üzerinde bilhassa durduk ve birbirini destekleyen hikmet ve şâhidlikleri arka arkaya verdik. Şu yüzden buna gerek duyduk ki, “iyi yazma”nın PÜF NOKTASI, “şekil” veya “biçim” bahsini derinden anlamaktır ve gerisi tamamen bu bahsin çeşitlenmelerinden ibarettir. Goethe, tam da bu yüzden olsa gerek, “Şeklin malzeme gibi iyi sindirilmesi gerekir, hattâ o daha da güç sindirilir.” demiştir. (Mirzabeyoğlu, 1998a: 203)

Özetle, “şekil” davası, bildik anlamda basit bir “şeklîlik” veya “sathîlik” mevzuu değil, ummân misâli muazzam derinliği olan inceler incesi bir meseledir. Ne var ki, çalışmamız boyunca biz, bu derinliğin -o da dilimiz döndüğü ve idrakımız eriştiğince- yalnızca sathından haber vermekte; hakiki derinliğe tâlib olanlarıysa, İBDA külliyatına davetle iktifâ etmekteyiz. Bu derinliğe bir misâl vermek bâbında, meramımızı anlatırken uygunluğu ve kolaylığı bakımından seçtiğimiz İÇ ŞEKİL mefhumunu ele alalım. İBDA külliyatında bu mefhum, bizim idrakımızın yeterince nüfûz edemediği bir yükseklikte ve çok daha ince nüanslarıyla işlenmektedir. Buyrunuz:

– «Şeklin “sırrî” bir hakikati var; “herşeyde parçaların toplamından fazla birşey vardır” hikmeti icabı, şekil, unsurların verimi olmak şöyle dursun, -sadalar değişse de melodiyi tanımamız örneğindeki gibi-, unsurüstü birşeydir… “Bir meçhulü bir malûmla anlatmak” usûlümüz içinde görülüyor ki, diyalektik de kökünde “unsurüstü” birşeydir; “hakikat” veya “hakikati olmayan mahiyet” hâlinde… Ve Goethe’den “İÇ ŞEKİL” davası:

– “Hakiki edebiyat dehâsı, ortaya çıktığı her yerde, kendi içinde bir bütündür; isterse dilin yetersizliği, dış tekniğin veya ne olursa olsun bir şeyin yetersizliği karşısına çıkmış olsun. Onun içinde yüksek bir İÇ ŞEKİL vardır ki, sonunda herşey bunun hizmetine girer; karanlık ve bulanık alanda bile sonra berraklıkta olduğundan daha mükemmel çalışır.”

Usul, “esas”a götüren yoldur; esas, onunla elde edilir… Diyalektik de bunun düzeni, tertibi… Askerin yanyana diziliş tertibi “diyalektik” ise, hizâ da “usul”; ortaya çıkan “nizam” görüntüsü de “esas”… Ve hepsi yanyana ve içiçe kavramlar olarak, kullanıldığı yere nisbetle mânâ alır… Bu cümleden olarak “İÇ ŞEKİL” de, “kelimeler ve cümleler üzerinde herhangi bir kalıb ifâdesi değil de, kelimeler ve cümleler vasıtasıyla kalıbta bir fikir edası”nı gösteren “üslûb” ile aynı çizgide… “İÇ ŞEKİL” davasını da Üstadım’dan gösterelim:

– “Şiirde dış mânâ, büyük muhteva yekûnuna giren zâhirî delâlet unsurlarının heykeli; iç mânâ ise bu heykelin edasından tütücü gizli delâletler… Bunlardan biri tebliğ, öbürü telkin mevzuu… İşte şiirde, doğrudan doğruya, “dışın dışı, iç, için içi” gizli mânâların esîrî kıvrımlarını örgüleştiren edadır ki, İÇ ŞEKLİ dokur. Bu dokunun malzemesi, yine doğrudan doğruya dış âhengin ötesindeki iç âhenk, kelimelerin dış mânâsı altındaki iç mânâ, kelime münasebetlerinde lezzetleşen mizaç tavrı ve duygu hâli… İÇ ŞEKİL, en büyük tecrit işi olan şiirin, müşahhas kalıbı üzerine binmiş mücerret ruhudur.”» (Mirzabeyoğlu, 1998a: 215-216, vurgular bize âit)

 5. İç Şekle Uygun Dış Şekli Bulmak

 Zihinde billurlaşan şekil, sûret veya biçim, DIŞA ister bir cümle kadar küçük, isterse bir kitab kadar büyük çaplı AKSETSİN, neticede kendi içinde bir BÜTÜNDÜR. “Bütün” anlaşılmadan “parçalar” da anlaşılamayacağına göre, muhataba meramımızı ifade ederken de, muhatabın meramını anlamaya çalışırken de başlıca mesele, önce “bütün”e sahiblik veya önce “bütün”ü kavramaktır. Yoksa hâdise, fili bir “bütün” olarak göremeyen körlerin parça parça fil tarifine yahud körlerden parça parça fil tarifi almaya döner ki, birincisi “anlatamamak”, ikincisi “anlayamamak”tır.

İç şeklin kendi içinde bir “bütün” olduğunu bilmek ve üstelik bu “bütün”e zihninde mâlik olmak , “iyi yazma” bahsinde tek başına yeterli midir? Değildir. Mesele, bu iç şekle “uygun” dış şekli bulmak, bu iç şekli yine bir “bütün” hâlinde okuyucuda da temin edecek dış şekil unsurlarını tertib ve terkib etmektir. Dış şekil unsurlarıysa, yazmak sözkonusu olduğunda, paragrafların, cümlelerin ve kelimelerin hep beraber belirttiği “yazı bütünü”dür. İşte yazara düşen de, “ana fikir” denilen “öz” hâlindeki “bütün”ü yukarıdan aşağıya doğru tüm yazıya şâmil kılıcı bir nizam temin etmek; bu birlik ve bütünlüğü “parça” hüviyetindeki tüm diğer “alt bütünlere” yaymaktır. Sözkonusu “alt bütünler” ise, önce paragraflar, sonra da cümlelerdir. En alttaki “parça” unsurlar olarak KELİMELER, yukarıya doğru cümle bütünü içinde anlam kazanır. CÜMLELER, yine yukarıya doğru paragraf bütünü içinde anlam kazanır. PARAGRAFLAR ise, yine yukarıya doğru yazı bütünü içinde anlam kazanır. Kısacası, bir yazıdaki her “parça” unsur, mutlaka “yazı bütünü” içinde ve “ana fikir” altında bir anlam ve değer kazanır:

– “Yazılı mesajların anlaşılması, kelimelerin teker teker algılanması ile değil, cümlenin ve paragrafların tamamının dikkate alınmasıyla gerçekleşir. (…)

Bir yazıda sadece kelimelerin [lûgat] anlamlarını bilmek de çoğu zaman yeterli olmayabilir. O KELİMELERE yazarın yüklediği yeni anlamları, kelimenin CÜMLE oluştururken kazandığı anlamı, PARAGRAF içindeki anlamını ve nihayet bütün bu dil unsurlarının BÜTÜNLEŞMİŞ şekli olan YAZININ varlık sebebine [amacı ve ana fikrine] göre kazandığı anlamı da çıkarmak gerekir.” (Aktaş ve Gündüz, 2009: 86, 35, vurgular bize âit)

Kendilerinden yukarıdaki iktibası yaptığımız Şerif Aktaş ve Osman Gündüz“iyi bir yazı, iyi düzenlenmiş paragraflardan; paragraflar iyi cümlelerden; cümleler ise doğru ve yerinde kullanılmış kelimelerden meydana gelir” diyorlar. (Aktaş ve Gündüz, 2009: 187) Peki saydıkları bu “iyi” yazı, cümleler ve paragraflarla “doğru ve yerinde” kelimelerin ortak özelliği nedir? Cevab, şimdiye dek ifade etmeye çalıştığımız üzere, tüm bu unsurların yekpâre bir “bütün” oluşturacak tarzda “âhenkli” bir şekilde bir araya gelmesi; kendi “parça” hüviyetleriyle öne çıkmak yerine, ancak bu “bütün” içinde anlam ve değer kazanır bir niteliğe bürünmeleridir. Kısacası, “ana bütün”ün mânâ şemsiyesi dışına taşacak şekilde hiçbir parçanın –tek başına ne kadar “değerli” de olsa- göze batmaması, yontulması gereken bir “fazlalık” yahud “çıkıntı” teşkil etmemesidir. Yine Croce’den dinliyoruz:

 – “Bir tragedya tasarlayan bir kimse, bir deyimle, büyük ölçüde intibâları büyük bir pota içine döker; daha önce tasarlanmış olan ifadeler, yeni ifadelerle beraber bir yığın içine atılır; tıpkı bir izabe fırınına biçim almamış bronz parçalarının çok değerli heykellerle birlikte atılabilmesi gibi. Yeni bir heykel elde etmek için, bu değerli heykeller, tıpkı biçim almamış bronz parçaları gibi erimelidir. ESKİ İFADELER, diğer ifadelerle yeni, BİRLİKLİ bir ifade hâlinde sentetik [terkibî] olarak birleşmek için tekrar intibâ olmak gereğindedirler.” (Croce, 1983: 131)

Croce’nin “İNTİB” derken kasdettiği, henüz bir “ifade bütünü” içindeki hususî “parça” rolünü almamış, yâni henüz işlenmemiş ve BİÇİMLENDİRİLMEMİŞ MALZEMEDİR diyor; bu nevî ham intibâların niteliğini ve onları düzene sokan İFADE BİÇİMİNİN fonksiyonunu anlatmayı Jacques Barzun ve Henry F. Graff’a bırakıyoruz: 

– «BİÇİM olmadığında, geçmişle ilgili bilgiler, uykuda görülen rüyadaki karışık imajlar gibi gözden kaçar, kaybolur. Dikkatli bir araştırmacı, karmaşık durumdaki bilgilerin ve fikirlerin tümüyle bir başkasına nakledilemeyeceğini ve hattâ kendi zihninde bile uzun süre saklamanın güç olacağını hemen kavrar. Çünkü insan beyni belli ölçüde düzen ve simetri gerektirecek biçimde düzenlenmiştir. Satılan malların gelişigüzel serpiştirildiği bir vitrin, seyredenlere zevk vermeyeceği gibi, insanın aradığını bulmasını da güçleştirir. (…)

Bir yazının ne anlattığını tartışırken “muhtevâsını” “biçiminden” ayrı tutarız; fakat bu ayırım gerçek değil hayalîdir. Aslında muhtevâyı yalnızca biçimden anlayabiliriz; ama biçim daha açık olduğunda, muhtevânın neler olabileceği daha kolay bilinebilir. Anlatmayı amaçladıklarıyla anlattıklarının AYNI olmasını sağlamak araştırmacının görevidir.» (Barzun ve Graff, 2004: 185-186, vurgular bize âit)

Son cümle canalıcı kıymettedir; evet, “anlatmayı amaçladıklarıyla anlattıklarının AYNI olmasını sağlamak araştırmacının görevidir.” Ne var ki, tüm bir “yazma” literatürünün de özü olan bu hedef, bakkaldan ekmek almak kadar basit bir “anlaşma” hâdisesine değil, ciltlerce kitaba karşılık gelen ancak yine de “ummândan katre” mikyasında kalmaya mahkûm olan azîm bir meseledir. Şöyle ki, mesele parayı verip ekmeği almak değil, okuyucuya tüm bir “ruhunu vermek”tir. Mütefekkir“Bir adama tesir etmek, ona kendi ruhunu vermek demektir.” hikmetinin altını çizer. (Mirzabeyoğlu, 2007: 132) Peki bu “ruh” nasıl verilir; işte bütün mesele.

En başta yazı, tek tek bambaşka duygu, düşünce ve tecrübe dünyasına sahib okuyucuları hedefleyecektir. Bu bakımdan, yazarın ruhundaki “şekil” ne kadar berrak olursa olsun, mesele bu şekli muhatabların ruh dünyasında da –elden geldiğince- AYNEN teşkil ettirebilme usûl ve uslûbunu bulma dairesinde gelişecektir. Bu bahsi ilerleyen bölümlerde etraflıca ele almaya çalışacağımız için, şimdilik kısaca bir “ipucu” bırakmakla iktifâ edelim:

– “İnsan zihni bilgiye istekli olmakla birlikte, bir başkasının fikirlerini almada belli bir direnç gösterir. Bu fikirleri benimsemeden önce, insanın kendi fikirlerinin biçim, bağlantı ve yönelimleri açısından bir başkasının fikirlerindeki benzeri özellikleri benimsemesi gerekir. Aynı şekilde, bir yazarın, okuyucunun yabancı bir konuyu kabul etmesini bir yolla sağlaması gerekir. Bunu yaparken, düzenli kullanıldığında KONUŞMA VE YAZMA NİTELİKLERİ olarak tarif edilen pek çok araçtan yararlanır.

Bu nitelikler, AÇIKLIK, DÜZEN, MANTIK, KOLAYLIK, BÜTÜNLÜK, TUTARLILIK, RİTİM, GÜÇ, SÂDELİK, TABİÎLİK, ZARAFET, ZEKÂ ve HAREKET olarak adlandırılır. Ancak bunların hiçbiri birbirinden bağımsız düşünülemez; çakışırlar, biri diğerinin anlamını güçlendirir veya belirsizleştirir; bir başka deyişle USLÛB olarak bilinen tek bir güç hâline dönüşürler.» (Barzun ve Graff, 2004: 219)

 6. Önce Hassasiyet ve Aklın Kifâyeti

 İyi yazmak için, ne kadar vurgulansa azdır ki, şuurumuzda evvelâ berrak bir “biçim” doğmalıdır. Bu “biçim”, herkesin anladığı anlamda bir “dış şekil – dış sûret” değil, maddî vasıtalara aksetmezden evvel ruhta doğan ve şuurda berraklaşan bir “iç şekil – iç sûret”tir. “Dış şekil” dediğimiz “aksedenler” veya “hatırlatıcılar”, yâni harfler, resimler, işaretler, hacimler; kısaca, görülür yahud bir yolla “algılanır” diğer şekiller, bir sonraki iştir.

Mesele “yazma güçlüğü” olduğunda, öncelikle şu soruların cevabının araştırılacağı bellidir:

Öncelikli ve belirleyici olduğunu mütemâdiyen ifade ettiğimiz bu “iç şekil – iç sûret” acaba nasıl temin edilir? Bunun için, bizce, önce doğru düşünmek; doğru düşünmek için kelime ve kavram muhtevasıyla beraber sistematik bir muhakeme tarzı; böylesi sağlam bir muhakemenin ihtiyaç duyduğu ölçüler manzumesi olarak da “ideolojik bir bünye” gerekmektedir. Daha doğrusu, böyle bir “ideolojik bünye”nin, bizde “ideolojik formasyon” kıvamını bulması gerekmektedir. Şuur dairesi yalnızca aklî kavram ve bilgilerden ibaret olmadığına nazaran, aynı zamanda “hassasiyet” meleke ve muhtevâmızın da, sezgi gücümüz ve hissî tecrübelerimizin de geliştirilip zenginleştirilmesi elzemdir. Madem ki “önce hisseder, sonra fikrederiz”, demek ki “hassasiyet”, aklî kifâyetten bile öncelikli bir mevkîdedir. Akla “istikamet” veren, onu “yönlendiren” özelliğimizdir çünkü “hassasiyet”.

Öyleyse, şu olacaktır bir sonraki soru: Bu “öncelik”lerdeki durumumuz acaba ne merkezdedir? Cevab şu bakımdan çok önemlidir ki, kendi dar çerçevelerindeki şâhidliklerini veya şahsî tecrübelerini yazacak olanlar için belki o derece mühim olmasa da; bizim için başlıca YAZI TEMELİ, iman hassasiyetiyle bağlanılan inanç esaslarından ve böyle bir hassasiyet ikliminde yaşatılan ideolojik bir bünyeden hareket eden “sağlam bir muhakeme”nin yoğurduğu kelime ve kavramlarla “düşünme”dir. “İç şekil”in “dış şekil”e aksetmesi hâlinde, böyle bir “düşünme”nin yazıya geçirilişidir arzu edilen.

O hâlde, ancak “usûlünce” başarılmış böyle bir düşünmeden hareket ettiğimiz ve yine bu temel üzerinde yeni bir safhaya geçip “usûlünce” yazmaya davrandığımız takdirde, gerektiğince “iyi” yazabileceğiz.

“Usûlünce” düşünme ve akabinde “usûlünce” yazmaya davranma gereğini şuurlaştırmak o kadar mühimdir ki, yanlış bir istikamette “bin adım” gitmektense, doğru istikamette “bir adım” atmak ve peşisıra bu adımların sayısını arttırmak, bizce kurtarıcı kıymettedir.

 7. Kabiliyetleri Ayrı Ayrı Geliştirmek

 Bu bölümün başında şunu -tüm kalbimizle inanarak- ifade etmiştik: Konuşabilen herkes, biraz gayretle yazabilir; aynı şekilde, dinleyebilen herkes, biraz gayretle okuyabilir. Elbette, “ustalık” başka birşeydir. Konuşabiliyoruz diye nasıl hepimiz “usta” bir hatib olamayacaksak, aynı istikamette, yazabiliyoruz diye hepimiz “usta” bir yazar olacak değiliz. Ancak hepimiz için muradımız, bir “usta” derecesine ulaşamasak da, bir “enstrüman” çalmayı öğrenmek gibi biraz gayret göstermemizdir.

Bu vesileyle, çok yaygın bir aldanışa bilhassa dikkat çekmek isteriz. İnsanlar, meselâ, iyi bir “hatib”in, aynı zamanda iyi de bir “yazar” olabileceğini düşünürler. Veyahud, iyi bir “yazar”ın, aynı zamanda iyi bir “hatib” olabileceğini. Oysa bu, doğru değildir. Çünkü konuşma, yazma, dinleme ve okuma şeklindeki dört dil kabiliyetinde ustalığın, “ayrı ayrı” ve “usûlünce” geliştirilmesi gerekir.

Yabancı dil öğrenenlerimiz bilirler, sürekli “okuma”, yâni “okuyarak anlama” kabiliyetini geliştirenler, en basit günlük ifadeleri bile o yabancı dilde konuşamayabilirler; çünkü “konuşma”, ayrıca geliştirilmesi gereken bir kabiliyettir.

Benzer biçimde, bir başkası o yabancı dili konuştuğunda, deminki usta okuyucu bu kez de pek bir şey anlamayabilir; çünkü “dinleme”, ayrıca geliştirilmesi gereken bir diğer kabiliyettir.

Aynı usta okuyucumuz, yine aynı yabancı dilde, üç kelimeyi olsun bir araya getirebilecek kadar düzgün cümle kurup yazamayabilir; çünkü “yazma” da, ayrıca geliştirilmesi gereken bir başka kabiliyettir.

Bu kez öbür cebheden bakarsak, yabancı dili iyi konuşabilen yahud dinlediğini güzelce anlayabilen bir kişi, o yabancı dilde yazılanları anlama güçlüğü çekebilir. Turistik bölgelerde bir yabancı dili “sokakta” öğrenen nice insan, işte bu durumdadır; çünkü “okuma” da, yine ayrıca geliştirilmesi gereken bir kabiliyettir.

Kuşkusuz bizler, anadilimizi konuşmak gibi bir avantajdan dolayı, bahsin hiç olmazsa “konuşma” ve “dinleme” yönlerinde pek güçlük çekmeyiz. Ancak iş “okuma”ya, hele hele “yazma”ya gelince, birtakım güçlükler başgöstermesi kaçınılmazdır.

Şimdilik şu kadarını derinden kavrasak dahi büyük bir mesafe katedilmiş olacaktır: İyi bir “konuşmacı” yahud “iyi bir okuyucu” olmak için yıllarımızı versek bile, bu ustalıklarımız “yazma”ya aynı nisbet ve kifâyette yansımak durumunda değildir. Belli bir kol kasını güçlendirme çalışması yaparak vücudun diğer kaslarını da eşit biçimde güçlendirebileceğimiz kanaati, özellikle “dil kabiliyetleri” bahsinde, maalesef pek isabetli bir teşhis yahud ümid vaadeden bir çözüm değildir.

İBDA’nın, her mevzuun, ancak kendi esas, usûl ve kuralları çerçevesinde çözümlenip aydınlatılabileceği meâlindeki o altun prensibi, konuşmak, dinlemek, okumak ve “yazmak” için de hâkezâ geçerlidir.

 8. Yazmak İçin Yazmak Gerek

 Yanlışta veya ters yolda ısrar zımnında sıkça karşılaşılan bir çıkmaza misâl olarak, ardarda kitablar okuyarak iyi bir yazar olunabileceği ümidi gösterilebilir. Halbuki yapılması gereken, bir taraftan “okuyucu” olarak anlayışı ve ustalığı geliştirirken, diğer taraftan “yazar” olarak da kabiliyet ve ustalığı “ayrıca” geliştirmektir.

Üstelik bu ustalık nev’i, yâni yazarlık, öyle kendiliğinden gelişebilecek bir nitelik belirtmeyecek, en başta ve kaçınılmaz olarak, aynen bir yabancı dili umum önünde ilk kez konuşmaya veya yazmaya çalışanların başına geldiği gibi, umum önüne türlü acemilik, dağınıklık ve yanlışlıkla çıkmayı göze almak tarzında bir cesaret gerektirecektir. Oysa, tüm bu aksaklıklar tabiîdir ve bir deyişle “eğitim zayiâtı” cümlesindendir. Her ustanın öncelikle bir çıraklık devresinden geçtiği; sonrasında Shakespeare çapına bile erişse, bunun ilk elde zorunlu olduğu, bizce bedahettir.

Nasıl öğrenilen bir dilde “pratik” tek kişiyle yapılan bir iş değilse ve karşısında yönlendirici muhatablar gerektirirse, “yazma pratiği” de kişinin kendi başına kolayca ustalaşabileceği bir kabiliyet mevzuu olmayacaktır. Onun da muhatablara ve yönlendiricilere, elbette teşvikçilere, hattâ düzelticilere, hattâ ve hattâ tenkidçilere ihtiyacı vardır.

Bazı meseleler öylesine açıktır ki, üzerine kelâm etme gereği kişiye girân gelebilir. Elbette bu “açıklık”, onu düşünenin şahsı içindir çoğu ve o kadar açık zannedilenin pek o kadar da sarih olmadığını daha ilk tecrübelerimizde anlayıveririz. Yazmadan yazarlık hayâli de bizce böyle bir mesele…

Şöyle diyelim, direksiyon başına hiç oturmaksızın, yıllarca araba sürmek üzerine kitab okusak ve günün birinde şöför koltuğuna oturuversek, ilk sürüşte güzelce sürebilir miyiz? Veyahud şöyle soralım; böyle bir şöförün ilk yolcusu olmaya hangimiz cesaret edebiliriz? Aynı şekilde, hiç suyla haşır neşir olmadan yıllarca yüzme tekniklerini okuduktan sonra, günün birinde “tamam” deyip kendimizi denizin ortasına atar mıyız?

Elbette hayır. Hepimiz teslim ederiz ki, okumakla “tatbik etmek” bambaşka sahalardır. İşte yazarlık da böyledir. Eğer duygu ve düşüncemizi, hasret ve öfkemizi, dert ve dermanımızı yazıyla ifade edeceksek; bir başkasıyla yazı vasıtasıyla “anlaşma” ve düşündüklerimizi bu yolla “paylaşma” davranışına geçeceksek; mutlaka ve mutlaka, öncesinde “kendi ifade dilimizi” aramak, geliştirmek ve mükemmelleştirmek zorundayız. Ve bunun için de ilk şart olarak, dar veya geniş anlamda “insan önüne çıkmak” ve belki ilk safhada “acemilik” sergileyip, bir bakıma mahcub olmayı göze almak durumundayız.

Şu noktayı kavramak elzem gözüküyor: “İyi okuyucu” olmakla “iyi yazar” olmak birbiriyle içiçe ama bambaşka kabiliyet veya meziyetlerdir. İyi bir okuyucu olmamız, çoğu durumda iyi bir “takdirkâr” olduğumuza delâlet eder. Ne var ki, “dehâ”mızı işletmek bakımından zihin tembelliği yaptığımıza yahud “kendi” hüviyetimizle meydan yerine çıkmaktan köşe bucak kaçtığımıza da nişânedir bu. Çoğumuz maalesef böyleyiz.

Şübhesiz, bir yazarın ilk denemeleri taklid ve derlemelerle dolu olacaktır veya olabilir, “çağına göre” tabiîdir ve bu safhayı geçip kendine gerekli “orijinalite”yi kazanması için teşvik de edilmelidir. Yazarlığa kalkan otobüsün ilk durağıdır çünkü burası ve burasını “transit” geçebilene pek az rastlanır. Ancak, araba sürekli buraya parketmişse veyahud henüz bu durağa bile varamamışsa, artık haricî bir müdahale kaçınılmaz olacaktır ki, bu satırlarımız vesilesiyle yapmaya çalıştığımız da bir nevî budur.

Evet, kabul ediyoruz, kendi “öz” kimliğiyle meydan yerine çıkmak bazen ilk elde çok şaşaalı olmayabilir, ilk atışta turnayı gözünden vurmak her zaman mümkün olmayabilir, seyircilerden bir alkış tufanıdır kopmayabilir, biri acımasızca tenkid edebilir, diğeri “ne var bunda?” diye küçümseyebilir. Böyleleri vardır veya çıkabilir diye, kabiliyetimizi doğmadan ölüme mahkûm etmek midir peki daha akıllıca olan? Gerçekte, huzura hep başkasının ürettiği ziynetleri takıp takıştırarak, “taklid-imitasyon” mücevherlerle çıkmamız, bundan bir türlü kurtulamamamız ve bunun için tek bir adım bile atmamamızdır bizce ayıb olan. “Orijinal” olmanın yolu isterse “geçici” bir pejmürdelikten geçsin, ne farkeder? Şarkı sözündeki gibi aslında: “Başkası olma, kendin ol; böyle çok daha güzelsin”

Yalnız şurası da bedahettir ki, fikirsiz iş olmaz anlamında, “teorisi olmayan işin pratiği de olmaz.” Teoriye ulaşmanın yoluysa, tabiatiyle “taklid”ten geçecektir. Çevresindekilerin sözlerini taklid etmeksizin hemencecik “mânâlı” biçimde ve “orijinal” nitelikte konuşmaya başlayan bir çocuk var mıdır?

Yeterli kelime bilmeyen, ifade şekillerine vâkıf olmayan, gramer kaidelerini tanımayan, fikrî altyapı ve muhakemesini geliştirmeyen kişi, elbette müessir biçimde konuşamayacak veya yazamayacaktır da. Mevcud olmayan kol kasıyla halter kaldırmaktan bahsedilemeyeceği gibi. Oysa “dil kabiliyetleri” sözkonusu olduğunda gerekli olan, bir yandan kas temin edici “gıda”yı düzenli olarak almak (dinlemek, okumak), diğer yandan da o kası geliştirici “idman”ları yine düzenli olarak yapmaktır (konuşmak, yazmak). Maalesef bugün, çoğu ya biri ya öteki üzerinde yoğunlaşılıp, diğer taraf ihmal edilmektedir. Konuşup yazma bahsinde idmansız okuyucuların kolunu kıpırdatmaktan âciz “kof” şişmanlığı yahud yeterince dinleyip okumayanların “cılız” ifade hareketleri misâli… Halbuki bizim faaliyet çerçevemizde, -okuyup yazma çerçevesinde konuşursak- ne yazmadan okur ne de okumadan yazar olmak matlubtur, marifettir; birinin diğerini geliştirdiği “içiçe” bir âhenktir gereken.

Ezcümle, eğer bu “fikir dili”yle yazmak gibi harika bir ideal taşıyor, vicdanî bir zorunluluk duyuyor ve bu uğurda istidadımızı geliştirmeyi diliyorsak, hiç gecikmeden “yazma”ya başlayalım. Şayet bu dille konuşmak istiyorsak, hemen “konuşma”ya davranalım. Sürekli okuyup “dehâ”mızı işletmememiz, bahçemizde defineler gömülüyken, uygun vasıtalarla kazılıp çıkartılmayı ve mümtaz bir “değer” vasfıyla umuma arzedilmeyi beklerken, tüm bir ömrümüzü kuyumcudan kuyumcuya seğirtip vitrinleri temâşâya hasretmemiz meâlincedir. Ancak yazarak “yazar”, ancak konuşarak “hatib” oluruz; aynen, daima okuyarak yalnızca “okuyucu” veya daima dinleyerek yalnızca “dinleyici” olabileceğimiz gibi.

Henüz ustalaşmamış da olsak yazmanın en bâriz faydalarından biri de, kendimizi meydan yerinde “objektifleştirmemiz”, sonra bir heykeltraş gibi, eksiği yahud fazlasıyla kendi “benlik madeni”mizi rötuşlamamız, tezyin etmemiz ve mükemmelleştirmemizdir. Artık fikirlerimiz bir günden diğer güne uçup gitmeyecek, biz de vehim ve hayâllerimiz içinde yüzmeyecek, “görünür” ve “kalıcı” bu eserimiz üzerinde bir sanatkâr edâsıyla çalışacak, hergün bu “kalıcı” eserimiz üzerinde yeni bir ekleme yahud çıkarma yaparak tekâmül etme imkânı bulacağız. Üstelik bu faaliyetimiz, kendi kendinden ibaret bir fayda mevzuu da olmayacak; nitekim, dost ve muhatablarımızın fikirlerini etkileyip beslediği gibi, idealin hayata tatbiki bahsinde yüzümüzü ağartacak bir “aksiyon” kıymeti de belirtecektir. Kısacası, “gerekeni gerektiği yerde yapan”, yaşına veya seviyesine göre yazan bir fikir işçisi olacağız artık biz.

Sırf okuyucu olan ve bu gidişle hep öyle kalacak olan dostlara daha fazla gecikmeden “konuşma” ve “yazma”ya davranmalarını salık verirken, diğer taraftan, çevrelerindeki dostları yazmaya teşvik etmelerinin ne kadar mühim olduğunu bilvesile ifâde etmek isteriz. İBDA MimarıGoethe’den işaretliyor:

– “İnsanın yalnız olması, hele yalnız çalışması hiç iyi değil; bir şeyi başarması gerekiyorsa, başkasının ilgisi ve teşviki gerekir.” (Mirzabeyoğlu, 1998a: 234)

 9. Yazar: Bizi Gezdiren Rehber

 Bir yazar, bizi elimizden tutup gezdiren bir “rehber”dir gerçekte. Peki nasıl bir rehber?

Mevzuu “yazma usûlü” olan hemen tüm ciddi makale veya kitablarda, şu incelik veya ipucu öne çıkartılır: Yazar, bize “ne”yi, “hangi bakımdan” yahud “bakımlardan” anlatacağını daha en başından sezdiren; “tez”ini pek öyle saklamaksızın çoğu başlangıçta fısıldayan veya özetleyen; okuyucuyu neyle karşılaşacağına dair “ruhen ve zihnen” hazırlayıcı böyle bir “giriş” yapan; ardından fikirlerini “plânlı” biçimde tasnif edip “geliştiren”; sonunda, ilk başladığı noktaya -ancak bu kez tüm söylediklerini “birbirine bağlayıcı” bir değerlendirmeyle- dönen; böylece baştaki kanaatini en sonunda mühürleyen kişidir.

Anlaşılıyor ki yazar, bir dairenin belli bir noktasından başlayarak okuyucusunun elinden tutan, onu o daire boyunca muhtelif bilgiler vererek gezdiren, okuyucuyu en sonunda yine seyahatin başladığı noktaya -fakat bu defa ruhen ve fikren zenginleştirmiş olarak- getirip bırakan kişidir.

Okuyucu, yazarın bizzat bilip tecrübe ettiklerini bilmeyen ama bunları samimiyetle bilmek isteyen bir dost gibidir. İşte yazarın vazifesi de, bu okuyucu dostunun muhayyilesinde, tüm o gezilip görülen yerlerin tam bir tasavvurunu sağlamak ve gezdirdiği dostu için etraftaki “seçilmiş” unsurları en uygun kelimelerle ifade etmek olacaktır. Bir diğer ifadeyle, muhatabının kafasını karıştırmamak için, gereksiz tüm “fazlalıklar”ı hiç düşünmeden atacaktır. O derece mükemmel olmalıdır ki seçilen kelime ve cümleler, o dost, sanki gözleriyle görüyormuş gibi, herşeyi bir bir kafasında canlandırabilsin.

Basit bir makale yazdığımızı farzedelim. Okuyucuya rehberlik eden bir yazar olarak, -meselâ- bir binayı mı gezdireceğiz; bu durumda okuyucu, bizden yaklaşık olarak şunları işitecektir: 

Şimdi seninle birlikte bir binayı gezeceğiz. Gezeceğimiz bina şu semtte ve şu adreste. Üç katlı ve altı daireli bir bina. Mimarî bakımdan şöyle bir görünüşü ve dış cebhesi var. Beş basamaklı bir merdivenden çıkarak dış kapıdan giriyoruz. Karşımda iki daire görüyorum, demek ki her katta ikişer daire var. Sağdaki daireye misafir olalım. Şimdi bu dairenin içerisindeyiz. Burada üç oda, mutfak ve banyo var. Evin reisi salonda gazete okuyor. Salon kapısının tam karşısında, bahçeye bakan genişçe bir pencere bulunuyor. Pencereden, bahçedeki ağaçları görüyorum. Solumuzdaki duvarda şöyle bir tablo asılı. Diğer odalara bakıyoruz şimdi. Bu odada şunlar şunlar, öbür odadaysa şunlar şunlar var. Geldiğimiz gibi, yine aynı daire kapısından dışarı çıkıyor, girdiğimiz dış kapıdan binayı terkediyor, aynı dış merdivenlerden inip sokağa geri dönüyoruz. Evet, şimdi yine sokaktayız.

Kısacası yazar, bir fotoğrafçı gibi, belli bir manzarayı önce uzaktan “kabataslak” ve “bütün içindeki yeri” itibariyle gösteren, sonra “sınırlı bir çerçeve” içine alan, sonrasında merceğini o sınırlı çerçevenin “belli bir noktası”na daha da yakınlaştırıp mıhlayan, gördüğü teferruatı bizimle de paylaşan, sonra yine başladığı noktaya -bu kez zenginleşmiş ve muhatabını da zenginleştirmiş olarak- geri dönen bir sanatçı misâlincedir.

Elbette, nisbeten acemi bir yazar bunun tam tersini yapacaktır. Peki ne yapacaktır? Muhtemelen iki şeyden birini:

Birincide, zihninde berrak bir “İÇ ŞEKİL” YOKTUR. Bu durumda, kendisinin de tam olarak seçemediği darmadağınık unsurları bize aynı dağınıklıkta anlatacak, oradan oraya alâkasız geçişler yapacak, meselâ birinci kattan üçüncü kata ve oradan bodrum katına atlayacaktır. Sonuç olarak, belli ki kendisinin de tam olarak göremediğini yahud anlayamadığını, bizden görmemizi veya anlamamızı bekleyecektir.

İkincide, mezkûr acemi yazarın zihninde, nisbeten berrak bir “İÇ ŞEKİL” VARDIR. Ne var ki, kendisi net biçimde bile görse, bunu aynı netlikte ve sâdelikte bize nakledemeyecek; netice olarak, okuyucusunu tam bir kafa karışıklığına sevkedecektir. Bir diğer deyişle, bu manzaranın bizim tarafımızdan da görülmesi için harcanması zaruri olan emeğe yanaşmayacak; “bütün” manzarayı bize en baştan sezdirme ve zihnimizde binanın plânını canlandırma yoluna gitmeyecek; binanın temel hatlarını bizim hemen sezip kavrayabileceğimiz kelime ve tasavvurlarla, bizim de iştirak edebileceğimiz bir muhakeme tarzıyla ve sevimli bir tonla tasvir etmekte ihmalkâr davranacaktır. Bizim daha önce görmediğimiz bu binayı, sanki önceden bildiğimiz bir yerden bahseder gibi, oradan oraya sıçramalarla anlatacaktır.

Özetlemeye çalışırsak, yazar, herşeyden önce, “bütün resmi” gören, gördüğünü daraltarak belli bir “çerçeve” içine alan, akabinde bizi de bu “çerçeve”ye yakınlaştırarak buradaki temel unsurları bize de gösteren ve tüm bunları net biçimde zihnimizde CANLANDIRMAMIZI temin eden bir “rehber” veya “zihin ressamı”dır. Çünkü, ”anlatmayı amaçladıklarıyla anlattıklarının AYNI olmasını sağlamak”; bir diğer ifadeyle, kendi gördüklerini okuyucuya da gördürme yolunu bulmak, tüm yanlış anlaşılma ihtimallerini en başından kesmek, bir yazarın öncelikli görevi ve onu yazar kılan hasletidir.

 10. Yazmak: Kelimelerle Yapılan Resim

 Bir “eser” ortaya koymanın en başta “fazlalıkları atmak” demek olduğunu belirttiğimize ve “en kolay yol”un bu olduğunu işaretlediğimize göre, yazarın bilhassa yapması gerekenler, şu âna dek söylediklerimizi özetleme bâbında, belki yalnızca şunlar olacaktır:

Okuyucuya ilk olarak “bütün resmi” vermek veya hissettirmek, yazının konusu olan “çerçeve”ye ve içindeki teferruata buradan gitmek ve her gerektiğinde yine “bütün resme” dönmek…

Kelime ve cümlelerini dikkatli ve tasarruflu biçimde kullanmak; ancak aynı zamanda, canlı ve mevzuu zihinde canlandırıcı “örnekler” vermekten asla kaçınmamak…

Bazen “elma, armut” nev’inden bile olsa, “bilinen” unsurlardan hareketle “bilinmeyen”lere TASAVVUR KÖPRÜLERİ kurmak…

Kendisini yazara emanet etmiş ve hiç görmediği yerler kendisine anlatılan bir dost olan okuyucunun kafasını karıştırmaktan ihtimamla kaçınmak…

“Çerçeve” içindeki tüm unsurlar arasından, gösterilmek istenen çerçevenin ana hatlarını verici yahud yazının amacına hizmet edici teferruatı, sâde ve sistematik bir plân dahilinde aktarmak; sık sık tasnif ve özetlemeyi bilmek…

Kısacası, “anlaşılmak” için ve sanki kelimelerle okuyucu için bir “resim” yaparcasına yazmak; kalan diğer herşeyi ise, ne kadar değerli, canalıcı veya gözalıcı olursa olsun, hiç tereddüt etmeden atmak…

Yazarken, kendisini okuyucunun yerine koymak, bir de okuyucu gözüyle yazdıklarını “yeniden” okumak, şifahî konuşmadaki nefes aralarıyla tonlamayı veren (meselâ, nokta ve virgül) yahud düşüncedeki zihnî ayırımları gösteren (meselâ, nokta ve virgülün yanısıra noktalı virgül) noktalama işaretlerini yerli yerinde kullanıp kullanmadığına dikkat etmek, yine hangi kelimeyi öne hangisini arkaya alırsa daha anlaşılır ve kasdolunanı aktarır olabileceğini düşünmek, velhâsıl “yanlış anlaşılma”ya yolaçıcı teferruat üzerinde özellikle durmak ve bunları bekletmeksizin bertaraf etmek…

Netice olarak, yazarın zihninde olmayan bir “resmin”, yâni bizim kullandığımız anlamda “iç şeklin”, okuyucunun zihnine de aksetmeyeceği izahtan varestedir. Yazarın muhayyilesinde bu “fikrî resim”, yâni BİÇİM mevcud olduktan sonra, gerisi, nisbeten “kolay” bir vesairedir.

NOT: Çalışmamızın bundan sonraki “ANLAŞILIR, TESİRLİ VE GÜZEL YAZMAK” başlıklı bölümünde şu konuları ele alacağız: Yazının Konu ve Amacını Belirlemek, Yazının Türünü Belirlemek, Yazının Muhatabını Belirlemek, Yazının Ön Hazırlığı, Yazının Plânını Belirlemek, Malzemeyi Fişlere Geçirmek, Nasıl Bir Başlık, Nasıl Bir Giriş, Nasıl Bir Gelişme, Nasıl Bir Sonuç, İktibaslar Dipnotlar ve Kaynaklar, Anlaşılır-Tesirli-Güzel Kelimeler, Anlaşılır-Tesirli-Güzel Cümleler, Anlaşılır-Tesirli-Güzel Paragraflar, Bölümler ve Arabaşlıklar, Güzel Yazmak Düzeltmek ve Yeniden Yazmaktır, Sâde ve Sevimli Ton, Yazmak: Elle mi Bilgisayarla mı?

KAYNAKLAR

 AKTAŞ, Şerif – GÜNDÜZ, Osman (2009), Yazılı ve Sözlü Anlatım –Okuma, Dinleme, Konuşma, Yazma- 11. Basım, Akçağ Yayınları, Ankara.

BARZUN, Jacques – GRAFF, Henry F. (2004), Modern Araştırmacı, Trc: Fatoş Dilber, 14. Basım, TÜBİTAK, Ankara.

CROCE, Benedetto (1983), İfade Bilimi ve Genel Linguistik Olarak Estetik, Trc: İsmail Tunalı, 2. Basım, Remzi Kitabevi Yayınları, İstanbul.

DAY, Robert A. (2000), Bilimsel Bir Makale Nasıl Yazılır ve Yayımlanır?, Trc: Gülay Aşkar Altay, 4. Basım, TÜBİTAK, Ankara (www.tubitak.gov.tr’den PDF nüshası).

MİRZABEYOĞLU, Salih (1986), Dil ve Anlayış –Dil ve Diyalektik-, İBDA Yayınları, İstanbul.

MİRZABEYOĞLU, Salih (1988), Hikemiyat –Tefekkür ve Hikmet-, İBDA Yayınları, İstanbul.

MİRZABEYOĞLU, Salih (1997), Adımlar -1984’den 1996’ya-, İBDA Yayınları, İstanbul.

MİRZABEYOĞLU, Salih (1998a), Büyük Muztaribler I –Düşünce Tarihine Bakış-, İBDA Yayınları, İstanbul.

MİRZABEYOĞLU, Salih (1998b), Şiir ve Sanat Hikemiyatı –Estetik ve Ahlâk-, 2. Basım, İBDA Yayınları, İstanbul.

MİRZABEYOĞLU, Salih (2007), Marifetname –Süzgeç ve Şekil-, 2. Basım, İBDA Yayınları, İstanbul.

 Kaynak: Hayreddin Soykan, Akademya Dergisi, II. Dönem, Sayı 1, Eylül-Aralık 2010, s. 224-251

yazar
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert